Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek S e m p o z y u m u Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Editörler Doç. Dr. Sevcan Güleç Solak Doç. Dr. Mustafa Kaya Dr. Yunus Emre Ökmen Dr. Serkan Ökten Dr. Zeynep Zelan Büşra K. Aktuna İletişim Kızılırmak Mahallesi Mevlana Bulv. No:144 Çukurambar Ankara/TÜRKİYE T +90 312 590 20 00 | webinfo@iletisim.gov.tr Prestij Grafik Rek. ve Mat. San. ve Tic. Ltd. Şti. T 0 212 489 40 63, İstanbul Matbaa Sertifika No: 45590 Baskı 1. Baskı, İstanbul 2023 © 2023 CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI YAYINLARI TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK ISBN: 978-625-7377-31-7 Sempozyumu 01-02 Haziran 2022 - Ankara Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 4 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Açılış Konuşmaları Prof. Dr. Uğur Ünal 9 Prof. Dr. Fahrettin Altun 17 Özel Oturum Hakikat Sonrası Çağda Türk Medyasını Yeniden Düşünmek 27 Birinci Oturum Çok Seslilik ve Devleti Ayakta Tutma Gayreti Ekseninde Osmanlı Dönemi Türk Basını 65 19. Yüzyılda Osmanlı’da Kamuoyunun Gücüne Yönelik İlk Farkındalıklar 71 Devleti Ayakta Tutma Ekseninde İlk Resmî Gazetenin Düşünsel Alt Yapısı 91 Sultan Abdülaziz Devrinde Türk Basını: İlkeler, Roller ve Sınırlar 105 İkinci Oturum Millî Mücadeleden Erken Cumhuriyet Dönemine Türk Basını 127 Türk Basın Tarihi Açısından Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi Künye Albümünün Yeri ve Önemi 133 Türkiye’de Rejimin Basını ve Basın Rejimine Yönelik Hatırat Notları 153 İktidar ve Basın Arasındaki İlişkilere Yönelik Tarihsel Bir Değerlendirme 179 Üçüncü Oturum Çok Partili Dönemden Günümüze Olağanüstü Dönemlerde Türk Basını 191 Demokrat Parti Döneminde Basın 195 Korku Kültürü Bağlamında 1960 Askerî Darbesi ve Türk Basını 203 27 Mayıs 1960 Darbesini Meşrulaştırma Çabaları Kapsamında Basın-İktidar İlişkileri 221 Dördüncü Oturum Türkiye’de Basını Güçlendirme Çalışmaları 237 İ Ç İ N D E K İ L E R Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 6 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 7 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK “Arşivlerimizde özellikle gazetelerin muamelatı ile iş ve işlem süreçlerine dair çok önemli kayıtları görüyoruz. Birçok fikrin açıkça ifade edilmesi, ortaya konulması adına önemli rol üstlenen gazeteler, basın aynı zamanda o dönemin Türkiye’sindeki fikri tekâmülün de oluşmasında birinci derecede rol üstlenecektir.” Prof. Dr. Uğur Ünal CUMHURBAŞKANLIĞI DEVLET ARŞİVLERİ BAŞKANI “Demokrasinin hiç kuşkusuz önemli unsurlarından biri de elbette özgür, güçlü, çok sesli ve nitelikli medyadır. Bu nitelikli medyanın hakkaniyetli olması da onun önemli bir özelliği olmalıdır. Demokratik ve hukukî değerlere sahip çıkan mesleki ilkeler ve toplumsal sorumluk idraki ile çalışan, kişilik haklarına saygıyı esas alan bir basın camiası güçlü bir demokrasinin olmazsa olmazıdır.” Prof. Dr. Fahrettin Altun CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANI Açılış Konuşmaları 8 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Prof. Dr. Uğur Ünal | Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanı S ayın İletişim Başkanım, kurumlarımızın çok değerli temsil- cileri, genel müdürlerim, çok kıymetli hanımefendiler, beye- fendiler, değerli hocalarım, misafirler, basınımızın değerli mensupları... Hepinizi en içten saygıyla selamlıyorum. Tarihimize nazar edildiğinde açıkça görülecektir ki basın; kitle ileti- şim argümanlarının en eski, en etkili olanlarının başında gelmektedir. Avrupa’da 17. yüzyıldan itibaren özellikle baskı tekniğindeki ilerleme, okuryazarlıkta meydana gelen artış, beraberinde basın kavramının ortaya çıkmasını da sağlamış. Osmanlı Devleti’nde ise bu durum biraz gecikmeyle karşımıza çıkmıştır ve basın kavramının karşılığı olarak bugün de kullanılan matbuat kelimesi tercih edilmiştir. Matbuat keli- mesi zamanla başka bir şekle evrilerek bizde daha çok gazeteyi ifade eden bir şekle bürünmüştür. Osmanlı Devleti’nde 18. yüzyılın sonla- rından itibaren bazı yabancı gazetelerin yayın hayatına girdiğini gö- rüyoruz ki 19. yüzyıldan itibaren devlet ileri gelenlerinin bazı büyük- şehirlerde. Önemli şehirlerde mesela Kahire’de, Bağdat’ta bu neşriyat Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu Açılış Konuşmaları Açılış Konuşmaları 10 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK işiyle uğraşmaya başladıklarını da görmekteyiz. Taşrada başlayan bu gelişmelere Osmanlı Devleti’nin merkezî yönetimi de bigâne kalma- mış ve ilk olarak resmî gazete diyeceğimiz Türkiye’de modernleşme- nin katalizörlerinden olan önemli yayını bizzat devlet eliyle hayata geçirmişlerdir. Bu, hepimizin malum olduğu üzere Takvîm-i Vekâyi dediğimiz ilk resmî gazetedir. Gazete ilk defa II. Mahmud dönemin- de 1 Kasım 1831 tarihinde yayın hayatına giriyor ve gazetenin birinci sayısı artık bize şunu gösteriyor ki o tarih bizim için basın tarihimi- zin de miladı olarak karşımıza çıkıyor. Devlet, çıkardığı bu gazete ile iç ve dış kamuoyuna önemli bilgiler sunuyor, bilgilendirme yapıyor, kamuoyunun şekillenmesinde bu gazeteyi önemli bir aracı olarak gördüğünden dolayı gazeteyi farklı dillerde de yayımlamaya başlıyor. Hatta öyle ki bu gazete Türkiye’de bazı kurumların teşekkülüne de lokomotif görev üstlenmiştir. Örneğin bu gazetenin dağıtımı için ülke genelinde ve yurt dışına gön- derilmesi için Posta Teşkilatı’nın kurulması bu kapsam da değerlen- dirilebilecek önemli adımlardan biridir. Adeta devletin lisanı ve ken- dini ifade etme biçimi haline gelmiştir. Her türlü iç dış gelişmeler ve ilanlar da burada kendine yer bulmuştur. Kamuoyuna devletin faali- yetlerini deklare etmesi açısından, bu ilk gazete basın tarihimiz adına çok önemlidir. İlk resmî gazeteden itibaren bu durum günümüze ka- dar da devam etmiştir. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren özel ga- zeteler de giderek çoğalmaya başlamıştır. Bu kapsamda Tercümân-ı Ahvâl, Ceride-î Ahvâl, Ceride-î Havadis, Tasvir-î Efkâr gibi gazeteler artık neşvünema bulmuş ve Osmanlı kamuoyunun şekillenmesinde önemli rol üstlenmişlerdir. Evet, Osmanlı Devleti Avrupa’ya nazaran iki asırlık bir gecikmeyle de olsa artık hayata giren gazete, çok kısa sü- rede memleket sathında birçok fikrin yayılmasına öncülük etmiştir. Basın, modernleşme ve dönüşüm sürecinde de kamuoyunu etkile- yen temel faktörlerin başında gelmektedir. Osmanlı Devleti’nin son döneminde düşünce tarihi, fikir hayatı, modernleşme, modernleşen kurumların tesisi gibi birçok konuda dönemin anlaşılabilmesi adına mutlaka bu gazetelerin incelenmesi gerekiyor. Türkiye, bu konuda muazzam bir arşive sahiptir ve tarihi gazetelerimizin her bir nüshası bugün ilgili kurumlarımızda yer almaktadır. Tabii ki arşivlerimizde de özellikle bu gazetelerin muamelatına dair, iş ve işlem süreçlerine 11 dair çok önemli kayıtları görüyoruz. Birçok fikrin açıkça ifade edilme- si, ortaya konulması adına önemli rol üstlenen gazeteler, basın aynı zamanda o dönemin Türkiye’sindeki fikri tekâmülün de oluşmasında birinci derecede rol üstlenecektir. Devamında çok daha millî bir görev üstlenecektir. Türk basını; özellikle Kurtuluş Savaşı yıllarında millî bilincin oluşma- sında da önemli bir role sahip olacaktır. İşgal güçleri bu basını dur- durmaya çalışırken aynı zamanda kendi lehlerinde olacak birtakım faaliyetleri, bir basını da inşa etmeye gayret gösterecektir. O açıdan Millî Mücadele yıllarında basının gücü Türk kamuoyunca daha iyi anlaşılmıştır. Cephede verdiğiniz mücadele kadar, cephe gerisinde kamuoyunun bilinçlenmesinde verilen mücadelede basının üstlendi- ği rol de en az onun kadar önemlidir. Özellikle dezenformasyon, bilgi kirliliği yönünden bakıldığında Kurtuluş Savaşı’nda bunların çürütül- mesi, doğru bilginin paylaşılması ve gerçekten millî bir kamuoyunun ortaya konulması konusunda o dönemin Hâkimiyet-i Milliye gazetesi PROF. DR. UĞUR ÜNAL | T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI DEVLET ARŞİVLERİ BAŞKANI AÇILIŞ KONUŞMALARI 12 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK ve tabii ki Anadolu Ajansı bunların kurulmasının da çok önemli bir rolü vardır. Böylece hakiki gayretler ve samimi düşünceler yalana ve dezenformasyona karşı galip gelebilmiştir. Değerli hazirun, basının kamuoyunda teşkilinde, terakkisinde önem- li bir yer edindiği yadsınamaz bir gerçektir; ancak bu doğru kullanıl- madığında ortaya çıkacak tahribat, hasar da gerçekten tahammül edilmez bir boyutta olabilir. Basının siyasi, sosyal, kültürel, mali di- namikleri düşünüldüğünde Osmanlı döneminden itibaren bu konuda sürekli devletin, siyasi iradenin mevzuata ihtiyaç hissettiği ve mevzu- at düzenlemelerini zorunlu gördüğü de bir hakikattir. Bu doğrultuda ilk olarak 1857 yılında Matbaa Nizamnamesi yayımlanmıştır. Bunu takip eden 7 yıl içerisinde Matbuat Nizamnamesi yayımlanmıştır ve o kadar önemlidir ki bu husus yani basına dair hukuki metinleri oluş- turmak her zaman için elzemdir, gereklidir. 1858’de hazırlanan gerçekten meşhur Ceza Kanunnamesi var. Ceza Kanunnamesi’nin içerisinde de yine basına dair önemli kayıtları gö- rüyoruz, bunu da kayıtlardan arşiv kayıtlarımızdan anlıyoruz. Mesela 1864 Matbuat Nizamnamesi’nin daha birinci maddesi gazete ve ben- zeri neşriyatta bulunanların hangi dilde olursa olsun devletten izin alması gerektiğini, yani bir ruhsat alması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Yine aynı maddede eğer bu kişi Osmanlı tebaasından ise Maarif Nezareti’nden yani bugünkü Millî Eğitim Bakanlığının atası olan teşkilattan, eğer yabancı ise de Hariciye Nezareti’nden izin alması gerektiğini açıkça ortaya koyar. Devlet, ruhsat vererek basın hayatına katılacak olanların doğrudan kendisi tarafından bilinir ol- masını istemektedir; çünkü bu keyfiliğin meydana getireceği zararın da farkında olmanın bir uzantısıdır. Genel olarak arşiv kayıtlarımıza baktığımızda devleti bu tarz düzenlemeleri nasıl yaptığı, bu düzenle- melerin mücbir sebeplerini açık açık arşiv kayıtlarımızdan, Osmanlı arşivimizden görebiliriz, bunları takip edebiliriz. Mesela bu düzenle- melerin yapıldığı dönemler nizamnameler, kanunnameler çıkarıldı- ğında Osmanlı Devleti’nde gerçekten önemli kırılmalar var. Büyük sıkıntılar var. İç ve dış meseleler var. Mesela milliyetçi isyanlar, çok ciddi sayıda ve gerçekten millî bütünlüğe de halel getiren hususlar- dan... Bunu basından çok rahat takip edebilirsiniz. 13 Avrupalı devletlerin bu tarihlerdeki işgal girişimleri- ki artık onlarca yıl devam edecektir ve hâlen günümüze kadar da bunu hissetmemize sebep olacaklardır-yani birtakım manipülasyonlar, dezenformasyon- lar devletin çıkaracağı mevzuatla ancak durdurulabilir, engellenebi- lir. Mesela arşiv tarihimizde muzır gazete, muzır neşriyat tabirleri çok meşhurdur. Bunların ülkeye sokulmaması ve ülke aleyhinde, ülkenin birliği bü- tünlüğü aleyhinde yaptığı faaliyetlere dair Osmanlı Arşivi’nde binler- ce kayıt vardır. Bakın 1890’lı yıllarda, o dönem padişahı yıpratmak adına Sultan II. Abdülhamid’in hasta olduğuna, rahatsız olduğuna, sağlık sıkıntıları yaşadığına dair birçok kayıt var. Yani dönemin Ha- riciye Nezareti o dönem bunları âdeta yalanlama konusunda sürekli bir rutin haline gelmiş, artık bakıyoruz nezaret yazışmalarına bunla- rın yalan olduğunu, Avrupa’da bu konuda çıkan haberlerin aslı astarı olmadığını ortaya koymuştur. Tabii günümüzde iletişim teknolojisi çok daha hızlı bir şekilde değişi- yor ve bu da yeni düzenlemelere ihtiyaç hissettiğimizi gösteriyor. Zira iletişimin artmasıyla birlikte artık devlet ve milletin, kişilerin hak ve hukuklarının korunması meselesi de önemli bir başlık oluşturuyor. Basın ve medyanın belirli standartlara sahip olması bireylerin sosyal medya üzerinden yaptıkları haber ve paylaşımların her türlü alıcı için sağlıklı olabilmesi için düzenlemeler yapılması, tarihte olduğu gibi günümüzde de bir zarurettir. Evet, basının özgürlüğü, haber alma hakkı demokratik toplumlar için bir şartsa, etik kurallara riayet edil- mesi ve doğru haberlerle kamuoyunun sağlıklı bir şekilde bilgilendi- rilmesi de o kadar şarttır. Kıymetli misafirler ecdadın bir sözü var “şüyuu vukuundan beterdir.” Yani bir şeyin söylentisi bazen gerçekleşmesinden çok daha büyük bir etki yapar. Onun için yapılacak düzenlemeleri de devletin orta- ya koyduğu refleksi de bu atasözü ile izah etmek daha yerinde ola- caktır. Basında yer alan haberlerin, üretilen fikirlerin tabii ki aktör- leri, gazeteciler ve muhabirlerdir. Gerek Osmanlı tebaasından olsun gerekse yabancı ülkelerden olsun o dönemde birçok muhabir ve ga- zeteci Osmanlı ülkesinde faaliyet göstermiştir. Öyle ki savaş ve isyan gibi sancılı dönemlerde bazen bu kişilerin arasında aynı zamanda AÇILIŞ KONUŞMALARI 14 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK istihbarat ve casusluk faaliyetlerinde bulunarak devleti zafiyete uğ- ratmak isteyenlerin de olduğunu görüyoruz. Arşivlerimizde bunlara ait de birçok kaydın bulunduğunu burada ifade etmek istiyorum. Muhabir ve gazetecilerle devlet arasındaki ilişkinin tabii ki her zaman tatsız, sorunlu, mücadele içerisinde olmadığını da ortaya koymak ge- rekir. Yine bizim arşivlerimize baktığımızda, kayıtlarımız incelendi- ğinde devlet tarafından taltif edilen birçok gazetecinin, muhabirin olduğunu da ifade etmek isterim. Muhabirlerin ve gazetecilerin ülke- mizde yasal faaliyette bulunmaları, basın kartına sahip olabilmeleri, akreditasyon ile mümkün olabilmektedir ki bu durum tarihî süreç içerisinde de karşımıza çıkmaktadır. Kıymetli arkadaşlar, Devlet Arşivleri Başkanlığımızın memnuniyet- le katkıda bulunduğu Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiye- si Künye Albümü; İletişim Başkanlığımız tarafından hazırlanan çok kıymetli bir eserdir ve erken Cumhuriyet dönemini ortaya koyması adına tarihi bir kayıttır, tarihe kayıt düşmektir. Bu açıdan hangi basın mensubunun hangi gazetede çalıştığı rahatlıkla takip edilebilmekte, ayrıca akreditasyonu yapılan yabancı basın mensuplarının da tek tek listeleri bulunmaktadır. Listenin hazırladığı dönemde alanında aktif olarak hizmet veren yerli ve yabancı basın mensuplarının ve kuruluş- larının bir arada verilmiş olması da esere ayrı bir değer katmaktadır. Eserin sonunda ise basın kuruluşları ile Matbuat İdaresi arasındaki birçok yazışmaya şahit oluyoruz. Bu vesileyle İletişim Başkanlığımızı tebrik ediyorum. Yaptıkları ha- berlerle dönemlerinde kamuoyunu aydınlatan bu simaların isimleri- nin, fotoğraflarının ve bilgilerinin kitapta yer alması da aynı zamanda çok güzel bir vefa örneğidir. Bu açıdan İletişim Başkanlığımızın yaptı- ğı çalışma takdire şayandır. Bu sadece Türkiye’nin değil, aynı zaman- da Osmanlı Devleti düşünüldüğünde ve önceki dönemlere de bakıldı- ğında eskiden sahip olduğumuz coğrafyalardaki bağımsız ülkelerin basın tarihi adına da çok önemli çalışmadır. Onun için her türlü zor- luğa rağmen mesleki ilkelerinden taviz vermeyerek, dönemlerinde ürettikleri gazete ve dergilerle kamuoyunu aydınlatan, bizlere de çok değerli yazılı, görsel içerik ile fikrî miras bırakan basın emekçilerimizi saygı ve rahmetle anıyorum. 15 Böyle bir mirası kitaplaştırarak arşivlerimize dikkat çeken, aynı za- manda bu programı, güzel, değerli sempozyumu organize eden bir- çok değerli bilim insanının iki gün boyunca yapacağı istişareler, orta- ya koyacağı fikirlere vesile olan İletişim Başkanlığımızı ve şahsında çok değerli Başkanımız Prof. Dr. Fahrettin Altun Beyefendi’yi, çalı- şanlarını, ekibini tebrik ediyor; hepinize saygılarımı arz ediyorum. AÇILIŞ KONUŞMALARI 16 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Prof. Dr. Fahrettin Altun | Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı C umhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanım, Anadolu Ajansı, TRT, RTÜK ve Basın İlan Kurumunun saygıdeğer başkanları, kıymetli genel müdürleri, kıymetli basın men- supları, medya temsilcileri, Türkiye’nin farklı üniversitele- rinden gelen hocalarım, kıymetli öğrenci arkadaşlarım, hanımefen- diler, beyefendiler… Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek başlıklı sempozyumumuza hepiniz hoş geldiniz, şerefler verdiniz. Sizleri burada Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığımızda ağırla- maktan büyük bir memnuniyet duyuyoruz. İki gün boyunca farklı panellerin gerçekleştirileceği bu sempozyumumuzun basın camia- mız için, akademi dünyamız için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Program kapsamında Osmanlı döneminden Millî Mücadele ve Cum- huriyetin ilk dönemlerine, çok partili dönemden günümüze Türk basın tarihinin farklı bölümlerini, kısımlarını ele almaya çalışacağız. Türkiye’de medyanın gelişimi ve basını güçlendirme çalışmalarının yanı sıra bugün hakikat sonrası çağ olarak ifade edilen dönemde Türk medyasının konumunu yine bu sempozyumda ele almaya gay- ret göstereceğiz. Hiç kuşkusuz siyasetçilerin, medya mensuplarının, akademisyenlerin geçmişi ve bugünü doğru okuması, yorumlaması kritik önemdedir. Geçmişin mirası bugünün anlaşılması için, geleceğin tasarlanması Açılış Konuşmaları 18 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK için hayati önemi haiz bir unsurdur. Ben bu sempozyumun bu doğ- rultuda önemli bir çaba olduğunu düşünüyorum ve bu noktada bun- dan sonra gerçekleştirilecek olan akademik çalışmalara da katkı sun- masını temenni ediyorum. Bu sempozyumun önemli bir özelliği var, ayırt edici bir özelliği var. Bu sempozyum alanındaki uzman isimlerin, akademisyenlerin yanı sıra yine Türkiye basın tarihinde etkin olan köklü kurumlarımızın temsil- cilerinin ve yöneticilerinin de bizatihi bu sempozyuma katkı sunacak olmaları bu sempozyumun önemli ayırt edici bir özelliğidir. Ben bu noktada sempozyum sonrasında ortaya çıkacak olan çıktıların Türk medya tarihinin, Türk basın tarihinin doğru okunması, anlaşılması açısından önemli olacağını düşünüyorum. Değerli misafirler, demokrasinin hiç kuşkusuz önemli unsurlarından biri de elbette özgür, güçlü, çok sesli ve nitelikli medyadır. Bu nite- likli medyanın hakkaniyetli olması da onun önemli bir özelliği olma- lıdır. Demokratik ve hukuki değerlere sahip çıkan mesleki ilkeler ve toplumsal sorumluk idraki ile çalışan, kişilik haklarına saygıyı esas alan bir basın camiası güçlü bir demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bu PROF. DR. FAHRETTİN ALTUN | T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANI 19 AÇILIŞ KONUŞMALARI noktada elbette ülkemiz açısından şu tespiti yapmamız lazım: Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde son 20 yılda ülkemiz çok büyük bir atılım gerçekleştirmiştir ve bu çerçevede çok önemli kazanımlar, ilerlemeler elde etmiştir. Bu süreç medya alanında da yansımasını bulmuştur. Daha özgür ve çok sesli bir medya ortamının 20 yıl içeri- sinde oluştuğunu açık ve net bir şekilde korkusuzca ifade ediyorum. Medya özgürlüğü ve ifade hürriyeti de geçmişte olmadığı kadar bu- gün genişletilmiştir, güvence altına alınmıştır. Bu gerçeğe rağmen basın özgürlüğü, ifade hürriyeti gibi kavramlar içeride ve dışarıda ül- kemiz aleyhine çarpıtılmış ve istismar edilmiş yaklaşımlarla Türkiye aleyhtarlığının bir malzemesi olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. Bu siyasi, ideolojik ve kötücül yaklaşımın elbette farkındayız. Türk basınının bir kısmının da elbette ne yazık ki darbelere zemin hazırla- dığını, beşinci kol faaliyetleri yaptığını, itibar suikastlarına giriştiğini maalesef görüyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız 27 Mayıs’ta demokrasi ve özgürlük adasın- da tarihi bir konuşma gerçekleştirdi ve o konuşmada nasıl yalanlarla medya üzerinden basın üzerinden işlenen yalanlarla demokratik bir hükümetin darbeyle alt edildiğini ve Adnan Menderes gibi bir değe- rin ve arkadaşlarının nasıl idama doğru götürüldüklerinin fotoğrafını çekti. Basın tarihinin de aslında bir anlamda o karanlık yanının res- mini çizmiş oldu. Basının sadece ve sadece demokrasiyi güçlendirme, kamuoyunun haber alma hürriyetine hizmet etme, toplumun sağlıklı ve doğru bir şekilde bilgilendirme doğrultusunda çalışması gerektiği açıktır. Basının en temel sorumluluğu budur; ancak yine görüyoruz ki bir kısım basının yerli ve millî bir çizgide durmak yerine bugün hâlâ müstemleke zihniyetinin âdeta borazanlığını yaptığını görüyoruz. Buna üzülerek şahitlik ediyoruz. Popülist yayın politikalarının kamu yararının önüne geçmesi ise medyanın demokratik sistemlerde oynadığı kritik rolü zayıflatan bir unsura dönüşüyor. Yine görüyoruz ki bugün hem geleneksel medya- da hem sosyal medyada 5N1K kuralının unutulduğunu hiçe sayıldığı- nı görüyoruz. Haberlerin birçoğunda bu kuralın, bu temel prensibin, haberciliğin bu ana umdesinin görmezden gelindiğini görebiliyoruz. Hız, tıklanma, sosyal medya metrikleri, sansasyon, tiraj ve reyting ne 20 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK yazık ki hakikatin yerine geçer âale gelmiştir ve medyada birer değe- re dönüşmüştür. Masa başında üretilen asparagas haber, sahte bilgi, kurgusal metinler, montaj videolar, fotoğraflar bütün bunlar hakikati geri plana itmekte, karartmakta ve gölgelemektedir. Hakikatin yerine üretilen algı vasıtasıyla maalesef olgunun yok sa- yıldığını, gerçekmiş gibi sunulan yalan üzerinden simüle edilmiş bir dünyanın oluşturulduğunu görüyoruz. Sorumlu medya anlayışının basın, meslek ve ahlak ilkelerinin yine bir kenara bırakılabildiği, yalan haber ve sahte içeriklerle kamuoyunun yanıltılabildiğini görüyoruz. Bunu kimi zaman popülerlik elde etme, tanınma, bilinme kimi zaman siyasi rant sağlama kimi zaman da sermaye sahiplerini, patronlarını koruma kollama gibi motivasyonlarla yapabiliyor basın mensupları; fakat netice itibarı ile kendi amaç ve hedeflerine ulaşmak için kitleler hakikatten koparılabiliyor ve simülasyon evrenine çekiliyor. Bu noktada elbette son yıllarda giderek yoğunlaşan vatandaş gazete- ci anlayışına da değinmek gerekir. Dijital imkânlarla artık malumu- nuz vatandaşlar da içerik üreticilerine dönüşmüştür; ancak vatandaş gazeteciler de çoğu kez gerekli doğrulama yöntemleri ve teyit meka- nizmalarını ne yazık ki kullanmıyorlar. Bilginin kaynağının ve güve- nirliğinin sorgulanması esastır. Böylece sosyal medyada yaptığı pay- laşımlarla bir çeşit simülasyon evreni oluşturanlar, aslında hakikatin tahrifine hizmet ediyorlar. Bu durum gazeteciliğin bir meslek olarak önemini ortaya koyduğu gibi mesleki donanım ve yetkinlik olmadan bu işin yapılamayacağını da bir kere daha göstermiştir. Mesleğin say- gınlığına halel getirenlere, hakikati tahrif edenlere en başta hakikat temsilcisi olarak gördüğüm gazetecilerin karşı çıkması gerekir. El- bette böyle bir ortamda hakikatin peşinde koşmaktan vazgeçmeyen basın mensuplarımız, medya kurumlarımız da var. Ben onların her birine canıgönülden teşekkür ediyorum. Onların gayretleri ile esas iti- barıyla demokrasimiz güçleniyor, medyanın itibarı artıyor. Değerli konuklar, kıymetli katılımcılar, yeni küresel sistem içinde ge- lişen yeni medya düzeninde dijital mahremiyet, siber emperyalizm, unutulma hakkı, dijital diktatörlük, veri güvenliği, veri mahremiyeti ve dijital faşizm gibi unsurlar giderek tartışmaların merkezine otu- ruyor. Sosyal medya merkezli enformasyonun da dezenformasyonun 21 AÇILIŞ KONUŞMALARI da oldukça kısa zamanda çok geniş kitlelere yayılması bizi âdeta bir dijital kuşatmayla karşı karşıya getiriyor. Aynı şekilde yanlış, eksik, hatalı, kurmaca, yanıltıcı bilgi ve sahte haberler sosyal medyayı de- vasa bir yankı odasına çeviriyor bugün. Burada bu yankı odalarında benzer görüşler sorgulanmadan kabul ediliyor. Farklı düşünceler yok sayılıyor ve yalnızca kişilerin kendi fikirlerinin doğruluğuna inanılı- yor. Yankı odası etkisi ile kullanıcılar kendi dijital fanuslarındaki ger- çeklikleri asıl dünyadaki gerçekliklerden maalesef üstün tutuyorlar. Diğer taraftan dijital kamusal alanda en büyük sorunların başında yine sistematik dezenformasyon kampanyaları geliyor. Artık enfor- masyon savaşından dezenformasyon savaşına dönüşen maalesef bir medya düzeni tecrübe ediyoruz. Böyle bir ortamda biz inanıyoruz ki Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın daha adil bir dünya mümkün vizyonu iletişim ve medya alanında da temel pren- sibimiz olmalıdır. Biz bu yaklaşımla Sayın Cumhurbaşkanımızdan ilhamla tüm dünya için daha adil bir medya düzeni talebinde bulunu- yoruz; bunun için gayret sarf ediyoruz, sarf etmeye devam edeceğiz. Ulusal ve uluslararası boyutta yer alan yalan ve dezenformasyon ze- mininde yükselen ve yalnızca Batıcı değerlerin merkeze alındığı bir medya düzenini asla kabul etmiyoruz. Habercilik kisvesi altında hiç kimsenin dezenformatif içerikler üretmesi, bunları yaygınlaştırılması masum görülemez. Bu ne medya özgürlüğüdür ne ifade hürriyetidir. Bizzat bu değerleri bu kavramları korumak için buna hep birlikte kar- şı çıkmalıyız. Denetim ve kontrol mekanizmasının olmadığı sosyal ağlar, kolaylıkla bugün de görüyoruz ki etki ajanları ve terör örgütleri tarafından suistimal ediliyorlar ve yine ne yazık ki görüyoruz ki bu sosyal medya platformları da bunlara göz göre göre müsaade ediyor. Hakikat ötesi çağda medyanın bütün türlerinde dezenformasyona karşı çetin bir mücadele yürütülüyor. Biz, buradaki mücadelemizde sadece ve sadece hakikatten güç alıyoruz. Bütün medya kurumları ve basın mensuplarının da tek gücünün hakikat olması gerektiğine inanı- yoruz. Tüm dünyada hem kamu güvenliği, kamu düzeni, kişilik hakları bütün bunların korunması için bu tehditlere karşı tedbirler alındığını, alınmaya çalışıldığını görüyoruz. Biz de iftira, hakaret, karalama, itibar suikastlarını her mecrada engellemek durumundayız, engellemeliyiz. 22 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Geldiğimiz noktada temiz bir medya, temiz bir sosyal medya nok- tasında dünya genelinde çok büyük bir ihtiyacın belirdiği ortadadır. Birçok devlet dezenformasyona karşı aldığı tedbirlerle vatandaşlarını ve kurumlarını korumak için harekete geçmiş durumda. Aynı şekilde bizim vatandaşlarımız da haklarının korunmasını, özgürlüklerinin garanti altına alınmasını elbette devletinden bekliyor. Hiç kuşkusuz ülkemizde de dezenformasyonla daha etkili mücadele için kapsamlı adımların atılması bir ihtiyaçtır; bir kamuoyu beklentisidir. Bu ihtiyaç ve beklentiyi karşılamak için kasıtlı olarak yalan haber ve dezenformasyon üretenlere, yayanlara elbette yasal müeyyideler getirilmelidir. Yalan haber ve dezenformasyonla kamu düzenini boz- mak, kişilik haklarına saldırmak suç kabul edilmelidir ve bu anlamda bu suç hukuki çerçevede karşılıksız bırakılmamalıdır. Dezenformas- yonla mücadele kapsamında yasal altyapı ve idari tedbirler artırıl- malı, güçlendirmelidir. Bugünlerde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bunları ihtiva eden bir yasa çalışması olduğu hepimizin malumudur. Meclisimizdeki bu çalışmadan özgür medya, çoğulcu toplum ve de- mokratik siyaset idealine inanan herkes gibi biz de memnuniyet du- yuyoruz. Şunu açık bir şekilde ifade edelim; bu düzenlemeden ancak ve ancak dezenformasyon yapanlar rahatsız olurlar. Bu düzenleme- den ancak kişilik haklarına saldıranlar rahatsız olurlar. Bu düzenle- meden ancak yalan ve çarpıtılmış bilgilerle kamu düzenini bozmaya çalışanlar rahatsız olurlar. Bu düzenlemeden ancak haber alma öz- gürlüğünü ipotek altına almaya çalışanlar rahatsız olurlar. Bu düzen- lemeden ancak demokratik değerleri tahrif edenler rahatsız olurlar. Bu düzenlemeden ancak ve ancak sistematik yalan mekanizmalarına çomak sokulanlar rahatsız olurlar. Bu düzenlemeden ancak siyaset sahnesini ve toplumsal huzuru zehirlemeye çalışanlar rahatsız olur- lar. Bu düzenlemeye karşı dikkat edin sesi en çok çıkanların, en çok yalan ve dezenformasyon üretenler ve yayanlar olduğunu görecek- siniz. Ben bunu çok manidar buluyorum. Bu yasa teklifi etrafında yapılan tartışmalar da esasında kimin demokrasinin yanında kimin karşısında yer aldığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Görüyoruz ki bu düzenlemeyle temel hak ve özgürlüklerden asla ta- viz verilmiyor, demokratik haklar zedelenmiyor. Basın özgürlüğü, ifa- de hürriyeti ve kişilik hakları en geniş şekilde korunuyor. Gazetecilik 23 AÇILIŞ KONUŞMALARI mesleğinin daha ilkeli, nitelikli ve saygın şekilde icra edilmesi esas itibarı ile sağlanıyor. Yapılacak değişikliklerle ayrıca internet haber siteleri ve çalışanların haklarına dair de ilerici adımlar atıldığını gö- rüyoruz. İnternet haber sitelerinin de resmî ilân ve reklamları yayım- layarak süreli yayınların faydalanabildiği imkânlardan faydalanması öngörülüyor. Kıymetli misafirler; elbette dijital platformlar bugün itibarı ile dijital demokrasi kavramını dönüştürmekte ve bugün bizi dijital faşizm so- runuyla karşı karşıya bırakmaktadır. Esas itibarıyla bugün Amerika Birleşik Devletleri’nde, Avrupa Birliği ülkelerinde ve Türkiye’de yaşa- nan sosyal ve siyasi gelişmelerde biz bunu çok açık ve net bir şekil- de görebiliyoruz. Büyük veri, veri bilimi, veri madenciliği, ağ analizi, yapay zekâ, algoritmalar, sponsorlu reklamlar, filtre balonları, mikro hedefleme, post truth, yani hakikat ötesi çağın en etkili enstrüman- ları olarak karşımızda duruyor. Bugün Türk medyasını tartışırken, Türk basın tarihini tartışırken bugün geldiğimiz noktada elbette bu unsurları da tartışmak durumundayız. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANI PROF. DR. FAHRETTİN ALTUN, YENİ YAYIMLANAN "T.C. MATBÛÂT VE İSTİHÂRÂT MÜDÜRİYET-İ UMÛMİYESİ KÜNYE ALBÜMÜ 1924-1927" KİTABINI DA TANITTI. 24 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Hiç kuşkusuz 21. yüzyıl siyaset paradigmasına baktığımızda dev- letlerin bağımsızlığı artık dijital bağımsızlıktan geçmektedir. Siber egemenlik, bugünün en hayati uluslararası ilişkiler kavramlarından birine dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle dijital medya alanında geleceğe hazırlanarak, tanımlanan değil tanımlayan ülke Türkiye şiarını tüm medya enstrümanları ile hayata geçirmeliyiz. Ülkemizin bölgesel güce, küresel aktöre dönüştüğü bir dönemde Türk basını da bu vizyonu içselleştirerek hareket etmelidir. Sayın Cumhurbaşkanı- mızın “dünya beşten büyüktür” paradigmasını tüm iletişim platform- larında en güçlü şekilde haykırmalıyız. Bu yaklaşımın yaslandığı değerleri vatandaşlarımıza ve dünya kamu- oyuna en doğru, en geniş şekilde aktarmalıyız. Büyük ve güçlü Türki- ye uluslararası alanda etkisini ve hareket kabiliyetini arttırdıkça ül- kemize yönelik dezenformasyon, mezenformasyon, malenformasyon kampanyaları şiddetleniyor ve giderek bunların büyüklükleri artıyor. Bu nedenle Türkiye aleyhtarı kampanyalara karşı daha dirençli bir Türk basınına, medyasına sahip olmalıyız. Her birimiz Sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısını yaptığı iletişim se- ferberliği doğrultusunda gayret göstermeliyiz. Cumhurbaşkanlığı İle- tişim Başkanlığı olarak biz bütün imkânlarımızla basın camiasında 25 AÇILIŞ KONUŞMALARI hakikat için emek veren herkesin yanındayız, yanında olmaya gayret gösteriyoruz. Başkanlık olarak stratejik iletişimden halkla ilişkilere, kamu diplomasisinden medya ile ilişkilerine geniş bir yelpazede fa- aliyetlerimizi, çalışmalarımızı sürdürmeye gayret gösteriyoruz. Tüm bu çalışmalarımızda, gayretlerimizde Türkiye iletişim modelini inşa etmeye, yükseltmeye çalışıyoruz. Bu süreç içerisinde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yayınları da stratejik iletişim enstrümanlarımızdan bir tanesidir. Biz bu çatı altında elbette birçok tematik farklı dillerde eserler veriyoruz, yayım- lıyoruz; fakat bu sempozyum vesilesiyle bu eserlerden en yenisi olan ve 1924-1927 yıllarını kapsayan Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umumiyesi Künye Albümü’nü sizlere tanıtmaktan memnuniyet du- yuyorum. Bu kitabı, bugün itibarıyla yayımlamış durumdayız. Büyük emekler sonucunda ortaya çıkan bu kıymetli eserin basın tarihimize önemli bir ışık tutacağına inanıyorum ve bugün yapılacak olan tartış- malarda da eminim buradaki içerikler önemli bir katkı sağlayacaktır. Basın tarihimizin çok özel bir dönemine ilişkin belgeleri ihtiva eden bu eserde Cumhuriyet’in ilk yıllarında basın mensuplarına ilişkin ka- yıtlar, transkripsiyon ve tıpkıbasım halleriyle yer alıyor. Ayrıca basın tarihimizin ilk kadın temsilcilerinden sayılabilecek Madam Hayga- nuş Mark ve Fevziye Abdürreşit Hanım gibi isimlere dair bilgilerde albümümüzde yer alıyor. Bu kitap yaklaşık bir asır önceki çalışmaları ile basın geleneğimize önemli katkılar sağlamış değerli meslek ustalarımıza saygımızın bir nişanesidir. Esere katkı sunan değerli bilim insanlarımıza, Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığımıza ve kitabın ortaya çıkmasına büyük payları olan mesai arkadaşlarımıza canıgönülden teşekkür ediyorum. Ben bu duygu ve düşüncelerle sempozyumumuzun basın camiamıza, akademi dünyamıza, ülkemize hayırlar getirmesini diliyorum. Kıymetli katkıları için panelistlerimize, tüm konuklarımıza teşekkür ediyorum. Hepinizi Allah’a emanet ediyorum. Sağ olun, var olun. Ka- lın sağlıcakla. 26 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 27 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Özel Oturum Moderatör: Prof. Dr. M. Zahid Sobacı Prof. Dr. Edibe Sözen Serdar Karagöz Ebubekir Şahin Hakikat Sonrası Çağda Türk Medyasını Yeniden Düşünmek KONUŞMACILAR 28 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Prof. Dr. M. Zahid Sobacı | TRT Genel Müdürü Ö ncelikle Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempoz- yumu’na katılan tüm misafirlerimize hoş geldiniz demek istiyorum. Böyle bir sempozyumu organize ederek Tür- kiye’de medya üzerine yeniden düşünme fırsatını bizlere verdiği için İletişim Başkanımız Sayın Prof. Dr. Fahrettin Altun nez- dinde tüm İletişim Başkanlığı ekibine teşekkürlerimi sunuyorum. Bu kıymetli sempozyumun birinci oturumunda “Hakikat Sonrası Çağda Türk Medyası Üzerine Yeniden Düşünmek” başlığıyla kıymetli konuşmacılarımızla karşınızdayız. Sayın Prof. Dr. Edibe Sözen, Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Başkanımız aynı zamanda kıymetli bir akademisyenimiz, Anadolu Ajansı Genel Müdürümüz Sayın Serdar Karagöz ve RTÜK Başkanımız Sayın Ebubekir Şahin kıymetli konuk- larla birlikteyiz bugün. Türkiye’nin basın tarihine bakacağız, hakikat sonrası çağda medya- nın tarihini inceleyeceğiz ama onun öncesinde Türkiye’de sempoz- yumların tarihine baktığınızda bir gelenek olarak olarak moderatö- rün de korsan bildiri sunduğunu görürsünüz. Ben kıymetli misafirlerimizin ve konuşmacılarımızın izniyle sadece bir çerçeve çizmek adına ve konuşacağımız meselelere aslında bir atıf yapma adına, biraz da TRT’nin arada kaybolmaması adına çünkü Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu Özel Oturum 30 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK beni biraz böyle moderatör ve konuşmacı gibi planlamışlar çok uzat- madan 5-10 dakika kelam etmek isterim. Bir şeyin üzerine yeniden düşünmek meselesi bu zihni faaliyet bence iki temel değişkeni içinde barındırır. Bunlar tespit ve inşa süreçleridir. Bir şeyin üzerinde yeniden düşünüyorsanız tespit ve inşa süreçlerini gerçekleştirirsiniz. Eğer bugünü anlamak istiyorsanız geçmişe dönük olarak geçen serüvene odaklanır, buraya dair güçlü tespitler manzu- mesini ortaya çıkarır ve bu tespitler üzerine de yeni döneme dair bir inşa sürecini tasavvur edersiniz. Dolayısıyla tespit ve inşa meselesi yeniden düşünmekle yakından ilişkilidir. Ben de sadece birtakım tes- pitleri kendimce naçizane yapıp, sözü kıymetli konuşmacılara bırak- mak istiyorum. Şimdi bu çerçeveyi çizebilmek adına tespitleri yapabilmek adına işte hakikat sonrası çağ diyoruz. Hakikat sonrası çağ aslında hakikatin değersizleştiği, gerçekle yalanın arasındaki sınırların bulanıklaştığı, hatta gerçekle yalanın iç içe geçtiği bir döneme, bir çağa atıf yapan PROF. DR. M. ZAHİD SOBACI | TRT GENEL MÜDÜRÜ 31 ÖZEL OTURUM bir kavram. Bu kavram çerçevesinde aslında biz şunu bir süreç olarak görürüz: Gerçeklik yerine kurgulanmış gerçekliğin veya bir yalanın medya aracılığıyla, iletişim alanında bu kavramı düşündüğümüzde medya alanıyla normalleştirilmesidir aslında. Hedef kitlenin karşısına bir gerçeklik yerine onun son dönemde his- settiği, ihtiyaç duyduğu, kurgulanmış gerçekliği çıkartmak meselesi- dir. Dolayısıyla bu gerçekliği, kullanmamış gerçekliği çıkarabilmek açısından o zaman bu post truth çağı hakikat sonrası çağı dezenfor- masyon, manipülasyon ve algı yönetimi gibi süreçler veya kavramlar karakterize eder. Biz biliyoruz ki aslında dezenformasyonun özellikle tek kaynağı da haber değildir. Özellikle içinde bulunduğumuz çağda dezenformasyonun enstrü- manları, araçları çeşitlenme göstermiştir ve baktığımızda kişisel veya kurumsal düzeyde üretilen içerikler, yapımlar, diziler, belgeseller hat- ta bir müzik parçası, sinema bu dezenformasyonun algı operasyonu- nun bir parçası haline gelmiştir. Biz mesela sadece bir haber üzerinden dezenformasyon yapıldığında bunu biraz hissederiz. Çünkü orada mesaj, tabir caizse ana hatlarıyla kaba bir şekilde verilmektedir. Bugünün insanı bu mesajı biraz hisse- der ama özellikle diğer enstrümanlar dezenformasyon için devreye sokulduğunda farkında olarak veya olmayarak aslında zihnimiz önce- den tasarlanmış bir yöne doğru, bir şablona doğru sürüklenir. Bir anda bireyden aynı şekilde düşünen bir kitle haline dönüşmeye başlarız. Peki, aslında bence bu oturum açısından da can alıcı sorulardan biri hakikat sonrası çağ olarak sıfatlıyoruz, nitelendiriyoruz bu dönemi. Burada bence kırılma noktası oluşturabilecek cevap vermemiz gere- ken sorulardan biri şu, yani dezenformasyon, manipülasyon, algı ope- rasyonları daha önceden yok muydu? Bu kavram 1992 yılında ortaya çıktı. 2016 yılında Oxford Sözlüğü’ne girdi. Yani Oxford Sözlüğü’ne girdikten sonra mı biz bunu kullanmaya başladık? Moda olduğu için mi bu kavramı bu dönemi tanımlamak için kullanıyoruz? Dezenformasyon daha önce de vardı. Peşinen cevabını verecek olur- sak, algı operasyonları daha önceden de yapılıyordu. Dolayısıyla buna 32 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bir cevap vermemiz lazım. Daha önceden var mıydı? Eğer yok diyor- sak zaten başka bir meseleyi tartışıyoruz demektir ama var diyorsak ikinci tamamlayıcı soruyu ortaya atmamız gerekir. Eğer varsa, daha önce de dezenformasyon varsa o zaman bu çağı istisnai kılan şey ne? Biricik kılan şey ne? Ünik kılan şey ne? Biz niye bu kavramı bu dönem için kullanıyoruz? Önceden de dezenformasyon vardı. Bu iki soruya ben kısaca bir cevap verip toparlamak istiyorum. Birinci soruya pe- şinen cevap verecek olursak bence her zaman için dezenformasyon, manipülasyon, algı operasyonları Türkiye’de medya sektörünün bir parçasıydı. Dezenformasyonu yapan aktör aslında toplumsal algıyı yöneterek bir çıkar elde etmek ister. Özellikle de 2000’li yıllardan önce dezen- formasyon varsa amacı neydi? Hangi çıkarı elde etmek istiyordu? Biz medyanın o günkü oynadığı rol ile bir bütün olarak değerlendirdiği- mizde, aslında burada temel amacın darbelerin meşrulaştırılması ol- duğunu görürüz. Vesayetçi sistemin kök salmasını sağlamak üzere dezenformasyonun ve algı operasyonlarının yapıldığını görürüz. 2000’li yıllardan önce gerçekten de Türk medyası darbelerin ve muhtıraların yapılabilmesi için toplumsal zemini hazırlamak, gündem oluşturmak ve toplumsal rıza üretmek için yapılıyordu. Üretmek için diyorum, yapay bir şey- den bahsediyoruz aslında. Dolayısıyla toplumsal rızanın üretilmesi için gerçekleştiriliyordu. Nihayetinde biz yakın döneme kadar vesayetçi zihniyet ve bunun uygulamalarını konuştuğumuzda bu sistem Türkiye’de bir boşluk- ta işleyen bir mekanizma değildi. Bu sistemi işleten kurumlar vardı. Resmî ayağı itibarıyla askerî ve sivil bürokrasi bunun resmî ayağını oluştururken, sivil ayağını da biz akademyayı, STK’ları ve medyayı o darbeleri meşrulaştırmasının ve bu bağlamda dezenformasyon ve algı operasyonu yapılmasının araçları olarak çokça resmettik. Bu açıdan bakıldığında belki de malum olduğu üzere bunun en bi- lindik somut yansıması 28 Şubat’tı. Bu algı operasyonunu o günün kavramı ile biraz daha ifade edeceksek, siyaset diliyle ifade edeceksek toplum mühendisliğinin yapıldığı en somut gerçek olaylardan biriy- 33 ÖZEL OTURUM di. 28 Şubat 1997 tarihinde Millî Güvenlik Kurulu toplantısı ile zirve- ye ulaşan bu süreçte gerçekten de medya postmodern darbe için bir zemin oluşturuldu ve kamuoyunu ikna mekanizması olarak devreye girdi. Hükûmeti hedef aldı. Aslında toplumsal gerilimin hükûmetin birtakım icraatlarından, faaliyetlerinden kaynaklandığını söyledi ve hükûmet hakkında ne- gatif bir algı oluşturmak için müesses nizamla ters düşen Refah Yol Hükûmeti’ni düşürebilmek açısından birtakım manşetlerle süsledi. O günleri hatırlarsak eğer işte “muhtar bile olamaz” söyleminden tutun da “stresimiz dorukta”, “gerekirse silah bile kullanırız”, “askerden hü- kümete dört uyarı”, gibi komutanların maddelerini, askeriyenin mad- delerini sıraladığı bir dönem. Bu manşetler bize gösterdi ki 2000’li yılların başında da devam etti. Örneğin 411 milletvekilinin bir karar için elini kaldırmasında “kaosa kalkan el”, Danıştay’a yapılan saldırı- da “laikliğe kurşun” gibi birtakım başlıklar üzerinden toplum belirli meselelere hazırlanıyordu. Nihayetinde burada algı operasyonunu ve dezenformasyonu yapabilmek için seçilen kavram seti, irtica ve şeri- attı. Laik-antilaik meselesi üzerinden hükûmet üzerinde bir toplum- sal algı operasyonu yapıldı. O zaman burayı uzatmayayım, zaten konuşmacılarımız değinecektir. O zaman eğer dezenformasyon ve manipülasyon daha önce de varsa bugün onu farklı kılan şey ne? Bence bugün hakikat sonrası olarak nitelendirmemizin nedeni ve onu farklı kılan şey aslında dezenfor- masyonla ilgili içeriğin sayısında artan yoğunlaşma. Dezenformas- yonla ilgili içerikte ciddi yoğun bir artış var. İçerikte bir artış yaşan- dığında o zaman insanların dezenformasyona maruz kalma sıklığı da artıyor. İçerik ve sıklığı artıyor, konular çeşitleniyor. Baktığınızda bu- gün sadece siyaset alanında veya darbe zemini oluşturmak için değil enerjisinden, sağlığına, eğitimden, afetine kadar birçok alanda yalan haberin dolaşıma sokulabildiğini ve farklılaştığını görüyoruz. Dezen- formasyonun hızının arttığını görüyoruz. Bence geçmiş dönemden te- mel farkı bu. Bu kadar yoğunlaşması ise bence sosyal medya ile ilgili. Yani bu özellikleri ortaya çıkaran şey aslında sosyal medyanın son dönemde kazandığı işlevler veya sosyal medyanın doğasında barın- dırdığı özellikler. Biz sosyal medyayı en son dönemde aslında bir 34 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK haber alma, bilgi alma kaynağı olarak bir işlev üstlendiğini gördük. Bugün son kullanıcılara, nihai kullanıcılara sorduğumuzda yüzde 70’i bir haber kaynağı olarak ben sosyal medyaya giriyorum, diyor. Haber kaynağı olduğu an aslında sosyal medya platformları ister iste- mez dezenformasyonun ve manipülasyonun yoğun bir şekilde yaşan- dığı mücadele alanı hâline geliyorlar. O zaman biz şöyle bir ortamla, iklimle karşılaşıyoruz: işte yalan ha- berlerin, yanıltıcı görsellerin, teyide muhtaç bilgilerin kol gezdiği ama kontrol mekanizmasından geçmediği, kesin bilgi etiketi ile paylaşıldı- ğı bir ortam. Bunu sağlayan şey sosyal medyanın doğasında barındır- dığı irrealite, bilgi kaynağı olarak yeni bir işlev üstlenmesi ve berabe- rinde ürettiği bir mekanizma olarak yankı odaları. Sayın İletişim Başkanımız Fahrettin Altun Hoca’nın açılış konuş- masında ifade ettiği gibi yankı odaları; sadece benzer görüşlerin sık sık tekrarlanarak diğer görüşlerin dışlandığı, dijital iklimler aslında. Burada özellikle de algoritmalarla benzer düşünceler sürekli olarak insanların önüne öneri olarak getiriliyor ve aynı düşünceyi aynı fikri benimseyen insanlar bir siyasal kutuplaşmanın da ürünü hâline geli- yorlar. Bunun ilacı ne? Bence bunun ilacı doğru ve teyitli bilgi. Ben çok fazla sözü uzatmadan ve belki soru cevap kısmında TRT bu dezenformasyonla ne yapıyor sorusu etrafında cevap verebilmek kay- dıyla bu arada sorumu da ısmarlamış oldum. TRT kısmını bir kenara koymuş olayım ve konuşmacılarımıza döneyim. Tabii doğru ve teyitli bilgi dendiğinde Türkiye’nin medya sektörünün önemli gemisi, önemli parçası Anadolu Ajansı bence gündeme geliyor. Bu anlamda baktığımızda aslında Anadolu Ajansını dezenformasyo- nun panzehrinin merkezi olarak belki tanımlayabilmek de mümkün. Ben son dönemde Anadolu Ajansının ciddi anlamda dezenformas- yonla mücadele bağlamında adım attığını da ciddi yenilikler getirdi- ğini, girişimlerde bulunduğunu da biliyorum. Bu atıfla birlikte sözü Genel Müdürümüz Serdar Bey’e bırakayım. Buyurunuz hocam. Serdar Karagöz | Anadolu Ajansı Genel Müdürü S ayın hocam çok teşekkür ediyorum. Anadolu Ajansı kuruluş felsefesi anlamında tam olarak bu mesele için kuruldu. Doğ- ru bilgiyi halka, halklara, ulusa ve uluslara ulaştırmak; yanlış bilgiyle mücadele etmek. Bu anlamda tarihler 1920 Nisan’ını gösterdiğinde Türkiye Kurtuluş Savaşı için hazırlıklarını bu alanda da yaptı. Halide Edip Adıvar ve Yunus Nadi o dönemin en münevver isimleri. Gerçekten de Türkiye basın tarihini incelediğimizde şunu görüyoruz; ülkenin münevver isimleri, aydınları, en iyi eğitim almış- ları medya ile gazetecilikle, muhabirlikle ve ajansçılıkla uğraşmışlar. Bugün, o insan kalitesini aynı düzeyde medyamızda göremediğimizi de üzülerek ifade etmek isterim. O zamanın gazetecileri tüm dünyayı yakından tanıyan, birden fazla yabancı dil konuşabilen ve muadilleri ile uluslararası arenada masaya oturduğunda en zorlu düşünsel tartışmaları başarıyla sürdürebilen insanlardı. Yunus Nadi ve Halide Edip Adıvar dönemin münevverleri, Mustafa Kemal Atatürk tarafından görevlendiriliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan önce 6 Nisan 1920’de Anadolu Ajansı dezenformasyon, mizenformasyon ve malenformasyonla mücadele kapsamında hem Türkiye’deki halkın mobilizasyonu ve doğru bilgiye ulaşması hem de yurt dışından yapılan yayınlara karşı halkı ve ulusu korumak amacıyla kuruluyor ve kurtuluş mücadelesinde çok büyük önem veriliyor. Özel Oturum 36 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Anadolu Ajansınca bizzat mücadelenin lideri Mustafa Kemal Ata- türk tarafından tamimler yayımlanıyor. Anadolu Ajansı, ülkedeki her yerde her bölgede işleri kolaylaştırıyor. Yapmış olduğu bir haber en önemli konu olarak o günün yerel yöneticilerine ulaştırılıyor. Çünkü bir savaş beraberinde dezenformasyonu da getiriyor. Biz bunu sadece Kurtuluş Savaşı’nda değil; Irak’ta Amerika Birleşik Devletleri’nin işgalinde, Karabağ’da ve bugün Ukrayna-Rusya sava- şında görüyoruz. Medya öyle bir misyon üstleniyor. İstanbul’un tes- limiyetçi medyası ile mücadele etmek amacıyla 1920’de Ankara’da Anadolu Ajansı kuruluyor. Çünkü o esnada İstanbul’un işgal kuvvet- leri ile de başı dertte ve o dönemin teslimiyetçi entelijansiyası ne ola- bilir diyor, bu mücadeleye gerek yok diyor. Amerikan mandası, İngiliz mandası bunlar konuşuluyor fakat bağımsızlık mücadelesinin sem- bolü olarak Anadolu Ajansı Ankara’da 1920’de kuruluyor. Yani bizim kuruluş misyonumuzda esasında ulusal ve uluslararası dezenformas- yonla mücadele var. SERDAR KARAGÖZ | ANADOLU AJANSI GENEL MÜDÜRÜ 37 ÖZEL OTURUM Biraz önce yine savaşlardan ve mücadelelerden bahsederken bir ör- nek verdim. Irak Savaşı daha doğrusu Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a müdahalesi, işte bu post truht kavramı ilk kez Irak’ın işgali esnasında kullanılıyor ve 2016 yılına geldiğimizde Oxford Sözlüğü tarafından post truht kelimesi yılın kelimesi seçiliyor. Gerçeğin bağ- lamından koparılması ve muğlaklaştırılması, önemsizleştirilmesi ve bu bağlamda yapılan enformatif aktiviteler. Bunu bir şekilde hayatı- mıza 2016 yılında yılın kelimesi seçilerek artık günlük kullanımda da kullanıyoruz. Hatta şu an çok popüler olan bir dizi var ben de seyre- diyorum. İsmini vermemizde bir mahzuru yok. İletişim Fakültesi öğ- rencilerinin ve iletişimle ilgili olan herkesin bence o dizinin o senar- yosundaki o cümleyi duyması gerekiyor. Feyyaz Yiğit’in senaryosunu yazdığı “Gibi” isimli bir dizi. Gibi dizisin- de bir cümle geçiyor, o cümleyi ben çok önemli buluyorum, yani İle- tişim Fakültesi hocalarımız bence öğrencilerine 10 saniyelik o repliği izletmeliler. Diyor ki oradaki karakter Yılmaz; hocam diyor “gerçek- liğin ne kıymeti var biz zaten genel kanı neyse onu yaşıyoruz”. Tam olarak işte post truth çağda bilgi, veri, hakikat, günlük hayatımızdaki doğruluk nedir sorusu orada kendisini buluyor. Hiç kimse gerçeğin, hakikatin peşinde değil. Kıymetsizleştirilmiş bir genel kanı inşa edili- yor ve bizler o genel kanıyı yaşıyoruz. Nerede yaşıyoruz? Siyasette ya- şıyoruz. Nerede yaşıyoruz? Akademide yaşıyoruz. Nerede yaşıyoruz? İşte medya dünyasında yaşıyoruz, entelektüel hayatımızda yaşıyo- ruz. Genel kanı neyse o perspektiften bakıyoruz olaylara. Hakikatlere ve gerçeklere mesai harcamıyoruz. İşte Anadolu Ajansı tam bu nokta- da hakikatlere ve gerçeklere mesai harcanması gerektiğini düşünerek yeni bir editörlük inşa ediyor. O da teyit hattı dediğimiz bir editörlük. Alanında uzman editörler, haberciler bir haberin hakikaten olup ol- madığını, gerçek olup olmadığını en kısa sürede teyit edecek ya da etmeyecek. Abonelerimize bu servisi verirken aynı zamanda halkı- mıza ve uluslararası arenaya da bu hizmeti verecek bir yapılanmanın içerisine girdik. Şu an kadromuzu oluşturuyoruz. Çok titiz, haberci- liği ve hakikati namus bilen editör arkadaşlarımızla, gazeteci arka- daşlarımızla bu editörlüğü önümüzdeki aylarda lansmanını yaparak Türk kamuoyuna ve dünya kamuoyuna duyuracağız. Bir haber çıktığı andan kısa bir süre sonra yalanlanmaz ise eğer yalansa tabii ya da 38 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK doğrulanmaz ise kafamızda hep şüpheler oluyor. Doğru mu, değil mi? Tabii burada şu kavramları da yerli yerine oturtmak lazım, çünkü çok karşılaşıyoruz. En önemli kavramlardan bir tanesi dezenformasyon. Tam sözlük an- lamıyla ifade edersek; yanlış bilginin kötü niyetle paylaşımı. Ne ola- bilir? Hemen örnekleyelim, zihnimize otursun. Bugün çok yaygın ve popüler bir konu mülteciler meselesi. Hemen bir dezenformatif haber size uyduralım. Diyelim ki mülteciler süper marketi yağmaladı. Böyle şey hiç yok. Yanlış bilgi, kötü niyetle kötü bir amaç ile yayılıyor. Mül- teciler o süper marketi yağmalamadı. Böyle bir şey yok fakat üretiyo- ruz. Dezenformasyon odakları eskiden konvansiyonel medyadaydı; şimdi kitle iletişim araçlarının erişilebilir olmasıyla hemen her yerde. Siz bir Twitter hesabından bu dezenformasyonu üretebiliyorsunuz. Dezenformasyonu kenara koyalım. Devam edelim, mizenformasyon. Bunun sözlük anlamına bakıyoruz, yanlış bilginin kasıtsız, zarar amacı gütmeden verilmesi, yayımlan- ması. Yanlış bir bilgi ama kasıt yok. Şöyle diyebiliriz; bilgi orada ki- min yağmaladığı belli değil ama siz iyi niyetle diyorsunuz ki biraz da ayrımcılık yaparak mülteci görünümlü insanlar markette kargaşaya sebebiyet verdi. Oradaki yanlış bilgi esasında mülteci görünümlü in- sanlar, burada bir yanlış bilgi var ama kastınız o anlamda mültecilerle alakalı olarak bir kampanya oluşturmak, o siyasal iklimi etkilemek değil. Biz burada ne görüyoruz mizenformasyon görüyoruz. Bir de malenformasyon var. Bu tıptaki malpraktis gibi. Burada doğru bir bilgiyi zarar verme amacı ile yayıyoruz. Burada mesela hemen bir örnek verelim; gazete yapıyoruz manşet atacağız plajda gerçekten de ülke dışından gelen mülteci konumundaki insanlar kavga etmiş ol- sun. Manşete şunu atıyoruz; yine mülteciler yine kavga. Doğru mu? Doğru. Mülteciler plajda kavga etmişler fakat biz burada bir dizayn yaparak doğru bilgiyi yanlış bir amaç için ya da o çerçeveyi dizayn ederken kendi politik ve ideolojik hedeflerimiz ve emellerimiz doğ- rultusunda şekillendiriyoruz. Manşet sadece o kadar. Yine mülteciler altına hiçbir şey yazmaya gerek yok. Kavga dövüş görüntülerini ve- relim gazetenin birinci sayfasına, o amacına ulaşmış erişmiş oluyor. 39 ÖZEL OTURUM Böylesi bir atmosfer de bizler dezenformasyonla mücadele için ne ya- pabiliriz? Mizenformasyonla ve malenformasyonla mücadele için ne yapabiliriz? Bir dezenformasyonla mücadeleyi enformasyonla yap- mamız lazım. Siz bilgi vermezseniz bilgiyi ve haberi siz üretmezseniz başkaları üretir. Kamu kurumlarımızda bir yaklaşım var. Bilgi verme- me yaklaşımı. Daha sonra yanlış bilgiler çıktı. Dezenformasyon yapı- lıyor. Mizenformasyon yapılıyor diye kamu yöneticilerimiz reaksiyon gösteriyorlar. Onlara hep şunu söylüyorum, en başından siz doğru ha- ber kaynaklarını Anadolu Ajansı gibi güvenilir ve itibarlı bir kurumu topluma bilgi vermek için kullanmazsanız, yapmış olduğunuz şeyleri gizlerseniz, hayat boşluk kabul etmez. Orası dezenformasyon ve mi- zenformasyonla doldurulur. O yüzden dezenformasyonla mücadele önce doğru ve güçlü enformasyonla olur. Kamu kurumlarımızdaki basın danışmanı arkadaşlarımıza ya da İle- tişim Başkanlığı çerçevesinde görev yapan iletişim ateşelerine bence çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Bilgi vermeme sorumluluğu değil. 40 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Doğru, güçlü ve yoğun bilgi verme sorumluluğu. Bu çerçevede ben bü- tün kamu kurumlarının doğru ve hızlı bilgi verir duruma gelmesini çok önemli görüyorum. Sonrasında dezenformasyonla mücadele et- mek daha zor bir konu fakat onun da mekanizması inşa edilmeli. Biz Anadolu Ajansı olarak öncelikle haber kaynaklarımıza hızlı ula- şıp bir işin doğrusunu vermeye çalışıyoruz; fakat bir sessizlik haber akışı kilitlendi. Bakın orada dezenformasyonu bekleyeceğiz orada dezenformasyon gelir. Haberi vermemenin türlü motivasyonları ola- bilir, bunu anlıyoruz. Özellikle savaş gibi çok stratejik konular da haber çok ince elenip sıkı dokuma yapılarak verilmeli. Kabul ama muhakkak verilmeli ve artık bunun önemi daha da arttı. Eskiden haberi vermediğimiz zaman bü- tün konvansiyonel medya bekliyor, yapılacak açıklama için hazırlık yapıyordu. Artık böyle bir şey yok, bekleyen statik bir yapı yok. Her şey çok dinamik. Buradan uçak kalktığında o uçakla alakalı bilgi ver- mezseniz şuna hazırlıklı olun, o uçakla alakalı pek çok spekülasyon yapılacak, dezenformasyon yapılacak, mizenformasyon yapılacak, malenformasyon yapılacak. O uçak kalktığında doğru ve stratejik bilgiyi artık vermemiz gerekiyor; dolayısıyla kamunun ve haber kay- nağı olan herkesin bu iletişim stratejisini yeniden gözden geçirmesi ve doğru bilginin hızlı ve güçlü bir şekilde, doğru bir zamanlama ile verilmesi gerekiyor. Çıktı dezenformasyon başladı, ne yapılması la- zım? İşte orada mekanizmaların inşa edilmesi lazım, biz de teyit hattı editörlüğünü bu amaçla kuruyoruz. Çıkan dezenformasyonun çok kısa sürede 1, 2, 3 saat içerisinde yalan- lanması ve doğru bilgiye ulaştırılması kapsamında kuruyoruz. Şimdi sosyal medyada bir konu çok hızlı trend topıc oluyor. Arkadaşlarımız görev çerçevelerinde protokollerinde buna uygun bir çalışma prensi- bi şekillendiriyorlar. 2 saat sonra siz bir yalanı, bir dezenformasyonu doğrultamazsınız, 5 saat, 6 saat, 1 gün, 2 gün sonra doğrulttuğunuzda emin olun o dezenformasyon çoktan -hani diyor ya oradaki Yılmaz karakteri- genel kanıya dönüşmüş oluyor. Artık o gerçekliğin bir öne- mi kalmıyor. O açıdan Anadolu Ajansı olarak sözlerimi tamamlarken teyit hattının önümüzdeki günlerde lansmanını yaparak hem ulusal hem de ulus- 41 ÖZEL OTURUM lararası konulardaki dezenformasyon, mizenformasyon ve malenfor- masyonla mücadele çerçevesinde hayata geçireceğiz. Bu toplantıların ben bu anlamda bizleri motive ettiğini en azından doğrularda ve ma- kul olanda birleştirmek için bir araya getirdiğini düşünüyorum. İletişim Başkanlığına bu fırsatı verdiği için çok teşekkür ediyorum. Sağ olun. Prof. Dr. Zahid Sobacı Teşekkür ederim Serdar Hocam. Şimdi ben bu noktada Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Başkanımıza, aynı zamanda kıymetli aka- demisyenimiz Edibe Hocamıza dönmek istiyorum. Çünkü Türkiye’de dezenformasyonla mücadele açısından bence en kritik kurumlardan biri de Basın İlan Kurumu. Bir yandan hem medyanın fonlanması an- lamında Türkiye’de demokrasinin gelişimine katkı sağlıyor ama aynı zamanda basın ahlak ilkelerini uygulayan bir kurum. Basın ahlak il- keleri ile dezenformasyonla mücadele arasında ben yakın bir ilişki ol- duğunu düşünüyorum. Bu noktada hakikat sonrası çağda Türk med- yasının geleceğini nasıl gördüğü noktasında Sayın Hocamıza dönmek istiyorum. 42 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Prof. Dr. Edibe Sözen | Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu Başkanı K ıymetli konuklar, değerli hocalarım, sevgili gençler, ben sö- züme başlamadan önce burada dinlerken aklıma şöyle bir şey geldi; fi tarihinde okuduğum bir roman vardı. Nietzs- che Ağladığında diye bir roman. Orada Nietzsche ile psi- kiyatrist arasında çok güzel konuşmalar... Nereden aklıma geldi ben de bilmiyorum. Hakikat kelimesinden sonra geldi herhalde. Nietzsc- he aslında kendini tedavi ettirmek için psikiyatriste gidiyor ama gel zaman git zaman psikiyatrist Nietzsche’yi görmeden edemiyor çün- kü onun daha fazla sorusu var, hakikate dair sorusu var, gerçeğe dair soruları var ve o soruların cevabını ancak Nietzsche’den alabiliyor. Sürecin sonunda psikiyatrist neredeyse Nietzsche’nin hastası oluyor. Hakikat arayışı, gerçek arayışı insanoğlu açısından bitmeyen bir ara- yış. Bu meseleyi çok daha iyi incelemeye çalışan filozoflar da var, yani sadece hakikat ya da gerçek değil. İkisini gerçekten ayrı tutarak çalı- şan filozoflardan biri mesela Fransız radikal sosyologlarından Jacqu- es Ellul. Hakikatler tanrısal bir şey. Yani bizim inanç dünyamızı da içine alan bir şey. Gerçek ise yaşadığımız işte sosyal hayat, arkadaş- larımız, dostlarımız, sosyal gruplarımız, eğitim hayatımız vs. bütün bunları içine alan şey. Özel Oturum 44 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK O bakımdan hakikat ve gerçek aslında İngilizcede de diğer yabancı dillerde de olduğu gibi birbirinden ayrı kavramlar. Türkçede de oldu- ğu gibi. Yani hakikat arayıcısı olan düşünürler, hakikat arayıcısı olan dervişler, hakikat arayıcısı olan fikir sahipleri, gerçeğin peşinde ko- şan meslek sahipleri diye ayırayım isterseniz yani. Gazeteci hakikat peşinde koşmaz. Gazeteci gerçek peşinde koşar ama işte bir ilim in- sanı hakikat peşinde koşmalıdır ki doğuda da biraz böyle tarif edilir değil mi? Yani filozofun, düşünce insanının görevi hakikatin peşinde olmaktır. Eninde sonunda o artı birli dünyaya ulaşmayı ister ama gerçek biraz daha bizim mesleki alanlarımıza hitap eden bir şey o yüzden haki- kat kavramının, post truth kavramının bile bir post truth kavram olduğunu düşünüyorum. Yani biraz eleştirel bakıyorum; bu kavram çok bizim medeniyetimize özgü bir kavram değil. Çok bizim dışımız- da o yüzden ama Batı’nın kullandığı gibi bakacaksak eğer, Batı’nın PROF. DR. EDİBE SÖZEN | BASIN İLAN KURUMU YÖNETİM KURULU BAŞKANI 45 kullandığı gibi yani tanrısal düzenden sonra insan her şeyi yapan bir varlıktır, kendi gerçekliğinde ortaya koyan bir varlıktır. İstediği habe- ri yapan bir varlıktır. İnsan istediği her şeyi yapana kadar gider bu, bu yalan habere kadar da gider, bu işte iftiraya kadar gider, bu çeşit- li manipülasyonlara, dezenformasyona kadar gidebilir. Ucu açıktır ama biz tabii biraz da hakikat sonrası kavramını Batı’nın kullandı- ğı anlamda ne kadar ve nasıl kullanabiliriz? Belki gerçeklik olabilir, gerçeklik sonrası olabilir, gerçeklik sonrası yeni bir gerçeklik olarak algılanabilir ama eğer Batı’nın kullandığı anlamda bir post gerçeklik olarak kullanacaksak biz zaten bu konuda basın olarak aşılıyız yani, tarihinden beri manipülasyonlar, dezenformasyonlar. Basında yalan haber yeni çıkmış bir olgu da değil; şimdi birkaç örnek vereceğim hep birlikte tekrar hatırlamış olacağız bunları. Biz biraz aşılıyız post truth yaklaşımlara ya da post reel yaklaşımlara biraz alı- şığız. Biz mesela özellikle Cumhuriyet sonrası dönemde tek parti dö- neminde, tek bir basın ve basının nasıl bir ideolojik aygıt gibi devletin ideolojik aygıtı gibi çalıştığını, tek parti iktidarı ile nasıl bir araya gelip de birlikte faaliyet gösterdiğini söylememiz mümkün. Oysaki 1800’le- rin sonundan itibaren Batı’da tanımlanan basın şu; demokrasinin bi- rincil araçlarından biri basın. Yani basın olmazsa demokrasiden de söz etmek mümkün değil. İşte Batı’nın Çöküşü adlı eserin müellifi, yazarı Oswald Spengler’in bu konuda çok hoş fikirleri vardır; öyle diyor yani demokrasi, bası- nın idare ettiği bir şeydir. Gerçekten de öyle ama tabi ki biz özellikle 1950’li yıllara kadar tek parti, tek yayın organı işte sadece devletin bir kol faaliyeti gibi algılanan bir basın dünyasına sahip idik. Tabii bu basının önemli misyonlarından biri toplumu adam etmek; çünkü toplum cahil çünkü toplum eğitimli değil, çünkü toplum dindar. Yani onun düşünme biçiminde biraz daha cami merkezli bir dünya var, mahalle merkezli bir dünya var. Basın böyle misyon ediniyor kendi- ne, diyor ki; bu milleti adam edeceğiz. Yanına üniversiteyi de alıyor. Üniversite ve basın, toplumu adam etmekte uzun yıllar modernleştir- mekte daha doğrusu uzun yıllar bu alanda sosyopsikolojik anlamda çalışma gösteriyorlar ve hakikaten de halkı bastırmada ve baskılama- da başarılı oluyor. Neredeyse bu 1980’lere kadar devam ediyor; çünkü sağ basın da o kadar güçlü değil, her zaman olduğu gibi. 1980 yıllara ÖZEL OTURUM 46 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK gelindiğinde çok önemli bir detayı hep biz gözden kaçırıyoruz ama onun üstünde ben her zaman her yerde ısrarla duruyorum. Türkiye’de magazinleşmeyi, kadını vasatlaştırmayı, kadını kötücül bir temsille anmayı, çocukları ve gençleri görmemeyi, sadece dilenci çocukları görmeyi gibi hani bir post truth’sa eğer arayacaksak burada aramamız gerekiyor belki. Böyle bir basın anlayışımız var işte üçüncü gazete habercilik, üçüncü sayfa haberciliği gibi bir basın anlayışımız var ve bunun en büyük mümessili olan gazete de Tan gazetesi. Ben birkaç ayrı toplantıda da söyledim. Türkiye’de Tan gazetesinin psiko- lojik etkilerini tartışmadık. Tartışmadığımız sürece de son 40 yılda neyi yaşadığımızı bilmemiz çok mümkün değil. Bu kadar magazin bombardımanı, bu kadar kadın üzerinden haber, bu kadar çocuklar üzerinden, tacizler üzerinden, te- cavüzler üzerinden haber yapılmasını tetikleyen yegâne gazete bu gazetedir. Apolitikleşme noktasında da bir anlamda çeşitlenme noktasında or- taya çıkmıştır. Ama 12 Eylül sonrası aslında dert o değil. Dert, toplu- mu bir başka yöne dizayn etmek yani tek parti döneminde toplumu adam etmek gibi bir misyon üstlenmişken basın bu dönemde de çe- şitlilik var olmasına rağmen toplumu, bu anlamda güdülerini hareke- te geçiren bir habercilik anlayışıyla hayatını idame ettirmiş ve birçok gazete de bundan esinlenmiştir. Yani magazin haberi koymayan bir gazete neredeyse gazete değil. Çünkü hepimize bir okuma alışkanlığı da getirmiş oldu bu tür bir basın anlayışı. Tabii bunun ileri boyutta biraz önce başkanımın ifade ettiği gibi Ba- sın İlan Kurumunda da kendisiyle de bu konular üzerinde çok kafa yorduk, çok da zorlandık, vicdan ve gazetelerin özgürlüğü noktasın- da. Ama hakikaten ahlaki anlamda okunamayacak derecede korkunç haberler, korkunç yazılar çok rahat kaleme alınıyor. İşte bu biraz da Tan sendromu dediğim benim, Tan gazetesinin yaydığı ve basınımı- zın kılcal damarlarına kadar işleyen bir ahlaki sorun olduğunu ifade etmem gerekiyor. İlerleyen seneler içerisinde, bunların tabii ben ço- ğunu da bizzat yaşadım. Özellikle 28 Şubat sürecinde basının nasıl bir rol üstlendiğini, daha sonra medya kalemşörleri bunları kendileri 47 de ifade ettiler. Yani evet biz de masum değildik. Biz de TÜSİAD’la beraber, orduyu 28 Şubat’ı destekledik dediler ve 28 Şubat neredeyse insanların yatak odalarına kadar giren, onları orada denetlemeye ça- lışan, işte onları rejim karşıtı ilan eden, rejimin aksini düşüneni işte Arap coğrafyasına göndermeye kalkan falan bir zihniyet bu sefer bir “post truth”sa eğer bu da bir post truth değil mi yani bunun hakikatle ne alakası var? Gerçekle ne alakası var? Dezenformasyon, mizenfor- masyon demiyorum artık. Yine halka rağmen politikalar bu noktada da devam etti. Şimdi gelelim Sayın Başkanım, İletişim Başkanım Fahrettin Altun da sabahki konuşmalarında ifade ettiler ama hakikaten önemsenmesi gereken bir cümleydi. Son 20 yılda çok şey yapıldı. Evet çok şey yapıl- dı yani başlangıçta biz de 2002 yılında AK Parti seçimi kazandığı za- man medyanın ötekisiydi neredeyse. Çünkü herhangi bir basın yayın kuruluşuna sahip değil, bir televizyon kanalı yok. Medyada sürekli kendini aklamak ya da haklarını tekrar tekrar dile getirmek zorunda olan bir parti olarak bile bakmıyorum. Böyle bir hükûmeti karşısına almış koca medya grupları vardı. Medya, siyaseti beğenmiyordu çün- kü o siyaset halkı temsil eden bir siyasetti ve çok uzun yıllar sürdü bu. Sayın Başkanımın da söylediği gibi 411 el kaosa kalktı, çıkan yasalara karşı koymak ya da işte yine kadın siyasi olarak kadın temsilcilere yönelik yapılan olumsuz, negatif haberler hatta manipülatif haberler dezenformatif haberler bu süreçte de alabildiğine kendini gösterdi. Kılık kıyafet tartışmaları yine bu dönemde de vardı. Bu tür medya ak- siyonları gerçekten ilerleyen yıllarda ne zaman değişti, şu zaman de- ğişti; ne zaman bir medya sahipliği ortaya çıktı. Yani havuz medyası diyorlar ya yani havuz medyasını aslında bunu bir anlamda aşağıla- mak için kullanıyorlar ama bu hükûmetlerin işte 2002’den beri bugü- ne gelene kadar kurulan hükûmetlerin medyası yoktu. Ne zaman medyaya sahip olmaya başladı o zaman da bunlara havuz medyası dendi ama en azından bir farklı medya anlayışı var. Eksik- leri olabilir, gediği olabilir, bir farklı medya anlayışı var. Şimdi öbür tarafın haberciliğinde yani bu işte muhafazakâr kitleye karşı olan haberciliğinde ne vardı? Suriye’de ne işimiz var? Bugün siyasi parti- ler dile getiriyordu. Akdeniz’de ne işimiz var? Bu coğrafya bize yeter. ÖZEL OTURUM 48 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Aman coğrafyamıza dokunmayalım. Bakın bu da bir post truth yani medyanın bize sınırlarını çizmiş olduğu coğrafya böyle bir coğrafya. Bölgeden haberin olmasın, Suriye’ye karışma, Ukrayna ile alakan yok, Balkanlarla ilişkin yok. Türk Cumhuriyetleri, Akdeniz hele senin de- nizin olduğu halde Akdeniz de ne işin var? Şimdi öbür kurulan medyayla yani yeni sermaye Anadolu Kaplanla- rının kurmuş olduğu sermaye en azından bizim coğrafi algımızı de- ğiştirdi değil mi? Yani ne diyoruz, bir gönül coğrafyamız var diyoruz, bunu dillendiriyoruz, bunu her yerde söylüyoruz bu gönül coğrafya- sında mağdurların mazlumların dili olacak olacağız diyoruz, gazete- cilerimiz yazıyor bunları, köşe yazarları yazıyor. O yüzden bir coğraf- ya genişlemesine ihtiyacı vardı. Bu post truth siyasetten çıkarak yeni yazarlar, genç yazarlar, tecrübeli yazarlar illa genç olması da gerek- miyor böyle değişim zamanlarında genç olmayanlar da yeni fikirler inovatif fikirler ortaya koyabilirler, o yüzden o genç mitini de bir an- lamda genişletmemiz lazım onu genişleterek söylüyorum. Medeniyetimizin bize vazettiği ölçülerde hareket etmeye başlandı. Toplumda vardı zaten ama bu medyada da bir anlamda karşılık bul- du. Yeterli mi, elbette ben çok yeterli olduğunu düşünmüyorum ama en azından böylesi bir psikolojik bariyer bir anlamda kırıldı. Yani baş- ka dünyalar var. Başka dünyaların var olduğu fikri de yeni basınla be- raber bir anlamda kendini gösterdi ve işte millî ekonomi kendi başı- mıza bir ekonomi üretebilir miyiz fikirleri. Yani küresel buyurganlığa karşı daha özgür bir sesin çıktığını düşünüyorum. Ben yeni medyaları ya da sahiplik değiştirmiş medyaları kıyasıya eleştirenlerden biriyim. Diğer medyayı zaten eleştiriyorum, yani bütün akademik hayatım bo- yunca eleştirdim. Burada eleştirdiğim unsurlar olabilir ama bunlar mikro düzeyde. Makro olarak baktığımızda kendimizi en azından yapılan haberler- le bir medeniyetin temsilcisi olarak görmeye başladık mı? Başladık. Gönül coğrafyamızı genişlettik mi? Genişlettik. Küresel vaazların kar- şısında başka söylemlerin olduğunu dile getirdik mi? Getirdik. Ben bunların gerçekten çok büyük kazanımlar olduğunu ve bunların ger- çekten kıymetinin bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer bir yerde nefret söylemi varsa, eğer bir yerde ayrımcılık varsa, eğer bir yerde de 49 sadece Türkiye’nin menfaatleri deyip bütün dünyaya kapanma fikri varsa orada Batı’nın kullanmış olduğu anlamda bir post truth siyaset vardır diyorum. Sözlerime son veriyorum teşekkürler. M. Zahid Sobacı Hocam iki nedenle size teşekkür ediyorum. Bir zamanı benden daha etkin kullandığınız için... İkincisi de bence çok önemli hususlara nok- talara değindiniz özellikle post truth’un çerçevesinin geniş tutulması ve medyanın bize çizdiği coğrafyanın sınırları içerisinde kalmanın bile kendisinin bir post truth olduğunu ve bunu benzer türevlerine yaptığı- nız vurgunun çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Şimdi son sözü RTÜK Başkanımız Sayın Ebubekir Şahin’e vereceğim. Tabii zaten o nedenle bu platformdayız. RTÜK de gerçekten Türki- ye’deki dezenformasyonla mücadelede çok kritik olduğunu düşün- düğüm bir kurum. Çünkü bir yandan norm koyuyor, sektöre dair bir düzenleme gerçekleştiriyor ama aynı zamanda bir yayın denetim fonksiyonu var ve içeriklerin denetimi RTÜK’te. O dezenformasyona yol açacak içeriklerin denetimi de bu anlamda RTÜK kurumunun sorumluluğu altında. Başkanımız da burada bizimle, dolayısıyla son sözü kendisine vermek istiyorum buyurun Hocam. ÖZEL OTURUM 50 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ebubekir Şahin | Radyo ve Televizyon Üst Kurul Başkanı S ayın Başkanım çok teşekkür ediyorum sizi ve çok değerli ka- tılımcılarımızı saygıyla selamlıyorum. Ayrıca bu saate kadar bizi usanmadan dinleyen çok değerli misafirlerimize de te- şekkür ediyorum. Tabii bir teşekkürüm de İletişim Başkanı- mız ve nezdinde İletişim Başkanlığına, çalışma arkadaşlarına olacak. Çünkü özellikle böyle önemli bir konuda bizleri bir araya getiren ve bu konunun irdelenmesi sağlayan İletişim Başkanlığına çok teşekkür ediyor, saygılarımı sunuyorum. Efendim çok fazla uzatmadan, zaten panalistlerimiz çok güzel sunumlar yaptılar. Ben de 1-2 konuya temas ederek toplantıda bana ayrılan kısmı bu şekilde bitirmek isterim. Radyo ve Televizyon Üst Kurulu 1994 yılında kurulmuş, bir anayasal kurum olarak o dönemde düşünülmüş ve bağımsız bir kurul olması amaçlanmış. Kanunu olmayan bir üst kurul olarak 2011’e kadar ge- len Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, 2011 yılında 6112 sayılı kanun- la artık bir kanunu da olan iş ve işlemlerini bir kanun çerçevesinde yapmaya başlayan bir kurul haline gelmiş. 2017 yılında ise özellikle günümüzde çokça konuşulan ve az önce de Anadolu Ajansı Genel Müdürümüzün de bahsetmiş olduğu platformlar üzerinden yayın yapan platformların da denetlenmesi ve düzenlenmesi için bir ka- nun çıkartılmış. Ek bir madde konulmuş, denetleme ve düzenleme Özel Oturum 52 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK faaliyetleri kapsamına altyapı işletmeciliği anlamına gelen, seç izle platformları da diyebileceğimiz platformların, internet üzerinden ya- yın yapan radyoların ve televizyonların ve altyapı işletmeciliği yapan firmaların da denetimi ve düzenlenmesi Radyo ve Televizyon Üst Ku- ruluna verilmiş. 2019 yılında çıkartılan bir yönetmelikle artık Radyo ve Televizyon Üst Kurulu bu tür yayınlar yapan uluslararası manada da yayın yapabilen kuruluşların Türkiye’de yayınına müsaade edecek alt yapıya kavuşmuş oldu. Üzerinde konuştuğumuz Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek konusuna nasıl bir vurgu yapacağımı da size belirtmek istiyorum. Hatırlarsınız 2019 yılında özellikle yönetmelik çıktıktan sonra ulus- lararası yayıncılık yapan Netflix, o dönemdeki adıyla belki Spotify da bizim alanımıza girdiği için Bein Connect gibi veyahut da Amazon Prime gibi uluslararası firmaların Türkiye’ye gelmeyeceği, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu tarafından bu tür yayınlar yapan kuruluşların EBUBEKİR ŞAHİN | RADYO VE TELEVİZYON ÜST KURUL BAŞKANI 53 ÖZEL OTURUM engelleneceği ve lisans verilmeyeceği yönünde çok ciddi çalışmalar yapıldı. Bunlar sanki gerçekten böyleymiş gibi herkes tarafından ka- bul edildi. Ben oğlumun okuluna gidiyordum; orada, oğlumun oku- lunda etrafımda hemen çocuklar, gençler “başkanım niye müsaade etmiyorsun” diye soruyorlardı, öncesinde de Netflix’imize dokunma diye zaten kampanya yapmışlardı, onları da etkilemiş demek ki. Her gittiğim mecrada Spotify’ımızı neden engelliyorsunuz gibi birtakım serzenişlerde bulunulan bir dönemden geçtik. Bir gün herhalde Ra- mazan Bayramı’nın ilk gününe denk gelen bir günde 12.800 tane bir anda mesajın telefonuma geldiğini hatırlıyorum. Tek tek saydırdım ve gördüm. Bunların tamamında Netflix’ime dokunma adı altında bir başlıkla bana gönderilmişti. Hâlbuki biz ne yapıyorduk? Tabii ki o dönemde bu kanunların çık- ması yönünde Sayın Cumhurbaşkanımızın özel bir isteği vardı, sağ olsunlar kendilerine müteşekkirim. İletişim Başkanlığımızla birlikte bu uluslararası yayınların ülkemizde nasıl rahatlıkla yapılabileceği ve ülkemize kendileri açısından hangi bağımsız ortamlarda yayınlar ya- pabileceğini konuşurken böyle ithamlarla karşı karşıyaydık. Tam da aslında hakikat ötesinin nelere sebep olduğu ve bizi ne şekilde etkile- diğini gösteren bir bölümü size anlatmış oldum. Bununla birlikte biz ne yaptık? Onların lisanslarını verdik ve Türki- ye’de belki dünyanın birçok ülkesinde olmayacak şekilde çok rahat bir ortamda ve belki de birçok Türk vatandaşının da eleştirilerine rağmen şu anda yayınlar yapılabilmekte. Bizler de vermiş olduğu- muz lisanslarla birlikte onların denetim ve düzenleme faaliyetlerini yapabilmekteyiz. Bu, aslında bir örnek, bunun haricinde Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun görev alanına giren birçok konuda da aynı sıkıntıları ve maalesef aynı anlayışsız bir ortamı hissetmekteyiz ve görmekteyiz. Belki hatırladınız en son vakıflarla ilgili yapılan yalan yanlış bir açık- lamanın ardından bizim görev alanımıza düşen konularda bir müey- yide uygulanmasına gittik. Bu 6112 sayılı Kanun’un 8. maddesi I bendi dediğimiz, “bir haberin doğruluğu araştırılmadan, halkın ve kamuo- yunun serbestçe bir bilgi edinmesine karşı gelecek şekilde doğruluğu bilinmeyen, doğruluğu tartışılan ve doğruluğu kesinleşmemiş haberler 54 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK verilemez.” maddesine göre vermiş olduğumuz bir müeyyide oldu. Sanki bu müeyyide çok basit bir şekilde, üstünkörü şekilde hazırla- narak yapılmış gibi ondan sonraki bütün açıklamalarda bize gelen dönüş şöyleydi; ya siz bu cezayı nasıl verdiniz? Niye verdiniz? Hangi maddeye göre verdiniz? şeklindeki serzenişlerle karşılaştık. Hatta ve hatta iletişim konusunda uzman olan arkadaşlarımızdan bile birçoğu burada emin misiniz ve bu alan sizin alanınız mı? şeklinde serzenişle karşılaştık. Bunun sebebi şuydu, biz her toplantıdan sonra kendi ala- nımızla ilgili olarak bir basın açıklaması yaparız. Ama bizim basın açıklamamız yapılana kadar bizim üyemiz olan di- ğer arkadaşlarımızın birkaçının sosyal medya üzerinden atmış olduk- ları taraflı ve gerçeği yansıtmayan bilgileri içeren Tweet veyahut da paylaşımlar sebebiyle bizim yapmış olduğumuz doğru ve gerçek bil- gilerin hiçbir anlamı kalmamış oldu. Belki sizler de çok iyi bilirsiniz, buradaki çok değerli iletişim konularında uzman arkadaşımız bilirler. Bir yanlışın yayılma veya bir yalanın, bir dezenformasyonun yayılma 55 ÖZEL OTURUM oranıyla doğrunun yayılma oranı asla ve asla bir değil. 6 katlı yol ama ben herhalde 60 kat olduğunu düşüyorum hocam. 6 kat kadar fazla yayılan bir yanlışın ve yalanın doğruya kavuşacağı hiç mümkün değil diye düşünüyorum. Efendim biz tabii ki genel anlamda yapmış olduğumuz işlerin yanın- da bir de özellikle bu medyanın, sosyal medyanın, dijital medyanın öğrenilmesini ve bu alanla ilgili olarak bunu öğrenen, bilen ebevey- nlerin ve çocukların yetişmesini arzu etmekteyiz. Zaten kanunla bir- likte bu konuda Radyo ve Televizyon Üst Kuruluna tebliğ edilmiş. Medya okuryazarlığı hocam konuyu çok iyi biliyorlar. Medya okur- yazarlığı ve yeniden şu anda gündeme aldığımız dijital çağda medya okuryazarlığı yeni 2, 3 gün önce Sayın Millî Eğitim Bakanımızın da bulunduğu bir ortamda yeniden bir anlaşma ve sözleşme gereğince dijital medya okuryazarlığının ilkokuldaki çocuklarımıza seçmeli olarak verilmesi ve birçok derste de bu konuya atıfta bulunacak bir çalışma prensibinin benimsenmesi gündeme geldi. Çocuklarımızın az önce bahsetmiş olduğumuz ve bundan önceki dönemlerde de ger- çekten karşı karşıya kaldıkları yeni medya, dijital medya ve medya okuryazarlıklarını öğrenerek; bilinçli medya tüketicileri olmalarını sağlamak da Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun görevidir. Bu anlamda da hem yurt içinde hem yurt dışında çok değerli çalış- malar yapmaktayız. Bizim için önemli olan tabii ki bilinçli medya tü- keticilerini yetiştirmek, bilinçli medya tüketicileri aileler yetiştirmek, bunların yanlışlar, yalanlar ve dezenformasyon karşısında bilinçli hareket etmelerini sağlamaktır. Bu da Radyo ve Televizyon Üst Ku- rulunun görevlerinden biridir. Tabii az önce bahsettiğim konulardan yola çıkarak çok da karamsar bir tablo çizmeyelim. Radyo ve Tele- vizyon Üst Kurulu, Basın İlan Kurumu, TRT, Anadolu Ajansı gibi çok güzide kurumlar artık ülkemizde İletişim Başkanlığıyla birlikte bun- dan yıllar öncesinin aksine çok ciddi anlamda çalışmalar yapmakta. TRT hem yurt içinde hem yurt dışında İngilizcesiyle Fransızcasıyla birçok kanalıyla çok ciddi anlamda hem haber hem belgesel hem de yapımlar anlamında çok ciddi mesafe kat etmiş; bütün dizileri hemen hemen reyting rekorları kırmakta ve vatandaşlarımızın doğru bilgi- lendirmesi için ciddi çalışmalar yapabilmekte. 56 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Anadolu Ajansı ise kuruluşunda var olan temel ilkeler çerçevesinde bugün sadece Türkiye’de değil dünyanın bütün ülkelerinde bir tem- silcisini barındırarak doğru ve tarafsız bilginin aktarılmasına yönelik hem haberleri hem fotoğrafları hem görüntüleri ile çok güzel bir ça- lışmayı yerine getirmekte. Basın İlan Kurumunun asıl kuruluş işlevi yerel basını desteklemek, genel basının da basın meslek ilkelerine uyması ile ilgili çalışmalar yapmaktır. İçinde bulunmuş olduğu dönemde yerel ve genel basını desteklemek, onların da basın meslek ilkelerine uygunluğunu denet- lemek için yapmış olduğu çalışmalar gerçekten takdire şayandır. Biz- lerin de amacı, elimizden geldiğince hem ülkemizdeki radyo televiz- yonların denetimi, düzenlemesi hem uluslararası yayıncılık faaliyeti gösteren kuruluşların ülkemizin demokrasi ikliminde almış oldukları lisanslarla doğru ve düzgün yayın yapmalarını sağlamaktır. Bunun yanında da Türk dizi sektörüne yapmış olduğumuz destekler- le, dünyanın her tarafında geçen yıl yapılan bir araştırmaya göre en az 25 ülkede en fazla izlenen dizilerin Türk dizileri olduğu ortaya çık- maktadır. Bunlarla ilgili olarak yapılan çalışmalar asla ve asla küçüm- senmeden takibinize ve desteğinize muhtaçtır, diye düşünüyorum. Hepinize saygılar sunuyorum. M. Zahid Sobacı Teşekkür ediyorum Başkanım. Hassaten TRT’ye atfettiğiniz referans- lar ile TRT’yi anlattığınız için teşekkür ederim. Aslında süremizi aş- tığımıza dair İletişim Başkanlığındaki yönetici arkadaşlarımın, eski mesai arkadaşlarımın uyarıları var. Ancak bir sempozyumda oturu- mun tüm gerekliliklerini yerine getirebilmek adına hem konuşmacıla- rımızın hem de yönetici arkadaşlarımızın affına sığınarak sembolik dahi olsa iki tane soruyu ben almak isterim. Eğer soru sormak isteyen bir hocamız veya bir arkadaşımız, misafirimiz söz konusuysa iki soru- yu alalım isterim. 57 ÖZEL OTURUM Sorular-Cevaplar Seyirci Merhabalar, TRT çok sayıda ve nitelikli ulusal, uluslararası televizyon ve yeni medya mecralarında bilginin de güçlü olmaya devam ettiği günümüzde doğru, teyitli ve aynı zamanda çok önem arz eden hızlı bilginin bireylere, toplumlara ve uluslara, coğrafyalara ulaşması nok- tasında haber programları, haber içerikleri dışında nasıl bir strateji yürütüyor? Ya da bundan sonraki zaman için nasıl bir strateji yürüt- meyi hedefliyor? Teşekkür ederim. M. Zahid Sobacı Çok kısaca, vaktinizi almadan ifade edecek olursam TRT, Türkiye’nin radyo ve televizyon yayıncılığının köklü kurumlarından biri. 1927 yılında her ülkede olduğu gibi radyo ve televizyon yayıncılığı radyo yayıncılığı ile başlamış ve TRT ile başlamış. 1964 yılında hem radyo ve televizyon yayıncılığını bir arada yürütebilmek adına özel yasayla TRT kurulmuş ve televizyon yayıncılığının ilk nüvesini de 1968 yılın- da vermiş. Sonrasında çeşitli kanalları bünyesine dâhil ederek bugün 18 televizyon kanalıyla, 17 radyo istasyonuyla, 9 dijital platformuyla, uluslararası etkinlikleriyle, 4 de basılı yayınıyla aslında çok köklü bir yayıncılık organından bahsediyoruz. Daha ayrıcalıklı özelliği aslında, Türkiye’nin tek kamu yayıncısından bahsediyoruz. Evet, biraz önce ben sözlerimi sonlandırırken şunu ifade ettim, yani dezenformasyonla mücadeledeki; AA Genel Müdürümüz Serdar Bey de ona işaret etti. Dezenformasyonla mücadelenin en kıymetli, tabir caizse cephanesi, doğru ve teyitli enformasyon, bilgi. Bunu bu çağda bir de hızlı olmak şeklinde takviye etmek gerekiyor. Çünkü o 1, 2, 3 sa- ati teyit hattı üzerinden verdiği örnekte de ifade ettiği için 1, 2, 3 saat içerisinde o hızı yakalayamadığınız zaman zaten o algı yerleşmiş olu- yor. TRT haber ve haber yayıncılığı yapan tüm kanallarıyla bir kere doğru ve teyitli bilgiyi hızlı ulaştırmak noktasında dezenformasyonla mücadeleye katkı sağlıyor. Ama bunun dışında aslında şu anda TRT küresel bir medya aktörü olarak dünyayı evimize getiriyor, bizi dünyaya anlatıyor ama aynı 58 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK zamanda dünyayı dünyaya anlatıyor. Bu üçüncü değişkene kavuşma- nın çok kolay olmadığını düşünüyorum ama şu anda TRT bu üçüncü fonksiyonu üstlenmiş vaziyette. Bunu neyle yapıyor? Bunu TRT Wor- ld’de yapıyor ki Serdar Bey de TRT World’de Genel Müdür Yardımcısı olarak pozisyon almıştır; dolayısıyla TRT World’de yapıyor, TRT Ara- bi ile yapıyor ve bunların yanına eklediği dijital platformla yapıyor. TRT World, bir televizyon kanalı ama aynı zamanda dijital platformu var. TRT Arabi’nin dijital platformu var ve yakın zamanda biz TRT Fransızcayı buna ekledik. TRT Rusça ve TRT Almancamız var ve aynı zamanda Haziran’ın 15’inde TRT Balkan geliyor. Eylül ayında TRT Af- rika geliyor. Dolayısıyla dezenformasyonla mücadele çerçevesinde biz tüm dün- yaya Türkiye’nin sesini, iddiasını, doğru bildiğini, hakikat bildiği- ni ulaştırabilmek adına enstrümanların hepsini oluşturma, bunun güçlü bir zeminini oluşturma yolunda adım atıyoruz. Tabii meseleyi 59 ÖZEL OTURUM sadece -biraz hızlı geçeceğim ama- meseleyi sadece habercilikle de sınırlandırmamak lazım. Biraz önce RTÜK Başkanımıza teşekkür et- tim, çünkü diziler aynı zamanda kendi konuşmamda da ifade ettim, dezenformasyonla mücadelenin veya dezenformasyon yapmanın önemli bir enstrümanı haline geldiler. Türk dizileri şu anda dünya genelinde 500 milyon izleyiciye ulaşmış vaziyette. Amerika’dan sonra dizi ihracatı yapan ikinci ülkeyiz ve bunun yönlendiriciliğini, (lütfen ukalalık olarak algılamayın) katali- zörlüğünü TRT yapıyor ve TRT bu dizileri yurtdışına ihraç ederken sadece ekonomik kazanım çerçevesinden meseleye bakmıyor. TRT o dizilerin içerisine Türk kültürünü, değerler setini yerleştiriyor. O de- ğerler setinin ve kültürünün dünyayı dolaşıyor olmaya başlaması çok kıymetlidir. Çünkü biz bugüne kadar tek kutuplu, tek merkezli Batı’dan dünyaya ihraç edilen bir kültürel değerler seti ile muhatabız. Bunun ortaya çı- karttığı tek tip yaşam tarzı da sonuçları itibarıyla gözlerimiz önünde yaşanıyor ve bu durumun çok olumlu bir tablo olduğunu da söyle- yebilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla TRT dizileri aslında Batı’dan tüm dünyaya yayılan tek yönlü kültürel transfer süreçlerine bir şerh düşüyor, meydan okuma sağlıyor. O yüzden dizilere sadece ihraç edi- yoruz, ekonomik kazanım elde ediyoruz perspektifinden bakmamak lazım. Biraz önce bir neslin sağlıklı ve bilinçli yetişmesi üzerine RTÜK Baş- kanımız referansta bulundu, ben burada TRT Çocuk markasını mut- laka zikretmek durumundayım. TRT Çocuk çatısı altında, markası altında biz aslında emanet zihinlerle, kalplerle muhatap olduğumu- zun farkındayız. Çünkü aileler çocuklarını, hem de zihinsel ve fiziksel gelişim aşamasındaki çocuklarını bizlere emanet ediyorlar. Biz orada yerli ve millî karakterleri üreterek, çizgi filmin kahramanı, figürü ha- line getirerek reklamsız bir şekilde sağlıklı bir neslin yetişmesine, bi- linçli bir neslin yetişmesine katkı sunduğumuzu düşünüyoruz. Bunun belki bugün değil ama orta vadede çok büyük bir kazanım olduğunu düşünüyoruz. O yerli ve millî karakterlerde artık sadece diziler değil. TRT çizgi filmlerini de yurt dışına ihraç etmeye başlamış bir kamu yayıncısı olarak aslında bugün bir reel pozisyon elde etmiş durumda. 60 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Aynı zamanda TRT Belgesel’e de burada çok kısaca değinmek iste- rim. Çünkü TRT Belgesel olmadığında aslında Batı, şablonik bir bakış açısıyla, hazır bir şablonla aslında yabancı belgeselleri izlediğinizde farklı coğrafyaları ve farklı kültürleri benim şablonumla izle, değer- lendir diyor. Ama TRT Belgesel kendi yerli üretimini yaptığında be- nim değerler setimle, benim perspektifimle sen farklı coğrafyaları ve kültürleri tanı diyor. TRT Belgesel’in bir standart yakalaması, hedef kitlesini tutturması ile Türkiye’de yaşayan vatandaşlarımızın kendi perspektifi ile diğer coğrafyaları tanıması açısından ve oradan gele- bilecek dezenformatif faaliyetlere karşı bir direnç geliştirmesi açıdan çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. TRT çalışanımıza soru için te- şekkür ediyorum. 61 ÖZEL OTURUM Seyirci Benim sorum Anadolu Ajansı Genel Müdürümüz Sayın Serdar Bey’e olacak. Genel Müdürüm, bu dezenformasyonla mücadele yapacak yeni bir birim kurduğunuzu söylediniz. Şimdi ben Ulaştırma Bakan- lığında çalışıyorum, Basın Müşavirliğinde, bizim özellikle bu yap iş- let devret projelerimizle ilgili olarak belli yayın organlarının sürekli dezenformasyon dolu, yalan yanlış bilgi içeren haberlerine muhatap oluyoruz. Tabii biz de elimizden geldiğince en hızlı şekilde bunlara ce- vap veriyoruz ve kamuoyuyla paylaşıyoruz. Sizin kuracağınız bu yeni birim mesela bizim gibi Basın ve Halkla ilişkiler Müşavirliği tarafın- dan hazırlanan ve kamuoyuna duyurulan zaman içerisinde de sizle- rin eline ulaşıyor; bu daha öncesinde aktif olan bir birim mi olacak? Yani sizden gelecek olan, karşı tarafa verilecek olan doğrulandırma, bilgilendirme çalışmalarını ne şekilde düzenleyeceksiniz? Bu yeni biri- mimizi biraz daha detaylı anlatabilir misiniz? Serdar Karagöz Çok teşekkür ediyorum, tabii böyle bir mekanizma kurduğunuzda, o mekanizmanın işlemesi için o mekanizmanın doğru algılanması la- zım. Eğer o mekanizma doğru algılanmıyorsa, toplumda güven inşa edememişse ve markalaşamamışsa yapmış olduğunuz çalışmanın etkisi olmaz. Dolayısıyla biz Anadolu Ajansı teyit hattını bir marka olarak değerlendiriyoruz. Bugün dünyada değişik doğrulama sistem- leri, mekanizmaları var. Bunların belli başlı bazı problemleri var. Bazı konuları teyit etmiyorlar. Bazı konularla ilgilenmiyorlar. Teyit edenle- rin kendi ideolojik yaklaşımları oluyor. Bütün bunlar o mekanizmaya duyulan güveni sarsıyor. Anadolu Ajansı olarak biz 102 yıllık tarihimizi de arkamıza alarak ve kamu ile olan ilişkimizi de göz önünde bulundurarak toplumumuza şu imajı, şu algıyı verebilirsek ve markamızı burada doğru konum- landırabilirsek, işte biraz önce konuştuğumuz gibi o genel hakikat, genel kanıya doğru çerçeveden etki edebilirsek başarıya ulaşacağız. Yoksa tabii ki herhangi bir kurumumuzla alakalı bir dezenformasyon olduğunda yazılı açıklamalar yapılıyor. Fakat o yazılı açıklamalar bir şekilde genel kanıya etki etmiyor. 62 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Anadolu Ajansı bu haberin doğrusunu verebilir, normal bir şekilde abonelerine servis edebilir, sosyal medyasından deklare edebilir… Bu- nun yanında biz başka bir şey yapıyoruz. Yani bir marka inşası yapı- yoruz. Teyit hattından geçtiyse bu haber yüzde 100 doğrudur. Teyit hattı, bu haberi teyit etmemişse yüzde 100 yanlıştır, genel kanısını içinde yaşadığımız topluma ve uluslararası arenaya kabul ettirebilir- sek burada biz esasında -İngilizce ifade kullanacağım- “brand buil- ding” yapacağız, bir marka inşa edeceğiz ve bunun genel kanıya top- lum içerisinde bu genel kanı olarak kabul edilen o algıya etki etmesini sağlayacağız. Çok hassas olacağımız bir iş. Kusursuz bir doğruluk ile ve güvenirliliği merkeze koyarak inşa edeceğimiz bir marka. Bu açı- dan biz kamudan gelen açıklamayı teyit mekanizmamıza sokarak teyit edeceğiz. Kamudan gelen açıklama her zaman doğru mu? Tartışma konusu bu. Zor bir soru. Kamudan gelen açıklamaları biz burada Anadolu Ajan- sının teyit haber laboratuvarında bir kez daha değerlendirerek belki kamuya şunu söyleyeceğiz, bu açıklamanızda kusur var. Biz bunu te- yit etmiyoruz diyeceğiz. İşte orada Anadolu Ajansı belki bazı kamu kurumları ile karşı karşıya da gelebilir. Ama yüzde yüz teyit için ve o güvenirlilik inşası için biz bu haber laboratuvarını kesinlikle çalış- tırmak zorundayız. Biz kamudan gelen açıklamayı, kamudan yapılan açıklama bu diye Anadolu Ajansı olarak servis ederiz. Eğer teyit hat- tından, haber laboratuvarından o açıklama belli problemler nedeniy- le geçmiyorsa biz onu o teyit hattında yayımlamayız. Teyit hattı, kusursuz yüzde yüz doğruluğu toplum tarafından şüphe götürmeyecek şekilde kabul edilecek bir noktada olsun istiyoruz. O açıdan zaman zaman kamudaki basın müşavirleri ile teyit hattımız çeşitli tartışmalar içerisinde olabilir, bunu ne için yapıyoruz? İşte bunu bu post turth çağda hakikate ve gerçeklere olan sonsuz ihtiyaç için yapıyoruz. Bu anlamda bizler kamunun yapmış olduğu açıkla- maları Anadolu Ajansından servis ederiz ama haber laboratuvarına, teyit hattına giren o açıklamalar eğer zayıfsa kamunun o basın mü- şavirlerine açıklamayı geri göndeririz, deriz ki bu buradan geçmiyor. Açıklamada şu, şu, şu konulara değinmeniz gerekiyor. Şu an arkadaşlarımız dünyadaki bütün örnekleri değerlendirerek bu teyit hattı çalışma protokolünü çalışıyorlar. Zaten önümüzdeki gün- 63 ÖZEL OTURUM lerde bu teyit hattının lansmanını yaparken nasıl çalışacağımızı ka- muoyuna en şeffaf şekilde açıklayacağız. Çok teşekkür ediyorum. M. Zahid Sobacı Ben de tüm konuşmacılarımıza, sabırları için de dinleyicilerimize te- şekkür ediyorum, iyi günler diliyorum. 64 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 65 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Birinci Oturum Moderatör: Prof. Dr. Zakir Avşar Prof. Dr. Belkıs Ulusoy Prof. Dr. Hamza Çakır Doç. Dr. Uğur Akbulut Çok Seslilik ve Devleti Ayakta Tutma Gayreti Ekseninde Osmanlı Dönemi Türk Basını KONUŞMACILAR 66 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Prof. Dr. Zakir Avşar | Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, İletişim Fakültesi Dekanı Ç ok kıymetli hanımefendiler ve beyefendiler; öğleden son- raki ilk oturumumuzu açarken hepinizi saygıyla, sevgiyle, muhabbetle selamlıyorum. Şimdi kıymetli arkadaşlar; kuşkusuz ki basın tarihimiz çok önemlidir. Basın tarihimize baktığımız zaman Takvim-i Vekayi ile başlatmak ne kadar doğrudur bilmiyorum; çünkü Takvim-i Veka- yi’den evvel de hem kendi coğrafyamızda yayınlarımız var, kendimize ait yayınlarımız var hem de yabancıların İstanbul’da çıkarmış olduğu yayınlar var, bunlara bakıyoruz. Zaten hocalarımız bunların detayına girecekler ama kamu yöneti- mimizde de birtakım yapılanmalar görüyoruz. Bu basın tarihimizin başlamasının hemen sonrasında, söz gelimi reisülküttaplık kalemi, daha sonra o ne oluyor, Hariciye Nezareti oluyor. Hariciye Nezareti, Dışişleri Bakanlığı yani bugünkü anlamıyla, orada tercüme kalemi kuruyoruz biliyorsunuz. Yine ne yapıyoruz, Matbuat Nizamnamesi çıkarıyoruz. Takvimhane Nezareti diye bir nezaret kuruyoruz bu ya- yınları kontrol için. Sebep ne? Sebep şu; tercüme kaleminde özellikle Osmanlı dışındaki yayınların Osmanlı ile ilgili yazıp çizdiklerindeki dezenformasyon. Var mı, yok mu? Nedir, ne diyorlar? Biz de bunu an- lamak için böyle bir tercüme kalemi de oluşturuyoruz. Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu Birinci Oturum 68 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Neler var dedik, daha evvel Osmanlı’dan Takvim-i Vekayi ile başlamı- yor dedik. İlk yayınımızı 1831 Takvim-i Vekayi diye başlatıyoruz ama Vakayi Mısriye var. 1828 Kavalalı Mehmet Ali Paşa Mısır’da başlatıyor. O zaman Mısır Osmanlı mülkü içerisinde, Osmanlı’nın bir bölümü bi- liyorsunuz. Sayılarının hiç birisine henüz ulaşamamakla birlikte kay- naklarda gördüğümüz bir de Cırmalül Irakiyen diye bir şey var. Onu da Davut Paşa Bağdat’ta çıkarıyor, fakat ne yazık ki ona bütün araştır- malara rağmen kimse ulaşamadı, onu bulamadı. Şimdi bu yüzden kıymetli arkadaşlar, ben sözü fazla uzatmayacağım, buradaki değerli arkadaşlar bunun detayına girsinler istiyorum. Bir hususun altını çizmek istiyorum. Türk devlet yapısı gerçekten son derece dinamiktir, akıllıdır. Türk devlet yapısı kesinlikle kendisini geliştirir. İşte bunu da nerede görüyoruz, biraz evvel de ifade etmiş olduğum gibi basının ortaya çıkmasıyla birlikte kurmuş olduğu mü- esseselerde görüyoruz. Bunların tamamı basını aslında sürdürülebilir PROF. DR. ZAKİR AVŞAR | ANKARA HACI BAYRAM VELİ ÜNİVERSİTESİ, İLETİŞİM FAKÜLTESİ DEKANI 69 kılmak içindir. Takvim-i Vekayi dediğimiz şey nedir; bir nevi Resmî Gazete’dir, açıklık aleniyet içindir. Türk devlet yapısı içerisinde halka hesap verme, açıklık, şeffaflık da vardır, gizleme yoktur. Tam tersi- ne, her zaman meşruiyet arayışı vardır. Şimdi gelmiş olduğumuz bu kurumsal yapıların bu kadar gelişmesi de aslında o günkü zihniyetin bir iz düşümüdür. Biz her zaman neden yanayız, özgürlükten yana- yız. Kurmuş olduğumuz her yapı da bu özgürlükleri sürdürülebilir kılmak içindir. İnsanlarımızın bilgiye, habere, enformasyona sağlıklı bir şekilde ulaşabilmesi içindir. Böyle dedikten sonra Belkıs Hocamla başlayalım diyorum. Buyurun Sayın Hocam, süreyle ilgili anlaşmıştık zaten. BİRİNCİ OTURUM 70 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK 19. Yüzyılda Osmanlı’da Kamuoyunun Gücüne Yönelik İlk Farkındalıklar Prof. Dr. Belkıs Ulusoy | İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü Özet O smanlı sınırlarında basılan ilk gazetelerle birlikte 19. yüz- yılın ilk çeyreğinde önce devletin yönetim kademesinde fark edilen kamuoyu olgusu ve ehemmiyetine binaen onu kendi lehine çekme düşüncesi, aynı yüzyılın ikinci yarısın- da birbiri ardına yayına giren özel Türkçe gazetelerle birlikte mesle- ğin profesyonelleri vasıtasıyla daha geniş kitlelere de mal edilmiştir. Yalnızca devlete karşı vazifeleri ve sorumlulukları olduğu düşünce- siyle var olan ve hareket edegelmiş olan Osmanlılar, gazeteler yoluyla vazifelerinin yanı sıra haklarının var olduğunu da öğrenebilmişlerdir. Örneğin doğal hakları olan hayat, hürriyet ve mülkiyet hakları gibi. Namık Kemal bu haklar meselesini Tasvir-i Efkâr gazetesiyle birlik- te ele almaya başlamış, Londra’da neşrolunan Hürriyet gazetesinde, İstanbul’daki İbret gazetesinde, Diyojen’de, Hadika’da devam ettir- miştir. Düşünce özgürlüğü, düşündüğünü sözlü ya da yazılı olarak 72 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK ifade edebilme ve bunları neşredebilme özgürlüğü konularını bu ga- zetelerde işlemiştir, dönemin diğer isimleri gibi: Ziya Paşa, Ebuzziya Tevfik, Kayazade Reşad Bey, Lehli Hayreddin, Menapirzade Nuri Bey vb. basın yoluyla kişilerin siyasi, iktisadi, içtimai sahaya dair bilgilen- dirilmesi, gelişmelerden haberdar edilmesi ve gündemin içine çekil- mesi, halk adına yönetimin izlenmesi, kamu yararına olmak kaydıyla eleştirilmesi ile halkın yönetim işlerine uzaktan da olsa katılımının sağlanması, teşviki mümkün olmuştur. Basın halkın kulağı olduğu kadar sesi de olmuştur aynı zamanda. Dilek ve beklentilerini, mem- nuniyetsizliklerini ve bunların sebeplerini ulaştırmıştır ilgililere. Bu yolla yavaş yavaş efkâr-ı umumiye (kamuoyu) kavramının Osmanlı toplumunda da içi dolmaya başlamıştır. Bu tabir basında bizzat göze çarpmaya başlamıştır Sultan Abdülaziz devrinden itibaren. Bu çalışmada, basının önemi ve görevlerine yönelik kaleme alınmış ya- zılar ile kamuoyu oluşumunda basının oynadığı büyük role istinaden yazılmış örneklere yer verilmiştir. Örnekler, Sultan Abdülaziz, Sultan V. Murad ve Sultan II. Abdülhamid dönemlerinden derlenmiştir. Anahtar Kelimeler: 19. yüzyıl, Osmanlı Devleti, Kamuoyu, Basın Giriş Osmanlı sınırlarında basılan ilk gazetelerle birlikte 19. yüzyılın ilk çeyreğinde önce devletin yönetim kademesince f ark edilen kamuoyu olgusu ve ehemmiyetine binaen onu kendi lehine kullanma düşünce- si, aynı yüzyılın ikinci yarısında birbiri ardına yayına giren özel Türk- çe gazetelerle birlikte mesleğin profesyonelleri vasıtasıyla daha geniş kitlelere de mal edilmiştir. Yalnızca devlete karşı vazifeleri ve sorum- lulukları olduğu düşüncesiyle var olan ve hareket edegelmiş olan Osmanlılar, gazeteler yoluyla vazifelerinin yanı sıra haklarının var olduğunu da öğrenebilmişlerdir. Örneğin Namık Kemal doğal haklar meselesini Tasvir-i Efkâr gazetesiyle birlikte ele almaya başlamış, Londra’da neşrolunan Hürriyet gazetesinde, İstanbul’daki İbret gaze- tesinde, Diyojen’de, Hadika’da devam ettirmiştir. Düşünce özgürlüğü, düşündüğünü sözlü ya da yazılı olarak ifade edebilme ve bunları neş- redebilme özgürlüğü konularını bu gazetelerde işlemiştir, dönemin 73 diğer isimleri gibi: Ziya Paşa, Ebuzziya Tevfik, Kayazade Reşad Bey, Lehli Hayreddin, Menapirzade Nuri Bey vb. basın yoluyla kişilerin siyasi, iktisadi, içtimai sahaya dair bilgilendirilmesi, gelişmelerden haberdar edilmesi ve gündemin içine çekilmesi, halk adına yöneti- min izlenmesi, kamu yararına olmak kaydıyla eleştirilmesi ile halkın yönetim işlerine uzaktan da olsa katılımının sağlanması mümkün olmuştur. Basın, halkın kulağı olduğu kadar sesi de olmuştur aynı za- manda. Dilek ve beklentilerini, memnuniyetsizliklerini ve sebeplerini ulaştırmıştır ilgililere. Bu yolla yavaş yavaş efkâr-ı umumiye (kamuo- yu) kavramının Osmanlı toplumunda da içi dolmaya başlamıştır, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren. Bu tabir basında bizzat göze çarp- maya başlamıştır Sultan Abdülaziz devrinden itibaren. Bu çalışmada, basının önemi ve görevlerine yönelik kaleme alınmış ya- zılar ile kamuoyu oluşumunda basının oynadığı büyük role istinaden yazılmış örneklere yer verilecektir. Örnekler, Sultan Abdülaziz, Sul- tan V. Murad ve Sultan II. Abdülhamid dönemlerinden derlenecektir. PROF. DR. BELKIS ULUSOY | İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM FAKÜLTESİ, GAZETECİLİK BÖLÜMÜ BİRİNCİ OTURUM 74 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Osmanlı okurlarının İlk Türkçe gazeteyle tanışması 1828 senesinde olmuştu. Ancak Mısır’da çıkan bu gazete Memâlik-i Osmaniye’nin geneline dağıtılmıyordu. Kasım 1831’de neşrine başlanan Takvimi-i Vekâyi ise taşraya da ulaştırılıyordu. Resmî makamlarca neşrolunan, çok da heyecan vermeyen bu ilk gazetelerden sonra 1840’da özel şa- hıs sahipliğinde kurulan ilk Türkçe gazete neşrolunmuş, kısa süre sonra bu gazete de sahibinin devletten aldığı düzenli ödenekle çok da heyecan vermeyen diğerlerinin sınıfına dâhil olmuştu. Ekim 1860’da yayımına başlanan Tercümân-ı Ahvâl, kamu yararını gözeten bir anlayışla halk adına iktidarı denetleyen, yönetenlerle yö- netilenler arasında iletişimi sağlayan, kamuoyu oluşturan, toplumsal meselelere eğilen, eğiten içeriği ve sıradan halkın da anlayacağı gün- lük konuşma diline yakın Türkçesiyle yazılıyordu. Gazetede kullanı- lan hurufatın daha kalın ve büyük olması, satır aralarının önceki ga- zetelere göre daha açık olması okunmasını ayrıca kolaylaştırıyordu. Gazete kısa sürede halkın ilgisine mazhar olmuştu, haftada bir gün 2 bin civarı basılıyordu. 1862’de Tasvir-i Efkâr, 1867 başında Muhbir ve sonra diğerleri peş peşe devreye girdi. Şinasi, Tercümân-ı Ahvâl’e yazdığı sunuş yazısında, “… halkın vatanın yararı için söylemesi de yazması da hakkıdır” derken, Tasvir-i Efkâr’ın ilk sayısındaki sunuş yazısında da halkın devletin idarecilerine sesini duyurmasında vasıta olan gazetelerin varlığının ve sayıca artmasının önemine işaret etmiştir. Bu nedenle Tasvir-i Efkâr’ı çıkarmıştır. Dev- letin, halkının menfaatlerine uygun bir idare sergilemesiyle her daim iktidarını kudretli tutabileceğinin belirtildiği sunuş yazısında, halkın da yönetimle ilgili görüşlerini beyan edebilmesinin bu durumun sağ- lıklı bir şekilde işlemesine katkı sağlayacağı ifade edilir. Gazeteler ise halkın kendisini ifade etme aracı olarak nitelenir. Dolayısıyla kamu yararına denetim işlevini yerine getireceğini daha başta beyan edi- yordu. Nitekim daha ilk sayısında, mukaddimenin hemen altında Osmanlı Devleti hazinesinin hâlihazırdaki kötü durumuna ilişkin bir kısa ha- bere yer verilir. Haberde, Osmanlı Devleti’nin iç işlerinde Sultan Ab- dülmecid döneminden kalan birkaç müşkülatı bulunduğu ve bunlar- dan en mühiminin ise maliyenin durumu olduğu belirtilir. Kuvvetle 75 muhtemel Şinasi’nin kaleminden çıkan yazıda, bu durumun düzel- tilmesinin birinci derece önem arz ettiği ifade edilir. Çünkü bir hay- li zamandan beri bazı aksaklıklardan dolayı hazinede ortaya çıkan parasızlığın ortadan kaldırılması için imkânlar olduğu halde, bazı mânialar araya girdiğinden bu durum fikirde kalıp, fiiliyata döküle- memiştir. Bu ise halk tarafından teessüfle karşılanmıştır. Haberin so- nunda ise bu durumun düzeltilmesi için yeni dönemde bazı tedbirler alındığı yönündeki duyumların kamuoyunca sevinçle karşılandığı, bu tedbirlerin olumlu ve tam netice alınacak şekilde uygulanmasının dahi umumen arzu olunmakta olduğu belirtilir (Şinasi, 1862, s.1). Görüldüğü gibi, Şinasi halk adına maliyenin bozuk durumunun dü- zeltilmesi için girişimde bulunulmasını ve bu girişimin olumlu ne- tice alınacak şekilde uygulanmasını talep etmektedir. Diğer deyişle, Şinasi, gazetesinde, mukaddimede belirttiği üzere, halkın tercümanı olmaktadır. Bu talep ve şikâyetleri dikkate alacak bir hükûmet ise her daim iktidarını koruyabilecektir. Ali Suavi Efendi, eğitimin, iletişimin ve kitle iletişim araçlarının öne- mini ayırt etmiş bir kişi idi. Gazetelerin gerçek anlamda işlevsellik kazanmasının toplumun gelişimi açısından büyük önem taşıdığı dü- şüncesindeydi. Ona göre gazeteler hem bir eğitim aracıydı hem de si- yasal toplumsallaşmada önemli bir vasıtaydı. Toplumu oluşturan fertlerin siyasî yaşama dâhil olabilmesi açısından basın ona göre dönem itibarıyla çok önemli ve neredeyse tek vasıtadır. Merkezî veya yerel yöneticilerin tutum ve uygulamaları, zafiyetleri, hataları, yaptıkları iyi ve başarılı işler, devletin durumu, dış işlerinde takip ettiği politika, yabancı devletlerin Osmanlı Devleti ile ilişkileri, olası planları gibi konularda halkın bilgi sahibi olmasının en uygun ve ucuz aracı gazetelerdi. Yine halkın, gazeteler yoluyla edindiği bilgiler doğrultusunda kendi görüşlerini, memnuniyetini veya memnuniyet- sizliğini ilgili mercilere ulaştırabileceği en etkin araç da basındı. Ali Suavi Efendi bu düşüncelerini “gazete” başlıklı yazısında açıkça ifade etmiştir: “Gazeteler devlet ve milletin iç işleri ile yabancı devletlerin niyet ve tedariklerini yazıp neşreder. Bu sayede vuku bulan ve zuhur edecek hallere herkes aşina olup ona göre hareket eder. Devlet ve millet hakkında memurların icra ettikleri kanuna uygun hizmetler basılır. BİRİNCİ OTURUM 76 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Bundan herkes ders alır. Devlet ve millet hakkında edilen hıyanetlikler beyan olunur. Hükümetin tembihleri, ulema ve hükemanın nasihatleri ilan olunur. Bunda dahi pek çok faydalar vardır. Politikadan yani ted- bir-i mülk ve idare-i hükümetten dahi bahsolunup, hükümet ve millete hayırlı nice mütalaalar verilir, ihtar kılınır. Anlıyor musunuz gazete ne güzel mekteptir. O mektepte ne güzel ilimler okunuyor, okuyanlar nasıl uyanıyor”(Suavi, 1867, s.1). İttihad (ilk sayısı 15 Mayıs 1869 tarihli, Paris) gazetesinde Mehmed Bey, “milleti için kendini feda etmek, milletin menfaati için fikirlerini ve uyarılarını ortaya koymak, idarenin fenalıklarını eleştirmek her va- tan evladının görevidir” diyordu (no.1’de) (Ortak, 2010, s.259). 1860’lar Sultan Abdülaziz’in saltanat yıllarıydı ve gerek içeriden ge- rekse dışarıdan ülkenin toprak bütünlüğünü tehdit eden ulus ve dev- letlerin isyan ve müdahaleleri sıklıkla görülmekteydi. Osmanlı Dev- leti, 3 kıtaya yayılmış bu büyük devlet, nitekim Düvel-i Muazzama arasında adı zikrolunan bir siyasi güçtü. Bu durumunu muhafaza için büyük çaba sarf ediyor olsa da Düvel-i Muazzama’nın diğer üyelerin- den ve hatta özel sarraflardan alınan borçlar, geri ödemede yaşanan sorunlar nedeniyle uluslararası siyasi arenadaki bu konumunu ya- vaş yavaş yitiriyordu. Olanı biteni gören ve resmî gazetelerden farklı olarak gördüğünü olduğu şekliyle neşreden yeni tür gazeteler, devlet ricaline göre “devletin zaafını millete bildirdiklerinden” devletin iti- bar kaybına neden olmaktaydılar. “Zaaf”ın bildirildiği millet, Osman- lı milletiydi. Türk’ün yanı sıra onlarca farklı etnisiteden, din, dil ve mezhepten oluşan bir millet. Üstelik Avrupalı büyük devletlerin ken- di ırkdaş, dindaş ya da mezhepdaşlarının Osmanlıdan bağımsızlığını kazanmalarına yardım ederek, onların yeni oluşturulacak bağımsız ülkelerinin stratejik konumları, doğal kaynakları, ulaşım yolları, vesa- itleri, limanları vb. üzerinden yeni kazançlar sağlamak yoluyla birbir- lerine karşı güçlerini muhafaza etme ya da artırma amaçlı müdahale- leri söz konusuydu. “Zaaf”ın Düvel-i Muazzama’nın diğer üyelerince bilinmesi de bu yeni tür basın ile mümkün hale geliyordu. Bu sebeple Sultan Abdülaziz döneminde yeni tür gazetecilik faaliyetlerini taki- ben basın sahasını denetleyen yasal düzenlemeler devreye girmişti. Azınlık ve Avrupa dilli basın ve basım faaliyetlerini denetim maksatlı 1857 tarihinde hazırlanıp uygulanmaya başlanan Matbaalar Nizam- 77 namesinden sonra, 1858 tarihli Ceza Kanunnamesinin 137, 138 ve 139. maddeleri eklenerek basın sahası ikinci bir yasa ile de kontrole tabi kılınmış, 1864 Kasım’ında müstakil bir basın yasası hazırlanmıştı. Bu yasanın uygulanmasında süreli yayınlara cezai müeyyidenin uygula- nabilmesi için belirli bir zaman geçiyordu. Dava açılıyor, yargı süreci belli bir zaman alıyordu. Bu sırada süreli yayın neşre devam edebili- yordu. Derhal yayın durdurma kararı çıkarılabilmesi maksadıyla yeni bir yasal metin hazırlanmış, 1867 Mart’ında devreye girmişti: Karar- name-i Âli. Bu sayede hükûmet emriyle süreli yayın aynı gün yayın tatili ya da tümden kapanma cezalarına çarptırılabiliyordu. Giderek şiddetlenen bir denetim söz konusuydu. Buna rağmen Osmanlı Devleti’nde gazetecilik gelişmeye devam edi- yordu. Gazeteler, dergiler, tematik yayınlar birbiri ardına neşre başlı- yordu. Getirilen yasal düzenlemelere rağmen gerek azınlık dilli gerek Avrupa dilli ve gerekse Türkçe süreli yayınlar hem çeşitleniyor hem de baskı adetleri her geçen gün artıyordu. Türkiye’de Tanzimat Dönemi tarih aralığına denk gelen bu yıllarda ka- muoyunun önemine istinaden, kamuoyunu yanıltarak kendi tarafına BİRİNCİ OTURUM 78 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK çekmek maksadıyla yalan haber kullanımı yoluna başvurulduğu da görülebiliyordu. Ancak vereceğimiz örnek Türkiye’den değil. Rus ba- sınında bu yönteme başvurulduğunu dönemin ünlü gazetecisi Hay- reddin Bey, Hakâyıku’l Vekâyi gazetesinde kaleme aldığı bir yazısında (Ulusoy, 2021, s.296) iddia ediyor. Leh mültecilerinden olan Hayred- din Bey, ülkesinin Rus işgaline uğraması sonrası Avrupa’ya geçmiş, pek çok Avrupa ülkesini dolaşarak buralarda fikrî zeminde Rusya karşıtı mücadele vermişti. Daha sonra İstanbul’a yerleşmiş ve Hay- reddin ismiyle anılmıştır (Asıl adı Karol Karski). Çarlık Rusya’sının Türkistan bölgesinde hâkimiyet kurma çabaları sırasında yürüttüğü işgal hareketlerini meşru zemine oturtma ve Batı kamuoyunda kendi- ni haklı kılma çabaları sırasında yalan haber uygulamasına başvurdu- ğuna dikkat çeker, Rus hükûmetinin. “Rusya ve Hive” başlıklı yazıda, Rusya’nın, bölgede siyasi hâkimiyet sahasını genişletme hareketlerini medeniyetin yayılmasına katkı sağlamak maksatlı bir girişim olarak niteleyen açıklamalarının, kamuoyunu yanlış bilgilendirme niyetiyle yapılmış girişimler olduğunu ileri sürer. Çarlık Rusya hükûmetinin Rus gazetelerinde görevli olan memurlarınca yazılmış yazılarda veya bu gazetelerde yayımlanmak üzere hükûmetçe gönderilen bilgilendir- me yazılarında olayın bu boyutla ele alındığından bahsolunur. Ayrıca Çarlık Rusyası hükûmetince İstanbul’da, Beyoğlu’nda basılan bir kısım Avrupa dilli ve diğer yerel dilli gazetelere dahi, siyasi saha- daki bu hareketlerini aklamaya yönelik açıklamalar içeren mektuplar iletildiği ve bu mektupların bir kısım Beyoğlu gazetelerince kaynağın istediği şekilde kullanıldığının hayretle görüldüğü söylenir. Olayın her ne kadar Rus yetkililerin deyişiyle, “kimsenin ayak dahi basma- dığı, haritalarda yer almayan” bu bölgeye medeniyeti yaymada vesile olabilecek Rus tüccarlarının ve vatandaşlarının güvenliğini sağlamak maksatlı yeni karakollar inşa edilerek, buralara daha fazla Rus birlik- lerinin sevk edilmekte olduğu şeklinde gösteriliyor olsa da aslında bu harekâtın bölgenin işgaline direnen Hiveliler, Kırgızlar ve Türkmen- lerin karşı hareketinden başka bir şey olmadığına dikkat çekilmek istenir. Yazıda şu cümleler görülür: “Rusyalıların Orta Asya’da reva görmekte oldukları saldırgan hareketler ve tecavüzleri kendilerince mecburiyet gereği veya oralarda medeniyeti yayma emeline dayan- dırmak gibi bir hile perdesi ardında göstermek istedikleri malumdur. 79 …Rusya’nın ‘medeniyet’ini bilen Beyoğlu gazetelerinin bu mektubu yayınlamış olmalarına şaşılır”. Artık haftanın birkaç günü yayımlanan gazeteler halkın her gün me- rakla beklediği bir haber alma aracı haline gelmiş, alışkanlık hâlini almıştı. Batı dillerine olan kabiliyetleri ve memuriyetleri sırasında görgü ve bilgilerini artırmaları maksadıyla, yine bir memuriyetle dev- let tarafından gönderildikleri Avrupa ülkelerinde liberal fikirlerle ta- nışan ve dönüşlerinde neşrettikleri gazete ve dergiler yoluyla tedricen bunları halka ulaştıran, umumu bu fikirlere aşina kılan gazeteciler gelenekselden farklı düşünen, etrafıyla ilgilenen, soran, bilmek iste- yen bir toplum kesiminin oluşumuna katkı sundu. Bu durum Usul-i Cedid ile eğitim verilen ilk, orta ve lise düzeyindeki okulların sayıca artmasını takiben yalnızca dinî içerikli eğitime tabi kalmayıp pozitif bilimler ve dünyevi meselelerle giriş mahiyetinde de olsa tanış olma fırsatı bulmuş okur-yazar oranının eskiye göre yükselişiyle birlikte daha da gelişmiştir. Basının kamu nezdinde etkisi arttıkça yürütücü- lerin basını daha sıkı kontrole tabi tutma gayretleri de şiddetlendi. Dış politikada Rusya’ya olan yakın tutumuyla bilinen Mahmud Ne- dim Paşa’nın (nam-ı diğer Nedimov) ikinci kez sadarete geldiği dö- nemde basına getirdiği yasaklar gibi… Hâlbuki Mehmed Bey (yeğeni) tarafından Cenevre’de neşrolunan İnkılâb gazetesinin ilk sayısında (Bey, 1870, s. 260): “Bir memlekette serbestlik ne kadar az olursa, aha- lisinde serbestlik arzusu o kadar çoğalır, ceza ne kadar şiddetlenirse, halk o kadar kuvvetlenir” deniliyordu. Ve Mayıs 1876’da Sultan Abdü- laziz’in hal’i gerçekleşir. Bahsettiğimiz liberal kesimin ve bu görüşte- ki bir kısım gazetecilerin uzun zamandır tahtta görmeyi arzuladığı V. Murad tahta geçirilir. Dönemin gazetecileriyle başı her daim dertte olan ve görevi süre- since basın üzerindeki denetimlerin daha da sıkı bir hâl aldığı Mah- mud Nedim Paşa, sansür kararnamesinin Basiret gazetesinde resmî ilan olarak yayımlanmasından sonra halk nümayişlerinin daha da kuvvetlenmesiyle sadaret görevini 4. kez bu göreve atanan Müter- cim Rüşdü Paşa’ya devretmek zorunda kalmıştır. Bu yeni dönemde yayına başlayan, dönemin meşhur muhalif gazetecilerinden Teodor Kasap’ın mizah gazetesi olan Hayal’de sabık padişah ve yönetime BİRİNCİ OTURUM 80 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK yönelik ağır eleştiriler göze çarparken, Yeni Osmanlılara yakınlığıyla bilinen V. Murad’ın tahta çıkışı büyük coşkuyla karşılanıyordu: “40 milyon nüfusu ayağının altında ezen Sultan Abdülaziz, bütün milletin birlik halinde kendini istemediğini görünce tahtını ve tacını Sultan V. Murad Han Hazretlerine terk ile itaat etti”. Aynı sayıda “Müjde” baş- lığıyla bir de haber aktarılıyor (Hayal Gazetesi, 1876, s. 2) ve “Hatırlar mısınız, Diyojen gazetesine ara sıra bendler yazar, kediden, köpekten, fareden söz eder* (Çakır, 2006, s. 170) büyücek başlı, orta yaşlı, sarışın çocuk var idi. Bundan birkaç sene önce her nasılsa İstanbul’un hava- sı iyi gelmediğinden Kıbrıs’a gitmişti. Kırk beş gazete kuvvetinde bir yazı makinesi var idi ki o da Rodos’a gitmişti. Bu kişilerle arkadaşları yakında İstanbul’a geliyorlarmış” deniyordu. Diğer deyişle, Abdülaziz dönemindeki gazetecilik faaliyetlerinden ötürü Kıbrıs, Rodos ve Ak- ka’da sürgünde bulunan Yeni Osmanlılar grubuna mensup yazarlarla (Namık Kemal, Ebuzziya Tevfik, Menapirzade Nuri Beyler) Ahmed Midhat Efendi ve Hakkı Bey’in yakında İstanbul’a döneceklerine dair alınan duyumun “müjde”si veriliyordu. Vakit gazetesinde ise “Bugün Osmanlılar için bir yevm-i mes’uddur. Zira Sultan Abdülaziz Hazretleri millet tarafından hal’ olundu. Ve Sal- tanata Sultan Abdülmecid Han oğlu V. Murad Han Hazretleri cülus buyurdular” deniliyordu (Vakit Gazetesi, 1876, s.1). Abdülaziz’in hal’ haberi “Mutlu gün” başlığıyla ilk haber olarak görülmüştü. Aynı sayı- da kamuoyunun önemine işaret eden bir yazı göze çarpar ki, imzasız bu yazıda “Millet-i Osmaniyenin bir müddetten beri uğradığı buhranı bertaraf eden efkâr-ı umumiye sair memalik-i mütemeddinede mev- cut olduğu gibi Türkistan’da dahi mevcut olup bunun netaic-i mu- kaddemesi ibtida Mahmud Nedim Paşa’nın ve bade onu himaye eden Sultan Abdülaziz Han Hazretlerinin kesb eyledikleri hal-i ihtiyar ile kanıtlamıştır. Sultan Abdülaziz’i tahttan indiren efkâr-ı umumiyedir” (Vakit Gazetesi, 1876, s.1) cümleleriyle aslında yukarıda bahsi geçen gazetecilerin önderliğinde oluşturulan ve neşrolunan yönetim karşıtı fikirlerin kamuya yayılması ve bu babda oluşan kamuoyu baskısının * Teodor Kasap Efendi’nin Hayal’den önce neşrettiği Diyojen’in 128. sayısında yayımlanan Namık Kemal’in “Kedi Mersiyesi” olarak bilinen, Sadrazam Mahmud Nedim Paşa’yı alaya alan imzasız manzume. Aynı mersiye gazetenin 133. sayısında yeniden yayımlandığı gibi, bestelenir ve notasıy- la birlikte ayrıca basılıp satılır. Diyojen’in 132. sayısında da “Kedi Mersiyesi”ne yazılmış bir nazire yayımlanmış ve burada kedi yerine köpek ifadesi kullanılmıştır. 81 bir neticesi olarak istenilen yönetim değişikliğinin gerçekleşebildiği ifade olunuyordu. Bu sayede gazetecilerin ve basının gücüne de dik- kat çekilmek isteniyordu. Buna karşın V. Murad’ın saltanatı kısa sürer. Biat günü dahi oldukça yorgun görünen V. Murad, Abdülaziz’in ölümünden sonra şuurunu bütünüyle kaybetmiştir (Paşa, 2010, s.255). Geçirdiği sinir buhranları nedeniyle ülkeyi sağlıklı yönetemeyeceği kaygısıyla ve Kanun-i Esa- si’nin ilanının geciktiği düşüncesiyle 31 Ağustos 1876 tarihinde, Mü- tercim Rüşdü Paşa başkanlığında toplanan kabinece, Tophane Müşiri Rıza Paşa dışında bütün nazırların, Hâl’ ve cülûsun lüzumu üzerinde birleşmesiyle Sultan V. Murad tahttan indirilerek yerine veliaht şeh- zade Abdülhamid, Osmanlı tahtına geçirilmiştir (Öztuna, 1967, s.82). Yeni padişahın tahtta kaldığı 33 sene boyunca deyim yerindeyse basın ve basım hayatı ve kamusal alanda gerek münferiden gerekse toplu hâlde gerçekleşen her eylem, sarf edilen her söz ya da cümle, BİRİNCİ OTURUM 82 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK özel alana bile sızabilen hafiyeler yoluyla Yıldız’ın takibindeydi. De- yim yerindeyse “big brother” Yıldız’dan tüm Osmanlıları ve Osmanlı- ya hasımları takipteydi. II. Abdülhamid saltanatının ilk yılları II. Abdülhamid’in saltanatının ilk aylarında Rusya’nın desteğiyle Os- manlı Devleti’nin Balkanlarda yerleşik Slav kökenli halkları arasın- daki karışıklıklar devam etmekte olup, özellikle Bulgarlar ile bölgeye yerleştirilen Kafkasyalı Müslüman göçmenler arasında çatışmalar sıkıntı yaratıyordu. Her iki grubun birbirlerine yönelik saldırıları sonrası Batı basınında yalnızca Hristiyan ahaliye yönelik saldırılar ön plana çıkartılmaktaydı. Bilinçli olarak yalan yanlış aktarımlarla yönlendirilen bir kamuoyu söz konusuydu. Tıpkı 1821’de başlayan ve Yunanistan’ın bağımsızlığıyla sonuçlanan Mora isyanı sürecinde olduğu gibi. Rusya’nın baskısıyla İngiltere ve diğer Batılı ülkeler Os- manlı Devleti’ne bölgenin (Makedonya, Doğu Rumeli) idari statüsünde bir kısım değişiklikler önermekteydi. Rus Çarı Bulgarların yerleşik ol- duğu bölgeyi askerî işgal altına almayı teklif ve isyan eden Bosna ve Hersek için de muhtariyet talep ediyordu. Gerçi Sultan Abdülhamid ve devlet adamlarının bir kısmı Karadağ’ın toprak isteklerini ufak bir sınır düzeltmesiyle karşılamaya ve ortamın gerginliğini almaya taraftar idiyse de, hükûmet üyelerinin ve devlet adamlarının önemli bir kısmı savaş taraftarıydı. Bunların başında Sadrazam Midhat Paşa ile Damad Mahmud Celaleddin Paşa geliyor- du. Hatta Öztuna’ya göre Midhat Paşa medrese öğrencilerini ayaklan- dırarak, savaş lehine nümayiş dahi yapılmasına neden olmuştu. Kon- feransın tekliflerini incelemek için 17 Ocak 1877’de Abdülhamid’in Babıali’de toplantıya çağırdığı 60’ı gayrimüslimlerden oluşan 240 kişilik bir fevkalade meclisten, Konferansın tekliflerini reddetmek yönünde karar çıkmıştı (Öztuna, 1967, ss. 96-99). Fevkalade meclis toplanmıştı çünkü henüz umumi meclis hazır edilememişti. Bundan iki ay sonra, iki aşamalı seçim suretiyle 69’u Müslüman, 46’sı gayrimüslim 115 mebus ve 32 ayan üyesinde oluşan umumi meclisin açılışı yapılmış (19 Mart 1877) ve çalışmalarına başlamıştı. Mebusla- 83 rın büyük çoğunluğu Osmanlı topraklarının bütünlüğünü muhafaza etmek vazifeleri icabından olduğunu belirterek bir karış toprağın dahi terk edilmeyeceğini, taarruza taarruzla karşı gelinmesi fikrini savunuyorlardı (Karal, 1876, s.235). Sultan Abdülhamid savaş istemi- yordu ama savaş isteyen devlet adamlarının ve meclisin baskısı al- tındaydı. Osmanlı hükûmeti, Konferansta ve 11 Mart tarihli Londra Protokolünde Osmanlı Devleti’ne sunulan istekleri reddetmek duru- munda kalınca Çarlık Rusyası 24 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı Dev- leti’ne savaş açmıştır ve Rusya ile Osmanlı Devleti arasında 1877-78 yılları arasında yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı gerçekleşmiştir. Meclisin birinci dönem çalışmaları 19 Mart-28 Haziran 1877 tarihle- ri arası ve aynı yöntemle mebusları belirlenen birinci meclisin ikin- ci dönem çalışmaları 13 Aralık 1877- 13 Şubat 1878 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Bu arada 5 Şubat 1877’de Midhat Paşa Sadrazamlık görevinden alınarak İbrahim Edhem Paşa yeni Sadrazam tayin olun- muştur. İlk mecliste 130 mebus sayısına ulaşılmak istenmişse de Tu- nus, Mısır, Romanya, Sırbistan, Karadağ, Sisam, Umman, Necid gibi bazı vilayetler Osmanlı meclisine kayıtsız kaldıklarından mebus sayı- sı 115’de kalmıştır. İkinci dönemde mebus toplam sayısı 56’sı Müslim 40’ı gayrimüslim olmak üzere 96’ya düşmüştür. Âyan sayısı 38 idi. Osmanlı-Rus savaşının bütün şiddetiyle devam ettiği vakitte çalışan meclisin ikinci dönem çalışmaları çok tartışmalı ve gürültülü geçiyor- du (Derindere, 1999, ss. 5-6). II. Abdülhamid savaşa devam veya barış yapmak seçeneklerinden biri hakkında karar vermek için Yıldız’da 43 kişilik olağanüstü bir meclis (meşveret meclisi) topladı (Kızıltan, 2006, s.270). Bir kısım mebusların meclisteki tutum ve davranışla- rından olsa gerek, savaşla ilgili kararları umumi meclis yerine burada “daha güvenli olacağı düşüncesiyle” görüşmeyi tercih etmişti. Osmanlı Devleti’ni kurtaracağı düşünülen meclis kurulmuştu ama… Birinci ve İkinci meclis iş başındayken yaşananlar Kanun-i Esasi’nin gereği olarak açılan Meclis-i Mebusan, yıkılma sürecine giren Osmanlı Devleti’ni kurtarmak ve devletin devamını BİRİNCİ OTURUM 84 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK sağlamak için başvurulan demokratik değerleri ön plana alan Osman- lıcılık temelinde kurulmuş bir müesseseydi. Burada temel gaye, din ve mezhep farkı gözetmeksizin “Osmanlı” diye tanımlanan üst kimlik oluşturma çabalarını desteklemekti. Ancak sayısal anlamda ciddi bir yekûn oluşturan gayrimüslim mebuslar, dindaşları olan Osmanlı teba- asının önceden elde ettiği siyasi hakların Osmanlı hanedanının şem- siyesi altında korunması ve geliştirilmesi için parlamenter rejimi araç olarak görerek her biri kendi mezhep ya da etnisitesinin temel hak- larını geliştirmeye çalışmışlardır, dışarıdan aldıkları destekle birlikte. Nihayet anayasanın kendisine tanıdığı yetkiye dayanarak (Kanun-i Esasi, 1876),* 13 Şubat 1878’de Meclis-i Mebusan’ı süresiz olarak tatil etti. Durum, gazeteye verilen bir resmî ilanla duyuruldu. İlanda ah- vâl-i hâzırîn meclis-i umuminin vazifelerini yerine getirmesine mü- sait olmadığı ve Kanuni Esasi hükmünce olağan içtima süresi Mart başında sona erecek olan heyet-i ayan ve mebusanın “bugünden iti- baren” tatil olunduğu belirtilerek, “…iki heyet-i rüesa ve azasına tebli- ği emrü ferman hazret-i padişahi iktiza-ı celilinden bulunmuş ve işbu irade-i seniye-i cenab-ı mülukanenin icab-ı âlîsi icra kılınmış olmakla ilan-ı keyfiyete ibtidar kılındı.” denilerek gerek her iki heyetin üye- lerine gerekse ammeye durum resmen bildirilmişti (Vakit Gazetesi, 1878, s.1). Fakat meşrutiyet ve anayasadan vazgeçildiğine dair hiçbir beyanda bulunulmamıştı. Hatta II. Abdülhamid, aksine resmî devlet salnamelerinde bu iki müessesenin varlığından sık sık bahsettirecek- ti (Küçük, 1988, s.217). Kamuoyu oluşturma ve yönlendirme işinde çok daha tecrübeli olan Batı medyası, lobi kuruluşları ve hükûmetlerinin bu yolla Osmanlı hükûmeti üzerinde baskı kurma gayretleri Ceride-i Havadis’te konu edilmiştir. “Saniha” (fikir) başlıklı yazıda, Mehmed Süreyya Bey’e ait olması muhtemeldir (1878, s.2), Osmanlının gayrimüslim “mazlum” halklarının Avrupa’da yürüttükleri lobicilik faaliyetlerinden bahso- lunur: “Ne garip bir kıta oldu ki bir tarafta Bulgarlar ve diğer tarafta Boşnaklar ve öbür cihette Rumlar ve beriki cihette İslamlar velhasıl * Kanuni Esasi madde 43: “Meclis-i Umuminin iki heyeti beher sene teşrinisani iptidasında tecem- mu eder ve bâ-irade-i seniye açılır ve mart iptidasında yine bâ-irade-i seniye ve bu heyetlerden biri diğerinin müctemi bulunmadığı zamanda mün’akid olamaz.” 85 Londra’da Ermeniler fikir hürriyetinden bahsedip dururlar. Acaba bunlar neden ileri gelmiştir? Bize kalırsa nedeni hükümet ettirilme- mesiyle oluşan hükümetsizlik halidir. Evvelden beri söylerdik ki bina yıkılmadan evvel tamir olunmalı. Şimdi bina yıkıldı enkazı çalınıyor.” Üstelik enkazı çalanlar artık sadece Avrupa’nın büyük devletleri de- ğildir. Az zaman önce Osmanlı’dan, yine Avrupa kamuoyunda yürüt- tüğü lobicilik faaliyetleriyle bağımsızlığını kazanan o ufacık Yunanis- tan bile “enkaz”dan pay koparmak peşindedir. Osmanlının imtiyazlı eyaletleri-ki hamileri tarafından bağımsızlıkları için koca bir 93 harbi peyda olundu, binlerce insan heba oldu, yurtlarından sürüldü- konu- mundaki Sırbistan, Karadağ, Eflak-Boğdan keza aynı şekilde. “İş o derece karıştı ki, Osmanlı tebaaları hepsi işe dâhil oldu. Mağdurlar, mazlumlar, zalimler, müştekiler hepsi meydanda. Hepsi mazlum… Kimisine Ruslar, kimisine İngilizler, kimisine Avusturyalılar mazlum diyecek. Devletlerin dünyayı sui-tasarrufu neticesidir ki durum bu vaziyete geldi. İşte “adalet” namına hareket edilmek neticesi böyle bir meseleyi taammüm ettirdi ki (umumileştirdi ki, meşru hale getirdi).” Anlaşılan o ki Türkiye coğrafyasında, yüz elli senedir değişen bir şey yok. Eskinin tabiriyle anasırın bugünün tabiriyle halkların birbirine düşürülmesi işi bir numaralı uğraş alanlarını oluşturmuş Batılı hükû- metlerin. İnsan hakları savunucuları oldukları iddiasıyla hareket eden diplomatlar, siyasetçiler, devlet adamları, gazeteciler gibi bir kı- sım münevver zat(!) sözde ezilen halkların hukukunu kazanmalarına insaniyet namına(!) çalışırken, sözde ezilen halkların içinden çıkan provokatörlerce yapılan post-truth enformasyon aktarımı ile Avrupa kamuoyunda müstebit Müslüman siyaseti ve silah gücü altında ezi- len Hristiyan halklar imajının oluşması sağlanmıştır. Önce Rumlar, ardından Bulgarlar, Karadağlılar ve Sırplar ve tabii Ermeniler bu post- truth siyaseti tüm incelikleriyle ve takdire şayan bir başarıyla kullan- mışlardır. “Peki, bu insanlık dışı duygularla hareket edip de bir ülkenin halklarını, toplumlarını birbirine düşürmenin sebebi ne olabilir? diye sormuş Ceride-i Havadis yazarı yaklaşık yüz elli sene önce, sonra da kendi cevaplamış (Bey, 1878, ss.1-2):“Birkaç haris ve ikbal düşkünü adam için böyle azim meseleler açılıyor, ana baba evlatları heba olup gidiyor savaşlarda, muharebelerde. Eğer Avrupa Hristiyanlar hakkın- da himayet edip de hareket ediyor ise İslamiyetin bu hakk-ı himayeti BİRİNCİ OTURUM 86 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK daha Avrupa, Avrupa değilken icra ettiğine âlem şahittir. Yok, Avru- pa hırs ve tamah (açgözlülük) namına hareket eyliyor ise medeniyet ve marifet buna engel olmalıdır. Dünyaya bir diplomasi lazımsa o da insaniyet diplomasisi olmalıdır. Diplomatlar bir ellerinde mendil “zu- lüm ve haksızlık olundu” diye ağlarlarken bir yandan yazık değil mi ki bir lokma nan (ekmek) için cihan ile uğraşıyorlar? … Acınmaz mı ki bir fesat uğruna yine koca mülklerin harabesi arzu olunuyor?”. Kamuoyu oluşturma ve kamuoyu baskısıyla hükûmetlerin tuttuğu siyaset yollarına etki etme ya da en azından deneme girişimleri hâ- lihazırda da tüm dünyada geçerli olan bir durum. II. Abdülhamid’in taht yıllarında da keza. Meclisi tatil ettikten sonra bir sonraki meclis ancak 31 yıl sonra kurulup toplanabilecekti. Bu zamana kadar Sultan II. Abdülhamid, meşruti sistemi askıya alacaktı. Bu süre zarfında her ne kadar Sultan Abdülmecid ve özellikle de Abdülaziz Han dönem- lerinden kalan dış borçların büyük kısmını kapayacak; orta, lise ve yükseköğretim sahalarında çağın gereksinimlerini karşılamak üzere pek çok yeni müessese tesisini sağlayacak; sağlık ve sosyal hizmetler sahasında yeni devlet kurumlarını faaliyete geçirecek, ülkenin pek çok yerinde yeni limanlar, rıhtımlar, kara yolları, tren yolları inşa etti- rip üzerlerinde işleyecek vesaiti temin edecek, sanayileşme çabasına girecek olsa da, tüm bu işleri gerçekleştirip ülkeyi kalkındırma, dışa bağımlılıktan kurtarma yolundaki çabalarının semeresini görebilmek maksadıyla kendine zaman kazanma maksatlı apolitik bir toplum ya- ratabilmek ve içeriden ve dışarıdan gelebilecek engellemelere karşın tedbir alabilmek üzere teşkil ettiği ve olağanüstü ehemmiyet verdiği haber alma ağı (jurnal teşkilatı) ve yanı sıra matbuat ve diğer mat- baa ürünleri üzerinde rejim aleyhtarı fikirleri denetleyebilmek üzere oluşturduğu kurullar dolayısıyla genel itibarıyla döneminde pek de sevilmeyen bir yönetici olarak kabul görecekti. Devri “istibdat devri” ve kendisi de “müstebit hükümdar” olarak anılacaktı. Nitekim meclis tatil edildiğinde; : “Padişahımız vaz’-ı kanun ve hami-i hürriyet ve taraftar-ı ıslahat efendimiz hazretleri meclisin devamında mazarrat görerek tehirine karar vermiştir ki, tekrar içtimaı emrini de uygun gördüğünde, vaktinde verecektir” diyen gazeteler (Vakit-Ke- malpaşazade Sait Efendi-1878); bundan 31 sene sonra aynı padişaha övgüler dizmek yerine hakaretamiz sözlerle hitapta bulunuyorlardı. 87 31 Mart vakasını II. Abdülhamid’e mal eden bir gazetenin başyazarı Ahmed Samim şöyle diyordu (1909, ss.1-2): “Şu günlerde istibdat ken- dine bir istinatgâh ararken milletin darbeyi tepeleyip uzaklaştırma- sıyla tarumar olan zalim kuvvetlerini yeniden tesis edebilmek için bin riya, bin yalan, bin desise ile zihinleri ve vicdanları zehirlemeye çalışırken mahvolan kuvvet ve kudretini hilafet davası ile tahkime kalkıştı. II. Abdülhamid, irtica teşebbüslerine karşı artık bu defa al- danmayarak, ittifak ederek bir ağızdan nefret ve intikamla kıyam eden büyük Osmanlılığın dehşetli kuvveti karşısında çaresiz ve peri- şan halde, ayakta kalabilmek ümidiyle son bir hamleyle fesat silahına sarıldı. Hilafetini, emir’ül mümin sıfatını ortaya çıkardı. Canhıraş bir velvele ile zira sallanan tahtını saf ve masum olan bir kısım halkın dini ve milli duygularını tahrik etmek suretiyle muhafaza edebilmek gayretine düştü ve “volkan”ları, casusları, cellatlarıyla dedi ve dedirtti ki: “Ey halk! Ben imam-ül müminim, ben halife-i ruy-i zeminim, pey- gamberin vekil-i mutlakı ve vekil-i mukaddesi benim”. Tebaasının bir kısm-ı cahiline bu türden sıfatlarla hitap eden bir hükümdardan ge- lecek telkinatın madem ki mahiyet-i hakikiyesi bilinmiyor, elbet bu halk üzerinde bir nüfuz ve tesiri vardır. Öncelikle şurasını bilmeli, hakiki bir Müslüman sıfatıyla kanaat etme- li ki, II. Abdülhamid şeriat nazarında ahkâm-ı şeriyye karşısında hiç- bir zaman halife-i müslimin olamadı. Kuran-ı Kerim “zalimler ziyan- dan başka bir şey vermez” derken, önemli Türk ulemasından İmam Muhammed bin Kavi Hazretleri de: “Zalimin yaşaması için dua bile küfürdür” buyurmuşlardır. Ulema-yı İslam daima zulüm aleyhine kı- yam edegelmiştir. II. Abdülhamid her şeyden evvel kelimenin tam an- lamıyla bir zalim idi. Bu cihetle hilafeti hiçbir zaman sahih olamaz.” Görüldüğü üzere 20. yüzyılın başına gelindiğinde basın belki de had- dinden fazla serbesti kazanmıştı. Sonuç olarak, kamuoyu oluşturma ve yönlendirme etkisi yadsınamaz olan medya organizasyonları, her ne kadar tecimsel sahada faaliyette bulunan kâr maksadı olan kuru- luşlar ise de her şeyden önce kamu faydasına iş gören bir nevi kamu vazifesi yapan kuruluşlardır da. Bu sebeple devletin müdahalesi ol- madan, mümkünse buna mahal vermeden toplumsal sorumluluk bi- linciyle bu serbesti ortamını kendisi muhafaza edebilmeli ve bu saye- de kamu nezdinde de itibarını koruyabilmelidir. BİRİNCİ OTURUM 88 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Kaynakça Bey, Hayreddin. (1872, 4 Aralık). “Rusya ve Hive.” Hakâyıku’l Vekayi, s.1. Bey, Mehmed. (1870, 28 Nisan). “Ortak.” İnkılâb, No: 1, s. 260. Bey, Mehmed Süreyya. (1878, 26 Nisan). “Saniha.” Ceride-i Havadis, No: 3687, s.2. Bey, Mehmed Süreyya. (1878, 27 Nisan). “Diplomasi.” Ceride-i Havadis, No: 3288, ss. 1,2. Çakır, Hamza. (2006). “Tarihimizin İlk Mizah Dergisi Diyojenin Kapatma Ce- zalarına Yine Mizahi Yoldan Gösterdiği Tepkiler”, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 15, 161-172. Derindere, M. Nihat. (1999). “Meşrutiyet Döneminde Seçimler ve Meclis-i Me- busan.” Köprü, No: 65, ss. 5-6. Hayal Gazetesi. (1876, 31 Mayıs). “Müjde.” No: 252, s. 2. Kanun-i Esasi. (1876, 23 Aralık). “Düstur.” Birinci Tertip, Cilt 4. Erişim adresi: http://www.anayasa.gen.tr/1876ke.htm Karal, Enver Ziya. (1876). Büyük Osmanlı Tarihi: Birinci Meşrutiyet ve İstib- dad Devirleri (1876-1907), Cilt IV. Kızıltan, Yılmaz. (2006). “I. Meşrutiyetin İlânı ve İlk Osmanlı Meclis-i Mebu- san’ı.” Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, 25/1, s. 270. Küçük, Cevdet. (1988). “Abdülhamid II.” TDV İslam Ansiklopedisi, C. I, İstan- bul: Diyanet Vakfı Yayınları. Ortak, Şaban. (2010). “Millet İradesi Prensibinin İlk Savunucularından İn- kılâb’cı Mehmed Bey”, Atatürk Dergisi, 3/1, s.259. Öztuna, Yılmaz. (1967). Türkiye Tarihi: XIX.-XX. Asırlar, Cilt 12, İstanbul: Ha- yat Yayınları. Paşa, Ahmed Cevdet. (2010). Sultan Abdülhamid’e Arzlar (Maruzat), Haz. Yu- suf Halaçoğlu, İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı. Samim, Ahmed. (1909, 21 Nisan) “Şurut-ı Hilafet.” Hilal, No: 2, ss. 1-2. Suavi, Ali. (1867, 4 Mart). “Gazete.” Muhbir, No: 28, s.1. 89 Şinasi, İbrahim. (1862, 27 Haziran). «Payitaht.» Tasvîr-i Efkâr, No: 1, s. 1 Ulusoy, Belkıs. (2021). Osmanlı’da Muhalif Basının Doğuşu, 2. bs., İstanbul: Yeditepe Yayınevi. Vakit Gazetesi. (1876, 31 Mayıs). “Yevm-i Mes’ud.” No: 234, s. 1. Vakit Gazetesi. (1876, 31 Mayıs). “Türkistan’da Efkâr-ı Umumiye.” No: 234, s. 1. Vakit Gazetesi. (1878, 15 Şubat). “İlan-ı resmi.” No: 832, s. 1. BİRİNCİ OTURUM 90 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Devleti Ayakta Tutma Ekseninde İlk Resmî Gazetenin Düşünsel Alt Yapısı Prof. Dr. Hamza Çakır | Erciyes Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Gazetecilik Bölümü Özet F ransız İhtilali’nin getirmiş olduğu milliyetçilik akımı ve liberal fikirler, özellikle çok uluslu yapıları olan Avustur- ya-Macaristan İmparatorluğu, Rusya ve Osmanlı Devleti’ni zamanla etkiledi. Mutlak monarşi haricinde siyasi ve sosyal durumu Avrupa’ya benzemeyen Osmanlı Devleti, bir İslam ülkesi olmasından, Avrupa devletler hukukuna tabi olmamasından ve Os- manlı Devleti’nin kuruluşundan beri Devlet-i Aliyye’nin coğrafi sınır- ları içinde yaşayan ırksal ve dinsel azınlıkların köken, kültür ve inanç ayrımı yapılmadan rahatça hayatlarını sürdürebiliyor olmalarından dolayı başlangıçta Fransız İhtilali’nden herhangi bir endişe duyma- dı. Onlara hayat, özgürlük ve mülkiyet güvenliği, sosyal, eğitim, dil özerkliği ve ekonomik refah devlet tarafından sağlanmıştı. Osmanlı millet sistemi içinde azınlıkların ırki ve dinî hüviyetleri barış ve dü- zen içinde korunuyordu. Bu nedenle devlet buna güveniyor ve Fran- sa’da ilan edilen İnsan Hakları ve Yurttaşlık Bildirgesi’nin kendisi için tehlike oluşturacağını düşünmüyordu. 92 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Diğer taraftan Fransa’daki rejim meselesinin Avrupa’nın bir iç sorunu olduğunu düşünen Osmanlı devlet ricali, Avrupa’nın hiçbir yerinde hoş karşılanmayan ihtilalcilerin Osmanlı ülkesinde rahatça gezebil- melerine de izin verdi. Ancak ihtilalin yaydığı fikir akımları, bir yan- dan Osmanlı Devleti’ndeki subaylar ve teknik okullarda ders veren ya- bancı öğretmenler vasıtasıyla, diğer taraftan da Katolik ve Protestan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğu’na akın etmeye başlamalarıyla hızlandı. Hıristiyan azınlıkların hamileri kesilen bu misyonerler, hem kendilerini hem de himayeleri altındakileri sözde korumak adına, bü- yük devletlere, söz konusu bu devletlerde çıkan gazetelere gönderdik- leri yazı ve haberlerle Batı toplumunda bir kamuoyu oluşturmaya ve siyasal iktidarlara basın üzerinden baskı kurmaya başlamışlardı. Devleti ayakta tutma gayretleri içinde olan tüm Osmanlı padişahları gibi 31 yıl devleti yöneten II. Mahmut; Fransız İhtilali’nin etkilerinin derinden hissedildiği, milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı tebaasında ay- rışmalara ve bölünmelere yol açtığı, iletişim sürecinin içten ve dıştan basın yoluyla çatışma ortamına dönüştürüldüğü, hatta bürokrasi ve halk arasında da ciddi iletişim problemlerinin yaşandığı bir dönemde tahta oturdu. II. Mahmut mevzubahis edilen sorunları çözmek, çat- lamaya başlayan Osmanlı mozaik yapısını yeniden inşa edebilmek, imparatorlukta yaşayan dini, dili, inancı, yaşam tarzı farklı olan teba- asını devlet mefkuresi etrafında yeniden buluşturmak amacıyla 1831 yılında 6 dilde yayımlanan Tâkvim-i Vekâyi gazetesini çıkarttırdı. Bu bağlamda çalışmanın konusunu, devleti ayakta tutma ekseninde çı- kartılan ilk resmî gazete Tâkvim-i Vekâyi oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: 19. Yüzyıl, Osmanlı Devleti, Tâkvim-i Vekâyi, Basın Giriş Fransız İhtilali’nin getirmiş olduğu milliyetçilik akımı ve liberal fikir- ler, özellikle çok uluslu yapıları olan Rusya ile Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorluğunu etkiledi. Mutlak monarşi haricinde si- yasi ve sosyal durumu Avrupa’ya benzemeyen Osmanlı Devleti, baş- langıçta Fransız İhtilali’nden dolayı herhangi bir endişe duymadı. Bunda, Osmanlı Devleti’nin bir İslam ülkesi olması ve Avrupa Devlet- 93 ler Hukukuna tabi olmamasının yanı sıra kuruluşundan beri Devlet-i Aliyye’nin coğrafi sınırları içerisinde yaşayan ırksal ve dinsel azın- lıklar; köken, kültür ve inanç ayrımı yapılmadan yaşayagelmişlerdi. Onlara hayat, özgürlük ve mülkiyet güvenliği, sosyal, eğitim ve dil özerkliği ve ekonomik refah sağlanmış; Osmanlı millet sistemi içinde ırki ve dinî hüviyetlerini barış ve düzen içinde koruma fırsatı vermiş olduğundan devlet buna güveniyor ve Fransa’da ilan edilen İnsan Hakları ve Yurttaşlık Bildirgesi’nin kendisi için tehlike oluşturacağını düşünmüyordu. Diğer taraftan Fransa’daki rejim meselesinin Avrupa’nın bir iç sorunu olduğunu düşünen Osmanlı devlet ricali, Avrupa’nın hiçbir yerinde hoş karşılanmayan ihtilalcilerin Osmanlı ülkesinde rahatça gezebil- melerine de izin vermişti. Ancak ihtilalin yaydığı fikir akımları, bir yandan Osmanlı Devleti’ndeki subay ve teknik okullarda ders veren yabancı öğretmenler tarafından, diğer taraftan da Katolik ve Protes- tan misyonerlerin Osmanlı İmparatorluğu’na akın etmeye başlamala- rıyla hızlandı (www.tarihbilimi.gen.tr). Hıristiyan azınlıkların hamileri kesilen bu misyonerler hem kendi- lerini hem de himayeleri altındakileri sözde korumak adına, büyük devletlere, bu devletlerde çıkan gazetelere gönderdikleri yazı ve ha- berlerle Batı toplumunda bir kamuoyu oluşturmaya ve siyasal ikti- darlara basın üzerinden baskı kurmaya başlamışlardı. Devleti ayakta tutma gayretleri içerisinde olan tüm Osmanlı padişah- ları gibi 31 yıl devleti yöneten II. Mahmut da tam bu Fransız ihtilalinin etkilerinin derinden hissedildiği, milliyetçilik fikirlerinin Osmanlı te- baasında ayrışmalara ve bölünmelere yol açtığı, iletişim sürecinin iç- ten ve dıştan basın yoluyla çatışma ortamına dönüştürüldüğü, hatta bürokrasi ve halk arasında da ciddi iletişim problemlerinin yaşandığı bir dönemde tahta oturmuştu. Bu sorunları çözmek, çatlamaya başlayan Osmanlı mozaik yapısını yeniden inşa edebilmek adına imparatorlukta yaşayan dini, dili, inan- cı, yaşam tarzı farklı olan tebaasını devlet mefkûresi etrafında yeniden buluşturma, kültürel iletişimsizliği ortadan kaldırma adına bir gazete çıkarttırmayı hep düşünüyordu. BİRİNCİ OTURUM 94 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK II. Mahmut’u bürokrasi ve halk arasındaki iletişimsizliği ortadan kal- dırmaya iten etmenler arasında, kültürel iletişimsizliğin yanı sıra 19. yüzyıl başlarında bizzat devlet sınırlarındaki bazı olumsuz gelişme- ler karşısında kamuoyu desteğine duyduğu gereksinimi de gözden ırak tutmamamız gerekir. Bilindiği üzere Ekim 1797’de Napolyon’un Korfu ve çevresine yerleşmesinden sonra, Fransızlar burada bir ba- sımevi kurmuşlar ve bastıkları İtalyanca ve Rumca bildirilerle ada- lar ahalisi arasında propagandaya başlamışlardı. Şubat 1821’de Mora isyanı başladığında Avrupa basını önceleri olaylara karşı ilgisiz gibi göründüyse de, daha sonra Yunanlıların yanında yer almıştır. Bu ara- da Avrupa kamuoyunun oluşmasında bizzat ayaklanma bölgesinde çıkan gazeteler etkili olmaktaydılar. Halbûki Osmanlı Devleti bunlara karşılık olarak kendi görüşlerini; savaş bültenleri yayınlamak ve bu bültenleri başta Saray duvarı olmak üzere, bazı yerlere asmak suretiy- le duyurmaya çalışmakta idi. Tabiatıyla bu çabalar hem iç kamuoyu ve hem de Avrupa açısından yetersizdi (Çakır, 2002, s.13). PROF. DR. HAMZA ÇAKIR | ERCİYES ÜNİVERSİTESİ İLETİŞİM FAKÜLTESİ, GAZETECİLİK BÖLÜMÜ 95 Osmanlı idarecilerinin basın ve yazılı propagandanın önemini kav- ramalarını sağlayan bir diğer gelişme de 18. yüzyıl sonlarında 1798’de Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında ortaya çıktı. Burada Napolyon, ‘’Besmele’’ ile başlayan bildirilerle gerçek amacını gizlemeye çalışı- yordu. Bu bildirilerde kendisini padişahın dostu, Mısır’ı kötülükler- den kurtaracak kişi olarak tanıtıyordu. Bildiriler Türkçe ve Arapça bastırılıp dağıtılıyor, herkesin okuyabileceği yerlere asılıyordu (Yazı- cı, 1989, ss. 4-5). Bu dış siyasal gelişmelerin dışında, Osmanlı tahtına gizliden gizli- ye göz koyan Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, güçlü bir ordu ve güçlü bir ekonomik yapı kurmak için halkı köle gibi çalıştırmaya başlamış ve bu yaptıklarını da meşru zemine oturtmak için “Vakayi-i Mısriye’’ adıyla bir gazete çıkararak gazeteyi içe dönük bir araç olarak kullanmış; ekonomik, siyasi, askeri ve diğer alanlarda yaptıklarını ve yapacaklarını bu yolla halka aktararak kamuoyu oluşturmaya çalış- mıştır (Koloğlu, 1989, s. 15). Bunda da başarılı olan Osmanlı Valisi, ne- ticede devletine isyan ederek Kütahya önlerine kadar ordusuyla gelir ve İngilizlerle Fransızların devreye girmesiyle anlaşma sağlanır. Diğer taraftan ülke içerisinde de III. Selim döneminde başlayan mer- keziyetçilik ve ıslahatçılık siyasetine, II. Mahmut da dört elle sarılmış ve yapmaya çalıştığı reformlarına yer yer isyanlarla karşı gelinirken O, yaptıklarına ve yapacaklarına tabandan toplumsal destek sağlama çabası içerisine girmişti (Ortaylı, 2001, s. 40). İşte II. Mahmut bu şartlar altındaki bir devletin başındaydı. Padişah ülke yönetiminde bütün dizginleri sıkıca elinde tutabilmeliydi. Bu- nun için de gerek dış kamuoyunun gerekse iç kamuoyunun desteğine sahip olmalıydı. Bu ise ancak bir gazete ile başarılabilirdi. Böylece Pa- dişah, halkına devletin içinde bulunduğu durumu, yapmak istedikle- rini; bunların nedenlerini, niçinlerini tam olarak ve düzenli bir biçim- de, gecikmeksizin anlatabilirdi. Avrupa kamuoyu da Osmanlı Devleti ile ilgili konuları bizzat kaynağından öğrenme imkânına kavuşurdu. Tüm bu düşünceleri aklından geçirmekte olan reformcu Padişah, tutucu bürokrasi kesiminin karşı çıkmalarından çekinerek bir tür- lü bu konuda ilk adımı atamıyordu. İşte tam bu noktada İzmir’de Le BİRİNCİ OTURUM 96 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Corrier de Symrne’i çıkarmakta olan Alexandre Blacque, 1829’da ga- zetesini kapatmış hem İstanbul’a gelmek hem de matbaasını elinden çıkarmak için Serasker (Başkumandan) Hüsrev Mehmet Paşa’ya bir mektup yazarak, gelişen iç ve dış olaylar karşısında devlet eliyle bir gazetenin çıkarılmasının kaçınılmazlığını söyleyerek bu konuda ya- pabileceği katkıları anlatır (BOA, DUİT, Dosya: 76). Alexandre Bla- cque mektubunda, çıkarılması düşünülen gazetenin dili, şekli, içeriği, sağlayacağı faydalar, ülke içinde dağıtımı konusundaki fikirlerini be- lirtmiştir. Blacque’e göre kurulacak gazetenin kadrosu dört mürettip, bir musahhih, iki tercüman, diğer işler için üç ve kendisiyle birlikte olup Fransızca baskılarda çalışacak beş kişi olmak üzere on beş kişi- den oluşacaktır. Türkçe ve Fransızca iki kısımdan oluşacak olan gaze- tenin eni ve boyu Blacque’in daha önce İzmir’de çıkardığı Le Corrier de Symrne’e uyacak, şimdilik haftada bir defa yayımlanacak ve ülke içinde bugünkü postacıların karşılığı olan tatarlar aracılığı ile dağı- tılacaktır. Gazetenin kamuoyuna fikirsel bazda ulaştırılması için de örneğin mahalle imamları aracılığıyla halka toplu yerlerde okutulma- sı önerilmektedir. Mektubunda Blacque, eğer devlet böyle bir gazete çıkaramaz ise, kendisine ruhsat verilmesi ve İzmir’de yayınına son verdiği Le Corrier de Symrne isimli gazetesinin matbaasını İstanbul’a taşımak üzere elli bin kuruş getirme gideri karşılığında gazeteyi ken- disinin çıkarabileceğini söyler. Ayrıca gazetenin yıllık kârından pay da ister. Serasker Hüsrev Paşa, Blacque’in mektubunu okuduktan sonra, onu haklı bulur ve mektuba uzunca bir üst yazı hazırlar (BOA, DUİT, Dos- ya 76). Yazıda çıkarılacak olan gazetenin faydalarını, içerikte dikkat edilmesi gereken konuları belirtir. Daha sonra da gazetenin bazı tek- nik yönleri üzerinde durur. Buna göre, gazete 3.000 adet basılsa ve seneliği 120 kuruş olsa giderlerini karşılayabilecektir. Gazetenin ka- muoyu oluşturma, özellikle de yönetimin görüş ve emirlerini bütün ülkeye iletmedeki önemi çok büyüktür. Her ne kadar çok sayıda kişi bunu almak isteyecekse de esas amaç, taşradaki devlet memurlarının okumalarını sağlamaktır. Hüsrev Paşa’nın lâyıhasında dikkat çekici görüşlerden biri de haftalık olarak çıkmasını istediği bu gazetenin dışında, Türkçe günlük bir ga- zetenin de yayımlanması arzusudur. Ayrıca çıkarılacak olan bu her iki gazeteye Rumca ve Ermenice yazıların da eklenmesinin tüccar, esnaf 97 ve sarraflar açısından yararlı olacağını belirtir. Yazısının sonunda ise, devlet eliyle çıkarılmasını istediği haftalık yayın organına ‘’gazete’’ ye- rine daha uygun bir isim bulunmasını önerir ve Blacque’in mektubuy- la birlikte görüşlerini içerir üst yazıyı Sadâret’e (Başbakanlığa) sunar. Sadaret kaymakamı yazıyı alıp okuduktan sonra olaya olumlu yakla- şır. Durumu Padişah II. Mahmut’a sunmak üzere kendisi de bir sunuş yazısı hazırlar (BOA, DUİT, Dosya 76). Yazıda, gazete gibi bir yayın organı olmadığından, ülke yararına yapılmakta olan çalışmaların içe- riğinin; değil diğer ülkeler halkları tarafından, Osmanlı halkı tarafın- dan bile bilinmediği, hatta herkesin değişik şekillerde yorumladığı; siyasal ve sosyal olayların hareketli olduğu bu dönemde yapılanların herkes tarafından işitilmesi ve davranışlarını ona göre ayarlamaları için artık bir iletişim aracının zorunluluğunu dile getirmiştir. Hatta sadaret kaymakamı, devlet işlerinin düzenli yürümeyişini böyle bir iletişim aracının yokluğuna bağlar ve gazete çıkarmanın ne şeriata ve ne de mevcut düzene aykırı olmadığını özellikle ifade eder. Ülkede devlet eliyle bir gazete çıkarma zorunluluğunu böylece anla- tan sadaret kaymakamı, yazısının devamında bazı teknik ve içeriksel ayrıntılara da girmiştir. Buna göre, gizliliği olan konular yazılmamalı, diğerleri de doğrusu ne ise olduğu gibi yazılmalıdır. Vergi, alış-veriş ve gıda maddeleri gibi toplumu yakından ilgilendiren konular halkın dikkatini çekeceğinden, Hüsrev Paşa’nın önerdiği gibi ayrıca günlük bir gazete çıkarılmalıdır. Ayrıca devlet eliyle çıkarılacak haftalık gaze- tede diğer devletlerle ilgili haberlere yer verilirken de incitici olmak- tan kaçınılmalıdır. Teknik önerileri arasında ise önce gazeteye güzel bir ismin verilme- si istenmekte ve bu konuda alternatif isimler padişaha sunmaktadır. Gazete matbaası olarak Musa Ağa’nın konağını öneren Sadaret kay- makamı, gazeteden sorumlu müdür olarak da üç ismi sıralamış, fakat Esat Efendi’yi tarihçi olması yönüyle tercih etmesi noktasında padi- şahı yönlendirmiştir. Padişah II. Mahmut, kendisine ulaşan Sadaret tezkiresini okuduktan sonra, uzun süredir düşündüğü, fakat kendinden önce hiçbir padişahın -hem şer’î duyarlılığın hem de kalem erbabının baskılarından ve saray bürokrasisinin tutuculuğundan olsa gerek- değil gazete, matbaaya bile BİRİNCİ OTURUM 98 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK olumlu bakamayışlarından çekinerek gündeme getiremediği böylesi bir olgunun, şimdi etrafından, hem de üst düzey bürokrasi kesimin- den teklif edilmesini fırsat bilmiş ve derhal bir gazete çıkarılması yo- lunda çalışmaların başlatılmasını emretmiş, bu emri verirken de bu konudaki duygularını dile getirmekten kendini alamamıştır. II. Mah- mut vermiş olduğu emirde, bir gazete çıkarılması konusunu uzun sü- redir düşündüğünü ve bunun için uygun zaman beklediğini; gazete çıkarmanın kendince de şeriata ve nizama aykırı bir yönü olmadığını, aksine birçok faydaları olduğunu belirtmiştir (BOA, DUİT, Dosya 76). Padişah II. Mahmud’un emri üzerine böylece Osmanlı ülkesinde ilk Türkçe gazete 1 Kasım 1831’de basılmış oluyordu. Devlet eliyle çıkarıl- dığı için ‘’resmî gazete’’ olarak adlandırılan gazetenin ismi ‘’Takvim-i Vekayi’’ olarak kararlaştırılmıştır. Toplumsal düzeni sağlamak adına Osmanlı coğrafyasında Osmanlı vatandaşı olarak yaşayan asli unsur Türk vatandaşlarla diğer ırklara mensup Müslüman toplulukların, Ermeni ve Rum gibi diğer azınlık halklarının birlikte aynı mefkûre ve aynı değerler silsilesi içerisinde milliyetçilik akımlarından ve ayrışmalardan, çatışmalardan uzak kar- deşçe yaşamalarını sağlamak adına Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca ve Ermenice çıkarılacaktı. Diğer taraftan Batılı ülkelerin özellikle İs- tanbul’da bulunan resmî ve gayriresmî vatandaşlarına ve bu ülkelerin ülkede bulunan muhabirlerine yönelik de Fransızca nüshası basıla- caktı. Böylece altı dilde çıkarılacak olan gazete hem habercilik hem eğitim hem de devlet icraatlarının herkesçe bilinmesi ve böylelikle birliğin sağlanması düşünsel olarak amaçlandı. Ancak bir sorun vardı. Altı dilde çıkarılacak gazetenin giderleri nasıl karşılanacaktı? Devletin bütçesinden bu yapılamazdı. Neticede bir yol bulundu. Başlangıçta merkezdeki yüksek devlet memurları, as- kerler, ulema ve diğer ileri gelenler birer, taşra merkez kazaların ileri gelenleriyle memurları onar, diğer kazalarda bulunan hâkim ve ileri gelir kişileri de ikişer gazete almaya mecbur edilerek abone sistemine gidildi. Ayrıca taşradaki tüccar, esnaf ve halktan gazeteyi almak iste- yenler de aboneye bağlandı. Böylece 5.000 gazete basılacak, giderle- rin karşılanması için de 120 kuruşluk bir senelik abone ücretleri pe- şin tahsil edilecekti, bu da maaşlarından otomatik olarak kesilecekti 99 (BOA, DUİT, Dosya: 76). Tasarı uygulamaya konulduktan yaklaşık do- kuz yıl sonra, 7 Şubat 1841 tarihinde Mustafa Sami imzasıyla padişa- ha sunulan bir layihada, bir müddetten beri Takvim-i Vekayi’ye resmî duyuruların dışında yabancı gazetelerden tercüme edilen yazılara da yer verildiği, bu iş için de gazeteye yeni elemanlar alındığı, bunların maaşlarının karşılanması ve zaten gazetenin çıktığı günden bu yana geçen dokuz yıllık süre içerisinde piyasadaki her bir eşyanın yanı sıra Takvimhane’de kullanılan malzemenin de enflasyon karşısında fiyat- larının arttığı ileri sürülerek yıllık abone bedelinin 120 kuruştan 150 kuruşa çıkarılması istendi (BOA, DUİT, Dosya: 76). Bu istek padişah tarafından uygun bulunarak gazetenin yıllık abone bedeli 150 kuruşa çıkarıldı. Ancak gazete maalesef II. Mahmut’un toplumsal düzenin ve birliğin sağlanması hayali adına istenilen yayın politikasını gerçek- leştiremedi. Bunda birçok sebep olmakla birlikte gazetenin başına getirilenlerin ulema sınıfından olması, gazetecilik deneyimlerinin hiç olmaması ve dolayısıyla halka hitap etmeyen ağır bir dilin kulla- nılması, zorunlu abone sisteminin memurlar arasında hoşnutsuzluk yaratması, düzensiz çıkması, dağıtımının düzgün yapılamaması, içe- riğinin halkı tatmin etmemesi başta sayılabilir. Özellikle gazetenin ilk sayfalarında devletin almış olduğu ve halkı yakından ilgilendirmeyen resmî kararların, atamaların, tevcihatların, devletlerarası ilişkilerin ağır bir dille verilmesi başta gelmekle birlikte sözde gazetenin içeri- ğini zenginleştirmek adına dış basından yapılan çevirilerin de daha çok Avrupa’daki yeni buluşlar, büyük yangınlar ve ölümler ile garip olaylardan oluşması gibi. Örnek olarak güz mevsiminde dişbudak ağacının meşe ağacından önce yapraklarını dökmesi, o sene hava- ların yağmurlu ve rutubetli geçeceğinin İngiltere’de tecrübe edildiği (Takvim-i Vekayi, 6 Kasım 1846), Paris Üniversitesi Öğretim Üyele- rinden Mösyö Lorya ‹nin dört yeni yıldız keşfettiği (Takvim-i Vekayi, 14 Aralık 1846), Amerika’da Jakson isminde birisinin ameliyatlarda uyuşturucu olarak kullanılmak üzere bir ilaç yaptığı (Takvim-i Veka- yi, 13 Mart 1847), bir batında dünyaya gelen üç çocuğun 15 dakika ya- şadıktan sonra üçünün de öldüğü (Takvim-i Vekayi, 26 Aralık 1846) gibi haberleri sayabiliriz. Kamuoyunun ilgisini çekemeyen gazete, 1860’tan sonra sadece resmî duyuruların yayımlandığı bir bültene dönüşür. 2 Şubat 1862 tarihli BİRİNCİ OTURUM 100 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK belgede halktan uzak ve idari kargaşa içerisinde bulunan Takvim-i Vekayi’nin devlet idaresine yakışır bir şekilde yeniden düzenlenmesi istenmiş, birçok önerilerin yanı sıra içerik olarak da resmî duyurularla birlikte eğitim, bilim, sanayi gibi vatandaşa faydalı olabilecek konula- rın gazetede yer alması gerektiği özellikle vurgulanmıştır. Bu değer- lendirme ve istekler doğrultusunda padişah iradesi çıkmış ve gazete yeniden sosyal hayatta halkı yakından ilgilendiren konuları “ilanat” başlığı altında yer vermeye başlamıştır. Örneğin 12 Mayıs 1862 tarihli sayıda yeniden ayarlanan ekmek fiyatları verilirken daha sonraki sa- yılarında devlet eliyle satılacak veya kiraya verilecek yerlerin müza- yede ilanları yer almıştır (Takvim-i Vekayi, Sayı No: 649, 650, 651, 740 vs.). Öyle ki bu tür ilanlar bazen dört sahifelik gazetenin iki sahifesini kaplamıştır (Takvim-i Vekayi, 24 Haziran 1862). Daha sonra içerik- teki bu yeniliğe İstanbul’un beş günlük hava tahmin raporu ve Telg- rafhane’den gönderildiği sürece Edirne, Selanik, Ruscuk, Filibe, Niş, Ankara ve Sivas vilayetlerinin de üç günlük hava durumlarını gösterir bir cetvel 19 Mayıs 1862 tarihiyle birlikte gazetenin son sahifesine ila- ve edilmiştir. Yine 26 Ağustos 1862 tarihinden itibaren “Fünun” baş- lığı altında halkı bilgilendirmek için hava, dünyamız, deniz akıntıları, 101 kasırga, göller, medeniyet gibi ansiklopedik bilgiler (Takvim-i Vekayi, Sayı No: 658, 661, 663, 666, 675), 22 Şubat 1864 tarihinden başlamak üzere de düzensiz de olsa kitap tefrikaları (Takvim-i Vekayi, Sayı No: 736, 737, 742, 743) yayınlanmıştır. Ayrıca gazetenin dış habercilik anlayışında da değişikliğe gidildiğini görmekteyiz. 28 Ağustos 1864 tarihine kadar “Havadis-i Hariciye” başlığı altında genellikle Avrupa ülkelerindeki yeni icatlardan, enteresan olaylardan haberler geçilir- ken, bu tarihten sonra Avrupa ve Amerika ülkelerindeki gazetelerde çıkan siyasi, askerî ve ticari haberlerden özetler verilmiştir (Takvim-i Vekayi, Sayı No: 763, 764, 765, 766, 767). Gazete içeriğinde ikinci kez bu tür değişiklikler yapılırken, diğer ta- raftan zorunlu abone sistemi de gittikçe yüksek sesle eleştirilmeye başlanır. Devletin bir kısım memurlarının maaşlarından haftada bir Takvim-i Vekayi çıkarılması düşünülerek her sene peşin olarak baş- langıçta 120, daha sonra 150’şer kuruşun kesilmesini ilk defa 24 Ha- ziran 1868’de Maarif-i Umumiye azalarından Ahmet Cevdet, Ahmet Kemal, Mehmet Vefik ve Artin efendiler ile diğer azaların açıkça eleş- tirdikleri görülmüştür. Kesintiyi maktu bir vergiye benzeten bu dev- let görevlilerinin eleştirel başvuru yazıları, 10 Temmuz 1868 tarihinde Meclis-i Mahsus’ta görüşülmüş ve bir gün sonra çıkan padişah em- riyle bu zorunlu abone sisteminden vazgeçilmiştir (BOA. DUİT, Dos- ya: 76). Zaten abonelere gazetenin düzgün iletildiği de söylenemezdi. Abonelerden bu yolda çok sayıda şikâyetler geldiğini görmekteyiz (Takvim-i Vekayi, Sayı No: 644). Ayrıca bu zorunlu abone sistemi, Avrupa’ya kaçmak zorunda kalan aydınların, yönetime karşı 1868’de Londra’da çıkarmış oldukları Hürriyet gazetesinde de bir rezalet ola- rak eleştirilmiştir (Hürriyet, 10 Ağustos 1868). Ancak abone sisteminden vazgeçilmesi, zaten idari ve mali sıkıntı- lar içerisinde olan Takvim-i Vekayi’yi iyice zora sokmuş olacak ki 1879’dan itibaren bir süre yayımlanamamış, 1888’de tekrar çıkarılma- sı söz konusu olunca da dağıtım ve abone konusu yeniden gündeme gelmiştir. Dâhiliye Müsteşarı Mustafa Bey ile Matbuat Müdürü Ah- met Arifi Bey’in birlikte düzenlemiş oldukları raporda; gazetenin üç günde bir çıkarılması ve tekrar başa dönülerek seneliği bir lira olarak yine devlet memurlarına abone zorunluluğunun konması istenmiştir (BOA. DUİT, Dosya: 76). BİRİNCİ OTURUM 102 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Gazete 1891-92’de üç ay daha çıktıysa da 283. sayıda padişahın nişan vermesini konu alan bir resmî bildirimde ‘’nişan itası’’ sözü ‘’nişan hatası’’ gibi okunacak biçimde dizilince, II. Abdülhamid’in emriyle kapatıldı. II. Meşrutiyet ilan edilince yeniden çıkarıldı ve yayını İstan- bul Hükûmeti ortadan kalkıncaya kadar sürdü. TBMM Hükümeti 7 Ekim 1920’de Ankara’da Resmi Ceride’yi yayımlamaya başlamış ve İs- tanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’den sonraki mevzuatı geçersiz saymıştı (Tokgöz, 1993: 274). Sonuç olarak toplumsal bir gereksinim olarak değil de siyasal bir ge- reksinim olarak 1831 tarihinde altı dilde devlet eliyle çıkarılan ilk ga- zete Tâkvim-i Vekâyi, II. Mahmut’un hayallerinden çok uzak kalmış, toplumsal birliği ve beraberliği sağlama adına bir yayın politikası ma- alesef geliştirememiştir. Kaynakça Kitaplar Çakır, H. (2002). Osmanlıda Basın-İktidar İlişkileri, Ankara: Siyasal Kitabevi Koloğlu, O. (1989). İlk Gazete İlk Polemik, Ankara: Çağdaş Gazeteciler Derneği Yayınları-5 Ortaylı, İ. (2001). Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası, Tanzimat ve Meşrutiyet’in Birikimi, İstanbul: İletişim Yayın- ları Tokgöz, A. İ. (1993). Matbuat Hatıralarım, İstanbul: İletişim Yayınları Makaleler ve Seminerler Yazıcı, N. (1989). ‘’ İslam Dünyasında Gazeteciliğin Başlangıcı. İlk Türkçe Ga- zetemiz Takvim-i Vekayi İle İlgili Bazı Düşünceler’’, Seminer Çalışması Belgeler Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Dosya Usulüne Göre İradeler Tasnifi (DUİT), Dosya 76 Gazeteler Hürriyet, 10 Ağustos 1868 103 Takvim-i Vekayi, 17 Zilhicce 1262/6 Kasım 1846, Sayı No: 307 Takvim-i Vekayi, 25 Zilhicce 1262/14 Aralık 1846, Sayı No: 308 Takvim-i Vekayi, 25 Rebiülevvel 1263/13 Mart 1847, Sayı No: 325 Takvim-i Vekayi, 7 Muharrem 1263/26 Aralık 1846, Sayı No: 314 Takvim-i Vekayi, 13 Zilkade 1278/12 Mayıs 1862, Sayı No: 643 Takvim-i Vekayi, Sayı No: 649, 650, 651, 740 Takvim-i Vekayi, Sayı No: 658, 661, 663, 666, 675 Takvim-i Vekayi, Sayı No: 736, 737, 742, 743 Takvim-i Vekayi, Sayı No: 763, 764, 765, 766, 767 Takvim-i Vekayi, 20 Zilkade 1278/19 Mayıs 1862, Sayı No: 644 Takvim-i Vekayi, 26 Zilhicce 1278/24 Haziran 1862, Sayı No: 649 İnternet Sitesi https://www.tarihbilimi.gen.tr., Erişim: 2022 BİRİNCİ OTURUM 104 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Sultan Abdülaziz Devrinde Türk Basını: İlkeler, Roller ve Sınırlar Uğur Akbulut | Erzurum Teknik Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Özet T ürkiye’de 1831’de Tâkvimi-i Vekayi ile başlayan gazetecilik, 1860 yılında Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayın hayatına başlamasına kadar ciddi bir mesafe kat edememiştir. Tan- zimat Devri yeniliklerinin düşünce dünyasına sağladığı katkı ile birlikte Sultan Abdülaziz devrinde basın yayın faaliyetleri hız kazanmış, bu dönemde bazıları oldukça derin izler bırakan çok sayıda Türkçe özel gazete yayın hayatına başlamıştır. Bu çalışmada Sultan Abdülaziz devrinde yayın hayatını devam etti- ren Tercüman-ı Ahval, Tasvir-i Efkâr, Muhbir, Basiret, İbret ve Sabah gibi gazetelerin hangi ilke ve hedeflerle yola çıktıkları, bu gazetelerin ne gibi rol ve sorumluluklar yüklendikleri üzerinde durulacaktır. Bu dönemde yayın yapan gazeteler kendilerini medeni toplum olmanın bir göstergesi olarak görmüşlerdir. Bunun yanında toplumun hem kendini hem de dünyayı tanıması ve keşfetmesi için gazetenin önemli bir araç olduğu hususu da sık sık ifade edilmiştir. Bu durumda gazete, 106 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK sade ve anlaşılır bir Türkçe ile topluma ulaşacak, toplumsal eğitime katkı sağlayacak ve nihayet Batılı toplumların medeni seviyesinin ya- kalanabilmesi için arzu edilen dönüşüm gerçekleştirilecektir. Gazeteler, belirledikleri ilke ve rollerle sadece yayın politikalarını değil kendi sınırlarını da çizmişlerdir. Aynı zamanda bir başka sınır, hükûmetler tarafından çizilmiştir. Çünkü bazı gazeteler siyasal mu- halefetin odağında yer almaya başlamış, zaman zaman hükûmeti ra- hatsız eden yazılar kaleme alınmış ve dolayısıyla yöneticiler tarafın- dan birtakım hukuki tedbirlere başvurulma gereği duyulmuştur. Bu çalışmada Sultan Abdülaziz devrinde tespit edilen hukuki sınırların gazeteciliğin seyrine olan etkisi de ortaya konulmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Sultan Abdülaziz Devri, Basın, Gazete Giriş İnsanoğlu eskiden beri etrafında olup bitenlere karşı derin bir merak duymuştur. Bu nedenle bilgilenme arzusu, insanlık tarihi kadar eski- dir. İnsanlar, başkaları aracılığıyla edindiği haberlerle, sadece çevre- sinde olup biten şeylerin farkına varmakla kalmıyor aynı zamanda kendini güvende tutma duygusu kazanıyor, alması gereken tedbirleri öğreniyordu (Pettegree, 2022, ss. 8-9; Özçağlan, 2008, s. 132). Tarih boyunca haber iletimi daha çok hükümdarlar ve yöneticiler tarafın- dan önemsenmiş ve olabildiğince hızlı haberleşmek için yoğun çaba sarf edilmiştir (Alemdar, 1981, s. 16; İnuğur, 2002, s. 32). Haber ne kadar tazeyse o kadar kıymetlidir, elbette doğru olması şar- tıyla. Piyasaların dalgalanması nedeniyle kazanç elde etmeyi uman tüccarlar haberin hem başlıca müşterisi hem de tedarikçisiydi (Pet- tegree, 2022, s.10). Bilhassa XIV. yüzyıldan itibaren Avrupa’da yaygın- laşan haber mektupları, habere olan ilgiyi artırmıştır (Tokgöz, 1981, s. 10; Abadan,1961, s. 119). Haber satarak para kazanan ilk kişiler İtalyan şehirlerinde ticaretle uğraşan kimselerdi. Bu kişiler habere değer veren müşterilerine her hafta elleriyle yazdıkları mektupları göndererek onları gelişmeler konusunda bilgilendiriyorlardı. Haber mektuplarının Venedik, Au- BİRİNCİ OTURUM 107 gsburg, Anvers gibi şehirlerde yaygınlık kazanması, haberle ticaretin yakın ilişkisine işaret etmektedir. XVII. yüzyılın başından itibaren elle yazılan haber mektuplarının matbaada basılmaya başlanması gazeteciliğin doğmasına yol açmıştır (Pettegree, 2022, ss. 13-16, 221; Jeanneney, 2009, s. 26; Ulusoy Nalcıoğlu, 2013, ss. 25-26). XVII. ve XVIII. yüzyıllarda gazetelerin sayılarıyla birlikte güçleri de artmaya başladı. 11 Mart 1702’de Londra’da ilk günlük gazete olan The Daily Courant yayımlandı ve bunu Avrupa’nın çeşitli yerlerin- de yayımlanan diğer günlük gazeteler izledi. Bu ve bunu takip eden dönemlerde gazetelerle hükûmetler arasında sürekli bir sansür mü- cadelesi de ortaya çıkmıştır. Sansür uygulamaları basının güç kay- betmesine yol açarken 1695 gibi oldukça erken bir tarihte İngiltere’de sansürün kaldırılması bu ülke basınının hızla gelişmesine imkân vermiştir. Avrupa’da gazeteler zamanla farklı konularda uzmanlaşma gereği duymuştur. Bu nedenle siyaset ve ekonomi gibi daha yaygın alanların yanı sıra kültür, mizah ve eğlenceye öncelik veren gazeteler de ortaya çıkmıştır (İnuğur, 2002, s. 66; Akbulut, 2013, s. 34). İlk Türkçe Gazeteler ve Türk Basınının Doğuşu Türkiye’de basın tarihinin başlangıcı olarak genellikle Takvim-i Veka- yi’nin yayımlanması kabul edilir. Bununla beraber Mısır’da Mehmed Ali Paşa’nın 1828’de yayımlattığı Türkçe ve Arapça Vekayî-i Mısriye ile 1831 yılı başlarında Girit’te yayımlattığı Türkçe ve Rumca Vekayî-i Giridiye dikkate alınırsa başlangıç noktasını biraz daha geri götür- mek mümkündür (Ulusoy Nalcıoğlu, 2013, ss. 43-46). Takvim-i Vekayi’nin mukaddimesinde yayımlanma sebepleri sıra- lanırken öncelikle devlet hafızasının oluşması ve bu çerçevede artık önemini yitiren vak’anüvislik müessesesinin yerini alarak kamuoyu- na daha hızlı bir haber aktarım amacı dile getirilmiştir (Akbulut, 2013, s. 36). Gazetenin mukaddimesinde, toplumun sadece hızlı değil aynı zamanda doğru bilgilendirilmesine ilişkin bir diğer gaye ortaya ko- nulmuştur. Zira kahvehanelerde ve diğer kamusal alanlarda dedikodu malzemesi yapılacak uydurma haberler, huzursuzluğa ve hatta asa- yişsizliklere sebep olabilirdi. O bakımdan devletin almış olduğu her 108 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK türlü karar vakit kaybedilmeden gazete yoluyla halka duyurulursa muhtemel sorunların önüne geçilebilirdi (Takvim-i Vekayi, 25 Cema- ziyelevvel 1247, Nr. 1). Takvim-i Vekayi’nin bir diğer yayımlanma gayesi kamuoyu oluştur- ma ve girişilen köklü ıslahatların propagandasını yapmaktı. Bu ne- denle Türkçe dışında Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice ve Bulgarca nüshalar yayımlanmış, yeri geldiğinde hitap edilen gruplara göre içerik değiştirilebilmiştir. Ayrıca Moniteur Ottoman adıyla Fransızca nüsha yayımlanarak Avrupa kamuoyuna yapılan ıslahatları anlatma gereği duyulmuştur (Koloğlu, bty, ss. 32-34; Yazıcı, 1983, s. 59). Takvim-i Vekayi’nin resmî gazete olması hasebiyle benimsediği ilke- ler ve oynadığı rol kendine mahsustur. Yukarıda ifade edildiği üzere yönlendirme ve propaganda faaliyetleri bu gazete için çok daha ön- celikli olmuştur. Takvim-i Vekayi’den sonra yayımlanan ikinci gaze- te Ceride-i Havadis’tir. İngiliz girişimci William Churchill tarafından yayımlanan gazete 31 Temmuz 1840 itibarıyla yayın hayatına başla- mış ve Türk basın tarihi içerisinde kendine önemli bir yer edinmiştir. William Churchill’in gazete çıkarmak istediğine dair dilekçesi hükû- mete sunulduğunda derhal kabul görmüş ve gerekli izinler verilmiş- ti. Çünkü Takvim-i Vekayi, amaçlanan yaygın etkiyi yaratamadığı gibi istenilen seviyeye de bir türlü getirilememişti. Tanzimat’ın ilan edildiği bir ortamda Ceride-i Havadis yapılan icraatın kamuoyuna duyurulmasında da ciddi faydalar sağlayabilirdi (Budak, 2012, s. 677; Yazıcı, 1994, 58). Bilhassa Tanzimat Fermanı ile benimsenen ilkele- rin Müslüman ahali arasında tepkiye sebep olma ihtimali çok yük- sekti. Bu çerçevede hükûmet için halka doğru haber ve bilgi akışını sağlamak her zamankinden daha önemli bir hâle gelmişti. Görüldüğü üzere devlet adamları Ceride-i Havadis’ten tıpkı Takvim-i Vekayi gibi yararlanmayı düşünüyorlardı. Osmanlı yöneticilerinin Ceride-i Havadis’ten beklentileri yanında ga- zeteyi yayımlamaya karar veren William Churchill’in de benimsediği bazı ilkeler vardı. Churchill, gazetenin ilk sayfasının tamamını Ceri- de-i Havadis’in neden çıkarıldığına, gazetenin önemine ve getireceği faydalara ayırmıştır. William Churchill, uzun mukaddimede bilhassa eğitime ilişkin hususlara değinmiştir. Eğitimin insan ve toplum ha- BİRİNCİ OTURUM 109 yatında ne kadar büyük bir önemi olduğuna vurgu yapan Churchill, cehaletin ortadan kalkması, millet ve vatan sevgisinin kavranması ve dünyada olup bitenlerden haberdar olmak için kişinin en azından okuryazar olması gerektiğine işaret etmiş ve bunun için de gazetenin önemini vurgulamıştır. Avrupa’nın sahip olduğu güç ve zenginliğin altında eğitim olduğuna dikkat çeken Churchill, eğitim ve bilimin gelişip yayılması için de gazeteye ihtiyaç duyulduğunu ifade etmiştir (Ceride-i Havadis, 1 Cemaziyelahir 1256, Nr. 1). Avrupa ve Amerika’nın geçirdiği değişimi örnek olarak veren Churchill, okuryazar oranı art- tıkça yayımlanan ve satılan gazete sayısında artış olacağını bunun da kişinin önce kendi, sonra ülkesi daha sonra da dünyayı tanımasına yardım edeceğine vurgu yapmıştır (Ceride-i Havadis, 21 Receb 1256, Nr. 6). Böylece Churchill gazete sayesinde, Sultan II. Mahmud devrin- den itibaren başlatılan ve Tanzimat Fermanı ile hız kazanan ıslahat- ların da amacına ulaşabileceğine işaret etmiş oldu. DOÇ. DR. UĞUR AKBULUT | ERZURUM TEKNİK ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT FAKÜLTESİ, TARİH BÖLÜMÜ 110 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ceride-i Havadis, yayım hayatına başladıktan kısa bir süre sonra ka- panma tehlikesi ile karşı karşıya kalmış ve ancak hazine yardımı ile ayakta durabilmiştir. Fakat Kırım Savaşı sırasında cepheden gelen haberler gazeteye olan ilgiyi artırmış ve bu durum hem yeni gazetele- rin yayımlanmasına yol açarken hem de gazetecilik mesleğinin orta- ya çıkmasına katkı sağlamıştır (İnuğur, 2002, ss. 183-184). Sultan Abdülaziz Devrinde Basın ve Temel İlkeler Türk basın tarihinde Türkler tarafından çıkarılan ilk Türkçe özel ga- zete Tercüman-ı Ahval gazetesidir. Agâh Efendi ve Şinasi tarafından yayımlanan bu gazete 22 Ekim 1860 (4 Rebiülahir 1277) günü itibarıy- la yayım hayatına başlamıştır. Tercüman-ı Ahval, yayın hayatına Sul- tan Abdülmecid devrinde başlamış olmakla birlikte varlığını Sultan Abdülaziz devrinde de devam ettirmiştir. Tercüman-ı Ahval çıkmaya başladığında Takvim-i Vekayi’nin yayım- lanmasının üzerinden neredeyse 30 yıl, Ceride-i Havadis’in yayım- lanmasının üzerinden ise 20 yıl geçmişti. Biri resmî diğeri yarı resmî hüviyetteki bu iki gazete beklenen etkiyi yaratamadığı gibi halkın ilgisini de yeteri kadar çekememişlerdi (Akbulut, 2013, s. 40). Bu ne- denle Tercüman-ı Ahval hem bir ihtiyacı giderme hem de ciddi bir boşluğu doldurma iddiasındadır. Tercüman-ı Ahval gazetesinin mukaddimesi Şinasi tarafından yazıl- mıştır. Şinasi’nin mukaddimede vurguladığı temel ilke tıpkı Ceride-i Havadis’in mukaddimesinde Churchill’in ifade ettiği gibi eğitime iliş- kin olmuştur. Buna göre eğitilen bir toplumun bireyleri, vatanın men- faati için düşüncelerini yazılı veya sözlü olarak ifade edebileceklerdir. İşte gazete bu kişilere hakları olan düşüncelerini açıklama imkânı verecektir. Bu noktada Şinasi, medenii ülkeleri işaret ederek eğitim sayesinde zihni açılmış kişilerin gazete yoluyla bilgi ve tecrübelerini nasıl paylaştıklarına ve bunun hem millet hem de devlet için olan ya- rarlarına vurgu yapmıştır (Tercüman-ı Ahval, 6 Rebiülahir 1277, Nr.1). Tercüman-ı Ahval gazetesinin mukaddimesinde dikkat çeken bir di- ğer husus kullanılacak dile ilişkindir. Şinasi, gazetede herkesin anla- yabileceği, sade bir Türkçe kullanılacağına bilhassa işaret etmiştir. BİRİNCİ OTURUM 111 Gerçi, Ceride-i Havadis’te William Churchill, kibar ile havasın ayrı dil kullanmasının getirdiği zorluğa değinmiş ve bunun üstesinden ge- linmesi gerektiği uyarısında bulunmuştu (Ceride-i Havadis, 11 Receb 1256, Nr. 5). Ancak Tercüman-ı Ahval yayımlanana kadar dilde sade- leştirmeye gidilememiş ve dolayısıyla gazeteler bu noktada halkın ilgisini çekmeyi başaramamışlardı (Akbulut, 2013, s. 41). Bu nedenle Şinasi’nin işaret ettiği bu ilke halka ulaşma noktasında önem arz et- mektedir. Şinasi, Agâh Efendi ile yollarını ayırdıktan sonra Türk basın tarihinde yine derin izler bırakan bir diğer gazete Tasvir-i Efkâr’ı yayımlamaya başlamıştır. Türkiye’de fikir gazeteciliğine yeni bir ivme kazandıran Tasvir-i Efkâr’ın ilk sayısı 27 Haziran 1862 (30 Zilhicce 1278)’de çık- mıştır. Şinasi, Tasvir-i Efkâr’ın mukaddimesinde çok önemli iki ilkeye değin- miştir. Bu ilkelerden birincisi, ileriyi gören ve bu çerçevede gerekti- ğinde yöneticilere uyarılarda bulunan, kurumsallaşmış, süreklilik arz eden bir gazete olmaktır. Bu sayede gazete hem iktidarın güçlenmesi- ne katkı sağlayacak hem de ona icraatı kamuoyuna anlatmak için im- kân vermiş olacaktır. İkinci ilke ise medeni bir toplumun oluşmasına katkı vermektir. Gazete ile medeni toplum arasındaki ilişkiye dikkat çeken Şinasi, toplumun gazeteler aracılığıyla yöneticilerden talepleri- ni dile getirebileceğini ve bu sayede sorunların daha kolay çözülebi- leceğini ifade etmiştir (Tasvir-i Efkâr, 30 Zilhicce 1278, Nr. 1). Şinasi, bunların dışında bir de temel yayın ilkesine değinmiştir. Bu ilke dev- let ve millete hizmet etmektir. 1860’lı yıllarda Yeni Osmanlıların çı- kardığı bütün gazetelerde öne çıkan bu ilke ile Şinasi hem devlet hem de millet yararına bir yayın takip edileceğini ifade etmiş oldu (Tasvir-i Efkâr, 30 Zilhicce 1278, Nr. 1). Türk basın tarihinde önemli bir yeri olan diğer bir gazete Ali Suavi tarafından hazırlanan Muhbir olmuştur. 1 Ocak 1867 (25 Şaban 1283) tarihi itibariyle yayım hayatına başlayan gazete, tıpkı Şinasi gibi dil ve eğitimi öne çıkarmıştır. Ali Suavi, okuma-yazma oranı yüksek ve iyi eğitimli bir toplumun gazete aracılığıyla tüm dünyayı tanıyabile- ceği, ihtiyaçlarının farkına varabileceği ve bu sayede saadete ulaşaca- ğı kanaatindedir. Bu çerçevede gazete ile eğitim arasında doğrudan 112 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bağlantı olduğuna inanan Ali Suavi, bazı okullara ücretsiz gazete gön- dermeye başladığı gibi daha fazla okula gazete ulaştırabilmek için ha- yır sahiplerinden de destek istemiştir (Muhbir, 25 Şaban 1283, Nr. 1). Ali Suavi’nin üzerinde durduğu bir diğer ilke, kullanılan dilin anla- şılır olmasıdır. Okuyucuların gazeteden yeterince istifade edebilmesi için ne anlatıldığını anlamaları büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle okuyan herkesin anlayabilmesi için gazetede İstanbul’da kullanılan basit Türkçenin tercih edileceği ifade edilmiştir (Muhbir, 25 Şaban 1283, Nr. 1). Ali Raşit ve Filip Efendi tarafından çıkarılan Terakki gazetesi de eğiti- me ilişkin yaklaşımıyla dikkat çekmektedir. Yayın hayatına başladık- tan bir süre sonra kapanan gazete 27 Haziran 1869 itibarıyla 1 numa- ralı nüshasıyla yeniden yayımlanmaya başlamıştır (Ulusoy Nalcıoğlu, 2013, s. 241). Terakki gazetesi bu ilk sayısında yer alan mukaddimeye, eğitime ilişkin bir hadis ile başlamıştır: Talebü’l ilmi feridatün alâ küllî müslimin ve müslimetin (ilim talep etmek her Müslüman erkek ve Müslüman kadına farzdır). Gazete bilhassa kadınların eğitilmesi gerektiği üzerinde durmuş, kadınların cahil bırakılmasının dinen uy- gun olmadığı vurgulandıktan sonra gerekirse başka usullerle de olsa mutlaka kadınlara eğitim vermek gerektiğini ifade etmiştir. Böylece Terakki gazetesinde başta kadınlar olmak üzere toplumun tamamı- nın eğitilmesi ısrarla önerilirken bu hususta üzerlerine düşen ne var- sa yapmaya hazır olduklarını ilan etmişlerdir (Terakki, 17 Rebiülevvel 1286, Nr. 1). Gazetenin aynı sayısında kaleme alınan uzun bir ma- kalede bilen ile bilmeyen arasındaki fark izah edilmiştir. Bu yazıda, “bilmeyen bilene muhtaçtır oysa bilenin bilmeyene ihtiyacı yoktur”, “ilim ve marifet servettir”, “servet ve saadet, ilim ve marifet sayesinde kazanılır” gibi mesajlar verildikten sonra Avrupalıların sahip olduğu servetin Allah tarafından önlerine serilmediğini, ilim tahsil ederek, çalışarak ve gösterdikleri gayret ile bunu elde ettikleri anlatılmıştır. Toplumun eğitilmesi için kendisine de vazife çıkaran Terakki gazete- si, çocukların belirli bir yaşa kadar eğitilmesi gerektiğini vurguladık- tan sonra çocukları çoğunlukla kadınlar yani anneleri eğittiği için ka- dınların eğitiminin erkeklerden daha elzem olduğuna işaret etmiştir (Terakki, 17 Rebiülevvel 1286, Nr. 1). BİRİNCİ OTURUM 113 Sultan Abdülaziz devrinde yayımlanan önemli gazetelerden biri de Basiret gazetesidir. 22 Ocak 1869’da yayım hayatına başlayan Basi- ret’i Basiretçi olarak tanınan Ali Efendi çıkarmıştır. Yeni Osmanlıların hükûmete yönelik sert eleştirilerinin olduğu bir dönemde gazetesini yayımlanmaya başlayan Ali Efendi yayın politikasını, “ne azgınlık de- recesinde hürriyet ne de meskenet mertebesinde esaret mürevviciyiz” şeklinde açıklamıştır (Basiret, 20 Şevval 1286, Nr. 1). Basiretçi Ali Efendi, kendisinden önceki birçok gazete gibi gazete ile medeniyet arasındaki ilişkiyi vurgulamıştır. Toplumun, medeni dün- ya ile mukayese edildiğinde önemli eksikleri olduğuna değinen Ali Efendi, bu eksiklikleri gidermenin yolu olarak gazeteyi göstermiştir (Basiret, 20 Şevval 1286, Nr. 1). Ali Efendi, Avrupa’nın hâlihazırda sa- hip olduğu seviyeyi matbuattaki gelişmelere bağlamış ve serbest mat- buat sayesinde medenii toplumlar seviyesine ulaşılabileceği uyarısın- da bulunmuştur. Bunun için çaba sarf etmenin toplumsal bir görev olduğuna işaret eden Ali Efendi, bir anlamda kendisinin bu türden bir göreve talip olduğunu göstermiştir (Basiret, 20 Şevval 1286, Nr. 1). Ali Efendi, gazete ve medeni toplum arasında kurduğu ilişkinin bir benzerini okuma-yazma ve gazete arasında da kurmuştur. Kahveha- nelerde ve diğer kamusal alanlarda zaman zaman okuma bilenlerin yüksek sesle okuması ile gazeteler okuma bilmeyenlerin istifadesi- ne de sunulsa da gazeteden doğal olarak okuma yazma bilenler ya- rar sağlamaktadır. Bu hususta bir karşılaştırma yapan Basiretçi Ali Efendi, Avrupa’da okuma yazma bilmeyenlerin oranının %10’u bile bulmadığını, oysa bizde bunun neredeyse tam tersi olduğunu belirt- miştir. Bu nedenle okuma yazma bilenlerin oranını hızla yükseltmek için gerekeli gayretin gösterilmesi uyarısında bulunmuştur. Bu hu- susta çok geç kalındığını belirten Ali Efendi, “Avrupalıları kendimize güldürmeyelim” şeklinde yöneticileri ikaz etmiştir (Basiret, 20 Şevval 1286, Nr. 1). Namık Kemal ve arkadaşlarının yayımladığı İbret gazetesi Türk basın tarihinin önemli köşe taşlarından biridir. Şinasi’den sonra Tasvir-i Ef- kâr gazetesinin idaresini eline alan Namık Kemal bir süre sonra yurt dışına çıkmış ve arkadaşlarıyla birlikte Londra’da Hürriyet gazetesini yayımlamıştı. 1870 yılında İstanbul’a dönen Namık Kemal (Mardin, 114 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK 2004, s. 67; Ebuzziya Tevfik, 1973, s. 384) yeni bir gazete çıkarmak için hazırlıklara başlamıştı. Yürürlükte bulunan kanun gereği yeni bir gazete çıkarması mümkün olmayan Namık Kemal, İbret gazetesini kiralamıştır (Mardin, 2004, s.68). Namık Kemal’in yayımladığı İbret’in ilk sayısı 13 Haziran 1872 (1 Ha- ziran 1288) günü piyasaya çıktı. Kemal, Mahir, Tevfik, Nuri ve Reşad imzası ile çıkan mukaddimede izleyecekleri temel ilkenin vatana hizmet olduğu vurgulanmış ve vatana hizmet etmenin yolu olarak da gazete çıkarma gösterilmiştir (İbret, 1 Haziran 1288, Nr. 1). İbret’i çıkaran gazeteciler, uzun senelerden beri meşrutiyet taleplerini her fırsatta dile getiriyorlardı. Dolayısıyla Namık Kemal ve arkadaşları, şayet meşrutî idareye geçilmesine katkıları olursa bunun vatana en büyük hizmet olacağını düşünüyorlardı (Akbulut, 2013, s. 52). Daha önce birçok gazetede vurgulanan gazetenin medeniyet göster- gesi ve medenileşme aracı olduğu vurgusu İbret’te de yer almıştır. Medeni ülkelerde ortaya konulan gelişmelerin toplumsal dönüşüme katkı sağlayacağını düşünen Namık Kemal ve arkadaşları, kendilerini bu türden gelişmeleri Osmanlı toplumuna iletmekle mükellef görü- yorlardı (İbret, 1 Haziran 1288, Nr. 1). Sultan Abdülaziz devrinin sonlarına doğru yayımlanmaya başlayan Sabah gazetesi basın tarihinin uzun soluklu gazetelerinden biridir. Başyazarı Şemseddin Sami olan Sabah gazetesi, 9 Mart 1876 (13 sa- fer 1293) günü okuyucusunun karşısına çıkmıştır. Şemseddin Sami, gazetenin mukaddimesinde iki temel ilkeden söz etmiştir. Bunlardan biri herkesin anlayabileceği bir dil kullanmak, ikincisi de yine herkes tarafından ulaşılabilecek kadar ucuz olmaktır (Sabah, 12 Safer 1293, Nr. 1). Bu iki ilke Sabah gazetesinin geniş kitlelere ulaşma ve ulaştığı bu kitleleri etkileme amacı taşıdığını göstermektedir. Gazetelerin Benimsediği Roller ve Hükûmetin Çizdiği Sınırlar Gazeteler yayın hayatına başladıktan sonra belirledikleri ilkeler doğ- rultusunda faaliyetlerine başlıyorlardı. Okuma yazma oranının dü- şüklüğü, yaygın dağıtım ağının olmaması ve henüz bir gazete okuma kültürünün oluşmaması nedeniyle yüksek tirajlara ulaşıldığı söylene- BİRİNCİ OTURUM 115 mez. Ancak yine de yavaş da olsa gazete satışlarında ve yayımlanan gazete sayısında ciddi bir artışın olduğu gözlemlenmektedir. (Ulusoy Nalcıoğlu, 2013, s. 411). Türkçe özel gazeteler, 1860’lı yıllardan itibaren yeni yeni ortaya çıkan münevver tabakanın meşrutiyet taleplerini dile getirdikleri bir mec- raya dönüşmeye başlamıştı. Vatansever bu aydın gençler Avrupa’yı yakından takip ederek meşrutî idareye geçilmesi için kamuoyu oluş- turmaya çalışıyorlardı (Mardin, 2004, s. 29; Ebuzziya Tevfik, 1973, Ulusoy Nalcıoğlu, 2013, s. 175). Yurt içi ve yurt dışından haberler yanında Şinasi’nin Tasvir-i Efkâr’ın mukaddimesinde ifade ettiği gibi yeri geldiğinde yöneticilere uyarılar içeren yazılar gazete sayfalarında görülmeye başlanmıştı. Böylece ga- zete ve gazeteciler; halkı eğiten, medeni dünyayı halka tanıtan ve aynı zamanda yeri geldiğinde yöneticileri ikaz eden bir role bürünmüştür. Nitekim Ziya Paşa bu doğrultuda, Tercüman-ı Ahval gazetesinin 34. sayısında “Maarife Dair Bend-i Mahsusdur” başlıklı yazısında devle- tin uyguladığı eğitim sistemine ağır eleştiriler getiren bir yazı kale- me almıştı. Ziya Paşa gerek İstanbul’da gerekse taşrada yıllardan beri okullar için o kadar masraf edilmesine rağmen mezun öğrencilerin pek azının devletin işine yaradığını, bu okullarda uygulanan yöntem- lerin yanlış olduğunu ifade etmişti. Ziya Paşa yazısında, altı yedi yıl eğitim gören öğrencilerin doğru düzgün okuma yazma dahi bilmedi- ğini daha da önemlisi hocalarının dahi bu kabiliyette olmadığını id- dia etmişti (Tercüman-ı Ahval, 2 Zilkade 1277, Nr. 34). Gazete ve gazeteciler her ne kadar belirledikleri ilkeler doğrultusun- da ve üstlendikleri rol çerçevesinde faaliyet gösteriyor olsalar da yö- neticiler buna zamanla sınır belirleme gereği duymaya başladı. Bu ne- denle Türk basın tarihinde hükûmetle gazete ve gazeteciler arasında çetin bir mücadele ilk özel Türkçe gazetenin yayımlanmaya başlama- sından kısa bir süre sonra başlamış oldu. Türkiye’de matbaa, kitap basımı ve gazetelere yönelik ilk hukuki düzenleme 1857 yılında yapılmıştır. Henüz Türkçe özel gazetenin bulunmadığı bu dönemde yapılan bu çalışma daha çok matbaa ve ki- tap basımına yöneliktir (Ertuğ, 1970, s. 193). Ertesi yıl, 1858’de yürürlüğe 116 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK giren Ceza Kanunnamesi ile matbuata ilişkin yeni kararlar alınmış ve buna göre herhangi bir millet aleyhine ve genel ahlaka aykırı yayın- larla asılsız isnatlar suç kapsamına alınmıştır (İnuğur, 2002, s. 201; Akbulut, 2013, s. 45). 1864 yılında hazırlanan Matbuat Nizamnamesi basına yönelik bir diğer hukuki düzenleme olmuştur. Buna göre gaze- telerin geçici veya daimi kapatılma kararı mahkeme kararı yerine ida- ri tasarrufa bırakılmıştır (İnuğur, 2002, s. 203). Basına yönelik yeni sınırlar belirleyen diğer bir düzenleme 1867 tarihli Kararnâme’dir. Bu kararname, daha önce hazırlanmış olan düzenlemeler dışında kalan hususlar için hükûmete gazete kapatma yetkisi veriyordu. Böylece hükûmet aleyhine yapılan her tür yayın engellenmiş olacaktı (İnuğur, 2002, s. 205). Basının kendisine biçtiği rol ve buna karşılık hükûmetin belirlediği sınırlar çok geçmeden zorlu bir mücadeleyi beraberinde getirmiştir. Nitekim yukarıda belirttiğimiz Ziya Paşa’nın yazısı bu mücadelenin ilk halkasını oluşturmuştur. Eğitim sistemi ve öğretmenlere yönelik eleştiriler nedeniyle Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayını on beş gün süreyle durdurulmuştur (Kotan, 2020, s. 41). Böylece Türk basın tari- hinde bir gazete ilk defa hükûmete yönelik tenkit ve uyarıları nede- niyle cezalandırılmış oldu. Şinasi’nin Agâh Efendi’den ayrılıp Tasvir-i Efkâr adıyla yeni bir gazete çıkarması gazeteciliğe yeni bir soluk getirmiştir. Siyasî ve toplumsal konulara hassasiyetle eğilen Şinasi, halk adına yöneticileri denetleme ve eleştiri vazifesini yürütüyordu (Ulusoy Nalcıoğlu, 2013, s. 268). Şi- nasi’nin Âlî Paşa’ya yönelik bir suikast girişimi sonrası soruşturmaya uğrama korkusuyla yurt dışına çıkmasından sonra Tasvir-i Efkâr’ın idaresi Namık Kemal’e geçmişti. Genç başyazar, başlangıçta yazdığı yazılarla takdir toplamış ve hatta Âlî Paşa tarafından kendisine rütbe dahi verilmişti (İnuğur, 2002, s. 196). Namık Kemal’in yazmış olduğu siyasi yazılar bir süre sonra hükûmeti ciddi şekilde rahatsız etmeye başlamıştır. 1866 yılında başlayan Girit İsyanı, Türk basınında kendisine geniş yer bulmuştur. Gazetelerde, uluslararası bir meseleye dönüşen Girit’te, hükûmetin acz içinde ol- duğuna ilişkin yazılar yer alıyorlardı. Nitekim Namık Kemal “Şark Meselesine Dair Bir Layihadır” başlıklı yazısında hükûmeti izlenen BİRİNCİ OTURUM 117 çekingen politikadan dolayı sert bir biçimde eleştirmiştir (Tasvir-i Ef- kâr, 4 Zilkade 1283, Nr. 465). Ardı ardına gelen eleştiriler üzerine Na- mık Kemal gazetecilikten men edilmiş ve Erzurum vali muavinliğine atanmıştır. Ancak o Erzurum’a gitmek yerine Avrupa’ya kaçarak eleş- tiri ve taleplerini gazeteler yoluyla sürdürmeyi tercih etmiştir (Kotan, 2020, s. 52). Girit meselesi dolayısıyla hükûmete yönelik eleştiri getiren bir diğer isim Ali Suavi olmuştur. Muhbir gazetesini çıkaran Ali Suavi, izlenen politikadan duyduğu rahatsızlığı dile getirmiş ve daha sonra gazete- nin bir günlük hasılatını Girit’te zarar gören Müslümanlara bağışlaya- cağına dair bir kampanya duyurusu yayınlamıştı (Kotan, 2020, s. 58). Ali Suavi’nin Girit ve ardından Mısır’a ilişkin hükûmeti rahatsız edici yazılarından sonra 31. sayıda, Belgrat Kalesi’nin Sırplara verildiğine ilişkin yazısı bardağı taşırmış ve gazete bir ay süreyle kapatılmıştır (Muhbir, 2 Zilkade 1283, Nr. 31). Hükûmet politikalarına çoğunlukla destek vermesine rağmen Basiret gazetesi de uyarı ve kapatma cezalarından kurtulamamıştır. Bilhas- sa Zaptiye Müşiri Hüsnü Paşa’ya yönelik yazıları nedeniyle Basiretçi Ali Efendi zaman zaman nezarete atıldığı gibi gazetesine de birçok kez ihtar gönderilmiştir (Basiretçi Ali Efendi, 1997, s. 120). Ali Efendi bir yazısında da Rum, Bulgar ve Ermeni gazetelerinin her istediğini yazarken kendilerinin bundan mahrum olduğunu, hükûmetin bu ga- zetelere daha fazla güven duyduğunu ifade ederek teessüflerini bil- dirmiştir (Basiret, 18 Zilkade 1288, Nr. 582). Ertesi gün Menemen kay- makamına yönelik yapılan yolsuzluk baskınını sayfalarına taşıyan Basiret gazetesi iki ay süreyle kapatılmıştır (Basiret, 19 Zilkade 1288, Nr. 583; Basiret, 20 Muharrem 1289, Nr. 585). 1871 yılında Sadrazam Âlî Paşa’nın ölümü ile göreve getirilen Mah- mud Nedim Paşa, umumi af ilan etmiş ve yurt dışında bulunan Yeni Osmanlıların tamamı İstanbul’a geri dönmüştü (Mardin, 2004, s. 68). Daha önce dönüş yapmış olan Namık Kemal de basının görece rahat- ladığı bu ortamda yeniden gazete çıkarabileceklerini düşünmüştü. İşte bu sıralar daha önce de ifade edildiği üzere İbret adlı gazeteyi ki- ralamış ve düşüncelerini okuyucularıyla paylaşmaya başlamıştı. 118 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Namık Kemal ve arkadaşlarının yazdığı yazılar kısa zaman içerisinde hükûmet çevrelerine rahatsızlık vermeye başlamıştı. Namık Kemal’in “Garaz Marazdır” ve Reşad Bey’in “İstikraz” başlıklı yazıları (İbret, 3 Cemaziyelevvel 1289, Nr. 19) yöneticiler arasında öfkeye sebep oluş ve gazete dört ay süreyle kapatılmıştır. Bu sırada Gelibolu mutasarrıflı- ğına atanan Namık Kemal, dört ay dolmadan gazetenin yayımlanma- sına izin verilmiş olmasına rağmen yazdığı ilk yazıda İbret’e verilen kapatma cezasının haksız olduğunu söyleme cesaretini göstermiştir (İbret, 27 Receb 1289, Nr. 20). Namık Kemal’in kitap basımına ilişkin yaptığı eleştiri sonrası İbret bir aylığına yeniden kapatılmış ve tekrar yayımlanmaya başladığında Namık Kemal bir kez daha uğradıkları haksızlığı dile getirmişti. İb- ret’in üçüncü ve son kez kapatılması Vatan Yahut Silistre oyunu son- rası olmuştur. Halkın gösterdiği yoğun ilgi ve tezahüratlar 132. sayıyla beraber bir daha yayımlanmamak üzere İbret’in kapatılmasına sebep olmuştur (Kotan, 2020, ss. 91-93). Sonuç Türk basın tarihi, Sultan II. Mahmud devrinde icraatı halka duyur- mak ve kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla çıkarılan Tak- vim-i Vekayi ile başlamıştır. Ardından hazine desteği ile yayımlanan Ceride-i Havadis yarı resmî bir yayın organı olarak benzer bir gayeye hizmet etmiştir. Ancak Ceride-i Havadis gerek eğitimin önemine yö- nelik yaklaşımı ve gerekse gazetecilik mesleğinin doğuşuna olan kat- kısı ile Takvim-i Vekayi’den daha fazla etkili olmuştur. Buna rağmen her iki gazetenin de toplumda yeterli ilgiyi gördüğü söylenemez. Tercüman-ı Ahval ile birlikte Türkçe özel gazetecilik başlamıştır. Agâh Efendi ve Şinasi’nin birlikte çıkardığı bu gazete benimsediği il- keler ve üstlendiği rol ile büyük oranda sonraki gazeteler için örnek teşkil etmiştir. Gazetenin toplumu eğitme, medeni dünyayı tanıtma faaliyeti halk arasında karşılık bulmaya başlamıştır. 1860’lı yıllarda hürriyet, meşrutiyet ve anayasa gibi kavramlar bil- hassa Yeni Osmanlıların çıkardığı gazetelerde sık sık görülmeye baş- lamıştı. Toplumun ihtiyaçlarını dile getiren gazeteler kitlelerin hem BİRİNCİ OTURUM 119 sesi hem de kulağı olma amacındaydı. Ancak yönetime getirilen eleş- tiriler mevzuata eklenen yeni düzenlemelerle savuşturulmaya çalışı- lırken pek çok kez gazetelere ve gazetecilere cezalar verilmiştir. 1857, 1858, 1864 ve 1867 yıllarında doğrudan veya dolaylı olarak mat- buata ilişkin yapılan hukuki düzenlemeler nedeniyle Sultan Abdüla- ziz devri hükûmet ve gazeteler arasında süreklilik arz eden bir müca- deleyle geçmiştir. Bilhassa Yeni Osmanlıların Âlî Paşa’nın şahsında toplanan sert eleştirileri dikkat çekmektedir. 1871 yılında Âlî Paşa’nın ölümü ile ortaya çıkan görece özgür basın umudu gerçekleşmemiştir. Bu durum hükûmet ve gazeteler arasında yaşanan çatışmanın kişisel değil sistemle ilgili olduğunu göstermiştir. Sonuç itibarıyla, Sultan Abdülaziz devrinde ciddi bir ivme kazanan Türkçe özel gazeteler çeşitli sorunlarla karşılaşmış olmakla birlikte, zamanla gazete sayılarında ve tirajlarında önemli bir artış görülmüş- tür. Bu dönemle birlikte gazetecilik bir meslek olarak itibar kazan- mış, yaygınlaşmış ve taşrada dahi vilayet gazeteleri yayımlanmıştır. Bu arada gazeteler, dilin sadeleştirilmesi ve noktalama işaretlerinin kullanılması gibi hususlara verdikleri katkıyla belirledikleri ilkeler- den birini de gerçekleştirmişlerdir. Bu haliyle Türk basınının Sultan II. Abdülhamid devrine belirli bir olgunlukla girdiği söylenebilir. Kaynakça Süreli Yayınlar Basiret İbret Muhbir Sabah Takvim-i Vekayi Tasvir-i Efkâr Terakki Tercüman-ı Ahval 120 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Araştırma Eserleri Abadan, N. (1961). “Gazeteciliğin Gelişim Safhaları”, Ankara Üniversitesi Siya- sal Bilgiler Fakültesi Dergisi, 16(1), 118-140. Akbulut, U. (2013). “Osmanlı Basın Tarihine Bir Katkı: Gazetelerin Yayınlanma Amaçları Üzerine (1831-1876)”, Turkish Studies, 8(5), 31-57. Alemdar, K. (1981). Türkiye’de Çağdaş Haberleşmenin Tarihsel Kökenleri, An- kara: Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Yayınları. Basiretçi Ali Efendi (1977). İstanbul’da Yarım Asırlık Vekayi-i Mühimme, Haz. Nuri Sağlam, İstanbul: Kitabevi Budak, A. (2012). “Fransız Devrimi’nin Osmanlı’ya Armağanı: Gazete, Türk Ba- sınının Doğuşu”, Turkish Studies,7(3), 102-138. Ebuzziya Tevfik. (1973). Yeni Osmanlılar Tarihi, Yay. Şemsettin Kutlu, İstan- bul: Hürriyet Yayınları. Ertuğ, H. R. (1970). Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi I, İstanbul: İstanbul Üni- versitesi Yayınları. İnuğur, M.N. (2002). Basın ve Yayın Tarihi, İstanbul: Der Yayınları. Jeanneney, J-N. (2009). Başlangıcından Günümüze Medya Tarihi, Çev. Esra Atuk, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Koloğlu, O. (bty). Takvim-i Vekayi Türk Basınında 150 Yıl 1831-1981, Ankara: Çağdaş Gazeteciler Derneği Yayınları. Kotan, S. (2020). Meşrutiyet Öncesi Dönemde Gazetelere Uygulanan Yasaklar ve Cezalar (1860-1976), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Erzurum: Erzu- rum Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Mardin, Ş. (2004). Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu, İstanbul: İletişim Yayınları. Özçağlan, M. (2008). “Gazetelerin Gelişimi ve Gazeteciliğin Geleceği (Yeni Teknolojiler ve Medya Ekonomisi Açısından Genel Bir Değerlendirme)”, Mar- mara İletişim Dergisi, 13, 131-159. Pettegree, A. (2022). Haberin Ortaya Çıkışı, Dünyanın Haberleşme Süreci, Çev. Ecem Mutludoğan, İstanbul: Bilge Kültür Sanat. Tokgöz, O. (1981). Temel Gazetecilik, Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgi- ler Fakültesi Yayınları. Ulusoy Nalcıoğlu, B. (2013). Osmanlı’da Muhalif Basının Doğuşu 1828-1876, İs- tanbul: Yeditepe Yayınları. Yazıcı, N. (1983). Takvim-i Vekayi ‘Belgeler’, Ankara: Gazi Üniversitesi Yayınları. BİRİNCİ OTURUM 121 Yazıcı, N. (1994). “Tanzimat Dönemi Basını Konusunda Bir Değerlendirme”, Tanzimat’ın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, 31 Ekim-3 Kasım 1989, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları. Ekler* * Eklerde kullanılan gazete görselleri İstanbul Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kitaplığından alın- mıştır. Ek-1: Ceride-i Havadis gazetesinin ilk sayısının birinci sayfası. 122 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ek-2: Türkiye’de ilk kapatma cezasının uygulanmasına sebep olan Ziya Paşa’nın Tercüman-ı Ahval gazetesinin 34. sayısında yer alan “Maarife Dair Bend-i Mahsusdur” başlıklı yazısından bir kesit. BİRİNCİ OTURUM 123 Ek-3: Tasvir-i Efkâr gazetesinin ilk sayısından bir kesit. Ek-4: Muhbir gazetesinin ilk sayısından bir kesit. 124 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ek-5: Terakki gazetesinin ilk sayısından bir kesit. BİRİNCİ OTURUM 125 Ek-6: İbret gazetesinin ilk sayısının birinci sayfası. 126 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 127 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK İkinci Oturum Moderatör: Zafer Kiraz Araş.Gör. Muhammet Ünal Arvas Prof. Dr. Fahri Sakal Doç. Dr. Ufuk Erdem Millî Mücadeleden Erken Cumhuriyet Cumhuriyet Dönemine Türk Basını KONUŞMACILAR Zafer Kiraz | TRT Eski Spikeri Ö ncelikle hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Son oturuma iştirakinizden dolayı teşekkür ediyorum, şimdi- den sabırlar diliyorum. Biraz rahat konuşan bir insanım; çünkü her şeyden önce akademik unvanım yok; 16 yıldır eğitim veriyorum ama herhangi bir akademik unvana sahip değilim. Bir iletişimciyim ve iletişimci olmam sıfatıyla da birazcık rahat konu- şuyorum. 1,5 saat boyunca sizlerle birlikte olacağız: Ben de bu arada Zakir Hocama şükranlarımı sunuyorum. Öylesine güzel bir yönetim gösterdi ki kısa sürede ikinci oturumu tamamladı, bizi son oturuma hazır hâle getirdi. Ben 1,5 saat konuşup ondan sonra hepinize veda edebilirim. Mikrofon bana geldiğinde tehlikeli bir durum bu, her şeyden önce. İle- tişim eğitimi verdiğim için, her şeyden önce biz yetişkinlerin ortala- ma algı süresi 20 dakika olarak bilinir, hâlbuki bu süre 4,5 dakikadır. Mümkün olduğunca algınızı yüksek tutarsanız çok sevinirim; çünkü sempozyumlar genelde insanın içinin geçtiği, gözlerinin kapandığı ve başka hülyalara dalındığı anlardır. Onun için de mümkün olduğunca hocalarımla birlikte sizi birazcık diri tutmaya çalışacağız, öncelikle onu söylemeliyim. Bu arada sorusu olan varsa tabii ki sorabilir. Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu İkinci Oturum 130 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Hocalarıma sözü vermeden önce bir videomuz var. Onun yayınına geçmeden önce, hazır burada birlikteyken bir konuyu açıklığa kavuş- turmak istiyorum. Bana verilen şu andaki görev moderatörlük. Nefret ediyorum bu kelimeden. Bana vantilatör, ekskavatör, karbüratör gibi geliyor. Latince kökenli, Fransızca bir kelime de işin garip tarafı bu- nun Türkçe karşılığı var. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İle- tişim Başkanlığındayken bunu söyleyeyim de belki buradan bu güzel virüsü yayar, her tarafa bir şekilde aktarabiliriz. Hocalarım, yanlış ha- tırlamıyorsam 1400 yıl önce Dede Korkut’ta bile yön kelimesi geçiyor. Türkçe yönlendirici, yöneten, yönetici kelimesi varken karbüratör demek gibi, vantilatör demek gibi moderatör bana garip geliyor; yani neden bu sözcük kullanıyor diye. Dolayısıyla da ben kendimi yönlen- dirici olarak tanımlıyorum. Moderatör olarak tanımlamıyorum; bunu özellikle ve özellikle belirteyim. Çok teşekkür ediyorum, sağ olun. ZAFER KİRAZ | TRT ESKİ SPİKERİ 131 İKİNCİ OTURUM Şimdi İletişim Başkanlığı araştırmacılara, akademisyenlere, iletişim- cilere hepimize çok büyük, dev bir eser armağan etti. Gerçekten müt- hiş bir eser bu; dolayısıyla da bunu zaten bugünkü sempozyumda özellikle Sayın İletişim Başkanı bunu sabahki oturumda zaten söy- lemişlerdi. Nedir, “Türkiye Cumhuriyeti Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umu- miyesi Künye Albümü 1924-1927”? Bu eser vücuda getirilirken neler yapıldı, hangi aşamalardan geçildi, içeriği neden oluşuyor? Evet ben şahsım adına bu harika eser için, bu Künye Albümü için İle- tişim Başkanlığına şükranlarımı sunuyorum. Emeğinize sağlık, ger- çekten müthiş bir eser ortaya çıkarılmış. En başta söylemiştim; 30 yıl canlı yayında olduğum için çok rahatım. Siz de lütfen rahat olun. Soru soracağınız zaman lütfen bunu derhâl gerçekleştirebilirsiniz. Hocalarımla da zaten ön görüşmede kendileri- ne de söyledim. Mümkün olduğunca sizi bu son oturumda sıkmadan en azından hocalarım verebilecekleri tüm mesajları vermeye çalışa- caklar. Önce Muhammet Ünal Arvas hocama söz vereceğim. Hocam, ben o zamanki adıyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın-Yayın Yüksekokulunu bitirdim. Orada okudum. Biz kendi aramızda okulumuza şaka yollu olarak Matbuat ve Neşriyat Mekteb-i Âli’si derdik ve kendi aramızda gülerdik. Bizim en büyük keyfimiz buydu ama tabii ki şimdiki nesle bunu anlatabilmek müm- kün değil. Bir kere Türk basın tarihi açısından dünya basınını izlemek, incele- mek adına özellikle Umumiye çok önemli bir kuruluş. Siz zaten pek çok konuda bilgi vereceksiniz. Daha sonra Basın-Yayın ve Enformas- yon Genel Müdürlüğüne dönüşüyor ve şimdiki İletişim Başkanlığına dönüşen çok uzun bir süreç. Ama tabii ki bizim konumuz şu; siz bu çalışmanın içinde yer aldınız, bu emeğin içerisinde alın teriniz var ve çok özel bir süreç yaşadınız. Bu konudaki değerlendirmelerinizi, ya- pılan çalışmaları ve yaşananları bizlerle ve konuklarımızla paylaşır mısınız? 132 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Türk Basın Tarihi Açısından Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi Künye Albümünün Yeri ve Önemi* Muhammet Ünal Arvas | Araştırma Görevlisi, Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Bilgi ve Belge Yönetimi Özet İ nsanlık tarihi boyunca toplumlar, yaşamlarını sürdürebilmek ve deneyimlerini gelecek nesillere aktarabilmek için elde ettikleri bil- gileri kaydetme gereksinimi duymuşlardır. Bilginin kaydedilmesi, düzenlemesi ve erişime sunulması için insanoğlunun keşfettiği en önemli hizmet kurumlarından biri de arşivlerdir. Arşivler, kişilerin ve kurumların faaliyetleri sonucu üretilen kanıt niteliğindeki bilgilerin muhafaza edildiği, düzenlendiği ve erişime sunulduğu kurumlar olarak devletin idari teşkilatları içerisinde önemli bir yere sahiptir. Matbaanın günlük hayatta kullanımının artması ile bilgi kayıt ortam- ları ve bilgi yayımı hızlanmıştır. Bu alanda en çok etkilenen sektör ise basın yayın sektörüdür. Matbaanın ülkemize gelmesi ile hem ulusal hem de uluslararası alanda gazete ve dergi gibi süreli yayın türündeki * Bu çalışma yazarın 2022 yılında hazırlamış olduğu “Türkiye Cumhuriyeti Matbuat ve İstihbarat Mü- düriyet-i Umumiyesi Künye Albümü: 1924-1927/Hazırlayan Muhammet Ünal ARVAS, Serkan ERDAL, Büşra K. AKTUNA, Ankara: 2022” adlı eserden üretilmiştir. 134 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bilgi kaynaklarının yayınında artış yaşanmıştır. Literatür incelendi- ğinde Osmanlı Devleti’nin son dönemleri ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemlerinde birçok alanda dergi ve gazete görmek müm- kündür. Basın yayın faaliyetlerindeki bu artış ulusal ve uluslararası düzeyde basını takip etme, analiz etme ve yayın yapma iş ve işlem- lerini de beraberinde getirmiştir. Nitekim Cumhuriyetimizin kurucu meclisi Türkiye Büyük Millet Meclisi, kurulduktan kısa bir süre sonra 7 Haziran 1920 tarihinde 6 nolu kanun ile Matbuat ve İstihbarat Mü- düriyet-i Umumiyesi kurulması için kanun çıkarmıştır. Türkiye Cum- huriyeti Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi hem iç basını hem de dış basını takip etmek, basın yayın faaliyetlerini desteklemek, ülke yararına propaganda faaliyetlerini desteklemek gibi görevlerinin yanında Türkiye Cumhuriyeti’nde faaliyet gösteren basın yayın kuru- luşlarının çalışanlarına ve yurt dışından Türkiye’ye gelen yabancı ba- sın mensuplarına basın kartı verme görevini de yerine getirmiştir. Ku- rum, basın mensuplarının isim, kurum, unvan ve fotoğraf bilgilerini içeren kayıtlarının tutulması ile o döneme ait basın yayın faaliyetleri hakkında önemli bilgilerin günümüze aktarılmasına vesile olmuştur. Bu çalışmada, Millî Mücadele sonrası Matbuat ve İstihbarat Müdüri- yet-i Umumiyesi Künye albümü kapsamında 1924-1927 yılları arasın- da Türkiye’de faaliyet gösteren basın yayın kuruluşları ve mensupları hakkında bilgi verilmesi amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Basın Tarihi, Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi, Basın Kartları Giriş İnsanlık tarihi boyunca yaşanan bilimsel gelişmeler insanların, top- lumların ve devletlerin gelişimi ve değişimi üzerinde büyük rol oyna- mıştır. Bilimsel gelişmelere açık olan toplumlar ve devletler tarihin her döneminde aktif rol oynamışlardır. Burada en önemli unsur ise devletin yönetimi altındaki milletlerin bilgi ihtiyacını karşılayabil- mek ve insanlara kendilerini özgürce ifade edebilecekleri ortamlar sunmaktır. Nitekim bilginin kayıt altına alınması, iletilmesi ve korun- ması için büyük öneme sahip olan matbaanın icat edilmesi ve gelişti- 135 rilmesi ile dergi ve gazete gibi kitle iletişim araçlarının geliştirilmesi ve yaygınlaşması önemli rol oynamıştır. Fransız İhtilali’nden sonra başlayan milliyetçilik akımı ile devletler kendi milletlerinin kalkın- ması için basın ve yayın faaliyetlerine büyük önem vermiştir. Şüphe- siz ki bu dönemde Osmanlı Devleti’nin ve tebaasının bu gelişmeler- den etkilenmemesi düşünülemez. Osmanlı Devleti basın tarihi incelendiğinde birçok konuda ve birçok dilde gazete ve dergi yayımlandığı, aynı zamanda diğer ülkelerin ba- sın yayın organlarının faaliyetlerine de izin verildiği görülmektedir. Bu şeffaflık ve basın özgürlüğü devletin en zor zamanlarında ve Tür- kiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dönemlerinde bile takdire şayan bir şe- kilde yerine getirilmiştir. Bunun güzel bir kanıtı Türkiye Cumhuriyeti Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü Künye Albümü’dür. Künye albümü içerisinde 1924-1927 yılları arasında faaliyet göstermiş Türk, Fransız, Ermeni, Rum, Bulgar, İngiliz, Rus, Alman milletlerinden basın MUHAMMET ÜNAL ARVAS | ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ, ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ, EDEBİYAT FAKÜLTESİ İKİNCİ OTURUM 136 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK mensuplarının çalıştığı gazete ve dergiler, unvanları, kayıt tarihleri ve fotoğrafları yer almaktadır. Basın tarihi açısından önemli bir dönemi aydınlatacak ve rehberlik edecek niteliğe sahip olan bu eser Türk ba- sın tarihi açısından önemli çalışmaların yapılmasına kaynaklık ede- cek niteliktedir. Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü Künye Albümü 7 Haziran 1920 tarihinde I. TBMM tarafından kabul edilen 6 sayılı ka- nun ile Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü kurulmuştur. İlgili kanunun ilk maddesi “Alelûmum dahilî ve harici neşriyat ve irşadat ve istihbarat işleriyle meşgul olmak ve bilcümle matbuat umuruna merci teşkil eylemek üzere «Matbuat ve İstihbarat Müdüriyeti Umu- miyesi» unvanı ile icra riyasetine merbut bir Müdüriyet-i Umumiye tesis edilmiştir” (Matbuat…, 1337) ifadesi ile kurumun yurt içinde ve yurt dışında basın faaliyetleri hakkında istihbarat sağlamak ve ba- sın yayın faaliyetlerini araştırmak amacıyla kurulduğu belirtilmiştir. Kanunun, Millî Mücadele döneminde ve Meclis’in açılmasından kısa bir süre sonra kabul edilmesi o dönemde basın yayın faaliyetlerine ne kadar önem verildiğinin göstergesidir. Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğünün, dünya basınını izlemek ve analiz etmek, ülke içerisinde faaliyet gösteren basın yayın kuru- luşlarının yayın faaliyetlerini onaylamak, yurt içinde ve yurt dışında faaliyet gösteren basın mensuplarının basın kartlarını vermek gibi önemli görevlerinin yanında Millî Mücadele döneminde Millî Müca- dele propagandası yapan basın yayın kuruluşlarına da maddi destek verdiği bilinmektedir. Ankara’da Yeni Gün, İstanbul’da İleri, Konya’da Babalık, Kastamonu’da Sebîlürreşâd, Diyarbakır’da Küçük Mecmua bu basın yayın kuruluşlarından bazılarıdır (Semiz & Akandere, 2002, s. 931). Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü faaliyetleri arasında yer alan yurt içinde faaliyet gösteren basın mensuplarına ve Türkiye’ye gelen ve Türkiye’den yurt dışına giden, yurt dışında daimî görevde olan basın mensuplarına basın kartı vermek de vardır. Bu bağlamda basın kartı almaya hak kazanan basın mensuplarının bilgileri Mat- 137 buat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü Sicil Defteri’ne kaydedilmiştir. O dönemde basın mensuplarının ve basın kuruluşlarının kayıtlarının arşivlenmesi amacıyla basın mensubunun adı, basın kuruluşunun adı, basın kartı numarası, kayıt yaptırılan tarih gibi önemli bilgiler kayıt altına alınmıştır. Arşivsel anlamda kanıt niteliği taşıyan defter, günümüzde Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi Künye Al- bümü olarak Türk basın literatüründe yerini almıştır. Türk basın tarihi literatürüne 2022 yılında kazandırılan eser, basın tarihimiz açısından mihenk taşı diyebileceğimiz bir öneme sahiptir. Kitap yayına hazırlanırken yapılan araştırmalar, özellikle Cumhu- riyet’in kuruluşunun ilk on yıllık sürecinde faaliyet göstermiş basın yayın kuruluşları ve basın mensupları hakkında bilgi içeren kaynak- ların ve kökleri Cumhuriyet’e ve öncesine dayanan köklü basın yayın kuruluşlarının geçmişine ışık tutacak kaynak eserlerinin sınırlı oldu- ğunu göstermiştir. Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi Künye Albümü kayıt- ları basın mensupları hakkında niteleyici bilgileri kayıt altına alarak o dönemin basın hayatı hakkında da önemli bilgiler vermektedir. Bu hususlar şu şekilde sıralanabilir: • Cumhuriyet dönemi kadın gazeteciler • Basın mensuplarının görevleri • Yurt dışından ülkemize gelmiş ve ülkemizde görev yapan basın mensupları • Yurt dışında faaliyet gösteren, ülkemizde temsilcilikleri olan basın yayın kuruluşları • Hem Türkiye’de hem de yurt dışında iki ülkenin farklı kurumları adına çalışan basın mensupları • Matbuat ve İstihbarat Umum Müdürlüğü ve Anadolu Ajansı çalı- şanları Kapsam ve Sınırlılıklar Bu çalışmanın kapsamı Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiye- si Künye Albümü 1924-1927 adlı eser ile sınırlandırılmıştır. Bulgular İKİNCİ OTURUM 138 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bölümündeki bütün veriler ve resimler eserden alınmıştır. Bu neden- le basın yayın kuruluşları ve çalışanlarına ait bilgilerin her birine ait sayfa bilgisinin kaynak olarak gösterilmesinin, metni okumayı ve cümle bütünlüğünü etkileyeceği düşünüldüğünden sadece eser adı- na gönderme yapılmıştır. Bulgularda bütün basın yayın kuruluşları ve çalışanlarına ait bilgilere ve fotoğraflara eserin içerisinden indeks yönlendirmesi ile rahatlıkla erişilebilmektedir. Bulgular Künye Albümünde Yer Alan Kadın Basın Mensupları Künye albümünde 1924-1927 yılları arasında sekiz kadın basın men- subunun bilgisi yer almaktadır. Basın mensuplarının dördü Türk, dördü yabancı basın mensubudur. Nezihe Ferah Hanım, 27 Kanun-i Sani 1340/27 Ocak 1924 tarihinde yerel basın kuruluşlarından Mersin Gazetesi’nde heyet-i tahririnde görev almıştır (Arvas, Erdal, & K. Aktuna, 2022). Şekil 1: Nezihe Ferah Hanım Hüsna Hanım ve Emine Melahat Hanım 28 Şubat 1340/28 Şubat 1924 tarihinde Union Commercial Mecmuası heyet-i tahririnde görev al- mışlardır (Arvas vd., 2022). Basın tarihimiz açısından önemli şahsiyetlerden biri de Asar-ı Nisvan Mecmuası sahibi ve sorumlu müdürü Fevziye Abdürreşid Hanım’dır. Dergi 20 sayı Âsâr-ı Nisvan olarak, 21. sayıdan sonra Kadın Yazıları olarak toplam 28 sayı yayımlanmıştır. Derginin yazar kadrosu tama- 139 men kadınlardan oluşup 26 Ocak 1925 – Kasım 1926 yılları arasında yayın faaliyetini yürütmüştür (Karabacak, 2012, s. 119-120). Şekil 2: Fevziye Abdürreşid Hanım Basın tarihimiz açısından önemli kadın basın mensuplarından biri de Madam Hayganuş Mark’tır. Hem Osmanlı dönemi hem de Türkiye Cumhuriyeti döneminde çeşitli görevlerde ve basın yayın kuruluşla- rında görev yapmıştır. 1919 yılında yayımlanmaya başlayan Hay Gin (Ermeni Kadını) mecmuasını kurmuş ve sorumlu müdürlüğünü yap- mıştır (Arvas vd., 2022, s. XXXIV). Şekil 4: Madam Hayganuş Mark (üst), Miss Ring (sol), Madam Andre Viyolist (sağ üst), Missis Rozella (sağ alt) İKİNCİ OTURUM 140 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Diğer üç kadın gazeteci ise Madam Andre Viyolist ve Miss Ring’dir. Madam Andre Viyolist Le Petit Parisien gazetesinin, Miss Ring ise Associated Press Amerika ajansı ve New York Times Gazetesi Türki- ye muhabirliği görevi yapmışlardır (Arvas vd., 2022). Basın Mensuplarının Unvanları Künye albümünde basın kartı alan basın mensuplarının görevleri in- celendiğinde 1924-1927 yılları arasında muhabir, muhbir, istihbarat memuru, spor muhabiri, temaşa muhabiri, fotoğrafçı, litografya me- muru, sevk memuru, idare memuru, heyet-i tahrir, heyet-i tahrir mü- dürü, mümessil, sahib-i imtiyaz, müdür-i mesul, mübeyyiz, ressam gibi unvanlar yer almaktadır. Künye Albümünde Yer Alan Ressamlar Künye albümü incelendiğinde dönemin süreli yayınlarında görselle- rin hazırlanması için ressamların da görev aldığı görülmektedir. Bu ressamlardan bazıları Karagöz, Fransızca P’st ve Vakit gazeteleri res- samı Teo Efendi, Akbaba gazetesi ressamı Ramiz Bey ve İsmail Hak- kı Bey, Tevhîd-i Efkâr ve Cumhuriyet gazeteleri ressamı Ali Cemal Bey’dir (Arvas vd., 2022). Şekil 5. Teo Efendi Şekil 7: İsmail Hakkı Bey Şekil 6: Ramiz Bey Şekil 8: Ali Cemal Bey 141 Türk Edebiyatından Basın Mensupları 1924-1927 yılları arasında kayıtlara girmiş basın mensupları içerisin- de Türk Edebiyatı’nda önemli birçok ismin de yer aldığı görülmek- tedir. Bunlardan iki önemli örnek, Karagöz Gazetesi heyet-i tahrir müdürü Peyami Safa ve Sada-yı İslam Mecmuası heyet-i tahririnden Mehmet Fuad Köprülü’dür. Şekil 9: Peyami Safa (solda) ve Mehmet Fuat Köprülü (sağda) Künye albümü kayıtlarına göre Mehmet Fuad Köprülü’nün 12 Şubat 1924 tarihinde Sadâ-yı İslam Mecmuasının heyet-i tahririnde görevli olduğu yazılıdır (Arvas vd., 2022, s. 48). Ancak yapılan araştırmalarda Mehmet Fuad Köprülü’nün biyografisinde Sadâ-yı İslam Mecmuası yer almamaktadır. Ayrıca literatür taramaları ve katalog taramaların- da Sadâ-yı İslam Mecmuası bilgisine rastlanmamıştır. Yurt Dışından Ülkemize Gelmiş ve Ülkemizde Görev Yapmış Basın Mensupları Künye albümü incelendiğinde ülke içerisinde faaliyet gösteren birçok yabancı basın kuruluşunun yanı sıra yurt dışından Türkiye’ye gelen ve temsilcilik görevi üstlenen basın mensuplarının olduğu tespit edil- miştir. Türkiye’de Temsilcileri Bulunan Gazete ve Dergiler Künye Albümü verilerine göre 1924-1927 yılları arasında Amerika, İn- giltere, Almanya, Rusya, Mısır gibi birçok ülkeye ait basın yayın kuru- luşunun temsilcisi, muhabir, fotoğrafçı gibi unvanlarda basın mensu- bunun yer aldığı tespit edilmiştir. İKİNCİ OTURUM 142 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK İngiliz basınında önemli bir yere sahip olan basın yayın kuruluşu The Westminster Gazette Türkiye Muhabiri Mösyö Edward Walker 1924 yılında, Morning Post and Daily Advertiser ve The Guardian gazetele- ri Türkiye muhabiri Mister Kuprik 1925 yılında ülkemizde basın yayın mensubu olarak görev yapmıştır (Arvas vd., 2022). Şekil 10: Mösyö Edward Walker (solda) Mister Kuprik (sağda) Amerika basın yayın kuruluşlarından Daily News gazetesi muhabir- lerinden Mösyö Andre Aleksandri ve Sajor Pan Hesbit 1926 yılında, The New York Times gazetesi Türkiye muhabiri Missis Rozella 1926 yılında ve Mösyö Weinberg 1925 yılında basın mensubu olarak görev almıştır. Ayrıca Mösyö Weinberg, L’Illustration gazetesinin de Türki- ye’de görevli fotoğrafçısıdır (Arvas vd., 2022). Şekil 11: Missis Rozella Şekil 12: Mösyö Weinberg Şekil 13: Mösyö Andre Aleksandri Şekil 14: Sajor Pan Hesbit 143 Almanya basın yayın kuruluşlarından Frankfurter Zeitung gazetesi İstanbul Muhabiri Mösyö Filip Roll 1925 yılında, Mısır basın yayın kuruluşlarından El-Ahram Gazetesi Türkiye muhabiri Jan Tizon 1925 yılında ülkemizde basın mensubu olarak çalışmıştır (Arvas vd., 2022). Şekil 15: Mösyö Filip Roll (solda) ve Jan Tizon (sağda) Ayrıca Times, Illustration, Az Est, Petinapolo, Magyarsag, Peşti Hirlap, Elefteros Tipos, Chicago Tribune, Andepandans, Kölnische Zeitung, Elefteron Vima, Deutsche Allgemeine Zeitung, Dernieres Nouvelles de Strasbourg, Karwitz Zeitung, United Press of America, Berliner Tageb- latt gibi o dönemin önemli basın yayın kuruluşlarının mensuplarına ait bilgiler de kitapta yer almaktadır (Arvas vd., 2022). Bu kuruluşlar- dan bazıları hâlen basın yayın faaliyetlerine devam etmektedir. Türkiye’de Temsilcileri Bulunan Ajanslar ve Ajans Mensupları Künye albümü incelendiğinde 1924-1927 yılları arasında Türkiye’de fa- aliyet gösteren yabancı devletlere ait birçok ajansın temsilcilerinin yer aldığı görülmektedir. Bu ajanslardan ve ajans temsilcilerinden bazıları: Rusya haber ajanslarından Telegraph Agency of Soviet Union (TASS) Ankara muhabiri Holdberk 1926 yılında ve İstanbul Mümessili Mös- yö Mark Nikolayevski 1926 yılında ülkemizde ajans çalışanı olarak görev almışlardır (Arvas vd., 2022). Şekil 16: Holdberk (solda) ve Mösyö Mark Nikolayevski (sağda) İKİNCİ OTURUM 144 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Von Reitigen, 1926 yılında Almanya haber ajanslarından Wolff Te- legraphic Bureau İstanbul muhabiri olarak görev almıştır (Arvas vd., 2022). Şekil 17: Von Reitigen Polonya Haber Ajansı (Polish Telegraphic Agency) PAT Türkiye mü- messili Jan Rozgorski 1926 yılında ajans çalışanı olarak görev almıştır (Arvas vd., 2022). Şekil 18: Jan Rozgorski 145 Ayrıca Exchange Telegraphic Agency, Oriental Agency, Jewish Teleg- raphic Agency (Musevi Telgraf Ajansı), Agence Havas gibi hâlen faa- liyetleri devam eden ajansların 1924-1927 yılları arasında görev yapan basın mensuplarına ait bilgileri de yer almaktadır (Arvas vd., 2022). Ermeni Vatandaşların Kurdukları Gazete ve Mecmualar Künye albümü incelendiğinde 1924-1927 yılları arasında yabancı ba- sın yayın kuruluşlarının ve mensuplarının çoğunluğunu Ermeni ba- sın yayın kuruluşları ve mensuplarının oluşturduğu görülmektedir. Eserin kayıtlarının tutulduğu dönemde yirmi yedi Ermeni basın men- subuna ait bilgilerin yer aldığı görülmektedir. Ermeni gazetelerinin bazılarının sahipleri ve yöneticileri: • Verçin Lur gazetesinin sahibi Hraçya D[er] Nersisyan, müdürü ise Ardaşes Kalpakçıyan Efendi’dir (Arvas vd., 2022) Şekil 19: Hraçya D[er] Nersisyan (sol) ve Ardaşes Kalpakçıyan(sağ) • Gavroş gazetesi sahibi ve sorumlu müdürü Yervant Tolayan Efen- di’dir (Arvas vd., 2022). Şekil 20: Yervant Tolayan Efendi İKİNCİ OTURUM 146 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK • Joğovurti Tzayn-Jamanak gazetesi Sâhib-i İmtiyâzı Koçunyan Sar- kis Efendi ve müdürü Agopyan Şavarş Efendi’dir (Arvas vd., 2022) Şekil 21: Koçunyan Sarkis Efendi (sol) ve Agopyan Şavarş Efendi (sağ) • Cagadamard gazetesi Sâhib-i İmtiyâz Vekîli Lütfig Efendi Kuyum- cuyan ve müdürü Manug Arslanyan Efendi’dir (Arvas vd., 2022). Şekil 22: Lütfig Efendi Kuyumcuyan (sol), Manug Arslanyan Efendi (sağ) Rum Vatandaşların Kurdukları Basın Yayın Kuruluşları ve Mensupları Ermeni vatandaşların kurdukları basın yayın kuruluşlarından sonra, bu alanda sayıca dikkati çeken diğer etnik unsurun Rum vatandaşları olduğu görülmektedir. 1924-1927 yılları arasındaki basın kartı kayıt- larında Proodos, Kofos gibi önemli Rum gazetelerinin ve gazete men- suplarının kayıtları yer almaktadır. Şekil 23: Bodos Fanioğlu (solda), Konstantin Vasiliadis (sağda) 147 Sâhib-i İmtiyâzı Bodos Fanioğlu ve Müdürü Kostantin Vasilyadis olan Kofos gazetesinin sermuharriri Yorgi İkonomidi, heyet-i istihba- riyesinde Tomas Papazyan, heyet-i tahririnde Niko Haci Sava, Vasil Şampanidi, Yorgi oğlu Dimitri yer almaktadır (Arvas vd., 2022). Rum basını açısından önemli bir gazete de müdürlüğünü Fotyos Mil- yopolos’un, müdür-i mesüllüğünü Aleksandros İskenderidis’in yaptı- ğı Proodos gazetesidir. Heyet-i tahririnde Anastas Asımakopulos, İs- tefan İstamkopulo, Dimitri Panayotidi, İstefan Papadopulos, Kostaki Şapçıoğlu, Nikolavos Livanos, Yorgi Vlatos ve muhabir olarak Vasil Kalfaoğlu yer almaktadır (Arvas vd., 2022). Şekil 24:Fotyos Milyopolos (sol), Aleksandros İskenderidis (sağ) Ulusal Gazetelerimiz Künye albümü verilerine göre 1924-1927 yılları arasında faaliyet gös- termiş ve günümüzde halen faaliyet gösteren basın yayın kuruluşla- rının sahipleri, yöneticileri, yazar kadrosu ve çeşitli alanlarda basın faaliyeti yürüten çalışanların bilgileri kayıt altına alınmıştır. Bunlar- dan bazıları Cumhuriyet, Milliyet, Vatan, Tevhid-i Efkâr gibi ulusal gazetelerimiz ve gazete çalışanlarıdır. Tehvid-i Efkâr Gazetesi Tevhid-i Efkâr gazetesinin 1924 yılında müdür-i mesulü Hüseyin Ka- zım Bey’dir. Gazetenin heyet-i tahririnde Ahmed Sabri Bey, Mehmed Said Bey, Edhem İzzet Bey, Hasan Nail Bey, Halil Midhat Bey, Ahmed Kadri Bey isimleri yer almaktadır (Arvas vd., 2022). Muharrir kadrosunda Mekkî Said Bey, Ahmed Fazıl Bey, Talat Bey, Osman Hikmet Bey, Ömer Rıza Bey, Hayri Muhyiddin Bey, Fahri Bey, Ali Rıza Bey gibi önemli isimler yer almaktadır. İKİNCİ OTURUM 148 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Şekil 25: Hüseyin Kazım Bey Milliyet Gazetesi Tevfik Necati Bey, Burhaneddin Âlî Bey, Sırrı Bey gibi isimler 11 Şubat 1926 tarihinde ilk sayısı yayımlanan Milliyet gazetesinin Ankara mu- habiri olarak kaydedilmişlerdir. (Arvas vd., 2022). Cumhuriyet Gazetesi 7 Mayıs 1924 tarihinde kurulan Cumhuriyet Gazetesi’nin (Cumhuri- yet…, 2019), künye albümü verilerine göre gazetede görev alan basın mensupları ve unvanları şu şekildedir: • Heyet-i Tahrir Müdürü: Kadri Bey, Âbidîn Dâver Bey • Heyet-i Tahrir: Behçet Bey, Mehmed Said Bey • Muharrir: Kapışıkoğlu Selahaddin Rıfat Bey, Nevzad Gökalp Bey, İhsan Bey, Ahmed Celaleddin Bey, Mehmed İlhâmi Bey, Sırrı Bey, Fahri Bey, İbrahim İhsan Bey, Feyzullah Bey • Ressam: Ali Cemal Bey • Fotoğraf Muhabiri: Esad Nedim Bey ve Namık Bey • Spor Muharriri: Kemal Râgıp Bey • Spor Muhabiri: Kemal Kaya Bey • Adana Muhabiri: Hikmet Şevki Bey • İstanbul Muhabiri: Ali Süreyya Bey 149 Yerel Basın Yayın Kuruluşları Basın yayın kuruluşları içerisinde yerel basın yayın kuruluşları önem- li bir yere sahiptir. Özellikle Cumhuriyet döneminde yerel halkın bilgilendirilmesinde ve propaganda faaliyetlerinin yürütülmesinde önemli görevleri yerine getirmiştir. Künye albümü verileri incelendiğinde 1924-1927 yılları arasında çok sayıda yerel gazete ve gazete çalışanının bilgilerinin yer aldığı görül- mektedir. Yerel gazetelerin bazıları şunlardır: • Adana Gençlerbirliği Mecmuası • Afyonkarahisar Haber Gazetesi • Amasya Gazetesi • Bafra Tenvir-i Efkar Gazetesi • Bolu Dertli Gazetesi • Bursa Yoldaş Gazetesi • Çorum Fikret Gazetesi • Kastamonu Gazetesi • İzmir Yenigün Gazetesi • Kütahya Halk Gazetesi • Malatya Gazetesi • Mersin Gazetesi • Samsun Gazetesi • Resimli Adana Mecmuası Sonuç ve Değerlendirme Matbaanın günlük hayatta kullanımının artması ile bilgi kayıt ortam- larının çeşitliliği uluslararası düzeyde artış göstermiştir. Özellikle 19. yüzyıldan sonra süreli yayınlar dünya çapında hızla yayılmaya baş- lamış ve bu yayınlara erişilebilirlik kolaylaşmıştır. Süreli yayınların hızlı artışı, bu yayınların izlenmesini, araştırılmasını ve denetlenme- sini de gerekli kılmıştır. Çünkü bilgi almak, araştırmak ve haberdar İKİNCİ OTURUM 150 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK olmak insanın günlük yaşamında temel ihtiyaçlar gibi önemli bir yere sahiptir. Bu nedenle insanların doğru bilgiyi alabilmesi için bilgi kay- nağının da denetlenebilir olması gerekir. Toplum yararına haber yapmak ve toplumu doğru bilgilendirmek basın yayın kuruluşlarının vizyonunun önemli bir parçasıdır. 19. ve 20. yüzyıl basın yayın faaliyetleri incelendiğinde birçok basın yayın kuruluşunun kurulduğu ve kapatıldığı görülmektedir. Her ne kadar bir basın yayın kuruluşunun kapatılması veya basın yayın faaliyeti- nin belli bir süre durdurulması sansür veya basına müdahale olarak değerlendirilse de haber kaynağının doğruluğunun araştırılması ve yanlış haber yaparak toplumu yanlış bilgilendirilmesinin önüne ge- çilmesi bugün olduğu gibi geçmişte de önemli bir meseledir. Basın tarihimizde 19. yüzyıldan günümüze kadar topluma doğru bilgi sağlamak, toplumun kültürel, bilimsel ve sosyal gelişimine yardımcı olmak için birçok dergi ve gazete yayımına izin verilmiştir. Tarihî sü- reç incelendiğinde basındaki gelişmeleri takip etmek ve geliştirmek için Matbuat Nizamnamesi çıkarılmış, Matbuat Müdürlüğü, Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi gibi kurumlar açılmıştır. 151 İçeride ve dışarıda vuku bulan olayları analiz etmek, kamuyu doğru bilgilendirmek, propaganda faaliyetlerine yardımcı olmak ve basın mensuplarına basın kartı vermek gibi önemli görevleri yerine geti- ren kurumlar, geçmiş ile gelecek arasında tarihî bir bağ kurmaktadır. Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi de basın yayın kuru- luşları ve mensupları hakkında döneme ilişkin önemli bilgiler ve ve- riler sunmaktadır. Künye Albümü 1924-1927 yılları arasında basın tarihimiz hakkında şu bilgileri sunmaktadır: • Kadın basın mensupları • Yabancı basın kuruluşları • Yabancı basın mensupları • Basın mensuplarına ait fotoğraflar • Ülkemizde faaliyet gösteren basın yayın kuruluşları ve ajanslar • Yerel basın yayın kuruluşları ve çalışanları • Basın mensuplarının Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumi- yesi ile yazışmaları • Basın yayın çalışanlarının görevleri • Ülkemiz adına yurt dışında faaliyet gösteren gazeteciler Kaynakça Arvas, M., Erdal, S., & K. Aktuna, B. (2022). (haz.) Türkiye Cumhuriyeti Mat- bûât ve İstihbârât Müdiriyet-i Umûmiyesi Künye Albümü 1924-1927. Ankara. Cumhuriyet (2019). Cumhuriyet Vakfı. Link: http://cumhuriyetvakfi.org.tr/ tarihcemiz/ 08.01.2023 tarihinde erişildi. Karabacak, E. U. (2012). Erken Cumhuriyet Dönemi Kadın Dergilerinden Asar-ı Nisvan’da Kadının Sunumu. İstanbul: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi. Matbuat ve istihbarat müdiriyeti umumiyesi teşkiline dair kanun. (1337). Ce- ride-i Resmiye. Semiz, Y., & Akandere, O. (2002). Millî Mücadele’de Mehmet Akif (Ersoy) Be- yin Faaliyetleri. Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 18(54), 903-952. İKİNCİ OTURUM 152 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK İKİNCİ OTURUM Türkiye’de Rejimin Basını ve Basın Rejimine Yönelik Hatırat Notları Prof. Dr. Fahri Sakal | Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Özet G eleneğinde hürriyet ve demokrasi kültürü bulunmayan Türk cemiyeti ve devlet aklı, basını halkın ve aydınların sesi olarak görmemiş, devletin sesi olarak görmeyi ve her- kesin böyle kabul etmesini istemiştir. Devleti de klasik dönemlerde hanedanla, meşrutiyet ve cumhuriyette ise iktidarla ka- rıştırmış ve bunun sonucunda basının iktidarların sesi olmasını, aksi halde o sesin devletlû makam ve kişilerce kısılmasının gerekliliğine inanmıştır. Bu anlayış, II. Abdülhamid devrinde şiddetle eleştirilmiş olmasına rağmen bu eleştiriyi yapan İttihatçılar kendi dönemlerinde aynı po- litikayı uygulamışlardır. İttihatçıları basına baskı uygulamakla eleş- tiren Hürriyet ve İtilaf Fırkası da kendi devr-i iktidarı (mütareke) döneminde aynı politikayı sürdürmeye çalışmıştır. Bu anlayış erken Cumhuriyet devrinde aynen sürecek ve “tarafsız” gazeteler bile neşri- yattan men edileceklerdir. Türk matbuat tarihi basın yasakları ile beraber anılmakta, hatta bazı yasaklar, mahkûmiyetler ve sürgünler adeta yeniliklere ve kazanımla- ra yol açmış olmakla bilinir. Mesela birçok gazeteci Avrupa’da sürgün 154 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK veya firari oldukları dönemlerde dil öğrenme, gazetecilikte tecrübe ve görgüsünü artırma ve dünyayı tanıma gibi konularda kazanımlar- la yurda dönmüşlerdir. Diğer bir örnek Türk edebiyatına Anadolu’yu anlatan en güzel yazılar meyanında olan Refik Halit Karay’ın Ankara yazıları, Memleket Hikâyeleri ve Minelbab ilel Mihrab adlı mütare- ke devri hatıraları bu sürgün yıllarında yazılmıştır. Bütün bunlara rağmen çok değerli kalemler, istedikleri ve düşündükleri istikamette yazamamak veya yazdıklarını bazen saklamak, hatta imha etmek zo- runda kalmışlardır. “Kalemini kılıç gibi kullanma, kaşık gibi kullan yoksa aç kalırsın” sözü Türkiye ve benzeri ülkelere has bir gerçeğin ifadesi olmalıdır. Bunu vaktiyle “viran olası hanede evlad ü ıyal var” şeklinde ifade et- mişlerdir. Bakanlar Kurulu kararıyla veya İstiklal Mahkemeleri eliyle basının yola getirildiği biliniyor. Bu konular, basın-yayın dünyasının önemli kalemlerinin anılarından seçtiğimiz örneklerle anlatılacaktır. Anahtar Kelimeler: Basın, Hatırat, Erken Cumhuriyet PROF. DR. FAHRİ SAKAL | ONDOKUZ MAYIS ÜNİVERSİTESİ, EDEBİYAT FAKÜLTESİ, TARİH BÖLÜMÜ 155 Giriş Geleneğinde hürriyet ve demokrasi kültürü bulunmayan Türk cemi- yeti ve devlet aklı, basını halkın ve aydınların sesi olarak görmemiş, devletin sesi sayıp herkesin böyle kabul etmesini istemiştir. Devleti de klasik dönemlerde hanedanla, meşrutiyet ve cumhuriyette ise ik- tidarla karıştırmış ve bunun sonucunda basının iktidarların sesi ol- masını, aksi halde o sesin devletlû makam ve kişilerce kısılmasının gerekliliğine inanmıştır. Bu inanç istikametinde sansür ve diğer kont- rol mekanizmaları geliştirilmiş, basın iktidara yakınsa muktedirlerce beslenmiş, aksi hâlde ekonomik, siyasi, idari ve kanuni yollarla engel- lenmeye çalışılmıştır. Bu sansürcü ve basına şaşı bakan anlayışın II. Abdülhamid devrin- de sürekli eleştirilmiş olmasına rağmen, bu eleştiriyi en çok yapan İttihatçılar kendi dönemlerinde aynı politikayı daha şiddetle uygula- mışlardır. İttihatçıları basına baskı uygulamakla eleştiren Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın da kendi devr-i iktidarı (mütareke) döneminde aynı politikayı sürdürmeye çalıştığını biliyoruz. Bu anlayış Erken Cumhu- riyet devrinde de aynen devam etmiş ve “tarafsız” gazeteler bile neş- riyattan men edilmişlerdir. İktidara destek veren basın ise karşılığını iktidar nimetlerinden fay- dalanma olarak alır, mali ve hukuki destek görür, önemli elemanları milletvekili yapılır, gerektiğinde görgü ve bilgisini artırmak amacıyla, hatta doktora vesaire için yurt dışına gönderilir ve idari makamlar- da bulunur. Özellikle Türkiye’de Tek Parti döneminde 7 dönem boyu milletvekili olan gazetecilerin varlığı bilinmektedir. Türk matbuat tarihi, büyük ölçüde yasaklarla beraber anılmakta; hat- ta bu yasaklar, mahkûmiyetler ve sürgünlerin sürekliliğinden dolayı, uzun yıllarını gurbette geçiren gazetecilerin adeta bazı yenilikleri öğ- renmiş ve bazı kazanımlar edinmiş olduğunu söyleyebiliyoruz. Mese- la birçok gazeteci Avrupa’da sürgün veya firari oldukları dönemlerde dil, siyasi kültür, iktisat vs öğrenmişler; gazetecilikte tecrübe ve gör- gülerini artırmışlar ve dünyayı tanıma gibi konularda kazanımlarla yurda dönmüşlerdir. İKİNCİ OTURUM 156 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Diğer bir örnek Türk edebiyatına Anadolu’yu anlatan en güzel yazılar meyanında olan Refik Halit Karay’ın Ankara yazıları; Memleket Hikâ- yeleri, Bir Ömür Boyunca ve Minelbab ilel Mihrab adlı mütareke dev- ri hatıraları bu sürgün yıllarında yazılmıştır. Bütün bunlara rağmen sürgünlerin zararları unutulmamalıdır. Çok değerli kalemler istedik- leri ve düşündükleri istikamette yazamamak veya yazdıklarını bazen saklamak, hatta imha etmek zorunda kalmışlardır. Gazetesindeki yazıları, şiirleri, hutbeleri, vaazları, miting ve konfe- ransları ile Millî Mücadele’yi destekleyen Mehmet Akif Ersoy ile ar- kadaşları, Takrir-i Sükûn ve İstiklal Mahkemeleri döneminden sonra susmuşlardır. Basın yasakları, Sebilürreşad’ın kapatılması, emekli maaşı bağlanmaması ve polis takibi altında tutulması gibi gelişmeler üzerine de Akif hayatının kalan dönemini Mısır’da sürdürmek zorun- da kalmıştır (Okay ve Düzdağ, 2003:ss. 433-435). “Kalemini kılıç gibi kullanma, kaşık gibi kullan yoksa aç kalırsın” sözü Türkiye ve benzeri ülkelere has bir gerçeğin ifadesi olmalıdır. Bunu vaktiyle Osmanlı döneminde “viran olası hanede evlad ü ıyal var” şeklinde ifade etmişlerdir. İkinci Meşrutiyet ve Erken Cumhuri- yet dönemlerinde Bakanlar Kurulu kararıyla veya İstiklal Mahkeme- leri vasıtasıyla basının yola getirildiği biliniyor. Hükûmetçe makbul olanların desteklendiği ve âdeta iktidara ortak edildiği, menkub olan- ların ise basın âleminde barınamadığı, hatta bazılarının Türkiye’de veya ailesinin bulunduğu şehirde ikamet edemediği (sürgün edildiği) biliniyor. Bu yazıda, bu konular basın-yayın dünyasının önemli ka- lemlerinin anılarından seçtiğimiz örneklerle anlatılacaktır. Osmanlı’nın Mirası Matbuat ve neşriyat (basın yayın) bütün dünyada çok yönlü bir araç olarak görülür. Ancak kitle iletişim aracı olan bu konu Türkiye’de başlangıçta devletin ve hükûmetin yaptığı işleri halka duyurmak için, sonraları ise resmî ideoloji oluşturma, bu ideolojiyi yayma ve isten- meyen görüşleri karalama aracı olarak kullanılmıştır. Böylece matbu- at bir indoktrinasyon (beyin yıkama), iktidar olma ve iktidarı koruma vasıtası olarak kabul edilmiştir. Nitekim bir kültür-irfan kurumu olan 157 matbuatın kültürle ilgili bir makama değil de bazen hariciye, bazen dâhiliye nezaretine, hatta zaptiye nezaretine (Günyol,1977: s.378) ve sonraları ise doğrudan başvekâlete bağlı olması bu devlet merkezli amacı ve meyli göstermektedir. Basın, modern bir iletişim sisteminde hem devletin, hem hükûmetin ve kurumların, hem de halkın ve aydınların sesi kabul edilir. Diğer bir ifadeyle gelişmiş demokrasilerde basın herkesin sesi olarak görül- mektedir. Ancak demokrasi geleneği zayıf ve otoriter devlet anlayışı güçlü toplumlarda ve muhitlerinde iktidarlar kudretlerini yasaların verdiği yetki dairesinin dışına taşıma temayüllerinden dolayı basını tamamen ellerinde bir araç gibi, rakipleri zemmeden ve kendilerini medheden bir cihaz olarak kullanırlar. Basın hürriyeti dilden düş- mez, ama “matbuat kanun dairesinde serbesttir”* sihirli ifadesi ile bu hürriyetin sınırlarını “kanun”, kanunun hududunu da iktidarla- rın belirledikleri bir rejim oluşturulmuştur. Bu rejim zaman zaman basın-iktidar kavgaları ile değişmiş ise de özellikle II. Abdülhamid devr-i saltanatında iş Sultan’ı düşürme (hal’ etme) “hürriyeti” haline gelince, basın bir darbe aletine dönüşmüş ve maalesef bu bir gelenek halinde günümüze kadar gelmiştir. Gerçekten Sultan Abdülhamid devrinde matbuat hürriyeti yoktu, ancak matbuatın da Mısır hidi- vinden İngiliz, Fransız ve sair ülkelerin ajan ve diplomatlarına kadar kimlerle ne için birlik olduğu da bugün yeterince bilinmektedir. Basın ve hükûmet kurumlarının bu karşılıklı güvensiz halleri aşırı sansür ve jurnalleri (ihbarları) beslemiş; bundan sonra sansür idaresi uygu- lamaları ve jurnaller bahsi, Türk basın tarihinin en tatsız bahislerin- den olagelmiştir. Namık Kemal gibi aklı başında bir kişinin, hürriyeti “esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten” şeklinde anlatmasına bakarsanız, sanki dünyanın en ileri demokrasi ve hürriyet kültürüne sahip ülkesinde yaşadığımız ve “hürriyet” üzerine dünyaca meşhur klasikleşmiş eserler yazdığımız sanılır. Hâlbuki onların “hürriyet” dediği Sultan II. Abdülhamid’in düşürülmesi idi. Bir anekdot var ki o neslin hürriyet anlayışını çok güzel anlatır: Galata Köprüsü üzerin- de tabanca ile yakalanan bir kişiye zaptiye memuru “neden üzerinde piştov taşıyorsun?” diye sorunca, vatandaş “efendi senin haberin yok galiba, hürriyet ilan edildi” demiştir. Hürriyeti her önüne gelenin si- * II. Meşrutiyet ve Erken Cumhuriyet dönemlerinin basın yasalarında sıkça tekrarlanan bir ilkedir. İKİNCİ OTURUM 158 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK lah taşıması ile karıştıran bu anlayış, daha girift meselelerle iç içe olan basın hürriyetini sağlıklı düşünebilir miydi? II. Meşrutiyetle birlikte bu toy ve romantik hürriyetçilik etkisiyle yerden mantar biter gibi gazete ve dergiler yayın hayatına girmesine rağmen İttihatçılar bası- nı gerektiğinde bir sopa olarak, gerektiğinde de ezilecek bir “muzır” varlık olarak kullanma konusunda acaip işler yapmışlardır. İttihatçı militanlığın en güzel göstergesi onların devr-i iktidarında Rumeli’de çıkardıkları mevkutelerin (süreli yayınların) isimlerinde gizlidir: Si- lah, Top, Tüfek, Süngü, Kurşun, Hançer, Bıçak, Kasatura, Bomba… (Günyol,1977: s.374). Bunlar 1912 yılında Balkanlarda neşrolunan İt- tihatçı gazete ve dergi adlarıdır. Bilmeyen Balkan Harbi esnasındaki Osmanlı ordusunun silah ve mühimmatının listesi sanır! Bu müsamahasız zihniyet bizzat gazeteci taifesinde de bulunuyordu. Siyasi anlayışları ve dünya görüşleri itibarıyla aynı çizgide olan en önemli aydın-gazetecilerden Tevfik Fikret ve Hüseyin Cahit (Yalçın) kalem kavgaları esnasında birbirlerine demediklerini bırakmamışlar, özellikle Tevfik Fikret ciddi bir sebep yok iken Hüseyin Cahit’i menfa- atperestlik ve namussuzlukla suçlamıştır (Us, 1964:ss.10-12). Devlet veya hükûmetin basını yönlendirmesi, yerine göre destekleme- si, bazen yasaklar ve sansür yoluyla kısıtlaması basın tarihi boyunca hep tartışılmıştır. Kısa basın tarihimizde liberal, sol, komünist, Os- manlıcı, İslamcı (şeriatçı), milliyetçi, ırkçı, bölücü, “hükûmetin poli- tikasına dokunur” vs gerekçelerle basına cezai müeyyideler uygulan- mıştır. II. Meşrutiyette matbuat hudutsuz bir serbestliğe kavuşmuş, her gö- rüş ve ideoloji neşredilmeye başlanmıştır. 14 Nisan 1913 tarihinde bir Matbuat Müdiriyet-i Umumiyesi kurulmuş ve Hariciye Nezaretine bağlanmıştır. O zaman yapılan yasal düzenlemeler sadece devletin emniyetini bozacak ve halkı isyana sürükleyecek yayınlardan dola- yı basına geçici kapatma cezası vermekte idi. Bu dönemde ordunun siyasete karışmasını önleyici kanunlar da çıkarılmış, ancak bu geniş hürriyetler 1913’te İttihatçılar tarafından bitirilerek kuvvetli bir san- sür idaresi getirilmiştir. 1914’ten itibaren ise Dünya harbi gerekçesi ile askerî sansür sivil alanda da kullanılmıştır (Günyol, 1977: ss. 378-379). 159 Görülüyor ki, demokrasi ve hürriyetler konusunda çok iyi bir mevki- de bulunmayan Türk siyasi geleneği İttihatçıların bu anlayış ve uygu- lamalarıyla daha da gerilemiştir. Millî Mücadele ve Cumhuriyete Geçiş İttihatçıların baskıcı tavırları hem rejim için hem devlet için hem de kendileri için kötü olmuştur. Zira böyle uygulamalarla hükûmetler kendilerine düşman kazanmaktan başka bir sonuca ulaşamazlar. Nitekim aynen böyle olduğunu şu hadise göstermektedir: Dönemin en etkili muharrirlerinden Refik Halid Karay’ın İttihatçılarca sürgü- ne gönderilmesi sanıldığı gibi ciddi bir tenkit veya hakareti üzerine değil, Karay’ın Talat Paşa için “hırkaya alışanlar birdenbire frak giyer- lerse gülünç olurlar” demesi üzerine olmuştur (Karay, 1992: ss.43-44). Hatta Karay anılarında, başlangıçta İttihatçı düşmanı olmadığını, bu sürgün olayından sonra kendisinin İttihatçıların karşına itildiğini ve Hürriyet ve İtilafçı olmak zorunda kaldığını anlatır. Önce Bekirağa bölüğüne hapsedilen ve oradan 850 kişilik bir kalabalık grup olarak Sinop’a sürülen Refik Halid, bu olaya kadar İttihat ve Terakki’yi “İta- at ve Tenkil Fırkası”, bundan sonra “İtaat ve Tehcir Fırkası” olarak adlandırmıştır. Refik Halid, Osmanlıların meşhur “barika-i hakikat müsademe-i efkârdan doğar” (hakikatin şimşeği fikirlerin çatışma- sından doğar) sözünü bu İttihatçı uygulamalar sonunda “barika-i hakikat mukatele-i efkârdan çıkar” (hakikatin şimşeği fikirlerin kar- şılıklı katlinden çıkar) şekline dönüştürmüştür. Türkçeyi çok iyi kul- lanan, yeri gelince hicivde de usta olan bu yazarın böyle bir tespiti bizce dikkatle değerlendirilmelidir. “İttihat ve Terakki’ye itaati tescil edilmemiş” birçok aydın bu dönemde Sinop ve Bodrum’a sürülmek- teydiler. İçlerindekilerin çoğu da gazeteci, yazar ve politikacılardı (Karay, 2011: ss. XXXII-XXXIII). Yazarın bu sürgünlere dair bir değerlendirmesi bu günkü okurların ilgisini çekecektir: • Koca imparatorluk bu… Tam sürgün cezasıyla devlet idaresine uy- gun, ucu bucağı bulunmaz, kuş uçmaz, kervan göçmez, yılan ba- ğırsağını süremez menfalar ülkesi! Sonra bizi bula bula cennet gibi İKİNCİ OTURUM 160 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Sinoplara, Çorumlara, Bileciklere sürmüşlerdi; zira menfa sayıla- cak memleketin en korkunçlarını Meşrutiyet idaresi tasfiye edip işin içinden çıkıvermişti. • Hâlbuki sürgün cezası rekorunu da yine o idare kırmış, müstebit padişahı geride bırakmıştı; düşününüz ki, İttihatçılar yalnız bir defasında Sinop’a vapur dolusu sürgün göndermişler, az görmüş- ler, arkadan da her postada bir miktar daha yollamağa devam et- mişlerdi. • Ellerinden gelse karaya incecik bir zırhla bağlı yarımadacığı çök- türeceklerdi mübarekler! Bunların yekûnu padişahın otuz üç sene süren kötü idaresindeki mecmuundan galiba fazlaydı! (Karay, 2011: ss.13-14) İlginçtir ki, Türk dilini ve nesrini en iyi kullanan yazarlardan olan Hü- seyin Cahid Yalçın ve Refik Halid Karay, sürgün ve gazete kapatılma- sı yaptırımlarına da en çok maruz kalanlardan idiler. Karay, İttihatçı karşıtı olduğundan, Yalçın, İttihatçı olduğundan sürülmüşlerdir. Bu kişiler için şeriat veya bölücülük ve benzeri suçlamalar yapılamaz- dı. Böyle eğilimleri yoktu. İttihatçı karşıtı olan Karay, bu sebepten mahkûmiyet ve sürgünler görmüş, hayatının 5 yılını Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te (1913-1918) menfada (sürgün yerinde) geçirmiş- tir. Millî Mücadele’yi de vatanı kurtaracak bir hareket değil, daha önce imparatorluğu mahvettikleri gibi şimdi de Anadolu’yu düşmana teslim edecek yeni bir İttihatçı kalkışma olarak değerlendirdiğinden bu harekete karşı çıkmış ve bundan dolayı hayatının 16 yılını (1922- 1938) Suriye ve Lübnan’da yaşamak zorunda kalmıştır. Ancak Millî Mücadele başarıya ulaşınca ve özellikle İzmir Suikastı üzerine ken- disinin “işte bu İttihatçı tavırlara karşı çıkmıştım” şeklinde yazıları vardır. Cumhuriyet kurulduktan sonra bizzat Atatürk Karay’ın bu ya- zılarını devamlı takip etmiş ve “güzel yazıyor, ama bize karşı yazıyor” diyerek görüşünü belirtmiş (Karay, 2011: s. 96); Cumhuriyetin başarı- larından sonra eleştirilerini kesince Atatürk tarafından affedilmiştir. Bu İttihatçı muhalifi ve usta edibin hatıraları -bu yazıda atıfta bulun- duğumuz iki eser- okunursa hem basın tarihi hem demokrasi ve rejim tarihi açısından çok önemli yanlış bilgiler düzeltilebilir. Çok ilginçtir ki, İttihatçıların dışındaki grup ve partiler, hatta Saray, basından yeterince yararlanamamışlardır. Bir Avrupai kurum olan 161 matbuat, matbaaların Avrupa’dan gelmesi ve gazetecilik kuralları- nın Batı’da oluşmuş olması vs. etkenler yüzünden Osmanlı ülkesin- de yönü Batı’ya dönük olanlarca daha başarılı olarak kullanılmıştır. Hatta azınlıklar nüfuslarına oranla Osmanlı’da Müslümanlardan daha fazla etkili olmuşlardır. Matbaa sayıları ve oranları bakımından da Rum ve Ermeniler baskın durumdadır. Mihran, Artin Asaduryan, Aristidi ve Konstantinidi gibi matbaacı isimleri hala hafızalarımız- dadır. Matbaaların ekseriyeti gayri Müslimlerin, dönmelerin, mason veya Batılılaşmış ve sermayesi bulunan çevrelerin elindedir. Mu- asırlık, hürriyet vs kavramlara meftun olan “Garpçı” çevreler ve bu minvalde İttihatçılar bu azınlıklarla gerektiğinde iş birliği de yaparak Abdülhamid’i indirmek için basında onların bu güçlerinden fayda- lanmaya çalıştılar. Abdülhamid karşıtlığı âdeta düşman kardeşleri birleştiriyor ve bu birliktelik en çok basında görülüyordu. Herhalde Sultan, hafiye ve sansür teşkilatlarını biraz da bu sebepten kurmuş- tur. Tevfik Fikret’in Abdülhamid’e bir ecnebi uyruklu Ermeni tarafın- dan suikast yapıldığında Sultanın ölmemesi üzerine “attın ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın” şeklindeki mısraı herkesin malumudur. II. Meşrutiyetin hürriyetçi havası basın yayın ve cemiyetler için ger- çekten ülkeyi kısa bir süre cennete dönüştürmüştür. Vaktiyle Abdül- hamid’e karşı hürriyet neşideleri yazan İttihatçılar tarafından bu hür ortam tez elden bitirilmiştir. Devr-i Hamidî’de “hürriyet, müsavat ve kardeşlik” ten bahsederek adalet türküleri yakanların 1909’dan iti- baren daha hür bir basın düzeni getirecekleri beklenirken, 31 Mart Vakası bahanesiyle Hareket Ordusu matbuata askerî sansür koymuş- tur (Günyol, 1977: s.378). Türk demokrasi(sizlik) ve hürriyet (sizlik) tarihinin miladı olan İttihatçıların 1913 Babıali baskını ise bu konuda uzun yazılar ve ciddi çalışmaların yapılmasını gerektiren vahim bir olaydır. Muhalefet hareketlerinin tamamı (partiler, dernekler ve basın vs hep- si) topyekûn susturulmuştur. Mizahın zaman zaman yasak olduğu, hükûmet politikalarına “dokunur mahiyette” yazıların gazete veya dergilerin kapatılmasına yol açtığı, yazarların da sürüldüğü veya hapse atıldığı bir basın rejimi bu yıllarda kuruldu. Bu rejim Balkan Harpleri, I. Dünya Harbi ve Millî Mücadele zamanlarında ülkenin içinde bulunduğu “harp hâli” bahane edilerek sürdürülmüş; hiçbir İKİNCİ OTURUM 162 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bahanenin kalmadığı* Erken Cumhuriyet ve Tek Parti döneminde bu politika artarak devam etmiştir. Erken Cumhuriyet: Takrir-i Sükûn ve “Basının Yola Getirilmesi” “Yola getirme” ifadesi Mete Tunçay’ındır (Tunçay,1989: s.142). İttihat- çıların 1913 Bâb-ı Âli baskını bu geleneğin siyasette ve rejim bahsin- de nasıl davranacağının bir işaret fişeği gibi idi. Gerçi Mustafa Kemal Paşa İttihatçıların bazı tavırlarını daima eleştirmiş, hatta Sivas Kong- resi esnasında delegelerden “İttihatçılığı hortlatmayacaklarına dair” yemin bile almıştı. Ancak buna rağmen Paşa o gelenek içinden gelen, Selanik’te ve Balkanlarda geçen gençlik yıllarında o anlayış çevre- sinde büyüyen biri ve Jön Türklerle onların okuduğu Rousseau gibi aydınları okuyan bir asker olarak çok da başka türlü davranamazdı. Üstelik İkinci Meşrutiyet devrinde Hürriyet ve İtilaf ile İttihatçılar arasında yaşanan münasebet zerre kadar demokrasilerde olması ge- rektiği gibi değildi. Bir de Millî Mücadele karşısında Hürriyet ve İti- laf’ın, özellikle Damat Ferid kliğinin tavrı** iki akımı birbirinden daha * Bu dönemde “bahane kalmadı” dememize bazıları, “inkılapları koruma” bahane veya gerekçesini hatırlatacaklardır. Ancak muhafazakârlara karşı veya komünizme karşı yasakları geçsek bile, bir dönme olan ve şeriatçı veya komünist olması mümkün olmayan Ahmet Emin Yalman gibi kişilere Batıcı liberal (hürriyetçi) temayüllerinden dolayı yasaklar getirilmesi basına karşı otoriter devlet tavrını göstermektedir. ** Bu tavır Türk tarihçiliğinde yeterli olarak ve tarafsızca işlenmemiştir. Hâlâ cumhuriyetçi ifade tarzı Erken Cumhuriyet’in rejimi koruma anlayışı içinde yapılmakta, İstanbul, Padişah çevresi, Hürriyet ve İtilaf ve bunlara yakın aydınlar “hain” olarak anlatılmaktadır. Bir imparatorluğun başkentindeki önemli yönetici ve aydınların hepsinin ülkesine karşı hain olduğunu iddia etmek, belki içinde ülkesine karşı ihanet ruhu olanların yapabileceği bir tavırdır. Bu yazıda kendisinden ara sıra bahsedilen Refik Halid’de de görülen Millî Mücadele karşıtlığı ve Cumhuriyet’e şüpheli bakış anlatıldığı gibi “düşmanca” değildir. Öncelikle tarihî Türk Hanlık geleneğini ve 1300 yıllık “mukaddes” hilâfet kurumunu kaldıran bir idareye birilerinin muhalefet etmesi normaldi. Hüse- yin Cahid Yalçın bile faydasına inanmadığı halde Atatürk’e karşı hilafeti savunmuştur. Karay’ın ve diğer Hürriyet ve İtilafçıların gerçek muhalefet sebebi kendi içinde tutarlı bir nedene dayanmak- tadır. Zira bu görüş sadece onlarda değil, o zamanın diğer partilerinde de vardır ve şöyle özetlene- bilir: İttihatçıların, askeri siyasete bulaştırarak darbeli- müdahaleli ve militan tavırlarının devlete zarar vereceğini 1910’larda hep söylemişlerdir. 1913 darbesinden sonra devlete tam hâkim olduk- tan sonra bir yıl içinde devleti kazanamayacağı bir cephe ile Harb-i Umumî’ye sokmuşlar; harbi kötü yöneterek sonunda Mondros’ta devleti düşmana teslim ederek lider takımı ülkeden kaçmış- tı. Hem Mütareke imzalayıp hem de ‘bu imzaladığımız Mütareke hükümlerini tanımıyoruz’ anla- mında yeni bir mücadeleyi muhalifler bir Milli Mücadele olarak görmediler; yeni bir İttihatçı ma- ceraperestlik olarak algıladılar. Mücadele başarılı olunca birçoğu değişmeye başladı, ancak barış yolunu Ankara bin dört yüz elliliklere karşı olduğu gibi bazı politikalarıyla kapalı tuttu. Sonunda bu tavır basın politikalarına da yansıdı.(Birinci,1990) ayrıca bu yazıda atıfta bulunulan Karay’ın anıları ve diğer muhaliflerin anıları okunmalıdır. Bu adamların içinde çoğu demokrat ve liberal (hürriyetçi) olarak sonraki yıllarda hizmet ettiler. Genel tavırları İttihatçı-askerî cunta ve darbeci tavırlara karşı (kısmi) liberal mahiyette idi. Bu da çağdaş bir siyasi kültürde yeri olan demokratik tavırdır. 163 da uzaklaştırmıştır. Cumhuriyet öncesinde 6 Nisan 1920 tarihinde Anadolu Ajansı ve 7 Haziran 1920’de Matbuat ve İstihbarat Müdiri- yet-i Umumiyesi kurulmuşlardır. Artık biri İstanbul’da diğeri Anka- ra’da olmak üzere birbirine hasım iki matbuat idaresi vardır. Her iki idare etkili oldukları alanlarda hasım tarafa karşı sansür ve diğer yap- tırımları uygulamakta idi. Erken Cumhuriyet döneminde, özellikle 3 Mart 1924 Hilâfet’ten med- reselere kadar birçok İslami kurumun kaldırılmasına karşı sadece dindarlar değil, insanların birçoğu itiraz etmiş veya içinden buğz beslemişti. Tepki Anadolu’nun birçok yerinden ve Şeyh Said çevre- sinden geldi. Cumhuriyet idaresi Anadolu’nun muhtelif yerlerinden gelen bu tepkileri, “şeriatçı”, “hilafetçi” vs olarak adlandırarak bun- ları bastırdı. Şeyh Said hareketini ise Anadolu’nun diğer yerlerinde- kilerden ayrı tutarak, bu hareketi ayrılıkçı ve İngiliz destekli bir Kürt hareketi olarak sunmayı o günkü siyasi çıkarlarına uygun buldu. Bu isyan daha ciddi araştırılmalıdır. Şimdilik bir İngiliz desteğine dair belge ve bilgi bulunmadığı gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı gö- revlilerinin Şeyh Said’in yakınlarıyla bazı görüşmeleri bilinmektedir (Tunçay, 1989: s.129). Yönetim Anadolu isyanlarını gerici, hilafetçi ve Şeyh Said isyanını ayrılıkçı olarak sunmakla Anadolu’daki Türklerin millî duygularına hitap etmiş, ‘Kürtler ayrılmak için isyan ediyormuş, biz de bari rejime sahip çıkalım’ duygusu verilmeye çalışılmıştır. An- cak aynı etkinin Kürtler için de söz konusu olabileceği, “ayrılıkçılığı” onların akıllarına sokacağı düşünülememiştir. Hâlbuki Şeyh Said isyanının görünür sebebi basit bir asayiş olayında bir subayın fevri davranmasıdır. Ama isyanın yaygınlaşmasını sağlayan asıl sebepler- den biri 3 Mart 1924 tarihli medreseler gibi bazı dinî kurumların ve hilafetin kaldırılmasına karşı duyulan tepkidir. O zamanki Kürtler kendilerini Türklere ve devlete bağlayan tek bağ olan İslami kurum- ların kaldırılmasına isyan ediyor olabilirlerdi. Dolayısıyla bu hareket biraz da Ankara’ya ‘birliğimizi bozacak politikalardan uzak durun’ mahiyetli bir ihtar sayılabilirdi. Gerek Şeyh Said isyanı ve diğer ayak- lanmalar, gerekse Terakkîperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulması*** *** Terakkîperver Cumhuriyet Fırkası için kaynakça bazıları taraflı ve zayıf olmakla birlikte günden güne çoğalmaktadır. Kurucuları Millî Mücadele’nin başarılı komutanları ve liberal sayılan Adnan Adıvar gibi aydınlardır. Diğer bir ifade ile “gerici”, “şeriatçı” vs bahanelerle kolayca suçlanamayacak bir hareket idi. Partinin tüzüğü adında olduğu gibi oldukça ilerici (terakkiperver) idi. Ankara’yı İKİNCİ OTURUM 164 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ankara hükûmetini sert kararlar almaya ve uygulamaya sevk etti. Bu dönemin, İstiklal Mahkemeleri mahkûmiyetleri ve Takrir-i Sükûn Kanunları tarafından şekillendirildiği biliniyor. Hükûmet, bu yasaya dayanarak 6 Mart 1925 günü Tevhid-i Efkâr, İstiklâl, Son Telgraf, Ay- dınlık, Orak Çekiç ve Sebilürreşad adlı gazete ve dergileri kapatmıştır. TCF üyesi Erzurum mebusu Rüştü Paşa hükûmetin kararlarını keyfi bulup basın özgürlüğünü savunmak istemişse de bir etkisi olmamış; bir ay sonra Hüseyin Cahid’in Tanin’i de kapatılmıştır. Bu sırada bazı gazeteciler İstiklal mahkemesinde yargılanıp türlü mahkûmiyetlere çarpıtılmışlardır. İlerleyen günlerde Anadolu’da muhtelif gazeteler yine kapatılmış, açıkça suçu sabit görülemeyen gazeteciler, ayaklan- mayı dolaylı olarak destekledikleri bahanesiyle tutuklanmışlardır. Bunların bazıları: Eşref Edip, Velid Ebuzziya, Abdülkadir Kemali (Öğütçü), Fevzi Lütfi (Karaosmanoğlu), Sadri Ethem (Ertem), İlhami Safa, Gündüz Nadir, Ahmed Emin (Yalman), Ahmet Şükrü (Esmer), Suphi Nuri (İleri), İsmail Müştak (Mayakon). Bu konuda Ahmed Emin Yalman’ın anılarında güzel bilgiler vardır. Mahkeme reisi Mazhar Müfit’in çapkınlık öykülerini dinlemek zorunda olmaları gibi özel du- rumların dışında keyfi suçlamalar muhakeme safahatının en belirgin gelişmeleridir. Bazı gazetecilerin adı Şeyh Said’e verilerek, bunlara karşı suçlayıcı ithamlar yaparsa cezasının hafifleyeceği söylenmiş ve bu isimleri itham etmesi sağlanmıştır. Bu vahim bilgiler ve itiraflar Şark İstiklal Mahkemesi Başsavcı Vekili Avni Doğan tarafından bildi- rilmiştir (Tunçay, 1989: ss.143-144). Vatan gazetesinin bir ekinde* bu yargılamaların içyüzü şöyle anlatılır: • 1925’te bütün muhalif gazeteler Şark İstiklal mahkemesi tarafın- dan kapatıldığı halde, mutedil ve memleketçi gidişi dolayısıyla Vatan istisna edilmişti. Bunun üzerine gazetenin satışı çok yüksel- miş, bu hâl hükûmete bağlı gazetelerin kıskançlığını tahrik etmişti. • Terakkiperver Fırka hükûmetçe kapatıldığı zaman gazetenin bunu tasvip eder bir makale yazması istenmiştir. Bu kanunsuz ve korkutan bu ilerici ve “itikadat-ı diniyyeye hürmetkâr” olduklarını söylemesi idi. Zira böyle bir parti serbest bir seçimde o zamanki oyların kahir ekseriyetini alabilirdi. Bu sebeple Millî Müca- deleyi başlatan Karabekir’in ilerici partisi gerici- dinci ve ayrılıkçılara cesaret verdi bahanesiyle kapatıldı (Zürcher, 2007). * Manidar bir bilgi: Vatan, bu ekteki bilgileri ancak 1950 yılında yazabilmiştir. 165 zararlı hareketi, demokrasiye vurulan bu darbeyi, gazete tasvibe razı olmayınca, Ankara, Şark İstiklal Mahkemesine karşı gazeteyi korumaktan vazgeçmiş ve 1925 Ağustos iptidasında Vatan kapa- tılmış ve Ahmet Emin Yalman ve Ahmet Şükrü Esmer ‘Tenkitlerle hükümetin nüfuzunu kırmak ve netice olarak Şark İsyanına mey- dan vermek’ gibi garip bir isnatla Elaziz(deki) İstiklal Mahkemesi- ne sevk edilmiştir. Mahuf (korkunç) bir hava içinde cereyan eden muhakeme ‘yeni delil huzurunda tekrar muhakeme edilmek üzere adem-i mesuliyet’ kararıyla neticelenmiş, fakat bu münasebetle kapatılan gazetenin tekrar neşrine 15 yıl müddetle imkan verilme- miştir (Tunçay, 1989,142: 22 numaralı dip not). Yalman’ın rejimle ilgisi hakkında ilginç bir olay basın tarihimizin bir özeti gibidir. Yukarıda anlatılan kapatılmadan sonra 1936’ya kadar Yalman, gazete çıkaramaz ve gazetecilik yapamaz. 1936 yılının başlarında Ankara’nın meşhur Karpiç Lokantası’nda Ata- türk “Hocam, yazım adeta okunmaz gibi olmasına rağmen bana yazı dersinden tam numara verdi… Aradan yıllar geçti… Hocamın oğlu** siyaset meydanında karşıma çıktı… Bana sıfır numara ver- meye kalkıştı” diye fırçalamıştır. Daha sonra Yalman’a gazetecilik yapmayı isteyip istemediğini sormuş ve “istiyorum” cevabından sonra Atatürk, Yalman’a bir şeyler yazdırmış ve bu yazılanları bir sandalye üzerine çıkarak buradaki insanlara, sonra da gazetede bütün halka duyurmasını, bunu yaparsa gazete çıkarabileceğini söylemiştir. Ancak Yalman’ın metni okumasını beğenmemiş, ‘coş- kulu okumuyorsun’ diye eşini sandalyeye çıkararak metni ona coş- ku ile okutmuştur. Artık muhalefet yapmayacağına dair Yalman söz vermiş ve bundan sonra tekrar basın hayatına dönebilmiştir (Kocabaşoğlu, 2007,587-588). Yalman’ın anıları da basın tarihi için bu bakımdan önemli eserlerdendir (Yalman, 1970). Hüseyin Cahid Yalçın, İttihatçı olduğu için Hürriyet ve İtilaf hükû- metlerince baskıya maruz kalmış, Tanin’in kapatılması üzerine Renin, o da kapatılınca Cenin, bu da kapatılınca Senin adıyla gaze- tesini çıkarmıştır. Yalçın İttihatçılığına rağmen onların devrinde de ** “Hocamın oğlu” diyerek Yalman’ı kastediyor. Yalman’ın babası Selanik Askeri Rüştiyesinde Mus- tafa Kemal’in hocası imiş. İKİNCİ OTURUM 166 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK mağduriyetler yaşamıştır. Partinin sloganları yerine kendi demokrasi anlayışını yazması İttihatçıların işine gelmiyordu. Dolayısıyla “Her devirde muhalif” olan Hüseyin Cahit bu muhalefetinin faturasını tür- lü şekillerde ödeyecektir. Mesela Lozan görüşmeleri esnasında Rıza Nur’u eleştirmesi üzerine İsmet Paşa ona haber ambargosu koymaya kalkmış, Asım Us’un, bu durumda haberleri yabancılardan alacağını ve bunun da iyi olmayacağını söylemesi üzerine Paşa bu inancından vazgeçmiş, ancak bir süre sonra aralarındaki tatsızlık devam edince Hüseyin Cahit Lozan’dan ayrılıp yurda dönmek zorunda kalmıştır (Us, 1964: ss.80-85). Cumhuriyet döneminde ise İttihatçı bakış açısıyla bu defa da Ata- türk’ü eleştirmiş ve sadece ona karşı olduğundan, onun kaldırdığı Hi- lafeti, inanmadığı halde savunmuş ve Atatürk için “askerî bir diktatör- lük kuruyor” eleştirileri yapmıştır. Hâliyle tekrar cezaya çarptırılmış ve Çorum’a sürülmüştür. Ancak İnönü’nün Atatürk’ün muhaliflerini kazanma siyaseti üzerine 1938 sonrasında Milli Şef’in affına mazhar olarak milletvekili yapılmıştır. Bundan sonra o, sanki hiç sürgüne ve gazete kapatılmalarına maruz kalmamış gibi Tek Parti diktatörlüğü- nü savunmaya kalkmış ve hasım gördüğü gazetelere ve fikir sahipleri- ne karşı yasakçılığı desteklemiştir. Zaman zaman Tek Parti yönetim- lerinin mağduru olan Hüseyin Cahit Yalçın’ın bu fikirlerini anlamak zordur. Örneğimizi daha sonraki bir dönemden veriyoruz: “Demokrat Parti(si) lazımdır; fakat faydası ancak kontrol ve tenkit mevkiinde kalmasındadır. Çünkü bu vazifeyi iyi gördükçe hükümeti ikaz eder ve daha iyi iş görmeye mecbur bırakır. Kendisini normal, sağlam ve tam manasıyla bir siyasi parti zannettiği zaman yolunu şaşırmış de- mektir” (Yalçın, Ulus, 1948; Burçak, 1997: s. 649). Görülüyor ki, DP bir muhalefet ve kontrol partisi olsun, CHP’yi eleştirsin, hatalarını söy- lesin, ama yanılıp da iktidara gelmeye çalışmasın! İşte rejimin basını ve onun en büyük kalemşörü! Tabi bu yayınları sonucu çok ilerlemiş yaşına rağmen DP döneminde de bir mahkûmiyet görmüştür. Çok fazla partici olmayan ve daha ağırbaşlı bir edebiyatçı kimliği ile temayüz etmiş Kadrocuların önderi Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bir değerlendirmesi, bazın mensupları hakkında fikir edinmemize yardımcı olacaktır. Serbest Fırka’nın kuruluş sebeplerini anlatırken ünlü romancımız “halk arasındaki mırıltı ve dırıltıların bir muhale- 167 fet partisinde yüksek sesle dile getirilmesinin” düşünüldüğünden bahsetmişti (Karaosmanoğlu, 1984,115). “Halkçı” bir Parti’nin savu- nucusu ve usta bir edebiyatçı olan bir aydının, halkın ‘açız, çıplağız ve perişanız’ şeklinde 1930 Türkiye’sindeki haklı taleplerini “mırıltı, dırıltı” diye küçümseyerek anlatması dikkatle ele alınması gereken bir tavırdır. En makullerinden bir Tek Parti gazetecisi, romancısı ve diplomatı o devrin zihniyetini ve halka tepeden bakışın güzel bir ör- neğini göstermektedir. Halka, muhaliflere ve demokrasiye hakaret edip totaliter rejimleri öven Tek Parti basın üstatlarına birkaç örnek vereceksek, bunlardan biri Falih Rıfkı Atay’dır. Aslında Atatürk’ün yanında bulunduğu için onun hakkında bilgi ve övgüleri yazdığı Çankaya veya Babamız Ata- türk gibi kitapları ve bazı seyahat yazıları ile tanınan bu yazar Tek Partili rejime ve otoriteryen tavra destek veriyor ve muhalifleri “al- çak” ilan ediyordu. Komünist ve faşist nizamlardan, Moskova’nın “yı- ğın terbiyesi” ve “faşizmin korporasyon” metodlarından bahsediyor; İtalya’da demokrasi kaldırılıp Faşizm gelince “sokağın pisliği kalktı ve İtalyan milliyetperverinin eğilmiş başı yukarıya kalktı” gibi üçüncü sınıf ve yanlış tespitleriyle demokrasi düşmanlığı yapıyordu (Yetkin, 1990: 34-35). Kısacası açıkça Falih Rıfkı komünizm ile faşizmin kar- ması rejim istiyordu (Falih Rıfkı, 1930:1; Falih Rıfkı,1931:20; Falih Rıf- kı, 1932: 1). Faşizme, Mussolini ve Hitlere övgüler konusuna 1923’ten beri kapa- tılmayan tek gazete* Cumhuriyet’in sahibi ve başyazarı Yunus Nadi de katılıyor, bir yazısında Hitler Almanya’sına övgüler yapıyor, başka bir yazısında “çocuk devletindir” diyerek belli mahfillerde çocukların nasıl da bir militan olarak yetiştirilmesi gerektiğini faşizm örneğine göre överek açıklıyordu (Yetkin, 1990: ss.39-40). Türk matbuat tarihinde büyük muharrir veya gazete patronlarının hatıraları, basın tarihi ve problemleri bakımdan çok manidar bilgiler vermektedir. Ahmed Rasim, Ebuzziya ailesi mensupları, Mevlanza- de Rıfat, Eşref Edip, Mehmed Akif Ersoy, Hüseyin Cahid Yalçın, Ah- med İhsan Tokgöz, Refik Halid Karay, Ali Kemal, Ağaoğlu Ahmed, * Ara sıra kapatılmış olmakla birlikte 1923-2022 arasında devam eden tek gazetedir. İKİNCİ OTURUM 168 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Mahmud Sadak, Yunus Nadi, Ali Naci Karacan, Sertel’ler, Hakkı Tarık Us, Yaşar Nabi Nayır, Ahmed Emin Yalman ve daha sonrakilerin mat- buat hatıraları sadece basınla ilgili değil, ilave olarak siyaset, kültür, sanat, iktisat vs alanlarda yakın tarihin en önemli kaynağını oluştur- maktadırlar. Bunlara birkaç misal vererek fikrimizi daha net ortaya koyabiliriz. Pro- paganda ve reklam yapmak birçok kurum, parti ve şirket için hayatta kalabilmenin ilk şartıdır. Bunlar büyük ölçüde basınüzerinden yapıl- dığından, basın bunun hem nimetlerini hem de külfetlerini görmüş- tür. İktidarı desteklemeyenlerin hûkümet ve devlet ilanlarından pay alamayacağı gibi, özel sektördeki patronlar da siyasetçilerce istenme- yen gazetelere reklam vermekten imtina ederler.* Dahası “gazeteniz- de rakip politikacının ismini benim ismimden daha büyük puntolarla yazdın” veya “rakibin ismini benim ismimden daha yukarıya yazdın” hatta “rakip partiye dair haberler bizimkilerden daha ayrıntılı” gibi şikâyetler bile gazetenin ilan ve reklam almasını engelleyebiliyordu. Görüldüğü gibi fikir ve politikalarını eleştirmekten bahsetmiyoruz. Tenkitleri olan zaten kendileri yok olmaktadır. Yani demokrasinin zayıf olduğu rejimlerde muhalif olan yok olur. Sadece muhalefet mi suç? Bitaraflık da kabul edilemezdi! Türkiye’de “bitaraf olan berta- raf olur” şeklinde bir söz daima kullanılmıştır. Mete Tunçay, Erken Cumhuriyet devrinde tarafsız gazetecilerin varlığını sürdüremediğini belirtirken haklıdır. Değil muhalefet etmek tarafsız iseniz gazeteniz yayınını sürdüremiyordu. Tunçay’a göre Abdülhamid ve İttihatçılarla Cumhuriyetin basına yaklaşım farkı şöyle idi: “Osmanlı mutlakıye- tinde de basın hükümetin istemediklerini yazamazdı. Türkiye Cum- huriyeti’nin Tek Partili zamanında ise basın hükümetin istediklerini yazardı” (Kocabaşoğlu, 2007:573). Tarafsızlar ve muhalifler gazete-dergi çıkaramayınca ve yazamayın- ca işler kolaylaşmaktadır. Tek Parti döneminde Osmanlı etkisinde bulunan veya liberal, demokrat, hilafeti savunan vs İstanbul basını Takrir- i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri ve diğer yasaklarla * Bu konuda örneğimiz 1960 darbe döneminden olacaktır. Darbeden sonra Koç Holding darbecilere destek için 26 kg altın, 1 bina ve Koç grubunun 14 firması birer kilo altın, 250 Reşat altını ve 235 bin lira bağışladılar. İnönü’nün damadı Toker’in Akis dergisi reklam vermek isteyenlerin çokluğu üzerine sayfa sayısını artırmış ve fiyatını 125 kuruştan 100 kuruşa indirmiştir (Demirel, 1911: 363). 169 susturulmuştur. Harf inkılabı sonrasında ise Ankara’nın savunucu- su olan basına yeni harflere geçiş için destek verilirken diğerlerine verilmemekle ciddi bir temizleme işi de yapılmış oluyordu. Böylece basın tamamen rejimin destekçisi durumuna gelmişti. Tek Parti dö- nemi ve özellikle 1928 harf inkılabı sonrası basında tirajlar aşırı hâlde düşmüştü. Bunun başlıca üç sebebi vardı. Birincisi Tek Parti’ye övgü- ler yapıp sloganlarını her gün yeni fikirler gibi tekrarlamak** olurken ikinci sebep Takrir-i Sükûn uygulamalarıyla her düşünce (sol, sağ, dinî, millî, liberal, demokrat vs) men edildiğinden gazetelerin hava- dan sudan bahseder olmaları sonucu vatandaşın gazetelere rağbeti- nin azalması olmuştur. Üçüncü sebep, harf inkılabından sonra yeni alfabe ile okuryazarlığın çok düşük orana inmesinin gazete satışlarını olumsuz etkilemesiydi. Öyle ki bütün devlet desteklerine rağmen ga- zete satışları 1934 yılına kadar 1928 öncesine ulaşamamıştır (Tunçay, 1989: 232). Tek Parti devrindeki gazete sayıları ile çok partili dönemdeki sayı- lara bakmanın da bir yararı olacağını düşünüyoruz. Türkiye’de 1940 yılında toplam 267 gazete ve mecmua neşredilirken 1952’de bu sayı 1607 olmuştur. Aynı oranda nüfus veya okuryazarlık artmayacağına göre bu durum vatandaşın Tek Parti döneminde havadan sudan bah- seden, her gün aynı “inkılaplarımız, ilkelerimiz, ilericiliğimiz…” lafla- rının tekrarlandığı ortamda basına iltifat etmediğini gösterirken; çok partili dönemde*** insanların artık ülke meselelerinin serbestçe yazılıp tartışıldığı gazetelere ilgi duymaya başladıklarını göstermektedir.**** ** Bir örnek Ali Naci Karacan’ın partiyi, inkılapları ve iktidarı öven yazılardan dolayı gazetesi İn- kılap’ın satışının çok düşük olması ve 153 sayı sonunda kapanmasıdır. “Siyasi iktidara övgüler düzmekle gazete satılmıyordu.” (Kocabaşoğlu, 2007:589). *** Çok partili döneme geçişle birlikte CHP basını da daha özgürleşmiş, ayakları yere sağlam basmış ve Tek Parti döneminde tartışamadıkları konuları tartışır olmuşlardır. Öyle ki 1947 Kurultayında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü “rejimi demokratikleştirmeye çalışıyoruz” demiştir ki bu manidar- dır. Zira kendisi 24 yıldır iktidarda olan bir parti 1947’de neden rejimin demokratik olmadığını ve demokratikleştirilmesi gerektiğini söyler. Bütün bu değişiklikler 12 Temmuz Beyannamesi ve sonrası gelişmelerle açıklanır. Artık tek dereceli seçim vardır, vatandaş doğrudan bir partiyi seçip iktidar yapacaktır. Tek Parti devrinde vatandaş CHP’nin gösterdiği adayları ikinci seçmen olarak seçiyor, onlar da partinin gösterdiği milletvekili adaylarını seçiyordu. Yani gerçekte seçim yoktu. Ama 1946’daki olaylı sakat seçimden sonra bunun böyle süremeyeceğini gören İnönü işte rejimi demokratlaştırmaya çalışmış, basın yasaları, seçim yasaları vs demokratikleştirilmeye baş- lanmıştır. Tek Parti’nin önde gelen politikacılarından Hilmi Uran bile Çok Partili hayatın kendi partileri CHP’ye de yaradığını söylemiştir. (Sakal, 2007: 1320). **** Türkiye’de Tek Parti dönemi basının siyasetten uzak genel bir muhteva analizi yapılmamıştır. Bir küçük istisna olarak Arif Nihat Asya’nın (Asya,1976: ss.179-180) Kalem başlıklı yazısıdır. Bu yazı- dan bazı kısımları alıyoruz: İKİNCİ OTURUM 170 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Çok Partili döneme geçiş birçok alanda olduğu gibi basını da olumlu etkilemiş, bu sahada birçok idari ve kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Gerçekten Tek Parti Dönemi’nde basında muhalefet yapılması im- kânsızdı. Zaten Tek Parti adlandırması her şeyi anlatmaktadır. Mu- halif parti yoksa muhalif dernek ve muhalif gazete de yoktur. Ba- sın-devlet (hükümet) ilişkileri için havuç ve sopa benzetmesi yapılır ki, gerçekten yerindedir. Tek Partili totaliter/otoriter rejimlerde ve formel demokrasilerde Cooptation sistemi denen bir menfaat çembe- ri oluşturulur. Rejime destek veren basın patronları, muharrirler ve diğer yazarlar iktidar nimetlerinden faydalandırılır. Türkiye’de taşra basınına mali destek, mürekkep, kâğıt, baskı makineleri vs desteği yapıldığı gibi, İstanbul ve Ankara basınına aynı desteklere ilave ola- rak menfaat çemberinin daha ballı halkalarına alınmaları söz konusu idi. Böylece Parti-Devlet’in bir parçası demek olan gazete patron ve sermuharrirleri (başyazarlar) milletvekili yapılarak siyasi ve idari ci- hazın bir parçası olmaları sağlanıyordu. Üstelik bu gazetecilerin bazı- ları aralıksız 5-6, hatta bazıları 7 dönem milletvekilliği yapılmışlardı. Birkaç örnekle bunu pekiştirebiliriz. Yunus Nadi 1, 2, 3, 4, 5, 6. dönem- “Bir kalem armağan ettiler – Açık yaz, duru yaz; güzel yaz, sağa sola mürekkep sıçratma! Dediler. – Havadan bahsedeyim mi? dedim. – Ortalığı günlük güneşlik göster ki senin de günün doğsun, dediler. – Ya öyle değilse, dedim. – Barometrenin vazifesini barometreye bırak, dediler. – Sudan bahsedeyim mi? Dedim. – Kalemini çamura batırma, dediler. – Ay başıdır, maaşlardan söz açayım mı? dedim. – Bordroyu herkesten önce imzalamaya bak, dediler. – Kıyıda bucakta konular var ki, el sürülmemiş, dedim. – Merkezden uzaklaşma, dediler. – Artık çok oluyorsunuz, dilediğimi yazacağım, dedim. – Karışmam, kalemi veren geri almasını da bilir, dediler. – Vermem, dedim. – Öyleyse kalemini iğdiç ederiz, dediler. – Bir dolma kalem bir enjeksiyona ne kadar benziyor, dedim. – Okuyucunu morfinle ki rahat rahat uyusun ve kendine de kinin iğnesi yaptırmayı unutma ki sıtman geçsin, dediler. – Böyle oklava gibi kalem sizin olsun, dedim – Hakikatleri yufka açar gibi açıp ortaya serme, dediler. – Benim elimde kalem ok gibi olmalıdır, dedim. – Oka, süngüye, kargıya değil, kalkana ihtiyacı olan bir zavallısın, haddini bil, dediler. – Böyle düdük gibi kalem olmaz, dedim. – Arabamızdasın, çalacaksın, dediler. – O halde başlıyorum, dedim. – Öyle süngü tutar gibi kalem tutulmaz, dediler. – Ya kaşık tutar gibi mi tutayım, dedim. – Evet… Yoksa aç kalırsın, dediler. 171 lerde milletvekilidir. Falih Rıfkı 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8.; Fazıl Ahmet Aykaç 3, 4, 5, 6, 7, 8.; M. Esat Bozkurt 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7.; Nafi Atıf Kansu 3, 4, 5, 6, 7, 8.; Necmeddin Sadık (Sadak) 3, 4, 5, 6, 7, 8.; Tevfik Fikret Sılay 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8.; M. Asım Us 3, 4, 5, 6, 7, 8.; Hüseyin Cahit Yalçın 5, 6, 7, 8, 9.; listede böyle 45 gazetecinin adı vardır, bir dönemden 8 döneme kadar TBMM’de parlamenter olarak bulunan gazeteciler iktidar çarkının bir dişlisi gibidirler (Kocabaşoğlu, 2007:596). Ağaoğlu Ahmed tek partili sisteme hizmet ettiği müddetçe, Matbuat ve İstihbarat Umum Mü- dürü ve milletvekili olmuş, Serbest Fırka hadisesinde CHF (CHP)’yi eleştirdiğinden, artık vekil yapılmadığı gibi üniversite hocalığından ve gazetecilikten de men edilmiş, hatta son gazetesi Akın bizzat Ata- türk’ün emriyle kapatılmıştır (Sakal, 1999, ss.57-60). Tek Parti dö- neminin adeta bu kayd-ı hayat şartıyla milletvekili yapılan kişileri bazen bakan, genel müdür, yönetim kurulu üyesi gibi görevlerde de bulunuyor, Çankaya köşkündeki Atatürk’ün ve daha sonra İnönü’nün meclislerine çağrılıyorlar, ayrıca CHP’de görevler alıyorlardı. Bütün bunlar bu kişilerin idare cihazının bir parçası, iktidarın bir elemanı ve menfaatler halkasının paydaşı olmalarını sağlıyordu. Bu durum bu kişilerin menfaattarı oldukları rejimi savunmalarına, adeta rejimin propagandacısı ve militanı gibi davranmalarına yol açıyordu. Tek Parti basını hakkında değerli bir çalışmada Şerif Mardin (Mar- din, 1990:9-22) bazı tespitler yapmıştır. “Siyasi Fikir Tarihi Çalışma- larında Muhteva Analizi” başlıklı yazısında Mardin, Halk Evleri’nin ve partinin yayın organı olan Ülkü dergisinin 1933-1948 arası 15 yıl- lık yayın politikasını değerlendirmiştir. Nazi yayın organı Völkischer Beobachter ile karşılaştırıldığında Ülkü, farklı görüş ve fikirlerin say- falarda yer alması bakımından bu Nazi yayın organından daha geri bulunmuştur. ‘Devrimimiz, ilkelerimiz, ilericiliğimiz, iç düşmanlar, dış düşmanlar’ gibi konular sayfalara hâkim iken dergide vatandaşın dertleri, işçi hakları, köylünün durumu, memurların sorunları, eşitlik, adalet gibi kavramlar ve konuların bazıları dergide hiç yoktur, bazıla- rı da çok nadir ve yetersizce işlenmiştir. Kısaca şöyle belirtmeliyiz ki Türk Tek Parti döneminde partili basın, devlet ve hûkümet tarafından desteklendiği gibi, rejimin tam savunu- cusu ve muhaliflere karşı en sert fikirleri savunan insanlar da basından gelenler olmuştur. Menfaat çemberinin içinde olmanın verdiği ruhla İKİNCİ OTURUM 172 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK böyle bir basın mensubu ayrıcalıklarını korumak ister, “şef”e övgüler- de sınır tanımaz, rejimin totaliterleşmesi için İtalya, Almanya ve Rus- ya gibi yerlerde örnekler arar, topluma ve hükûmete alternatif otoriter politika arayış ve önerileri yapar.* Tek Parti’nin basına hâkim olmasını sağlayan diğer destek (havuç) uygulamalarından da söz edilmelidir. “Parti umdelerini yayan ve propagandasını yapan” gazeteler her türlü desteği görüyordu. “Par- tiyi destekleyen yayınların hükûmet daireleri ve iktisadi müessesler tarafından alınması”; “Parti’nin aleyhinde neşriyat yapan gazete ve dergilerin” ise “himaye edilmemesi” Parti’nin teftiş raporlarına kadar girmiştir. Bir belgedeki şu bilgi çok aydınlatıcıdır: Basında parti aley- hinde yayın yapanlar öğretmenlik gibi fikir yayıcı işlerde çalıştırılma- malıdır (BCA CHP.K. 490.01/728,493.1). Tek Parti döneminde Partinin basına nasıl hâkim olacağı devamlı tar- tışılmış, bu alanda hep arayışlar sürmüş ve politikalar belirlenmiştir. Bu konudaki fikirlerden birini geliştiren Burhan Asaf 1931’ de şöyle yazıyordu. “Gazetecilerin eğitimini üniversite vermesin, Parti versin. İnkılabımızın ne olduğunu yaparak öğrensinler” (Hâkimiyet-i Milli- ye, 8 Kanun-ı evvel 1931). 1931 yılında CHP’de Recep Peker’in üçüncü kez genel sekreterliğe getirilmesi ve CHP Üçüncü Kongresi’nde alınan kararlarla “parti-devlet” kaynaşması başlamış ve daha totaliter bir devlet yapısına doğru yönelmişlerdir. Bu kongrede alınan kararlar istikametinde baskıcı bir Matbuat Kanunu çıkarılmıştır. İlginçtir ki, bu totaliter kanun ikisi gazeteci kökenli milletvekili olan Fazıl Ahmet (Aykaç) ve Ahmet İhsan (Tokgöz)** ve hukukçu milletvekili Ahmet Süreyya (Örgeevren)’in basının kötülüklerinden memleketi korumak için alınması gereken tedbirler meyanında verdikleri soru önergesi üzerine mecliste “tartışılarak”*** gazeteci Hakkı Tarık (Us) dışında-bir- * Çetin Yetkin kitabında bir bölüme buna göre ad vermiştir: “CHP Yazarlarının Arayış ve Önerileri”. Burada Zeki Mesut, Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Yunus Nadi, Selim Sırrı (Tarcan), Kazım Nami Duru ve Baki Süha Ediboğlu’nun faşizmi ve tek parti sistemlerini öven teklifler yaptıklarını görüyoruz… (Yetkin,1990:21-42). ** Bu Ahmet İhsan, II. Meşrutiyet ilan edilince arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’da İngiliz Büyükelçi- sinin arabasındaki atı çözüp kendileri elçinin arabasını gideceği mahalle kadar çekmişlerdir! *** Tek Parti döneminde yapılan kanunların hiçbiri TBMM’de tartışılarak çıkmıyordu. Çıkacak ya- salar Cumhurbaşkanı Atatürk (İnönü döneminde İnönü), başbakan ve Parti genel sekreteri (ki hükûmetteki görevi İçişleri Bakanı idi) tarafından basına kapalı olan Parti kurulunda (o zamanki adı Genbaşkur) karara bağlanır, ertesi günü bunu meclise getirtirlerdi. Atatürk veya İnönü’nün 173 çoğu gazeteci olan-bütün vekillerin oylarıyla çıkarılmıştır. (Koca- başoğlu, 2007: 590). Cumhuriyetin Tek Partili döneminde “hükûmetin politikasına do- kunur” mahiyette yazılardan dolayı nice yayın organları kapatılmış, toplatılmış, yazarları ve sorumluları türlü hak mahrumiyetlerine, mali yaptırımlara, hapis veya sürgün cezalarına maruz kalmışlardır. Bu yasaklar listesinde birçok dinî yayın ve özellikle “Namaz Hocası” gibi kitaplar da bulunduğu gibi, sonradan “solcu” olarak bilinen ve CHP’ye yakın duran aydınlar, mesela Rıfat Ilgaz’ın Sınıf adlı eseri ve bazı “Türkçü” yayınlar da bulunmaktaydı (Yılmaz, 1998:53-80). Daha açıkçası Tek Parti’nin ilkeler yorumuna aynen uymayan, mesela milli- yetçiliği, devletçiliği veya laikliği onlardan farklı yorumlayan insanlar ve basın derhal cezalandırılabiliyordu. Bu da şeriatçı, hilafetçi, Os- manlıcı, komünist ve başka ülkelerin ajanı gibi daha ciddi suçlamala- ra gerek olmadan mahkûmiyetler alındığı anlamına gelmektedir. Atatürk’ün “basın hürriyetinden doğacak mahzurları yine basın hür- riyeti sayesinde aşmak” (Atatürk, 1989: 348) şeklindeki doğru fikri Tek Parti döneminde uygulanmamıştır. Maalesef sonraki kısmi de- mokratikleşme dönemlerinde de uygulanması yeterli değildir. Bunun sebebini tartışmak bu yazının sınır ve hacmini aşmaktadır. Ancak kısaca fikrimizi söylemek gerekirse, Atatürk’ün önceliği demokrasiyi değil, inkılapları yerleştirmek ve cumhuriyeti kalıcı kılmaktı. Ara sıra bahsettiği demokrasi ve onun gereği olan basın özgürlüğü bunlardan sonra düşünülmeliydi. Sonuç Osmanlı’dan Cumhuriyete basın ve rejim ikilisi birbiri ile paralel ge- lişmiş, rejim otoriterleştikçe basına yapılan baskılar artmış, demokra- tikleşme hâlinde basın kısmen daha fazla hürriyet iklimine girmiştir. İktidarlar kendilerinin propagandasını yapıp övgüler yazan basın ku- rumlarına ve kişilere bunun karşılığında her desteği vermiştir. Parti Genbaşkur’unda kabul ettiği bir yasaya mecliste haliyle kimse itiraz edemez, göstermelik tartışmalardan sonra, belki kanun yazma tekniğine göre bazı kısımları hukukçu vekillerce düzel- tilerek kanunlaştırılırdı. Buna “Oybirlikli Demokrasi” diyorlar! (Demirel, 2007:725-750). İKİNCİ OTURUM 174 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Tek Parti Dönemi’nde iktidar ve parti devletle birleşik olduğundan basına karşı bu tavır daha etkili olmuş ve hışma uğrayan sadece ikti- darın değil devletin de hışmına uğramış; aynı şekilde destek de dev- let desteğine dönüşmüştür. Daha açıkçası Türkiye’de siyasi anlayış ve devlet aklı rejime destek verecek olan basını desteklemenin ötesinde hep yanına almış, dönemler boyu yandaşı olan basın mensuplarını milletvekili yapmış, onları mali ve idari açılardan güçlendirmiştir. Li- der kadronun kafasındaki rejime destek vermeyen, karşı olan, hatta destek vermeyeceği tahmin edilenler ise ya açıktan veya dolaylı olarak suçlanmış ve iktidarın uzağında tutulmuşlardır. İktidarın uzağında olanların gazete ve dergileri kapatılır ve er-geç hapse atılır veya uzak- lara gönderilirlerdi. Bu uzaklaştırma işine teb’id edilme deniyordu.* Basın kültüründe hiç de çağdaş ve demokrat olmayan, mesela Faşiz- mi övenler 6-7 dönem sürekli milletvekili yapıldığı gibi, Osmanlı sem- patisi, saltanat veya Hilafet yanlısı, şeriat (din) savunucusu olanlar, dini yaşamak isteyenler, inançlarına göre eğitim ve yayını savunan- lar veya o yolda oldukları intibaı verenler, demokrat veya liberal olup çok partili rejimi özleyenler… Bunlar gazete çıkaramadıkları gibi sık- ça sürgüne gönderilmiş veya yurdu terk etmeye mecbur kalmışlardır. Devirlere göre sol veya komünist olanlar, solun içinden çıkan bölücü- lüğü destekleyenler, milliyetçiler (çoğu kere Turancılık suçlaması ile) ve (az veya kısmen) liberal-demokrat olanlar da devletin ve idarenin gazabına maruz kalmışlardır. Hür basının hem halka serbest ve doğru haber ve fikirler vermesinin, hem de iktidar icraatlarını (özellikle yanlışlarını) eleştirmesinin ne büyük bir nimet olduğunu Türkiye tarihinde hiçbir politikacı göre- memiştir. Zira halk, idarî makamlardaki kişiler, aydınlar ve politika- cılar doğru bilgilenmiş iseler kolay kolay yanlış yapmazlar ve nadiren yapılan hatalar yine basın tarafından ülkeye duyurulacağından, o ha- tadan erken dönülür. Dolayısıyla doğru haberler, çağdaş bilime göre gerçeklerin yazılması, kültür, sanat ve bilimin doğru olarak halka ve yöneticilere ulaşması bütün halkın ve yöneticilerin ücretsiz olarak gerçekleri anlatan danışmanlara sahip olduğu anlamına gelmektedir. * Gazeteci ve aydın sürgünleri II. Meşrutiyet ve Erken Cumhuriyet dönemlerinde genellikle teb’id (uzaklaştırma), mütebaid (uzaklaştırılan) ifadeleri kullanılmıştır. 175 Ancak Türkiye’de ne yöneticiler, ne partiler ve gruplar ne de gazete- ciler bu doğruları almaya ve vermeye hiç talip olmamışlar ve olma- maktadırlar. Özellikle iktidarları ve devleti eleştirdiğimiz bu yazıda, zaman zaman basının da gerçekleri nasıl çarpıttığı, kendileri gibi dü- şünmeyenlere nasıl baskı yapılmasını talep ettiklerini ve bu hâliyle hürriyeti çok da hak etmediklerini maalesef görüyoruz. Yine de bütün bunlara rağmen hür basını destekliyor ve bekliyoruz. Kaynakça 1. Asya, Arif Nihat (1976) Bütün Eserleri Nesirler: 5 Kubbeler, İstanbul, Ötü- ken Yayınevi. 2. Atatürk (1989), Söylev ve Demeçler, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları. 3. BCA CHP K. 490.01 / 728, 493. 1. 4. Birinci, Ali (1990.) Hürriyet ve İtilaf Fırkası II. Meşrutiyet Devrinde İtti- hat ve Terakkiye Karşı Çıkanlar, İstanbul, Dergah Yay. 5. Burçak, R. Salim, (1997) “Çok Partili Hayata Geçişimiz Üzerinde II. Dünya Savaşının Etkisi”, Yeni Türkiye Türk Demokrasisi Özel Sayı, (17), 644-650. 6. Demirel, Meral, (2007) “Oybirlikli Demokrasi” Açısından 1920-1945 Ara- sında TBMM’deki Oylamalar” (.725-750) Mete Tunçay’a Armağan, (ed. Mehmet Ö. Alkan vd.). İstanbul, İletişim Yayınları. 7. Demirel, Tanel, (2011), Türkiye’nin Uzun On Yılı Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi, İstanbul, Bilgi Üniversitesi yayınları. 8. Falih Rıfkı, (19 Teşrinisani 1930) “Inkılapçı Metodlar”, Cumhuriyet 9. Falih Rıfkı, (1931) Yeni Rusya, Ankara. Hakimiyeti Milliye Matbaası. 10. Falih Rıfkı, (25 Mayıs 1932),”Dünkü, İtalya ve Bugünkü İtalya”, Cumhuriyet, 11. Günyol, Vedat,( 1977), “Matbuat”, İslam Ansiklopedisi, C.7, s.367-380 12. Hakimiyet-i Milliye, (8 Kanun-ı evvel 193). 13. Karaosmanoğlu, Y. Kadri, (1984). Politikada 45 Yıl, İstanbul, İletişim Yay. 14. Karay, Refik Halid, (2011), Bir Ömür Boyunca, Ankara TTK Basımevi 15. Karay, Refik Halid, (1992) Minelbab İlelmihrab İnkılap Kitabevi, İstanbul. İKİNCİ OTURUM 176 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK 16. Kocabaşoğlu, Uygur, (2007), Tek Partinin “Matbuat”ı Üzerine Gözlem- ler”, (ss.573-602). Mete Tunçay’a Armağan, (der): Mehmet Ö. Alkan, Ta- nıl Bora, Murat Koraltürk, İletişim Yayınları, İstanbul. 17. Mardin, Şerif,(1990) Siyasal Sosyal Bilimler Makaleler 2, İstanbul. İleti- şim yay. 18. Sakal, Fahri,(1999), Ağaoğlu Ahmed Bey, Ankara, TTK basımevi. 19. Sakal, Fahri,(2007) “Bir Tek Parti Politikacısının Propaganda Konuşma- ları”, Turkish Studies, (2/4 Fall) s. 1310-1322. 20. Tunçay, Mete,(1989) T.C.’nde Tek – Parti Yönetimi’nin Kurulması, İstan- bul, Cem Yayınevi 2.bs. 21. Us, Asım, (1964), Gördüklerim Duyduklarım Duygularım, İstanbul, Vakit Matbaası. 22. Yalçın, Hüseyin C. (1948), “Parti Hayatımızda Bir Tecrübe” Ulus, 14 Eylül, Ankara. 23. Yalman, A. Emin,( 1970) Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim (1945–1970), c. I-IV., İstanbul, Yenilik Basımevi. 24. Yetkin, Çetin,(1990), Türkiye’de Tek Parti Yönetimi 1930-1945, İstanbul, Altın Kitaplar Yayınevi. 25. Okay, M. Orhan- M. Ertuğrul Düzdağ (2003), “Mehmed Akif Ersoy”, Tür- kiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 28, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayını. 26. Yılmaz, Mustafa, (1998). “Cumhuriyet Döneminde Bakanlar Kurulu Ka- rarı İle Yasaklanan Yayınlar 1923–1945”, Kebikeç, Yıl, 3, 53-80. 27. Zürcher, Eric Jan, (2007), Cumhuriyetin İlk Yıllarında Siyasal Muhalefet Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924-1925), İstanbul, İletişim Yayın- ları. 177 Zafer Kiraz Şimdi son sözü Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Tarih Bölümün- den Öğretim Üyesi Doç. Dr. Sayın Ufuk Erdem’e vereceğim. Hocam siz de hoş geldiniz bir kere daha. Sizin başlığınız 1930-1938 arası iktidar ve basın arasındaki ilişkilere yönelik tarihsel bir değerlendirme. Şim- di, okulluyum ve alaylıyım; her ikisi bir arada tabii ki biraz araştırma yaptım. Öncelikle Minber diye Kurtuluş Savaşı’ndan önce çıkan bir gazeteye rastladım. Sonrasında siz anlatacaksınız, Sivas Kongresinin yayın organı İrade-i Millîye var, daha sonra Ankara’da çıkan Haki- miyet-i Millîye; yanlış hatırlamıyorsam Ankara’da çıkınca diğeri ha- yatına son veriyor. İstanbul’da Anadolu basınında genellikle eğlence amaçlı değil de siyasal amaçlı gazete ve dergilerin sayısı galiba yüzü aşkın. Hangi tarihte? 1919-1922 arası. Tabii İstanbul basını diyoruz, Anadolu basını diyoruz, onların kendi aralarında da bir takım ayrıl- dığı anlar var. Nedir bunlar? Millî Mücadele’yi destekleyenler ve karşı çıkanlar olmak üzere çok özel bir dönem bu gerçekten. Bu döneme iliş- kin değerlendirmenizi sizden rica ediyoruz, buyurun hocam. İKİNCİ OTURUM 178 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK İktidar ve Basın Arasındaki İlişkilere Yönelik Tarihsel Bir Değerlendirme (1919-1938) Doç. Dr. Ufuk Erdem | Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Polatlı Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Özet O smanlı Devleti’nin matbaa ile tanışması ve ilk Türkçe ga- zeteyi çıkartması Batı’nın girişimlerinden çok daha sonra- ki zamanlarda gerçekleşmiştir. Her ne kadar devlet bün- yesinde ihtiyacı karşılayacak düzeyde bir haber ağının var olduğu bilinse de bunu matbaa ve basın açısından kurulu bir iletişim sistemi olarak değerlendirmek güçtür. 18. yüzyıldan itibaren ise Av- rupa’daki gelişmelerin daha fazla takip edilme ihtiyacı gazeteye olan ilgiyi artırmıştır. Nitekim Vekayi-i Mısriye ve Takvim-i Vekayi ile baş- layan gazete yayımlama süreci yavaş yavaş artmaya başlamıştır. II. Meşrutiyet’in getirmiş olduğu özgürlükçü ortam ile gazete sayısında- ki artış da zirveye ulaşılmıştır. Ancak savaş koşulları, sansür, kontrol ve denetim gibi uygulamaları beraberinde getirmiş ve basın hareket edebileceği özgür ortamı kaybetmiştir. Mondros Mütarekesi’yle bir- likte ise farklı bir evreye girilmiş, gazeteler Millî Mücadele taraftarı 180 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK olanlar ve olmayanlar şeklinde ayrılmıştır. Millî Mücadele taraftarla- rının en çok ihtiyaç duyduğu konulardan biri kendini anlatma dolayı- sıyla propaganda faaliyetleri olmuştur. Nitekim bu sorunu aşabilmek için de Mustafa Kemal Paşa’nın ulusal/uluslararası camiaya kendileri- ni anlatabilmek/tanıtabilmek ve kamuoyunu doğru bilgilerle yönlen- direbilmek amacıyla -Millî Mücadele’nin henüz başlarında- girişim- lerde bulunduğu bilinmektedir. Bu bağlamda Sivas’ta İrade-i Milliye ardından yarı resmî yayın organı olarak Hâkimiyet-i Milliye gazetele- ri çıkartılmış, Anadolu Ajansı ile Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesi kurulmuştur. Cumhuriyet’in ilan sürecinde ve sonrasın- da da Millî Mücadele aleyhtarı basın ile Türkiye Büyük Millet Meclisi arasındaki kötü ilişki durumu bir müddet daha devam etmiştir. Bu duruma İstanbul’un Ankara’yı kabullen(e)memesi, Ankara’nın artık ülkenin yönetiminde tek söz sahibi olması ciddi anlamda etki etmiş- tir. Cumhuriyet idaresinin, basından temel beklentisi ise yeni rejimin ilke ve prensiplerinin yaygınlaştırılması sürecine katkı sağlaması yö- nünde olmuştur. Bu beklentinin dışında adımlar atan basının faali- yetleri kısıtlanmış ve birtakım yaptırımlara tabi tutulmuştur. Diğer taraftan basında ihtiyaç duyulan kanun eksikliği ise ancak 1931’de çıkarılan ve 1950 yılına kadar yürürlükte kalan, dönem dönem bazı maddeleri değiştirilen Matbuat Kanunu ile giderilmeye çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Basın, Matbuat Kanunu, Millî Mücadele, Gazete Sayın Başkan, kıymetli misafirler, hanımefendiler, beyefendiler he- pinizi saygı, sevgi ve muhabbetle selamlıyorum. Tabii son oturumun son konuşmacısı olmak çok mutlu olduğum bir durum değil; ancak elimden geldiğince sizi sıkmadan, dilim döndüğünce bir şeyler anlat- maya çalışacağım. Avrupa’da ilk gazeteler 17. yüzyılda çıkmaya başlamış, 18. yüzyıldan itibaren artış göstermiştir. Osmanlı Devleti’nde ise özellikle Fransız İhtilali’nden sonra dış dünyada yaşanan gelişmeleri takip edebilmek adına artan bir merak duygusu belirmiştir. Bu merak duygusunun da katkısıyla 19. yüzyıldan itibaren gazetecilik kurumsallaşmaya başla- mıştır. Özellikle İkinci Meşrutiyet’le gelen özgürlük ortamıyla birlikte kurumsallaşmada ciddi bir artış yaşanmıştır. Diğer taraftan İttihat 181 Terakki iktidara gelmeden önceki basın sansürü üzerine inanılmaz bir siyaset güdecektir, yani basın sansüründen oldukça fazla şikâyet- te bulunacaktır. Ancak kendisi iktidara geldikten sonra o şikâyetleri- ni unutacak, geçmişe rahmet okutur politikalar izleyecektir. Sanırım biraz da İttihat ve Terakki iktidar olmadan önce yani sorumluluk al- madan önce dile getirdiği söylemleri gerçekleştirmenin kolay olma- dığının farkına varacaktır. Bir anlamda bunu yaşayarak öğrenecektir, diyebiliriz. Somut bir örnek vermek gerekirse İkinci Meşrutiyet döneminde 350’nin üstünde süreli yayının olduğu; ancak daha sonra Trablusgarp Savaşı ve Balkan Savaşı dönemlerinde bu sayının 45’le 50 civarına düştüğünü görmekteyiz. Yani kapatılan ve sansüre uğrayan yayın sa- yısı oldukça fazladır. Tabii devam eden süreçte Birinci Dünya Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Mondros Mütarekesi ile yeni bir evreye girilmiştir; artık basın üzerinde sadece iktidarın kontrolü değil bir de işgal kuvvetlerinin kontrolü başlamıştır. Hem iktidarın kontro- lü hem de işgal kuvvetlerinin kontrolü basında ciddi problemlere ne- den olacaktır. Hatta bazen sansüre uğrayan gazeteler öyle bir hâle ge- lecek ki sütunlar boşaltılacaktır, yani gazeteyi açıyorsunuz sütunların yarısı boş çünkü belirli kelimeleri kullanmak yasak, belirli konularda açıklama yapmak yasak. Bu kullanımlar hemen Sansür Komisyonu tarafından çok da incelenmeden sansür edilebiliyor ve gazete bu şe- kilde çıkmak durumunda kalabiliyordu. Gazete kapatmanın yanısıra böyle bir sansür ve denetim durumu yayıncılığı ciddi anlamda zora sokmuştur. Mondros Mütarekesi ile birlikte böyle bir dönem başlarken Anado- lu’da da Millî Mücadele başlayacaktı. Millî Mücadele sürecinde, sa- yın oturum başkanının da ifade ettiği gibi, Mustafa Kemal Paşa ga- zete çıkarma fikrine ve olayların gerçeklerini duyurmaya çok önem veriyordu. Bunu mütareke döneminden itibaren gerçekleştirmeye çalışıyor; yani kendisi mütareke döneminde İstanbul’da para verip Minber gazetesini arkadaşı, daha sonra Serbest Fırkanın da kurucu- su olacak olan Ali Fethi Bey’le birlikte çıkartıyor. Gazetede köşe ya- zarı gibi bazen müstear adla yazılar yazıyor. Kendisini tanıtıcı yani kendi propagandası anlamında Minber Gazetesini kullanmaya çalışı- yor. Mekânlar değişecek, Mustafa Kemal Paşa Samsun’a gidecek ama İKİNCİ OTURUM 182 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK devam eden süreçte Millî Mücadele’nin sesini duyurmaya yönelik gi- rişimleri değişmeyecekti. Bu dönemde Paşa’nın iletişim ve haberleş- me noktasında, telgraf noktasında çok aktif olduğunu, halka dayanan kurtuluş anlayışını ve her anlamda halk vurgusunu birçok yazışma- sında vurguladığını görebiliriz. Erzurum’dan sonra Sivas’a geçilecek, Sivas’ta bir gazete çıkarılacaktır. Bu gazetenin ismi İrade-i Millîye’dir. Yani yine halka dayalı sistemi vurgulayan bir ifade tercih edilecekti. DOÇ. DR. UFUK ERDEM | ANKARA HACI BAYRAM VELİ ÜNİVERSİTESİ, POLATLI FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ, TARİH BÖLÜMÜ 183 Sivas’tan sonra Ankara’ya geçilecek. Ankara’da ise Hâkimiyet-i Millî- ye isminde bir gazete çıkarılacaktı. Bu gazete isimlerinden aynı za- manda Cumhuriyet’e geçişin işaretlerini de bulmak mümkündür. Bu isimlerden pekâlâ Cumhuriyet’e giden yolu görebilmemiz müm- kün. Önceki oturumlarda sıkça Anadolu Ajansından bahsedildi. 6 Nisan’da kurulmuş, 8 Nisan’da Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’daki tüm komutanlara, valilere, vilayetlere, belediye başkanlarına yani sözünün yettiği bu anlamda ulaşılabilecek her yere Anadolu Ajan- sının kurulduğunu duyuracak ve şöyle diyecektir: “Kalbi İslam olan Osmanlı saltanat merkezinin düşman işgaline geçmesi ve bütün ulus ve vatanımızın en büyük tehlikeye uğramasının sonucu olarak bütün Rumeli ve Anadolu’nun giriştiği ulusal ve kutsal savaş sırasında hal- kın en doğru iç ve dış haberlerle aydınlatılması önemle göz önünde tutulmuş ve burada en yetkili kişilerden kurulu özel bir heyetin yö- netiminde Anadolu Ajansı adı altında bir kurum kurulmuştur”. Yani sadece kurum kurulmayacak aynı zamanda da Anadolu’ya bu kuru- mun misyonu, vizyonu hakkında da bir bilgilendirme yapılacak ki; bu tarihten sonra Millî Mücadele ile ilgili haberlerin alındığı ana kaynak Anadolu Ajansı olacaktır. Anadolu Ajansından çıkan yazılar Anadolu’nun her tarafında doğ- ru bilgilendirme anlamında ciddi bir hizmette bulunacaktır. Devam eden süreçte Matbuat ve İstihbarat Umumiye Müdüriyesi kurulacak- tır. Hakkında hocalarımız çokça bilgi verdiler. Yine benden önceki konuşmacı Muhammet Bey görmediğimiz, bilmediğimiz bir künye defterinden bahsetti. Bu noktadan da baktığımızda demek ki sadece kurumların kuruluşu değil bunlara akredite dediğimiz işte bugün üye olanların kimlik bilgilerinin de tutulduğu bilgilerin günümüze kadar ulaşmış olması hem dünya basın tarihi açısından hem Türk dünyası hem de Osmanlı Devleti’nin hâkim olduğu coğrafya açısından olduk- ça önemlidir. Bu anlamda emeği geçenlere teşekkür ederiz. Tabii Cumhuriyet’in ilanında ve sonrasında Millî Mücadele aleyhta- rı basınla olan mücadele hemen bitmeyecektir. Aradaki husumetler bir müddet daha sürecek ancak Ankara yavaş yavaş kendisini kabul ettirmeye başlayacaktır. Yaşanan gelişmeler ister istemez İstanbul’la Ankara arasında bir çekişme durumu ortaya çıkartacaktır. Aslında ilk dönemlerde Ankara’nın artık ülke yönetiminde tek söz sahibi olması İKİNCİ OTURUM 184 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK İstanbul’un çok da kabullenebildiği bir durum olmayacaktır. Diğer ta- raftan konuya basın noktasında bakıldığında Cumhuriyet idaresinin temel beklentisi yeni rejimin ilke ve prensiplerinin yaygınlaştırılma- sında basından faydalanabilmektir. Bir başka ifadeyle basından bek- lenti yeni rejimin ilke ve prensiplerine sahip çıkması olarak temellen- miştir. Bu temelin dışında hareket eden basın mensuplarının dönem dönem çeşitli yaptırımlara uğradıklarını görmekteyiz. Bu anlamda ilk olarak 1923 yılının sonunda bir gazeteci tutuklama süreci başlaya- caktır. Çünkü bu gazeteciler saltanatın kaldırılması, Cumhuriyet ilan edilmiş olmasına rağmen hilafetin varlığı dolayısıyla hilafet yanlısı yayınlar ya da eski rejimi çağrışım yaptıran yayınlar yapmayı sürdü- rüyorlardı. Bu tarz yayınlar yapan İstanbul basını, ciddi anlamda bir mahkeme süreci yaşayacak ve meşhur gazeteciler Hüseyin Cahit Yal- çın, Ahmet Emin Yalman, Velit Ebüzziya gibi isimler İstiklal Mahke- mesinde yargılanacaklar ve beraat edecekler. Bu aslında bir mesajdı, yani gazetecilerin nasıl davranması gerektiğine yönelik bir mesajdı. Ayrıca yavaş yavaş ilişkilerin düzeltilmesi için de adımlar atılacaktır. Aradaki buzların eritilmeye başlandığı bir sürece girilecek ve nitekim Mustafa Kemal Paşa 4 Şubat 1924’te İzmir’de İstanbul basınıyla bir araya gelecek ve aslında onlardan; milletin gerçek seda ve iradesinin belirtilmesi, Cumhuriyetin çevresinde çelikten bir kale vücuda geti- rilmesi, bu kalenin de bir fikir kalesi, bir zihniyet kalesi olması nokta- sında beklentileri olduğunu ifade edecektir. Diğer taraftan Millî Mücadele aleyhtarı olan basınla ilgili çatışmalı durum da sürerken Lozan Anlaşması öncesinde bir genel af çıkarıl- ması gündeme gelecek ama bu genel affın 150 kişiyi kapsaması yani 150’likler dediğimiz kısmın hariç tutulması ifade edilecek ki; Haziran 1924’te bu liste kesinleşecektir. 150’likler listesi dediğimiz listede on üç gazeteci vardır. Biraz önce hocamın ifade ettiği Refik Halit Karay ve Refii Cevat gibi isimler bu listenin en meşhurlarından. Bu isimler vatandaşlıktan çıkartılarak sürgün edilecekler, bunların ve aynı za- manda hanedanın herhangi bir şekilde Türkiye’ye göndermiş olduğu yayınlar yayımlanmayacaktı. Bunlara ait ya da 150’likler listesinde bulunan hanedan mensuplarına ait herhangi bir kimsenin Türkiye’ye göndermiş olduğu yayınların yayımlanmaması da kanunla garanti altına alınacaktır. Diğer taraftan 1924’te siyasi iklim değişecektir. Bir 185 muhalefet partisi fikriyle beraber basında ufak tefek farklı sesler çık- maya başlamıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurulmasıyla birlikte artık resmî bir muhalefet olgusu ortaya çıkacak ve basının bir kısmı da Te- rakkiperverin yanında yer alarak, onu destekleyici yazılar yazmaya başlayacaktır. Bu, zaten iktidarı yeterince rahatsız eden bir durum ama üstüne bir de Şeyh Sait İsyanı gibi bir isyan eklenince bu sefer hem muhalif basın hem de muhalif siyaset anlamında bunları ceza- landırmak ya da huzur ve sükûneti tesis etmek için Takrir-i Sükûn Kanunu çıkartılacaktır. Tabii Takrir-i Sükûn Kanunu’nda Bakanlar Kurulu kararıyla gazetelerin kapatılabileceğine dair bir madde de yer almaktadır. Bu anlamda yine baktığımızda cezalandırılan gazeteciler olacaktı ki o dönem muhalefet düşüncesine karşı sert bir tutum içe- risinde olan Recep Peker, basına yönelik söylemlerinde de çok sert ifadeler kullanacaktır. İstanbul basınının ülkenin bu duruma gelme- sinden mesul olduğunu ifade edecek, bu nedenle bu yayınları yapan- ları zehirli yılanlara benzetip yuvalarının da dezenfekte edilmesi ge- rektiğini söyleyecektir. Takrir-i Sükûn Kanunu’nun çıkartıldığı mart ayından ağustos ayına kadar yani birkaç ay içerisinde 14 gazete ve 1 derginin kapatıldığını görmekteyiz ki bu süreçte zaten muhalefetin siyaset ayağı olan Te- rakkiperver Cumhuriyet Fırkası da aynı akıbete uğrayacaktır. Gazete- ciler İstiklal Mahkemesinde yargılanacak, sürgün cezalarına çarptırı- lacaklardı. Kimisi de hayatları boyunca bir daha gazete çıkarmamak sözüyle ancak serbest kalacaktır. Tabii Takrir-i Sükûn Kanunu’yla basında uzun süren, yaklaşık 5 yıl süren bir sessizlik dönemi baş- layacaktır. Ardından 1926 yılında İzmir suikastı olayı yaşanacak ve İttihat Terakki’nin kalıntıları tamamen tasfiye edilecekti. 1927 yılına geldiğimizde ilginç bir kanun çıkartılacak. Sabah oturumunda TRT Genel Müdürü’nün TRT Çocuk üzerinden ifade ettiği hassasiyet du- rumuna örnek olarak nitelendirebileceğimiz kanun var: Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu. Yani 18 yaşından küçük çocuk- ların maneviyatı üzerinde kötü tesir yapacak yayınların kontrol edil- mesi noktasında o dönemin Çalışma Sosyal Hizmetler Bakanlığında bir komisyon oluşturulacak ve küçüklere zarar verebilecek yayınlar denetlenecektir. Bu anlamda böyle bir yazı tespit edilirse yayının İKİNCİ OTURUM 186 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK üstünde küçüklere zararlıdır şeklinde herkesin görebileceği bir dam- ganın yer alması kararlaştırılmıştır. 1928’e geldiğimizde Harf İnkılâbı gerçekleşecektir. Bu da basın için ayrı bir probleme neden olacaktır. Çünkü baskı makinaları Arap al- fabesi üzerinden kurgulandığı için tekrar Latin harflerine geçilirken problemler yaşanmaya başlanmıştır. Bu problemleri gidermek için idare basına üç yıllık bir geçiş süreci hakkı tanıyacak ve maddi an- lamda da destek olmaya çalışacaktır. 1929’a gelindiğinde dünyada ciddi bir ekonomik bunalım baş gös- terecek ve bunun Türkiye’ye de önemli yansımaları olacaktır. Diğer taraftan iç politikada, tek parti iktidarında sağlıklı bir denetleme du- rumu olmadığı için problemler ortaya çıkmaya başlayacaktır. Ancak daha önce Terakkiperver denemesi yaşandığı için Terakkiperver gibi bir yapıya da mesafeli bir durum söz konusudur. Yani aynı basın üze- rinde nasıl bir kontrol durumu söz konusuysa muhalefet için de aynı yaklaşım durumu söz konusudur. Mevcut anlayış muhalefet olsun ama kontrollü bir muhalefet olsun, şeklindedir. Az önce Mustafa Ke- mal Paşa ile birlikte Fethi Bey’in Minber gazetesini çıkarmış olmasın- dan bahsetmiştim. Şimdi bakın yıl 1930 oldu, bu güvenilir arkadaş Mustafa Kemal Paşa tarafından Serbest Cumhuriyet Fırkasını kurmakla görevlendirilmiş- tir. Yani güvenilen, tanınan biri. Özellikle de daha önce yaşanan kötü durumlar tekrar etmesin diye Fethi Bey tercih edilecektir. Fethi Bey, Serbest Fırkayı kuracak ancak hangi görüşten olursa olsun bütün mu- halefet inanılmaz bir şekilde Serbest Fırka çatısı altında toplanmaya başlayacaktır. Temel problem olarak ilke siyaset dediğimiz bir durum henüz söz konusu değildir. Herkesin kendisine yakın gördüğü siyasi bir durum vardır ancak bu dönemlerde bu anlamda bir muhalefet al- gısı söz konusu değildir. Bir anlamda Cumhuriyet Halk Partisinin karşısında muhalefet olan nasıl bir yapı varsa hemen orada cephelenme gibi bir durum söz ko- nusu olmuştur. Bu gelişmeler basına da yansımıştır. Kısmen biraz daha özgür bir ortamdan bahsedilebilir. Serbest Fırkanın yayın organı olarak niteleyebileceğimiz Yarın Gazetesi var ki bu gazete 80.000 gibi 187 ciddi satış rakamlarına ulaşıyor ve bu ister istemez iktidarı rahatsız etmeye başlıyor. Çünkü iktidarın elden gitme endişesi var. Nitekim Serbest Fırka belediye seçimlerine girip ciddi başarılar da kazanınca, iktidar bu sefer daha da saldırganlaşacaktır. Burada ilginç bir durum var ki o da Meclis’te gazeteci kökenli milletvekillerinin en çok saldır- dığı meslek grubu yine gazeteciler olmuştur. Meclis’teki konuşmaları- na bakıyorsunuz, birkaç isim sayayım; İstiklal Mahkemesinde görevli olanların dışında Fazıl Ahmet Aykaç, Ahmet İhsan Tokgöz, Anadolu Ajansının eski genel müdürü Ziya Gevheri gibi isimler mecliste inanıl- maz bir şekilde muhalif basına yönelik söylemlerde bulunacaklardır. Mesela bu konuşmalarda genel olarak muhalif basının fikir haydutlu- ğu yaptığı, masum ruhları zedelemeye çalıştığı, özgürlüğü kötüye kul- landığı, fesat ocakları olduğu, memleketin huzur ve güven ortamını bozdukları, basın özgürlüğü kavramını bir paratoner olarak kullanıp Cumhuriyet düşmanlığı yaptıkları, fikir özgürlüğü adı altında düş- man devletlerin bozucu ve yıkıcı casusluk faaliyetlerinden yüz bin kat daha zararlı işler yapmaya kalkıştıkları, yapılan tüm tahribatlara da kutsal bir formül olarak basın özgürlüğünü kılıf olarak gösterdikleri gibi ibarelerde bulunacaklardır. Nihayetinde hükûmetin harekete ge- çip basın eşkıyalarına ve serserilerine karşı tedbir alması gerektiğini ifade edeceklerdir. Bu konuşmalardan sonra Başbakan İsmet İnönü kürsüye çıkacak ve basın özgürlüğünün şart olduğunu, basının halk için vazgeçilmez bir unsur olduğunu ancak bir kanuni düzenlemenin de gerekli olduğunu belirtecektir. Nihayetinde 1931 tarihinde Cumhuriyet’in ilk basın kanunu, Matbuat Kanunu dediğimiz kanun çıkartılacak ki bu kanun 23 kısım 68 mad- dede şeklinde düzenlenecektir. Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nde bu ta- rihe kadar hangi basın kanunu geçerliydi? 1931 yılına kadar 1909 yı- lında çıkartılan Matbuat Kanunu geçerli olmuştur; ancak artık devrin ihtiyaçlarını karşılamadığından bu yeni kanun yürürlüğe girmiştir. 68 maddelik iki de geçici madde ile 70 maddelik bu kanunda ne vardı diye bakacak olursak; Matbaa açma hükümleri, gazete ve mecmuala- rın nasıl yayımlanacakları, gazete ve mecmualarda çalışan ve satanla- ra ilişkin hükümler, gazete ve mecmua sahiplerinin haklarına ilişkin hükümler, matbuat suçlarının nasıl olacağı, suça teşvik eden yayın- lara nasıl cezalar verileceği, müstehcen neşriyata ilişkin hükümler, İKİNCİ OTURUM 188 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK yayın yoluyla şantaj yapma suçuna ilişkin hükümler, yalan neşriyat, yayınlanması yasak olan şeyler, yayımlanması yasak olmayan şeyler, gazete ve mecmuaların kapatılmasına yönelik hükümler, yayınların toplatılmasına ilişkin hükümler, tazminat ve manevi zarara yönelik daha kapsamlı bir kanun yapıldığını görmekteyiz. Maddelere geçmiyorum hemen toparlıyorum. Kanun 1950 yılına ka- dar çeşitli değişikliklerle yürürlükte kalacaktı, yine çeşitli kurumlar 1933’te Matbuat Umum Müdürlüğü, 1935’te Basın Yayın Genel Müdür- lüğü ve basın kongresi düzenleyeceklerdir. 1938’de Basın Birliği Yasası çıkartılacaktır. Her ne kadar bu tarz dü- zenlemeler mevcut yapıyı iyileştirmeye yönelik demokratik düzenle- meler olarak tanımlansa da devam eden inkılaplar sürecinde modern anlamda hak ve özgürlüklerin kısa sürede elde edilebilmesi ya da kısa sürede bir iktidarın bunu sağlamasını beklemek çok da imkân dâhi- linde değildir. Bu nedenle iktidar biraz daha kontrolcü olmayı tercih etmiştir. Diğer bir ifadeyle basına yönelik gerçekleştirilen düzenle- meler basın özgürlüğünden daha çok basının iktidara bağlı olduğu- nu hatırlatan düzenlemeler şeklinde olmuştur. Sabrınız için teşekkür ediyor, iyi akşamlar diliyorum. Zafer Kiraz Hocam çok teşekkür ediyorum. Öncelikle var mı hocama sorusu olan bir kere daha bakayım. Yok, teşekkür ediyorum. Tabii ki bu tür pa- nellerde aslolan bazı konularda veya ilgi duyabileceğiniz konularda farkındalık yaratabilmektir. Farkındalık yaratıldığı anda bunun de- vamını getirebilmek sizin elinizde olan bir şey. Yoksa ortalama bütün iletişim derslerimde söylediğim gibi; belirli bir yaşın üzerinde olan tüm kitlenin ne diyelim ona bir şekilde konsantrasyonunu bozmadan din- leyebileceği sürenin 20 dakika olduğu söylenir, aslında bu 4,5 dakika- dır. 4,5 dakika sonra, her insan her fani, doğal olarak dalar. Daldıktan sonrası da gider ama önemli olan parça parça yakalandığında ve bun- larla ilgili eğer merak varsa devamını farkındalık yaratarak getirmek ve gerekeni yapmaktır. Ben hocalarıma çok teşekkür ediyorum. Tekrar bu harika albüm için İletişim Başkanlığına kendi adıma şükranları- 189 mı sunuyorum. Yarın basın tarihini düşünmek ve yeniden düşünmek yarım günlük iki ayrı panelin ardından son bulacak. Hepinize bir kez daha, başladığım gibi sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Sağ olun var olun. Sabrınız için teşekkür ederim. İKİNCİ OTURUM 190 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 191 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Üçüncü Oturum Moderatör: Nilgün Balkaç Prof. Dr. Ayşe Elif Emre Kaya Prof. Dr. Aslı Yurdigül Doç. Dr. Nasrullah Uzman Çok Partili Dönemden Günümüze Olağanüstü Dönemlerde Türk Basını KONUŞMACILAR 192 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Nilgün Balkaç | TRT Spikeri Ö ncelikle bizlerle birlikte olduğunuz için çok teşekkür ede- riz; çünkü konunun çok hassas olduğunu da biliyorsunuz. Konu çok sıcak ve hocalarımız gerçekten kendi alanların- da uzman. Çok partili dönemden günümüze olağanüstü dönemlerde Türk basınını bugün irdelemeye çalışacağız hocaları- mızla birlikte. Basın ve iktidar ilişkileri diyeceğiz. Sağlıklı bir zeminde miydi acaba bu ilişkiler? Birçok şeyi sorgulamaya çalışacağız. Basın özgürlüğün içinin nasıl doldurulması gerektiğini söyleyeceğiz. Bu sü- reçte gazeteler radyolar nasıl bir yol haritası izlediler ve tabii basın nasıl bir sınav verdi? O sınavı konuşacağız ve tabii bir üçgen üzerine konuşacağız yine aynı şekilde siyaset, medya ve ordu diyeceğiz. Şimdi bu üçgen üzerinde de konuşurken hocalarımızla birlikte yol alacağız ve iki farklı soru soracağız onlara. Onlar da hem bu sorulara yanıt verecekler hem de şöyle bir tablo var, biz bir şeyleri anlatırken bu arada hocalarımız da bize o dönemdeki gazete manşetlerini de gösterecekler ki sizlerde daha iyi oturtabilin aklınıza diye. Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu Üçüncü Oturum 194 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Şimdi Ayşe Hocam sizinle başlayalım. Gerçekten önemli bir süreçti basının iktidardan en büyük beklentisi neydi? Tabii orada sorulması gereken en kritik noktalardan bir tanesi ve basın kanununda değişik- lik yapılması söz konusu oldu. Şimdi basının sorunları nasıl gündeme geldi? Basın kanununda o değişiklik nasıl yapıldı? Muhalefetten iti- baren Demokrat Parti döneminde o tabloyu nasıl okuyabiliriz? Hükû- metle basın arasındaki o girift, bazen karmaşık hâle dönüşen o ilişki nasıldı? O tabloyu nasıl okuyalım hocam? Sınırlar nasıl çizilmişti ya da hiç çizilememişti? NİLGÜN BALKAÇ | TRT SPİKERİ Demokrat Parti Döneminde Basın Prof. Dr. Ayşe Elif Emre Kaya | Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Özet İ kinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye, dünyada oluşan iki kutuplu düzende, demokratik ülkeler ile birlikte hareket etme- yi seçmiştir. Bu yönde niyetini ortaya koyma konusundaki so- mut adımlardan biri de çok partili hayata geçiş kararı almasıdır. Bu karar üzerine ülkede parti kurma girişimleri olsa da Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) içinde yer alan ve yönetim tecrübesine sahip isimlerin kurduğu Demokrat Parti (DP), bunlardan en çok ses getire- ni olmuştur. DP, 1946-1950 yılları arasında yürüttüğü muhalefet po- litikalarında pek çok antidemokratik kanun ve uygulama ile sürekli mücadele etmiş ve geniş kesimlerin sesi olmuştur. Mevcut durumdan rahatsız olup iyileştirme isteyenler arasında döne- min basını da yer almaktadır. Basın Kanunu, kâğıt, mürekkep ve rek- lam/ilan politikaları dönemin basının düzenlenmesini istediği alan- lardan bazılarıdır. DP muhalefet yıllarında bu konulara destek vermiş ve bu yönde de vaatlerde bulunmuştur. Bu çalışma ile DP döneminde basın hakkında genel bir değerlendirme sunulması hedeflemektedir. 27 yıllık CHP iktidarının ardından farklı sınıfların iktidar olabilmesi 196 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK ile birlikte, basın ortamının bundan nasıl etkilendiği, basın sermaye yapısında değişimin olup olmadığı, gazetecilik yapma pratiklerinde dönüşüm yaşanıp yaşanmadığı, yeni iktidarın basına yönelik üretti- ği politikaların neler olduğu ve mevcut iktidarın çıkardığı hukuksal düzenlemelerin neler olduğu ve basını nasıl etkilediği üzerinde du- rulacaktır. Betimsel nitelikte tasarlanacak olan bu çalışmada, yer yer dönemin basınında yer alan örneklere, varsa ilgili arşiv belgelerine ve Meclis tutanaklarına yer verilecek, böylelikle konunun farklı biçimlerde or- taya konması sağlanacaktır. Konuyu ele alan çalışmaların varlığına karşın, partinin 10 yıllık iktidarını daha genel düzeyde ele almaları basın ile ilgili çalışmaların görece azlığı dikkate alındığında bu çalış- manın hem siyasi tarihe hem de basın tarihine katkı sağlayıcı nitelik- te olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Demokrat Parti, Basın, Gazetecilik Ayşe Elif Emre Kaya Çok teşekkür ediyorum; öncelikle herkesi sevgiyle saygıyla selamlı- yorum. Sorunuzu şöyle yanıtlayayım; önce bahsi geçen dönemde na- sıl bir ortam vardı oradan konuyu ele almaya başlayalım. Demokrat Parti nasıl bir ortamın içerisine doğdu? Tek partili dönemi önce ko- nuşmamız lazım. Hukuki düzenlemeler, mali yaptırımlarla kontrol ve denetim altında olan bir basın ortamı var. İktidara bağımlı bir basın var; çünkü mali sebeplerden ötürü basın denetime açık hâle geliyor. Kâğıt tahsisleri, makineler, malzeme ithali, resmî ilanlar, reklamlar bütün bu kalemler nedeniyle, basın mali olarak iktidar ile iyi ilişki- ler kurmak zorunda kalmıştır. Çok partili hayata geçiş bir anda bütün bu sorunları tamamen ortadan kaldırmasa da diğer bütün alanlarda nasıl değişimler oluşturduysa, basın ortamını da zorladığını görüyo- ruz ve Demokrat Partinin de basınla inanılmaz derecede doğru bir iletişim kurduğuna tanık oluyoruz. Partinin basının haber kaynağı olduğu ve haber akışının Sümer sokaktan yayıldığını, partinin söy- lemlerinin kamuoyu oluşturduğunu orada gazetecilerin, gazetelerin ısrarla Demokrat Parti ile ilgili haberler yapmak ve onlardan aldıkları 197 ÜÇÜNCÜ OTURUM mesajları halka iletmek için büyük bir hareketlilik içinde olduklarını görüyoruz. Demokrat Parti sözcülerinin söylemlerinde vurguladıkları iki önemli şey var. Antidemokratik kanunların kaldırılması ve ifade ve düşünce özgürlüğü. İfade özgürlüğü ve düşünce özgürlüğüne yönelik Demok- rat Parti sözcülerinin muhalefet yıllarında yapmış olduğu ısrarlı, gay- retli, çalışkan politikalar, ürettiği politikaları basında da tabii ki kar- şılığını bulmuştur. Demokrat Partinin o dönemde basın tarafından inanılmaz derece desteklendiğini, CHP’ye yakın bazı gazetelerin bile hatta Demokrat Partiye sempati duyar hâle geldiğini görüyoruz. Bu ilgi ve desteğin etkisiyle, Demokrat Partinin çok önemli bir oy oranıy- la iktidara geldiğini görüyoruz. İktidara geldikten sonra da partinin aslında ilk olarak çok ivedi bir şe- kilde Basın Kanunu’nu ele alması da bu vefa borcunu bir an önce öde- me arzusudur. Basın Kanunu, üzerinde uzlaşmaya varılmış bir metin olarak oluşturulmuştur. Şunu da söyleyeyim, bu uzlaşıya önemli bir tartışma sonrası varılmıştır. Yasanın meclis tartışmaları çok kuvvet- li geçmiştir, yasa Demokrat Partinin kendi milletvekilleri tarafından dahi, şu madde böyle olursa ilerde bu tarz sonuçlara yol açar şeklinde eleştirilmiştir. Nihayetinde bazı önemli müdahaleler ile biçimlendiri- lip çıkmıştır; neredeyse 2006’lara kadar yürürlükte kalmış 5680 sayı- lı Kanun üzerinde mutabakata varıldığını söyleyebiliriz. Bunun dışında ise iktidarla basın arasındaki ilişkilerin nasıl zemin- lendiğini bir yemek örneği bize gösteriyor, Çankaya’da Basın Ka- nunu’nun oluşturulmasından hemen önce yeni yönetim bir yemek düzenliyor ve orada basının sorunlarını dinliyor. Derler ya her iyi ha- reketin bir eleştirilecek tarafı da olur o dönemde bu yemek bu Çan- kaya’daki yapılan yemek şununla ilgili bazı eleştiriler ortaya çıkıyor. İlki neden muhabir düzeyinde bir yemek tertip edildiği, başyazarlar ve sahipleri çağırılmalıydı diye bir eleştiri geliyor. İkincisi neden bazı muhalif isimlerin toplantıya çağırılmadığı yönün- dedir. Görüldüğü gibi, daha ilk günlerde iktidarın basın ile ilgili ko- nularda bazı tartışmalarla karşı karşıya kaldığı, fakat yaptıkları diğer olumlu girişimler nedeniyle basının genelinde destek almaya devam ettiği görülmüştür. 198 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Döneme bakmaya devam edersek, iktidarın basın alanında attığı olumlu adımlardan bir diğeri de, tek parti döneminde hapis edilmiş gazetecilerinde çıkarılan af kanunu ile salıverilmeleridir. Yine dönem içerisinde çıkarılan 5953 sayılı Kanun ile gazeteciliği bir meslek ha- line getirecek olan, gazeteciyi gazeteci olarak konumlandırarak bir meslek profesyoneline dönüştürecek kanun vardır. Bu noktada şunu söylemek gereklidir; iktidarın attığı olumlu adımlar vardır. Basının geneli de yeni iktidardan memnundur. Fakat öte yan- dan muhalif basının da iktidara ilişkin ciddi bir eleştirisi vardır. Daha ilk günden itibaren muhalif basın tarafından ortaya konulması çalışı- lan algı şu: bunlar memleketi iyi yönetmiyorlar, basın politikaları da doğru yönde değil. Resmî ilan politikalarında adaletsizlikler var, kâğıt tahsislerinde yan- daşlara, yakın olanlara, parti ile bağı olanlara veriliyor. Çok düzenli biçimde bu yönde muhalif basının yayın yaptığı görülmektedir. Fakat 1954 seçimlerine kadar ekonomik anlamda da göstergeler çok iyi ol- duğu için Demokrat Partinin bu eleştirilerden etkilenmediği, yıpran- madığı görülmüştür. Bu ortamda iktidarın, seçime girerken bir adım attığı görülmüştür. CHP mallarının devri ve neşir yoluyla basınla işle- necek suçlarla ilgili bir kanun çıkarmış ve muhalefet partisinin yayın organı Ulus gazetesinin yayınına son verilmiş, gazete Yeni Ulus adıyla devam etmiştir. İktidar, seçime güçlü girmiş ve seçimden daha da güçlü çıkmıştır. Se- çimden sonra iktidara yöneltilen eleştiriler artmış, çünkü ekonomik bazı göstergelerde problemler oluşmuştur. O süreçte basın alanında da ispat hakkı üzerinden önemli tartışma başlamıştır. İspat hakkının tanınmaması, basın mensupları için herhangi bir yayıncının ortaya koyduğu bir iddiayı ispat edebilmesi, mahkemede kendisine sorul- duğu zaman belgesi budur denmesinin elinden alınması ile ilgili bir madde içerdiği için Demokrat Parti çok fazla eleştiriye muhatap olu- yor. Hatta öyle bir hâle geliyor ki Demokrat Partili milletvekilleri bu konuyu Meclis’e taşıdıklarında büyük bir tartışma ortamı doğuyor ve buradan Demokrat Partinin içerisinden muhalif bir grup da çıkıyor. Bundan sonraki süreç ise daha çok 5680 üzerinden sürekli değişiklik- lere gidilmesi üzerinden gidiyor. Bu maddeler değiştikçe basında ina- 199 nılmaz derecede çok ciddi bir refleks oluşuyor. Basın, basın özgürlü- ğünün darlaştırıldığını hem mali anlamda hem hukuki anlamda çok ciddi şekilde sınırlar çizilmeye çalışıldığını ifade ediyor. Buna karşılık Başbakan Menderes ise yaptığı bütün konuşmalarda, bunların muhalif basın tarafından anlatıldığı gibi olmadığını, evet onların düşünce ve ifade özgürlüğü olarak altını ısrarla çizdikleri şe- yin, hakaret olduğunu, eleştiri ile hakareti basının maalesef kendisi- nin ayıklayamadığını, ayırt edemediğini, bilinçli bir şeklide maalesef iktidarı yerinden etmeye yönelik bir gayretle özellikle yapıldığını vur- guluyor. Nilgün Balkaç Ki en önemli çizgi eleştiri ile hakaret arasındaki o ince çizgi. PROF. DR. AYŞE ELİF EMRE KAYA | ANKARA HACI BAYRAM VELİ ÜNİVERSİTESİ, İLETİŞİM FAKÜLTESİ, RADYO, TELEVİZYON VE SİNEMA BÖLÜMÜ ÜÇÜNCÜ OTURUM 200 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ayşe Elif Emre Kaya Aynen öyle… Demokrat Parti, bu yukarıdaki ifadeleri basın toplantı- larıyla ve Meclis konuşmalarıyla sürekli vurgular hâle geliyor. Fakat bu arada 6-7 Eylül olayları yaşandığı için, sıkıyönetim ilan edilmiş, sıkıyönetimin getirdiği ortamlar, bütün basın mensuplarımız bilir- ler zaten, bu dönemlerde gazetecilik yapmayı daha da zorlaştırmış- tır. Neşir yasakları gelmiş, tekzipler oluşmuş. İşte bu sansürlemeler ve bazen önden gelen yayın yasakları ortamın gerilimini artırmıştır. Bunların sonucunda, özellikle muhalif basın inanılmaz derecede se- sini yükseltmiştir. Hatta uluslararası basın platformlarında da basın politikaları konu edilir hâle gelmiştir. Orada vaktim varsa şunu da söyleyeyim, sonra zaten diğer hoca ar- kadaşlarımıza da tahkikat sürecini bırakacağım. Eugene Pulliam adında bir Amerikalı gazeteci vardır. Pulliam, Türk basınını ve içinde bulunduğu durumu merak ediyor ve Başbakan Adnan Menderes’le röportaj yapmak için Ankara’ya geliyor; fakat maalesef görüşemiyor. Döndüğü zaman, orada kabul edilmeyişi ve görüşemeyişinin acısıyla çok ağır ve acı bir yazı yazıyor. Böylece dış kamuoyunun eline ina- nılmaz büyük bir malzeme verilmiş oluyor. Ulusal basınımızda bunu alıntılayan, bunu iktibas eden, bazı cezalara çarptırılıyor. Geldiğimiz noktada, Tahkikat Komisyonunun kurulması gerçekleş- miş, ortam bunun üzerine çok gerilmiştir. Bu tahkikatta amaç şu gibi görünüyor: basının yayını ile ilgili hükümetin de kafasında endişeler var ve bunların araştırılması ve soruşturulmasını istiyor. Özellikle “bazı basın” diye ortaya koyduğu basın organlarını incelemek için bir soruşturma başlatıyor. Bu soruşturma neticesine daha varmadan maalesef zaten 27 Mayıs askerî darbesi gerçekleşmiş oluyor. Gelinen noktada iktidar basını nasıl tanımlıyordu ve son dakikada dahi ne is- tiyordu dersek, bence o çarpıcı şeyle bitirmek iyi olacaktır. Dönemin Basın Yayın Genel Müdürü Altemur Kılıç 27 Mayıs’tan evvel düzenle- diği son basın toplantısında şu sözleri söylüyor: “Gazeteci olarak hürriyet birtakım imtiyazlara hak kazanmamız için evvela kendimizi kontrol sistemini kurmamız ve işletmemiz ve bir mesuliyet duygusunu yerleştirmemiz gerekiyor. Amerika’da toplanan 201 ve basın hürriyeti mevzunu inceleyen bir komisyon da aynı neticeye varmış. Netice olarak basın kendi kendini kontrol edip kayıtlamadık- ça hükûmetin hürriyetin suiistimaline karşı tedbirler alması zaruri olacaktır şeklinde mütalaa yürütmüştür. Basın hürriyetini, o hürriye- tin bütün vecibeler ve mesuliyetlerini müdrik bir şekilde kullanacak olan gazeteciler halledip garanti altına alacaklardır. Basınımızdaki eksiklikler hataların telafi olunması, bilgili ve amme mesuliyetlerini müdrik gazetecilerin yetişmesi ve piyasadan kötü gazeteleri ve gaze- tecileri kovmalarıyla bütün cemiyetimizde basın mevzuunda mevcut olan anlaşmazlıkların kendiliğinden halledileceğine inanıyorum”. Gördüğünüz gibi Kılıç burada denetimden rahatsız olan basına bir öneride bulunuyor, sslında hâlâ bir çözüm umudunu taşıdıklarını ifade ediyor. Bu toplantı bir şekilde basının kendi kendini denetle- yip özdenetimini geliştirebilirse kayıtlanmalardan, denetimlerden ve kontrollerden uzaklaşabileceğine dair bir düşünceyi öne süren bir toplantı olduğu için üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Maalesef bu fi- kirler bu özdenetim fikirleri, geliştirilemeden dönemin sonu gelmiş, askerî darbe gerçekleştirilmiş ve bunlar hayata geçirilememiş oluyor. Bu ilk sorunuzu böyle yanıtlamış olayım. ÜÇÜNCÜ OTURUM 202 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Nilgün Balkaç Hocam çok teşekkür ederiz son bölümde de zaten artık bizim gazeteci- lerin söylediği gibi manşet bölümündeki cümlelerinizi alacağız. Şimdi Aslı Hocam sizinle devam edelim. 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi ve Türkiye’nin çok partili hayata geçişi, bu süreçler üzerinde konuşaca- ğız ama bu süreçte baskıcı ve antidemokratik uygulamalar, bir yanda da hocamızın söylediği gibi ekonomik sıkıntılar, ekonomik sıkıntıların basının üzerindeki etkisi ve tabii her zaman o konuştuğumuz üçgen 1960’ta da aynı şeyler konuşuluyor; şimdi de hemen hemen aynı şeyler konuşuluyor. Siyaset, medya ve ordu üçgeni. Gerçekten bu üçgenin de orada 27 Ma- yıs’a olayı nasıl götürdüğünü konuşmamız lazım ve tabii 27 Mayıs’ta bu üçgenle birlikte ordu, medya nasıl bir yol üzerinde yürüdü ve o çiz- diği yoldaki tabloyu konuşabilir miyiz? Tabii sizinle birlikte konuşur- ken de içini şöyle doldurmanızı isteyeceğim, korku kültürü bağlamın- da 1960 askerî darbesi ve Türk basını. Korku Kültürü Bağlamında 1960 Askerî Darbesi ve Türk Basını Prof. Dr. Aslı Yurdigül | Atatürk Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Televizyon ve Sinema Bölümü Özet Y akın tarihimizde gerçekleşen 1960 Askerî Darbesi, sadece Türk siyasi tarihinin değil Türk basın tarihinin de önemli dönüm noktalarından biridir. Tarihsel süreç içinde basının iktidarla ve toplumla olan girift ilişkisi, onu sadece anı kay- deden ve aktaran bir araç olmaktan çıkarmıştır. Bu anlamda basın, gerçekleşen olayları aktarmaktan ziyade, gerçekleşecek olaylarında da habercisi konumuna gelmiştir. Özellikle darbeler gibi olağanüstü dönemlerde basının tutumu ve söylemleri, toplumu gerçekleşen ya da gerçekleşecek olaylardan çok daha derinden etkilemiştir. Bu etkinin toplumsal düzlemdeki görünüm biçimlerinden biri de korku kültü- rüdür. En basit ifadeyle korkunun baskın bir duygu olarak ön plana çıkması, duygu, düşünce ve davranışları yönetmesi şeklinde tanım- lanabilecek olan korku kültürü, toplumun gerçeklik algısını kaybede- rek kendini sürekli bir güvensizlik, tehdit ve tehlike duygusu içinde hissetmesi anlamında gelmektedir. Toplumda korku kültürünün oluşması ve hâkim konuma gelmesin- deki en önemli araçlardan biri de basındır. Basın, ele aldığı konular, 204 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bu konuları ele alış tarzı, attığı başlıklar, kullandığı dil ve görseller gibi birçok unsur aracılığıyla toplumun olaylara ilişkin algısını biçimlen- diren en önemli güçtür. Bu bağlamda, 1960 Askerî Darbesi’ne giden süreçte Türk basınına bakıldığında, sadece bu unsurlar aracılığıyla değil; olumsuz haberlerin ön plana çıkarılması, yalan, yanlış, uydur- ma ve hatta komplo teorileri düzeyinde haberlerle de toplumsal kor- kuları beslediği görülmektedir. Örneğin, 1960 darbesine giden yolda, 2 Mayıs 1960 tarihli Milliyet gazetesi, “Müessif Hadiseler” manşetiyle yayımlanmış; gazetenin ilk sayfasında CHP Genel Başkanı İsmet İnö- nü’nün Demokrat Partili biri tarafından atılan bir taşla yaralandığı; Uşak’ta 6 gazetecinin tecavüze uğradığı ve 4 CHP’li mebusun dövül- düğü haberlerini ilk sayfadan duyurarak olumsuz olaylar üzerinden toplumdaki tehlike ortamına dikkat çekmiştir. Yine bu süreçte, 28 Ni- san’da Beyazıt Meydanı’nda gösteri yapan 2 bin öğrencinin Et ve Balık Kurumundaki kıyma makinalarında tavuk yemi yapıldığı iddiası, 4 Haziran tarihli Akşam gazetesinde “Cesetler yem makinalarında kı- yılıp toz haline getirilmiş” başlığıyla duyurulmuştur. İlerleyen süreç- te, gerçeklikle hiçbir ilgisinin olmadığı, tamamen komplo teorileriyle üretildiği ortaya çıkan bu haber, dönemin basınında büyük yer kapla- mış ve toplumsal korkuların sınırlarını zorlamıştır. Buradan yola çıkan bu çalışma, Türk siyasi tarihinin olağanüstü dö- nemlerinden biri olan 1960 Askerî Darbesi’ne giden süreçte basının toplumsal korkuları yaratma ve toplumda korku kültürünü hâkim kılma noktasındaki rolünü tartışmaktadır. Bu amaçla çalışmada, 1960 dönemi Türk basınından seçilen haberler; ‘basın’ ve ‘korku kül- türü’ çerçevesinde metinsel bir analizle incelenmekte; olağanüstü dö- nemlerde basının işlevlerine vurgu yapılmaktadır. Anahtar Kelimeler: 1960 Askerî Darbesi, Olağanüstü Dönemler, Türk Basını, Korku Kültürü Korku Kültürü En genel anlamıyla korku, “beklenmedik ve öngörülmeyen bir du- rumla karşılaşan insanın, zihnini yoğunlaştırmasını sağlayan bir mekanizma” (Furedi, 2001:8) olarak tanımlanmaktadır. Bu mekaniz- 205 ma, kişisel deneyimler sonucu biçimlenmektedir. Bu nedenle, her ne kadar psikolojik ve kişiye özgü bir mekanizma olarak ortaya çıktığı düşünülse de geçmiş deneyimler sonucu öğrenilen ve gelecek kuşak- lara aktarılan sosyal bir olgudur. Toplumsal yapıyı oluşturan gelenek, görenek, örf, adet vb. diğer dinamik yapılar gibi bir yaşam eğrisine sahiptir. Toplumun diğer kurumları tarafından, çoğu zaman bilinçli olarak üretilmekte ve yayılmaktadır. Korku, birilerini motive etmek, bastırmak, etkilemek ya da kontrol etmek amacıyla bilinçli olarak üretilmekte ve kullanılmaktadır. Bireysel ve toplumsal hayat korku üzerinden, korkuyu üretenlerin, yayanların ya da pekiştirenlerin çı- karları doğrultusunda yönetilmektedir. Bu anlamda da korku, top- lumsal/sosyolojik bir hal almaktadır. Günümüzde modern toplumlar, sağlık, çevre, teknoloji, yeni icatlar, kişisel güvenlik gibi birçok alanın tehdidi altında olan; bu nedenle de korkunun egemen olduğu toplumlardır. Modern insanın içinde yaşa- mak zorunda olduğu bu korku dolu ortamı, Furedi, ‘korku kültürü’ olarak nitelendirmektedir. Bu toplumlarda korku, bazı kurumlar ta- rafından kendi varlıklarını meşru kılmak ve meşruiyeti sürekli hâle getirmek amacıyla üretilmekte ve sürekli canlı tutulmaktadır. Bu açıdan korku kültürünün temel amacı; bireyi önceden karar verilmiş bazı düşünce ve davranış kalıplarının içine sokarak otoritenin istedi- ği bir kişilik haline getirmektedir. Burada korku, insanları denetleme- nin ve istenilenleri yaptırmanın en önemli aracı, hatta tek yolu olarak iş görmektedir. Korku, istenmeyen/arzu edilmeyen olay ve olgulardan kaçınmayı, güven ve istikrar için kişisel birtakım şeyleri feda etmeyi gerektirmekte; bireyleri ve toplumları baskı altında tutmak ve isteni- len yöne kanalize etmek amacıyla bir kontrol ve denetim aracı olarak kullanılmaktadır (Cüceloğlu, 2008:170). Korku kültüründe bireysel korkuların yerini zamanla ‘ortak’ korku- lar almaktadır. Korkuya dayalı oluşan bu ortaklık duygusu, toplumu oluşturan bireylerin birlikte korkmak, birlikte acı çekmek gibi duygu- larını güçlendirerek toplumumdaki birlik ve beraberliği sağlamakta- dır. Yani, tek tek korkmanın yerini ‘birlikte korkmak’ duygusu almak- ta ve korku burada toplumsal bir işlevi yerine getirmektedir (Çetin, 2012:9,39). Dahası, toplumlar zaman içerisinde bu tür korkuları bir ihtiyaç olarak görmekte ve sürekli kendilerine yeni korku figürlerinin ÜÇÜNCÜ OTURUM 206 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK sunulması için bir bekleyiş içine girmektedirler. Bu bekleyiş, korku- ların toplumsal ihtiyaç ve beklentilere uygun olarak üretilmesine ne- den olmaktadır (Mannoni, 1992:88-89). Ancak bununla birlikte, kor- kunun baskın olduğu toplumlarda tehdit, tehlike, denetim, gözetim ve güvensizlik gibi duygular da ön plana çıkmakta; bireysel ve top- lumsal ilişkiler önemini yitirmektedir. Toplumsal yapıda korku kültürü farklı etmenler tarafından üretil- mekte ve yayılmaktadır. Bu anlamda korku kültürünü oluşturan etmenleri geçmiş ve gelecek, din, kültür, siyaset, mitoloji ve medya (Yurdigül, 2014) olarak sıralamak mümkündür. Her bir etmen kendi dinamikleri çerçevesinde korku kültürünün üretilmesi ve yayılması- na hizmet etmektedir. Medya ve Korku Kültürü Medya ve korku kültürü ilişkisine bakıldığında, medyanın burada iki farklı işlevi yerine getirdiği görülmektedir. Bu işlevlerden biri korkuyu üretmek, diğeri ise yaymak şeklinde kendini göstermektedir. Medya toplumda korku kültürü yaratmak adına bazen gerçek dışı, bazen ger- çeğin çarpıtılmış şekli bazen de gerçeğin belirli bir bölümüne odakla- nan içerikler üretmektedir. Bu içerikler aracılığıyla toplumda tehdit unsuru, tehlike hissi, risk algısı ve güvensizlik duygusu yaratmakta- dır. Özellikle de ele aldığı konuyu bu kavramlarla birlikte işlemesi ve sunması toplumda korku kültürünün oluşmasına neden olmaktadır. Diğer yandan, korku kültürü yaratacak türden konuların farklı medya araçları üzerinden sıklıkla ele alınması ve sürekli gündemde tutulma- sı korku kültürünün yayılarak daha geniş kitlelere ulaşmasına neden olmaktadır. Bu süreçte medya, basit bir içerik üreticisi ve dağıtıcısı ko- numundan çok daha fazla bir öneme sahiptir. Medya, üretimi ve da- ğıtımını üstlendiği içeriklerin aynı zamanda toplum tarafından nasıl algılanması gerektiğini de belirlemektedir. Medya, topluma sunduğu konuları genellikle halkı bilgilendirmek ve bilinçlendirmek adına ele aldığını iddia etmektedir. Ancak herhangi bir sorunun medyada sıkça ele alınması, vurgulanması toplumda o konuya ilişkin bir farkındalık oluşturmakta ve tehlike beklentisi yaratmaktadır. Çünkü toplumda, her zaman olumsuz sonuçlara dair bir beklenti vardır ve medya da bu 207 beklentinin üzerine gitmektedir (Yurdigül, 2014:93). “Birçok insan, kişisel deneyimleri sayesinde değil medya kanalıyla bilgi edindiği için, bu bilginin aktarılma tarzı kişilerin sorunu algılayış biçimini be- lirlemektedir” (Furedi, 2001:85). Medya, televizyon, radyo, sinema, gazete ve yeni medya olmak üzere tüm alanlardaki içerik ve söylemleriyle korku kültürünün oluşmasına kaynaklık etmektedir. Görsel medyada ses ve görüntü, yazılı basında kullanılan dil ve görseller, sinemada ise kurgu gibi unsurların kullanı- mıyla herhangi bir konu, gerçek bağlamından koparılarak tamamen korku kültürü oluşturmaya yönelik üretilebilmektedir. Bu anlamda, medya ve korku kültürü arasındaki ilişkinin günümüzde ulaştığı son noktayı belki de en iyi Heidegger’in “Kamera izleyiciye yöneltilmiş bir silahtır” sözü ifade etmektedir. Medya türleri arasında, özellikle haber medyası, haberin gerçeklik algısından da yola çıkarak korku kültürünün oluşmasında önemli PROF. DR. ASLI YURDİGÜL | ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ, İLETİŞİM FAKÜLTESİ, RADYO, TELEVİZYON VE SİNEMA BÖLÜMÜ ÜÇÜNCÜ OTURUM 208 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bir rol oynamaktadır. Haber, bireyin çağdaş, dünya görüşünün ön- varsayımlarını sunmaktadır. Dış dünya ile kendisi arasında bağlan- tı kurma ve onun özelliklerini kendisinde temsil ettirme noktasında kullandığı yollardan biridir. Bireyin algısı, düşünce tarzı, dili, inanç- ları, arzuları vb. haber temsilleri aracılığıyla şekillenmektedir (Searle, 2005:188-189). Bu nedenle de haberlere konu olan olaylar, bu olayla- rın nasıl ve nelerle bağlantılı olarak ele alındığı, kullanılan dil, kelime ve görsel seçimi, başlık tercihi, sunulan örnekler gibi haberin biçimsel ve içeriksel özellikleri korku kültürünün oluşumu noktasında önemli unsurlardır. Dahası, haber anlatılarının kurulması noktasında başvu- rulan tekrar, abartı, kategorize etme, örnek sunma, normalleştirme, manipülasyon, olumsuzlama ya da uzman görüşüne başvurma gibi yöntemlerle de toplumdaki korkuların pekişmesi ve yaşatılması sağ- lanmaktadır. 1960 Askerî Darbesi, Türk Basını ve Korku Kültürü 1960 Askerî Darbesi, sadece Türk siyasi tarihinin değil Türk basın tarihinin de önemli dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu olayla birlikte Türkiye sadece siyasi alanda değil; basın alanında da önemli bir imtihandan geçmiş; basının bu olay karşısındaki duruşu, iktidarla olan ilişkisi ve özellikle de olağanüstü dönemlerdeki işlevleri sorgu- lanmaya başlamıştır. Bu çalışma kapsamında da 1960 Askerî Darbesi olağanüstü bir dönem olarak kabul edilmekte ve bu dönemde Türk basınının işlevleri tartışılmaktadır. Söz konusu tartışma, 1960 Askerî Darbesi ve Türk basını arasındaki ilişkiyi korku kültürü üzerinden ele almaktadır. Peki, bu ilişki neden korku kültürü çerçevesinde değerlendirilmelidir ve bu çerçevede Türk basını nasıl bir rol oynamıştı? Çalışma kapsa- mında ilk olarak bu konuya açıklık getirmek gerekmektedir. Daha çok siyaset biliminin konusu içine giren darbe kavramının toplumsal ha- yattaki yeri oldukça eskilere dayanmaktadır. Tarihte farklı zamanlar- da ve farklı coğrafyalarda vuku bulmuş pek çok darbe örneğine rast- lamak mümkündür. M.Ö. 44 yılında Roma İmparatoru Jül Sezar’ın bir darbe sonucu hayatını kaybetmesi, 1799 yılında Napolyon’un Fran- sa’da iktidara darbeyle gelmesi bunlar içinde en bilinenler arasında- 209 dır. O zamanlardan günümüze, başta az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler olmak üzere dünyanın birçok yerinde darbeler yaşanmaya de- vam etmiştir (Çelik, 2017:39). Darbe, en basit ifadeyle “Hükümeti zor kullanarak devirme eylemi” (Püsküllüoğlu, 1995:417) olarak tanımlanmaktadır. Daha geniş bir tanımlama ise kavramı “… siyasi iktidarın güç kullanılarak veya güç kullanma tehdidiyle, yasal olmayan yollardan değiştirilmesidir. Bu genellikle bir ülkedeki en örgütlü ve kapsamlı silahlı güç olan ordu veya onun desteklediği bir grup eliyle gerçekleştirilir. Darbeden son- raki düzen de aynı güç tarafından korunur, sürdürülür veya devre- dilir. Darbeler, insan hak ve hürriyetlerinin, hangi elin tuttuğundan asla emin olunmayan, bir silahın namlusuna asıldığı uygulamalardır. Darbeler sadece ülkelerin sosyolojisiyle oynamaz, tek tek bireylerin psikolojileri üzerinde yaptığı ağır tahribatlarla, insanları kişiliksizleş- tirir, bu sayede tek tipleştirir…” (Dursun, 1999 Akt. Çelik, 2017:40) ifa- deleriyle açıklamaktadır. Buradaki basit ve detaylı açıklamalardan da anlaşılacağı üzere darbe, her şeyden önce kendi içinde bir olumsuz- lamayı içermektedir. Zora dayalı olmak, güç kullanmak, devirmek, yasal olmayan yollara başvurmak, silah gibi olumsuz çağrışımlar ba- rındıran kavram; tehlike, tehdit, risk, çatışma, ölüm, kaos, belirsizlik, güvensizlik gibi kavram ve duyguları da beraberinde getirmektedir. Bu nedenle de darbe, sadece kavram olarak değil; fiili olarak da olum- suzluklara ve korkuya tekabül eden bir olgudur. Darbelerin askerî müdahale anlamına gelmesi, asker, tank, silah gibi savaşa ve ölüme dair araç-gereçle olan ilişkisi, bilinen ve kabul edilen eskinin yerine yeni ve bilinmez bir düzen vadetmesi, darbe sürecinin çatışma, zor- lama ve baskıya dayalı olarak ilerlemesi, gündelik hayatın yerini ola- ğanüstü hâl ve sıkıyönetim uygulamalarının alması, hak ve özgürlük- lerin kısıtlanması, tutuklama ve yargılama süreçleri ve son olarak da idam gibi bir cezai uygulamayı meşru görmesi darbe ve korku kültürü ilişkisini bu anlamda ortaya koyan argümanlar arasındadır. 1960 Askerî Darbesi’ne bakıldığında ise, öncelikle bu darbenin Tür- kiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk olduğu görülmektedir. Geçmişte, Osmanlı Dönemi’nde de darbeler yaşanmıştır (1876’da padişah Abdü- laziz’in tahttan indirilmesi; II. Meşruiyetin ilanından sonra, 1909’da yaşanan ve bir darbe girişimi olarak tarihteki yerini alan 31 Mart ÜÇÜNCÜ OTURUM 210 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Vakası; İttihat ve Terakki Partisinin yönetime geçtiği 1913’de yaşanan Bab-ı Ali Baskını bunlardan bazılarıdır). Ancak Türkiye Cumhuriye- ti’nin kurulması ve tek partili dönemden çok partili döneme geçil- mesi sürecinde yaşanan ilk askeri darbe 1960 darbesidir. Dolayısıyla da 1960 Askerî Darbesi; Türk siyasi tarihinde askerî bir darbenin ne olduğu ve nasıl olduğuna dair önemli bir arketip sunmaktadır. Nite- kim 1960’tan günümüze; 12 Mart 1971 Muhtırası, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi, 1997’de 28 Şubat süreci ve 15 Temmuz 2016 yılında yaşanan darbe girişimine bakıldığında 1960 Askerî Darbesi’nin izlerini gör- mek mümkündür. Ayrıca bu yaşananlar, Türk siyasi tarihinde “her 10 yılda bir darbe olduğu” yönünde bir algının da ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Darbeye dair böylesi bir arketipin oluşturulması ve yerleşik hâle gel- mesinde en önemli etkenlerden biri kuşkusuz dönemin yazılı bası- nıdır. Bu dönemde, radyodan çok daha etkili bir kitle iletişim aracı olarak iş gören yazılı basın, darbe öncesi ve darbe sonrası yaptığı ha- berler aracılığıyla bir taraftan darbeye meşruluk kazandırırken diğer taraftan da toplumda korku kültürünün oluşması ve yerleşmesine neden olmuştur. 211 Dönemin genel atmosferi ve bu atmosfer içerisinde yazılı basının durumuna bakıldığında; basının iktidar yanlısı ve muhalif basın ol- mak üzere iki kutupta toplandığı görülmektedir. İktidar yanlısı basın organları, Demokrat Partinin iktidara gelmesiyle birlikte devletten aldıkları ilanlarla yayınlarını devam ettiren, bu nedenle de ‘besleme basın’ olarak anılan yayın organlarıdır. Bunlar içerisinde Zafer, Son Posta, Her Gün gazeteleri ön plana çıkmaktadır. Ulus, Dünya, Vakit ve Tercüman gibi yayın organları ise CHP yanlısı yayınlarıyla muhalif konumdadırlar. Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet, Akşam, Yeni Sabah ve Yeni İstanbul gibi gazeteler ise bu dönemde kısmen tarafsız kal- mayı başarmış yayın organlarıdır (Topçu, Ural:2021:1678; Gençalp, 2017:337) Ancak bu yayın organlarından bazılarının zaman içerisinde muhalif bir tavır sergilediği de olmuştur. Darbe sürecinde basın ve korku kültürü ilişkisine bakıldığında, özel- likle muhalif basının darbe öncesi ve sonrası yaptığı haberler aracılı- ğıyla toplumda endişe ve korku ikliminin oluşmasına zemin hazırla- dığı görülmektedir. Bu süreçte başta ekonomik olmak üzere, siyasi, toplumsal ve hukuki konularda iktidarı yıpratma amaçlı yayınların ön plana çıktığı; ancak bu yayınların hem içerik hem de söylem olarak korku tohumları ektiği ve bu nedenle de iktidardan çok topluma zarar verdiği görülmektedir. Bu süreçte, özellikle ekonomik alanda, iktidara yönelik yolsuzluk id- diaları ve uygulanan politikaların başarısızlığı basının dikkat çektiği konuların başında gelmiştir. Örneğin darbe öncesinde, 1 Mayıs 1959 tarihli Akşam Gazetesi “Ticaret Bakanlığına göre kiralar yüzde 3000 arttı. 1938’te 20 lira olan 4 odalı bir evin kirası 1959’da 30 misli artış- la 600 liraya yükselti” başlıklı haberi ilk sayfadan vermiştir. Haberde kullandığı abartılı ve rakamsal kanıtlarla ikna etmeye yönelik dil, hal- kın en temel ihtiyaçlarından olan barınma ihtiyacının ekonomik an- lamda ciddi bir sorun olduğuna dikkat çekmeye çalışmaktadır. Dar- be sonrasında ise gazetelerin manşetlerini daha çok iktidara yönelik yolsuzluk iddiaları süslemiştir. “Polatkan’a ait yolsuzluklar açıklan- dı. Suçu 12 milyon 500 bin liralık hisseye karşılık menfaat temini” (12.10.1960, Hürriyet Gazetesi); “Polatkan’ın zimmetinde 4 milyon lira çıktı. Suiistimaller tahkik ediliyor” (03.06.1960, Hürriyet Gazetesi); “Bütün yolsuzluklar meydana çıkıyor” (16.06.1960, Vatan Gazetesi) bu manşetlerden sadece birkaçıdır. ÜÇÜNCÜ OTURUM 212 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK 27 Mayıs 1960 tarihinde Eskişehir’de yayımlanan bir bildiride ise “Bü- tün hükümet erkanı ve Demokrat Parti başkanları yabancı memleket- lere kaçarken yakalanmışlardır. Beraberlerinde 12 uçak dolusu altın, mücevherat ve parayı kaçırmakta iken yakalandılar.” ifadeleri yer al- maktadır. Bu tür haberler aracılığıyla toplumda, ülke ekonomisinin kötüye gittiğine ve iktidarda bulunanların şahsi çıkar elde ettiğine ilişkin bir algı oluşturulmaya çalışılmıştır. Söz konusu bu algı, toplu- mun geçinme derdi ve geleceğe dair güven duygusunu yok ederek bu konudaki korkularının gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. Darbe sürecinde basın, sadece ekonomik alana yönelik haberlerle değil, toplumsal tehdit, tehlike ve risklere ilişkin haberlerle de kor- ku kültürünün oluşmasına hizmet etmiştir. Bu konuda en dikkat çe- ken olaylardan biri, siyasi tarihimize ‘Uşak Olayları’ (29 Nisan 1959) olarak geçen, dönemin muhalefet partisi CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’ye yönelik saldırıdır. İnönü’nün “Büyük Taarruz” olarak adlan- dırdığı Uşak gezisinde, dönemin genel siyasi atmosferinin topluma da sirayet etmesi üzerine bazı tatsız olaylar yaşanmıştır. Gezi dönü- şünde İnönü, başına taş atılmak suretiyle yaralanmıştır. Birçok gaze- tede yer alan bu olay, muhalif bir gazete olan Ulus gazetesinde “Uşak Valisi, olaylar sırasında İnönü’yü vurun’ dedi” şeklinde, toplumu kış- kırtıcı ve korkutucu bir başlık ve içerikle verilmiştir. Aynı olayı Akşam gazetesi “İnönü’nün Uşak’ı ziyareti hadiseli oldu. Vur emri veren Vali Emniyet Müdürünü Vekâlet emrine aldı” (01.05.1959); Cumhuriyet ga- zetesi “İnönü dün Uşak’ta tecavüze uğradı. Gazeteci ve milletvekilleri- ne de taş ve sopalarla tecavüz edildi” (02.05.1959); Milliyet gazetesi ise “Müessif Hadiseler” (02.05.1959) başlıklarıyla duyurmuştur. Haber- lerde olayların olumsuz yönlerine odaklanılmış; toplumsal huzurun bozulduğu, güven ve istikrar ortamının yok olduğu vurgulanmıştır. Hemen hemen dönemin tüm yayın organlarında yer bulmasına rağ- men, ilerleyen süreçte haberlerin aslında gerçeği yansıtmadığı; yapı- lan eylemin doğrudan İnönü’yü hedef almadığı, ziyaret heyetinde yer alan birinin yaptığı bir el hareketi üzerine vatandaşın verdiği bir tepki olduğu ve taşın İnönü’ye yanlışlıkla isabet ettiği ortaya çıkmıştır. Ancak yaşanan bu olay toplumda korku, endişe ve gerginliğin art- masına neden olmuş ve benzer olaylara zemin hazırlamıştır. Ülkenin farklı yerlerinde ve farklı zamanlarda meydana gelen toplumsal olay- 213 lar, basın tarafından olumsuzlanarak ve abartılarak aktarılmaya de- vam edilmiştir. Bu anlamda basına yansıyan bir başka olay da 4 Mayıs 1959’da gerçekleşmiştir. Bu tarihte Topkapı’da İnönü’ye karşı yapılan gösteriler, basın tarihinde ‘Topkapı Olayları’ olarak isimlendirilmiş; olaylarda çeşitli pankartların açıldığı, kalabalığın taşlarla İnönü’ye saldırdığı, polisin olaylara müdahale etmediği iddia edilmiştir. Yazılı basının, olaya ilişkin doğru ve güvenilir kaynaklara dayanmaksızın yaptığı haberlerde olayların abartılı ve manipüle edici bir dille akta- rılması toplumsal huzuru bozarak tehdit ve tehlike ortamının yara- tılmasına, toplumsal güvenliğin sağlanamadığı algısının oluşmasına neden olmuştur. Hatta bu haberler, darbe sonrasında bu olayın su- ikast girişimi olarak isimlendirilmesi ve Menderes’in bu olaylardan yargılanarak suçlu bulunmasında da rol oynamıştır. Bu süreçte yaşanan en önemli toplumsal olaylardan biri de 28-29 Ni- san 1959’daki öğrenci olaylarıdır. 28 Nisan’da İstanbul Üniversitesin- de başlayan bu olaylar, 29 Nisan’da Ankara’da devam etmiş ve 1960 Askerî Darbesi’ne giden süreci hızlandırmıştır. Demokrat Parti’nin Tahkikat Komisyonunun kurulmasını yasalaştırması sonrası bu olaylarda üniversite öğrencileri ile polis karşı karşıya gelmiş; öğretim üyeleri ve askerin de müdahalesiyle olaylar büyümüştür. Olaylarda bazı öğrenciler hayatını kaybederken yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Basın ve siyasi tarihimize ‘Kanlı Perşembe’ olarak geçen bu olaylar, belki de dönemin toplumsal korkularını en derinden etkileyen olaylar olmuştur. Bu olaylar üzerinden üretilen birçok asılsız haber, komplo teorileri darbe dönemi basınında büyük yer kaplamış ve toplumsal bellekte onarılması zor izler bırakmıştır. Örneğin, bu gösterilere ka- tılan öğrencilerin öldürüldüğü, cesetlerinin ise Et Balık Kurumunda- ki kıyma makinalarında toz hâline getirilerek tavuk yemi yapıldığı; toplu mezarlara gömüldüğü, üstlerine yol yapıldığı ya da buzhanelere konulduğu yönünde şehir efsaneleri üretilmiştir. Gerçek bir kaynak ya da kanıta dayanmaksızın, bu söylentiler dönemin yazılı basınında da oldukça geniş yer bulmuştur. Millî Birlik Komitesi’nin konuyla ilgili 4 Haziran 1960 tarihinde yaptığı şu açıklama ise gazetelerin manşetlerinde boy göstermiştir; “Cinayet- leri yapanların kendi suçlarını örtmek, cesetleri yok etmek için akla ha- yale gelmeyecek canavarca tedbirlere başvurdukları anlaşılmaktadır. ÜÇÜNCÜ OTURUM 214 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Şehitlerin gizli yerlere gömüldükleri, ıssız yerlerdeki kuyulara atıldık- ları, bir kısmının buzdolaplarına konulduğu ve bir kısmının da hay- van yemi yapılan makinelerde kıyılarak toz haline getirildiği hakkın- da korkunç haberler alınmaktadır…” Bu açıklama üzerine 4 Haziran 1960 tarihli Akşam gazetesi “Cesetler yem makinalarında kıyılıp toz haline getirilmiş”; 2 Haziran 1960 tarihli Milliyet gazetesi “Buzhane- lerden toplu halde cesetler çıktı, cesetlerin ekserisinin protestolarda öldürülen öğrenciler olduğu açıklandı” başlığı ile yayınlanmıştır. Aynı şekilde, “28 Nisan hadiselerinde 90 üniversiteli kayıp” (29.05.1960, Tercüman gazetesi); “Hürriyet şehidi gençlerimiz hakkında dün Milli Birlik Komitesi açıklama yaptı. Cesetlerin makinelerde kıyılıp toz ha- line getirildiği ihbar edildi. Halktan aramalar için yardım isteniyor.” (04.06.1960, Hürriyet gazetesi); “Korkunç cinayetler aydınlanıyor: Bir çukura gömülen 3 ceset bulundu.” (05.06.1960, Akşam gazetesi) döne- min gazetelerinde konuyla ilgili yer alan başlıklardan olmuştur. Millî Birlik Komitesi üyelerinden Yüzbaşı Şefik Soyuyüce ise bir konuş- masında “11 gencin öldürüldüğünü gözlerimle gördüm. Ama bunlar- dan iki tanesinin cesetlerini bulduk. Diğerlerini muhtelif yerlere göm- müşler ve üzerlerinden yol geçirmişlerdir.” beyanatında bulunmuştur (23.09.1960, Milliyet gazetesi). Ayrıca, öğrenci olayları kapsamında 9 Haziran 1960 tarihli Ulus ga- zetesinde de “Sabık iktidarın Harp Okulu öğrencileri için tasarladığı suikast tasarısı dün açıklandı” manşetiyle Harp Okulunun makine, tüfek ve bombalarla imha edilmesinin, öğrencilerin de tek tek kurşu- na dizilmesinin planlandığı iddia edilmiştir. Toplumsal düzlemde sorun olarak karşılaşılan ve dönemin yazılı ba- sınına yansıyan bir başka olay da 27 Nisan’da kabul edilen Tahkikat Komisyonu Yasası’na yöneliktir. Komisyonun “CHP’nin ülkedeki bü- tün yıkıcı grupları çevresinde topladığı, halkı, orduyu iktidara karşı ayaklanmaya kışkırttığı” iddiasına dayanarak kurulması tüm yazılı basında büyük ses getirmiştir. Konu, 19 Nisan 1960 tarihli gazetele- re “Siyasi faaliyetler durduruldu” (Akşam), “Her türlü siyasi faaliyet durduruldu” (Milliyet) şeklinde yansımıştır. Cumhuriyet gazetesin- de ise “Dün kurulan Meclis Tahkikat Encümeni işe başlarken 3 yasak kararı verdi” başlığı atılarak komisyonun siyasi partilerin tüm siyasi faaliyetlerini; komisyonun faaliyetleriyle ilgili tüm yayınları ve Mecli- 215 sin tahkikatla ilgili görüşmelerinin yayınlanmasının yasak olduğuna dair oldukça geniş bir habere yer verilmiştir. Sonuç Bu çalışmada, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi ve basın arasındaki ilişki korku kültürü bağlamında değerlendirilmeye çalışılmıştır. Bu amaçla döneme damgasını vuran siyasi ve toplumsal olayların habere dönü- şerek gazetelerde nasıl yer bulduğu incelenmiştir. Korku, her ne ka- dar toplumların gelişimindeki en temel dinamiklerden biri olsa da geçmişten günümüze basın tarafından bilinçli olarak üretilmiş ve ya- yılmıştır. Özellikle, basının toplumsal duyarlılıkların üzerine gitmesi, toplumsal korkuların oluşması noktasında önemli bir rol oynamıştır. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi göz önüne alındığında da basının top- lumsal korkuların oluşması ve yerleşmesi noktasında korkuyu bir araç olarak kullandığı görülmektedir. Bireyin doğasında var olan aç- lık, barınma, kaos, gelecek ve ölüm korkusu gibi en insani korkular bu dönemde basın tarafından bilinçli bir şekilde üretilmiş ve yayılmıştır. Bunun için hem haber başlıkları hem de haber içerikleri çeşitli tek- nikler aracılığıyla korku yaratacak şekilde kurgulanmıştır. 1960 Askerî Darbesi döneminde basında çıkan haberlere ilişkin genel bir değerlendirme sunan bu çalışmada, haberler ve buna bağlı olarak ortaya çıkan toplumsal korkular ekonomik ve toplumsal bağlamda ele alınmıştır. Bu bağlamda öne çıkan olayların gazetelerde nasıl yer bulduğu ve korkuya yönelik nasıl biçimlendirildiği tartışılmıştır. Gerek burada verilen örnekler gerekse de diğer haberler göz önüne alındığında darbe döneminde üretilen ve basın aracılığıyla yayıla- rak yerleşik hale gelen korkuları, temelde 4 başlık altında toplamak mümkündür. Bunlar; 1. İktidarın muhalefete yönelik ürettiği korkular 2. İktidarın basına yönelik ürettiği korkular 3. Muhalefetin iktidar üzerinden ürettiği korkular 4. Basın aracılığıyla topluma yönelik üretilen korkular ÜÇÜNCÜ OTURUM 216 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Bu çalışmanın temel konusunu basın aracılığıyla topluma yönelik üretilen korkular oluşturmaktadır. Bu nedenle de döneme ait üreti- len diğer korkular çalışma dışı bırakılmış ve topluma yönelik üretilen korkular belirli başlıklar ve olaylar üzerinden ele alınmıştır. Ancak bununla birlikte, 1960 Darbesi’nin toplumda oluşturduğu en büyük korku, kuşkusuz ‘darbe korkusu’ olmuştur. 27 Mayıs tarihinde ger- çekleşen darbe, Türk toplumunun Cumhuriyet tarihinde ilk kez as- kerî bir darbeyle tanışmasına neden olmuştur. Darbenin ne demek olduğu, nasıl yapıldığı ve sonuçlarının neler olduğuna dair, toplumun darbeye ilişkin algısını belirleyerek bugün ‘darbe korkusu’ olarak ad- landırabileceğimiz korkuların oluşmasında en önemli belirleyici dö- nemin yazılı basını olmuştur. Örneğin, 27 Mayıs gecesi saat 03.15’te başlayan 1960 Askerî Darbe- si’nin topluma duyurulması saat 04.30 sularında Albay Alpaslan Türkeş’in radyodan okuduğu bir bildiri ile olmuştur. Nitekim 12 Mart Muhtırası (1971) ve 12 Eylül (1980)’de de darbecilerin ilk ele geçirdiği yerler radyo ve PTT gibi kitle iletişim araçlarıyla ilgili kritik öneme sa- hip noktalar olmuştur. Ayrıca yapılan darbenin yayın organları üze- rinden topluma bir bildiri ile duyurulması da yine 1960 Askerî Darbesi ile oluşturulan ve basın aracılığıyla yeniden üretilen bir darbe formu olarak günümüze kadar gelmiştir. Darbelerde kitle iletişim araçları- nın kritik nokta olarak ele geçirilme gereği ve yapılmak istenenlerin bir bildiri aracılığıyla topluma duyurulmasına yönelik bu uygulama 1960 darbesiyle başlamış ve diğer darbelerde de devam etmiştir. 27 Mayıs’ta okunan bildiriye bakıldığında, dönemin toplumsal korku- larına ilişkin çıkarımlar yapmak mümkündür. Örneğin bildiride ‘de- mokrasimizin içine düştüğü buhran’, ‘son müessif hadiseler’, ‘kardeş kavgası’, ‘siyasi partilerin içine düştüğü uzlaşmaz durum’ şeklinde açıklanan darbenin nedenleri aslında dönemin siyasi ve toplumsal korkularını işaret etmektedir. Yine aynı şekilde, ‘hiçbir şahsa ya da zümreye karşı olunmadığı’, ‘hiç kimsenin şahsına yönelik bir eylemin olmayacağı’, ‘kimliğine ya da siyasi görüşüne bakılmaksızın herkesin kanunlar önünde eşit olacağı’, ‘kin güdülmeyeceği’ gibi söylemlerle de darbenin toplumda yarattığı korku ve endişeler giderilmeye çalı- şılmıştır. 217 Haber metinlerinde kullanılan dil, tercih edilen sözcükler çoğu za- man olduğundan çok daha fazla anlam ifade etmektedir. Genel- likle, haberlerde yer alan sözcükler ile bu sözcüklere yönelik gön- dergeler arasında düz anlam, yan anlam, benzerlik, zıtlık, yakınlık, zaman-mekân ilişkisi, anlamca yakınlık, çağrışımsallık, doğruluk, gerçeklik gibi temel bir takım bağlantılar söz konusudur (Yurdigül, 2014:132). Dahası, haber metinlerinde kullanılan dil ve tercih edilen sözcükler aslında belirli bir ideolojinin yansımasıdır (İnal, 1996:119). Bu durum göz önüne alındığında, gerek 27 Mayıs bildirisinde gerekse de çalışma kapsamında örneklendirilen haberlerde dil ve sözcük seçi- minin tesadüf olmadığı; toplumda korku kültürü yaratmak amacıyla bilinçli olarak seçildiği görülmektedir. Kullanılan dil ve seçilen sözcükler dışında, bu dönem haberlerinde dikkat çeken bir başka unsur da fotoğraflardır. Tıpkı sözcükler gibi fotoğraflar da bilinçli bir tercih sonucu haberlerde kendine yer bul- makta; bazen sayfalarca anlatılacak duygu ve düşünceleri bir kare anlatmaya yetmektedir. Bu nedenle de korku yaratmak ve korku kül- türünü büyütmek için haberlerde bilinçli fotoğraf kullanımı oldukça yaygındır. 1960 darbesi döneminde, gazetelerde yayımlanan fotoğ- raflara bakıldığında da bu durum açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu dö- nemde, haber metinlerine eşlik eden fotoğraflar, genellikle darbeye ilişkin korkuların oluşması ve yerleşmesinde etkili olmuştur. Örne- ğin, 1960 darbesi toplumsal belleğimize dönemin yazılı basınında yer alan fotoğraflar aracılığıyla yerleşmiştir. Bu fotoğraflardan bazıları; Albay Alpaslan Türkeş’in radyodan bildiri metnini okuduğu fotoğraf, silahlı askerler ve tank görüntüleri, Başbakan Adnan Menderes’in as- kerler eşliğinde götürülme görüntüleri, başta Menderes olmak üzere yargılanan kişilerin mahkeme salonundaki görüntüleri, Menderes’in cezaevindeki görüntüleri ve nihayetinde de darağacındaki idam edil- me görüntüleridir. Her bir fotoğraf darbenin ne olduğu, neye tekabül ettiği ve nasıl sonuçlar doğurduğuna ilişkin toplumsal bellekte derin acılar ve korkular bırakmıştır. Sonuç olarak bakıldığında; 1960 Askerî Darbe dönemi olağanüstü bir dönemdir. Böyle dönemler toplumsal düzenin bozularak toplumsal kurumların işlevlerini yerine getiremediği, işleyişte birtakım sorunlar- la karşı karşıya kalındığı dönemlerdir. Söz konusu basın olduğunda, ÜÇÜNCÜ OTURUM 218 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK büyük kesimleri etkileme ve yönlendirme gücü göz önüne alınarak bu hassas sürecin çok daha iyi bir şekilde yönetilmesi gerekmektedir. Ancak bugün, geriye dönüp bakıldığında, 1960 Askerî Darbe süre- cinde basının, önemli bir aktör olarak yer aldığı görülmektedir. 1960 Askerî Darbesi’nde basın aracılığıyla darbeye zemin hazırlanmıştır. Bunun için halk üzerinde bir korku iklimi yaratılarak kamuoyu askeri müdahale fikrine alıştırılmıştır. Dönemin yazılı basınında yer alan yalan, yanlış ya da asılsız haber- ler, yandaş ya da muhalif basın organları tarafından verilen tek taraflı haberler, muhalif gazetelerde yoğunlaşan olumsuz haberler ve pro- paganda içerikli haberler korku kültürünün oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Özellikle ülkenin içerisinde bulunduğu kaos ortamı, sık sık ve farklı tarzlarda dile getirilerek tehlikeli ve güvensiz bir ülke imajı oluşturulmuştur. Ülkenin askerî ve siyasi olarak belirsizliklerle dolu, zor bir dönemden geçtiği bu süreçte, basın yeni yeni tehditler, tehlikeler ve riskler üretmiştir. Bu dönemde yaşanan toplumsal de- ğişimler, basın aracılığıyla farklı görünümlerde sunularak toplumun geleceğe ilişkin algıları şekillendirilmiştir. Basın tarafından resmedi- len ‘kaos ortamı’ ve toplumun tüm kurumlarında yaşanan değişim süreci beraberinde bilinmezliği de getirmiştir. Kimsenin kimseye gü- venemediği, kendini sürekli tehdit altında hissettiği, ne zaman ne ola- cağına ilişkin belirsizlik hissi toplumda korku kültürünün güçlenme- sine neden olmuştur. Bu süreçte yaşanan kötü olaylar ve bu olayların belirli ideolojiler çerçevesinde abartılarak ve olumsuzlanarak sunu- mu toplumda geleceğe ilişkin kötümser bir bakış açısı oluşturmuştur. Değişim, tehdit, tehlike, risk, belirsizlik ve bilinmezlik gibi kavram- ların ön plana çıkması bu dönemdeki toplumsal huzursuzluğu daha da artırmıştır. Toplumsal birlik ve beraberliğin yerini güvensizlik or- tamı almıştır. 1960 Darbesi süresince toplumu oluşturan bireylerin yaşanan yıkımı onaramayacak kadar çaresiz ve geleceği çizemeyecek kadar zayıf olması (Furedi, 2001:99) sonucu, bu rolü dönemin basını üstlenmiştir. Sunduğu haberler aracılığıyla geleceğe ilişkin karamsar bir tablo çizerek toplumsal birlik ve beraberliği olumsuz etkilemiştir. Özellikle iktidar ve muhalefet partileri arasındaki cepheleşme basın üzerinden topluma yansıtılarak toplumda kutuplaşmalara sebebiyet verilmiştir. 219 Dönemin tanıklarının ifadelerine göre, darbe döneminde, özellikle köylerde, Demokrat Partili ve CHP’lilerin gittikleri kahveleri ayırdığı, ibadet için farklı camilere gittiği ve çocuklarının dahi evlenmelerine müsaade etmedikleri iddia edilmiştir. Söz konusu bu iddiaları döne- min yazılı basınında çıkan haberlerin toplumsal bir yansıması olarak okumak yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla, olağanüstü bir dönem olan 1960 Askerî Darbesi’nde Türk basını, basın olarak üzerine düşen gö- revleri yerine getirememiş; mevcut koşulları toplum nezdinde daha da zorlaştırarak kötü bir sınav vermiştir. Bu nedenle, toplumda korku üzerinden bir ‘darbe’ algısının yerleşmesine neden olmuştur. Kaynakça Akılmak Topçu, S., Ural, S. (2021). “27 Mayıs Darbesi Sürecinde Basında İs- tanbul-Ankara Öğrenci Olayları”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 25(4), 1674-1691 Cüceloğlu, D. (2008). Korku Kültürü Niçin ‘Mış Gibi’ Yaşıyoruz?, İstanbul: Remzi Kitabevi Çelik, H. (2017). “Darbelerin Dünyanın Değişik Ülkelerindeki Gelişme Süreci ve Kronolojisi”, içinde; Türk Siyasal Hayatında Hukuk Devletinin Kurumla- rına ve Anayasal Sisteme Yönelik Girişimler”, Ed. Hasret Çomak, Nursel Sa- ğıroğlu, İstanbul: Beta Yayınları Furedi, F. (2001). Korku Kültürü, Risk Almamanın Riskleri, Çev. Barış Yıldı- rım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları Gençalp, E. (2017). “27 Mayıs Darbesi ve Basındaki Yansımaları”, Uluslararası Darbe Sempozyumu, 26-28 Mayıs, Bildiriler Kitapçığı Cilt 1, 329-348 İnal, A. (1996). Haberi Okumak, İstanbul: Temuçin Yayınları Mannoni, P. (1992). Korku, Çev. Işın Gürbüz, İstanbul: İletişim Yayınları Püsküllüoğlu, A. (1995). Türkçe Sözlük, İstanbul: Doğan Kitap Searle, J. R. (2005). Toplumsal Gerçekliğin İnşası, Çev. Muhittin Macit, Ferruh Özpilavcı, İstanbul: Litera Yayıncılık Yurdigül, A. (2014). “Televizyon Ana Haber Bültenlerinde Korku Kültürünün İnşası”, Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul Üni. SBE, Radyo Televizyon Si- nema ABD, İstanbul ÜÇÜNCÜ OTURUM 220 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Gazeteler Akşam Gazetesi Cumhuriyet Gazetesi Hürriyet Gazetesi Milliyet Gazetesi Tercüman Gazetesi Ulus Gazetesi Vatan Gazetesi Nilgün Balkaç Nasrullah Hocam, aslında Aslı Hocamızın söylediği birçok şeyi siz de görüntü olarak da hazırladınız ve bu arada bizi izleyenler de muhte- meldir ki o görüntülerin üzerine tabloyu daha net oturtacaklar. Şimdi şu manşetlerle yol alacağız sizinle. 27 Mayıs 1960 darbesini meşrulaş- tırma çabaları, bu kapsamda basın ve iktidar ilişkileri diyeceğiz. İşte bu kapsamı ele aldığımızda da radyo nasıl kullanıldı? Gazeteler nasıl kullanıldı? Demokratikleşme önündeki engeller neydi? Bu kullanma sürecinde halk askerî darbeye nasıl ikna edilmeye çalışıldı? Yani bu darbenin gerekliliği halka nasıl anlatılmaya çalışıldı? Darbe için az önce hocamızın söylediği o manşetler aslında yapı taşlarını oluşturdu, sonrasında o yapı taşları üzerinden nasıl gidildi ve tabi bu arada han- gi semboller, hangi karikatürler, hangi tablo sürekli diri, canlı tutuldu Hocam? 27 Mayıs 1960 Darbesini Meşrulaştırma Çabaları Kapsamında Basın-İktidar İlişkileri* Doç. Dr. Nasrullah Uzman | Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü Özet 2 7 Mayıs 1960 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri adına Millî Birlik Komitesi, ülke yönetimine el koydu. Bu, Cumhuriyet tarihinin ilk askerî darbesiydi. Millî Birlik Komitesi, darbenin başarılı olabilmesi için bir dizi önlem aldı: Öncelikle Cum- hurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, TBMM Başkanı Refik Koraltan, Demokrat Partili bakan ve milletvekilleri ile devletin üst kademesindeki kişileri tutuklattı. Türkiye Büyük Millet Meclisini feshetti. Siyasi partilerin faaliyetlerini yasakladı. Demokrat Partili- lerin yargılanması için gerekli hukuki düzenlemeleri gerçekleştirdi. Fakat Millî Birlik Komitesi, bunlarla yetinmedi. Darbeye meşruiyet kazandırmak; Demokrat Partinin halk nezdindeki nüfuzunu kırmak ve kamuoyunun desteğini alabilmek için harekete geçti. * Bu sözlü bildiride kullanılan görseller Halûk Perk’in “Görsellerle 27 Mayıs 1960 Darbesi (Akta Yayınları, İstanbul, 2017)” isimli eserinden alınmıştır. 222 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Millî Birlik Komitesi, ilki “hukuki” ikincisi ise “halk nezdinde” olmak üzere darbeye iki türlü meşruiyet kazandırabilirdi. Hukuki meşruiyet, yapılan yasal düzenlemelerle sağlanabilirdi. Fakat halk nezdinde meş- ruiyet kazandırılması, yani halka darbeyi benimsetme işi hiç de kolay değildi. Çünkü halkın benimsemediği bir darbenin kalıcı olması müm- kün değildi. Bu yüzden Millî Birlik Komitesi, darbeyi halka benimset- mek ve taraftar kazanmak için devletin bütün imkânlarını kullandı. Öncelikle dönemin kitle iletişim araçlarını kontrol altına aldı. Yürüttü- ğü propaganda çalışmaları kapsamında dönemin kitle iletişim araçla- rı olan gazete ve dergilerin yayın içeriklerine müdahale etti. Gerek bu müdahalenin gerekse siyasi konjonktürün etkisiyle dönemin gazete ve dergilerinde 27 Mayıs lehinde yazılar ve haberler yayımlandı. Böy- lece halkın, yalnızca Millî Birlik Komitesinin uygun gördüğü haberleri almasını sağladı. Kamuoyunun 27 Mayıs darbesini kabullenmesi ve benimsemesi için bir propaganda kampanyası başlattı. Bu bildiride arşiv belgeleri ve dönemin gazeteleri ışığında Millî Birlik Komitesinin 27 Mayıs 1960 darbesini meşrulaştırma çabaları kapsa- mında basın-iktidar ilişkileri incelenecektir. Anahtar Kelimeler: 27 Mayıs 1960 Darbesi, Türk Silahlı Kuvvetleri, Millî Birlik Komitesi, Demokrat Parti, Basın, Gazete Öncelikle 27 Mayıs’ın ne olduğu konusunu netleştirmemiz gerekiyor: “27 Mayıs kelimenin tam anlamıyla nedir ve 27 Mayıs’ı nasıl değerlen- dirmeliyiz?” Neden bu soruyla başladık? Çünkü günümüzde bile 27 Mayıs’a dair farklı kavramların kullanıldığını görüyoruz. Kısa bir literatür tara- masında “27 Mayıs” için “Müdahale”, “İnkılap”, “Devrim”, “İhtilal” ve hatta “Bayram” kavramının bile kullanıldığını görebiliriz. Oysa 27 Mayıs’ı şirin gösterecek kavram ve değerlendirmelere karşı akademi, bürokrasi, siyaset ve toplum olarak bakış açımızı net bir şekilde or- taya koymak durumundayız. Bazı kesimlerin ihtilal, inkılap, bayram, devrim, müdahale vs. gibi kavramlarla tanımladığı 27 Mayıs, kelime- nin tam anlamıyla askerî bir darbedir. Dahası Cumhuriyet tarihinde meşru hükûmete karşı gerçekleştirilen ilk askerî darbedir. Oysa Tür- 223 kiye’de Cumhuriyet bir demokrasi yönetimidir ve demokrasilerde darbeye yer yoktur. Dolayısıyla darbelerin savunulacak bir yanı da yoktur. Yani “ama”, “fakat”, “lakin”, “ancak” gibi bağlaçları kullan- madan 27 Mayıs’ın askerî bir darbe olduğunu ve Türk demokrasisine zarar verdiğini ifade etmek gerekir. Kaldı ki bizatihi 27 Mayıs’a katı- lan ve darbe bildirisini radyodan okuyan Alparslan Türkeş de en kötü demokrasinin bile en iyi darbeden daha iyi olduğunu ifade etmiştir. Bütün bunları alt alta sıraladığımızda, 2022 yılı itibarıyla 27 Mayıs’a ısrarla darbe denilmemesi ve ayrı bir yere konumlandırılmaya çalışıl- ması izah edilebilir bir tutum değildir. 27 Mayıs 1960 Darbesi, Türk demokrasi tarihi açısından bir kırılma noktasıdır, bir dönüm noktasıdır. 27 Mayıs yalnızca Demokrat Parti iktidarını devirmekle kalmamış; Türk Silahlı Kuvvetlerini politikanın merkezine konumlandırmış; sonraki askerî darbe ve müdahalelere de örnek ve zemin oluşturmuş; bir anlamda Cumhuriyet dönemi Türk siyasi tarihinde darbe ve askerî müdahale geleneğini de başlatmıştır. 27 Mayıs öncesinde hükûmetin kontrolünde ve emrinde, hükûmete bağlı bir kurum pozisyonunda olan ordu, 27 Mayıs’la birlikte hükû- metin üzerinde ve hatta hükûmetler de dâhil olmak üzere her türlü kurumun ve gücün üzerinde, rejimin koruyucusu bir pozisyona gel- miştir. Neresinden bakılırsa bakılsın 27 Mayıs, Türk demokrasi tarihi açısından bir kırılma noktasıdır. Darbenin meşruiyeti meselesine gelince, bilindiği gibi darbe meşru hükûmete karşı gayrimeşru bir müdahaledir. Millî Birlik Komitesi, gayrimeşru bir müdahaleyle, askerî bir darbeyle meşru Demokrat Par- ti hükûmetini devirdi ve kısa sürede ülke yönetimine el koydu. Fakat darbeye meşruiyet kazandırılamazsa, darbenin sürekliliği sağlana- mazdı. Bu yüzden Millî Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel darbe- ye meşruiyet kazandırmak için hemen çalışmalara başladı. Darbeye meşruiyet kazandırmanın biri hukuki, diğeri toplumsal olmak üzere iki boyutu vardı. 12 Haziran’da, 1924 Anayasasının bazı hükümlerini kaldıran ve bazı hükümlerini de değiştiren bir kanun kabul edildi. 27 Mayıs 1960’tan itibaren geçerli olacak bu kanunla, Demokrat Par- tililerin yargılanabilmeleri için gerekli hukuki zemin oluşturulduğu gibi kısmen de olsa darbeye hukuki meşruiyet kazandırıldı. Bu kanun ÜÇÜNCÜ OTURUM 224 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK âdeta geçici bir Anayasa işlevi üstleniyordu ve kanun yapma yetkisi de dâhil olmak üzere Millî Birlik Komitesi birçok yetkiyi uhdesinde topluyordu. Bunun yanı sıra Millî Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gür- sel’in talimatıyla darbeye hukuki meşruiyet kazandırmak için, yeni bir Anayasa hazırlamak üzere İstanbul Üniversitesi rektörü ki aynı zamanda idare hukuku profesörü olan Sıddık Sami Onar başkanlı- ğında bir heyet oluşturuldu. Bu heyet ilk raporunu darbenin hemen ertesi günü yani 28 Mayıs’ta Cemal Gürsel’e sundu. Özetle Millî Birlik Komitesi, hukuki olarak darbeye meşruiyet kazan- dırdığı gibi Yassıada yargılamalarına giden süreci de kurguladı. Fakat Millî Birlik Komitesinin önündeki esas sorun halkın 27 Mayıs’ı kabullenmesini ve benimsemesini sağlamaktı. Çünkü halk nezdin- de meşruiyet kazanmayan bir darbenin sürdürülebilirliği mümkün DOÇ. DR. NASRULLAH UZMAN | ANKARA HACI BAYRAM VELİ ÜNİVERSİTESİ, EDEBİYAT FAKÜLTESİ, TARİH BÖLÜMÜ 225 değildi. Bu yüzden Millî Birlik Komitesi ciddi bir propaganda kam- panyası başlattı. Ekrana yansıyan Halûk Perk’in “Görsellerle 27 Mayıs 1960 Darbesi” isimli eserindeki görsellerden de anlaşılacağı gibi Millî Birlik Komitesi propaganda amacıyla alyans bağışı, pul, sergi, konser, marş, yarışma gibi birçok materyal ve yol kullandı. Fakat Millî Birlik Komitesi bütün bunların üzerinde dönemin kitle iletişim aracı olarak basın-yayın organlarını kontrol altına aldı; pro- paganda çalışmalarını bunlar üzerinden yürüttü ve bu yolla darbeye halk nezdinde meşruiyet kazandırmaya çalıştı. Lütfen dikkat buyu- run, günümüzde sosyal medya merkezli yapılan enformasyon ve de- zenformasyonun toplumsal etkisi neyse, basının o dönemdeki etkisi de oydu. Hatta ilginç bir örnek vereyim: Millî Birlik Komitesi üyeleri darbe konusunda “esin ve fikirleri Türk basınından aldıklarını” söy- lediler. Millî Birlik Komitesi üyelerinden Orhan Erkanlı da darbenin Ulus gazetesi ve Akis dergisi okunarak yapıldığını söyledi. Hatta Hür- riyet’in patronu Erol Simavi de “Orduyu darbeye basın hazırlar” tes- pitini yapar ki kendisi de 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’ün tanığıdır. ÜÇÜNCÜ OTURUM 226 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ayrıca 1957-1960 döneminde mesleki olarak kendisini gazetecilik ve basınla ilişkilendiren milletvekili sayısı da 30’dan fazladır ve nere- deyse tamamı DP’lidir. Millî Birlik Komitesi, basının toplumsal etkisini kullanmak için dar- benin hemen ertesi günü Harbiye’de bir basın toplantısı düzenledi ve basın politikasının genel çerçevesini çizdi. Darbeden iki gün sonra ise Millî Birlik Komitesi başkanı Cemal Gürsel, aralarında yabancı tem- silcilerin de olduğu basın mensuplarıyla bir araya geldi ve basının hangi haberleri yayımlayıp yayımlayamayacağını açıkladı. Buna göre basın, Millî Birlik Komitesinin tebliğleri dışındaki yayınlara itibar et- meyecekti. Çünkü bunlar 27 Mayıs aleyhine propaganda yayınlarıydı. Yani basının “Milli Birlik Komitesi basın toplantılarında söylenen hu- suslar”, “Ankara, İstanbul ve İzmir radyolarının yayınları” ve “Yaban- cı basından maksatlı olmayan yayınlar” dışındaki haberleri yapması yasaktı. Yassıada yargılamalarına da Ordu Film Merkezi dışında kim- se alınmıyordu. Böylece halka sadece Millî Birlik Komitesinin istediği haberler verildi. Halkın 27 Mayıs’ı kabullenmesi ve benimsemesi için ciddi bir propaganda süreci başlatıldı. Nilgün Balkaç Hocam burada benimsemeyi isterseniz biraz açarsak belki daha an- lamlı olur. Benimsemek halkın desteği, yani halkın desteği olmayınca iktidar için de aynı şey, muhalefet için de aynı şey. Halkın desteği ve aslında o gösterdiğiniz şu anki gazete manşetleri ve fotoğraflar o des- teğin nasıl sağlanmaya çalışıldığına dair algıyı gösteriyor. Devam ede- lim Hocam. Nasrullah Uzman Tabi, yine Halûk Perk’in “Görsellerle 27 Mayıs 1960 Darbesi” isim- li eserinde yer alan ekrandaki bu görseller, bu süreci net bir şekilde yansıtıyor. Esasen Millî Birlik Komitesi, halkın darbeyi bir inkılap, bir bayram, bir devrim olarak benimsemesini sağlamak istiyor. Bunun için de elindeki bütün materyalleri kullanıyor ve âdeta bir propagan- da savaşı başlatıyor. Hatıra paraları bastırıyor, yaka kartları bastırıyor, 227 yarışmalar düzenliyor, plaklar çıkartıyor, okullarda 27 Mayıs köşeleri oluşturuyor, tarih kitaplarına yeni müfredatlar ekliyor, demokrasiyi, Atatürk’ü, Cumhuriyet’i, demokrasinin temel kazanımlarını, üniver- site özerkliğini, basın özgürlüğünü ön plana çıkartıyor ve bu kavram- lar üzerinden yeni bir tarih inşa etmeye çalışıyor. Böylesine büyük ve sistematik bir propaganda sürecinden ve bu propagandaya dayalı dezenformasyondan etkilenmeyen insan sayısı nadirdir denilebilir. Çünkü radyoda, gazetede ve hayatın neredeyse her alanında insanlar bu propagandaya maruz kalıyor. “Darbeye esin kaynağı” olarak nitelendirilen basın, bu kez de Demok- rat Partiyi karalama, 27 Mayıs’ı övme ve darbeye meşruiyet kazandır- ma yolunda topluma esin kaynağı olacak şekilde kurgulanıyor. Yani basın, demokrasinin bir gereği olarak darbeye karşı meşru iktidarı desteklemek, denetim ve eleştiri görevini sürdürmek yerine darbeyi haklı ve meşru göstermeye çalışıyor; enformasyon görevini yapmak yerine; dezenformasyon yapıyor. ÜÇÜNCÜ OTURUM 228 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Üstelik bu dezenformasyonu denetim ve kontrol mekanizmasının emir ve talimatıyla yapıyor. Buna uymayanlar ise kapatılma tehli- kesiyle karşı karşıya kalıyor. Mesela Ankara’da hükûmet aleyhtarı broşürlere ilişkin haber yayımladıkları gerekçesiyle Öncü ve Yenigün gazeteleri kapatılıyor. Daha da kötüsü Millî Birlik Komitesi sözcüsü Muzaffer Özdağ, “Babıâli’den de tanklarla geçeceğiz” mealinde bir ko- nuşma yapıyor. 229 ÜÇÜNCÜ OTURUM 230 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Basının da bu sürece uyum sağlamakta zorlanmadığını ifade etmek gerekir. Dönemin önemli gazeteleri darbeyi sorgulamak yerine dar- benin savunusunu yaptılar. Millî Birlik Komitesinin lehine ve DP’nin aleyhine olan haberleri manşetten verdiler. Darbe sebebiyle Millî Bir- lik Komitesine teşekkür için ortak bir bildiri bile yayınladılar. Bu nok- tada Metin Toker’in, ki kendisi CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün damadıdır, çıkardığı Akis dergisini de özellikle anmak gerekir. Mese- la 5 Haziran 1960 tarihli Akis’te Millî Birlik Komitesi Başkanı Cemal Gürsel “milli kahraman” ifadesiyle manşetten veriliyor. 20 Temmuz 1960 tarihli sayıda ise Celal Bayar’ın fotoğrafının hemen arkasına “darağacı” çiziliyor ve küçük düşürücü kelimelerle algı oluşturulma- ya çalışılıyor. Hatta Akis’in, Yüksek Adalet Divanının kararlarını ön- ceden ilan ettiği de oluyor. Belirtmekte fayda var ki diğer ulusal gaze- telerin durumu da Akis’ten çok farklı değil. Yine yerel basının da bu konuda iyi bir sınav vermediğini belirtmemiz gerek. Zaten Demokrat Parti, iktidarının ikinci yarısında birçok gazete patronuyla arasını açıyor. Basın konusunda vadettiklerini yerine getirmek yerine, bası- 231 na yönelik sert politikalar uyguluyor ve bu konuda eleştiri de alıyor. Yani Babıali’de Demokrat Partiye karşı bir tepki var. Fakat Demokrat Partiye angaje olan gazete ve yazarların bundan istisna olduğunu be- lirtmemiz gerekiyor. Zaten burada ilginç olan Demokrat Partiye an- gaje olarak nitelendirilebilecek gazeteler ve yazarların tutumu. Şöyle ki bu gibi gazete ve yazarlar, önceden büyük bir övgüyle bahsettikleri Demokrat Partiye, 27 Mayıs’tan sonra eleştiri ve hatta hakarete va- ran söylemlerde bulunuyorlar. Üstelik bu gazetelerin patronları da 27 Mayıs öncesinde ve sonrasında aynı kişiler. Yani gazetelerin patron ve yazar kadrosunda herhangi bir değişiklik yaşanmamış olmasına rağmen, tavır değişikliği dikkat çekicidir. Anlaşılacağı üzere ciddi bir dezenformasyon süreci yaşanıyor. Bu noktada radyoya da ayrı bir parantez açmak gerekir. Hatta 27 Mayıs’a giden süreçte Demokrat Partiye karşı muhalefetin en büyük eleştiri- lerinden biri de radyonun hükümet tarafından dezenformasyon aracı olarak kullanıldığıydı. Nitekim Yassıada yargılamalarındaki davalar- dan biri de Radyo Davası’ydı. 27 Mayıs’tan sonra da radyo yine dezenformasyon için kullanılacaktı ama bu kez Millî Birlik Komitesi, Demokrat Partililere karşı kullana- caktı. Radyo ile ilgili şunu da söylemeliyim: Yassıada’daki DP’lilerin aileleri ile haberleşmeleri mümkün değildi. Demokrat Partili aileler Yassıada’daki yakınlarından sadece radyo yayınları üzerinde haber- dar olabiliyorlardı. Bunlar da tabii ki kısıtlı haberler. Halk nezdinde DP’lilerin itibarını sarsmak, gözden düşürmek için DP’lileri küçük düşürecek haberlere ağırlık veriliyordu. Mesela “Polatkan’a ait yolsuz- luklar açıklandı”, deniliyor. “Düşükler”, “sabıklar”, “çeteciler”, “cina- yet şebekesi” gibi son derece küçük düşürücü ve ağır ithamlar yoğun bir şekilde kullanılıyordu. Tarihçi olarak belirtmek isterim ki tarihte bilginin doğruluğunu teyit etmek esastır. Mesela gazeteler “Beyazıt Meydanı’nda ordu ve gençlik büyük bir heyecan içinde kucaklaştı” manşeti atılıyor. Hürriyet Anıtı’nın açılışına 2 milyon kişinin katıldığı ifade ediliyor. Dikkat buyurun lütfen 1960 yılı itibarıyla İstanbul’un toplam nüfusu 1.8 milyon ve o dönem itibarıyla İstanbul’da 1.8 milyon bir yana, 200.000 kişiyi alacak bir miting alanı bile yok. Buna rağmen 2 milyon kişinin katıldığı bir mitingden bahsediliyor. İşte böyle bir dezenformasyon söz konusu. ÜÇÜNCÜ OTURUM 232 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Nilgün Balkaç Nasrullah Hocam sizinle devam edelim. Şimdi biraz daha içini doldu- racağız. Meşrulaştırma, darbeyi meşrulaştırma çabaları kapsamında basın ve iktidar ilişkileri demiştik. Onu biraz daha netleştirelim. Belli algılar, belli olaylar üzerinden. Şimdi birkaç unsur söyleyeceğiz. Di- yeceğim ki size; kamplaşma, tekelleşme, propaganda yapılması aynı şekilde, propaganda temalarında kullanılan unsurlar. Şimdi hocala- rımızla birlikte hem Ayşe hocamızın hem de Aslı hocamızın söyledik- lerinin aslında içini dolduracağız, tümüyle sizin bu söylediklerinizle birlikte o korkunun ya da Ayşe hocamızın verdiği örnekler gerçekten çok dikkat çekiciydi, gazete üzerinde, şimdi onu bu unsurlar da birlik- te yerleştirelim hocam. Nasrullah Uzman Net bir şekilde ifade etmeliyim ki bu dönemde hangi gazetenin ne manşet attığı, hangi yazarın ne yazdığı ortadadır. Küçük bir inter- net taramasıyla bile görülebilir. 27 Mayıs’tan sonra basın-iktidar ilişkilerine baktığımızda Türk basınının 27 Mayıs darbesine angaje olduğu ve Millî Birlik Komitesinin propaganda aracına dönüştüğü kirli bir dezenformasyon süreci yürüttüğü açıktır. Basın bir yandan 27 Mayıs’ın niçin yapıldığını açıklamaya, halk gözünde yumuşatma- ya, haklı bir gerekçeye oturtmaya ve bu hususta algı oluşturulmaya çalışırken diğer yandan da DP’lilerin halkın gözünden düşmeleri, iti- barsızlaşmaları için DP’lileri suçlayıcı, itibarlarını zedeleyici haberle- re yer verdi. Birçok gazetede DP’liler vatana ihanetle, rüşvet ve yol- suzlukla suçlandı. Özellikle de 27 Mayıs’ı bir gerekçeye oturtmak için DP’lilerin itibarsızlaştırılmasına çalışıldı. Bu süreçte basın sistematik bir karalama kampanyası yürüttü. Bu dönemde gazetelerde DP’liler için “mücrim”, “sabık”, “düşük”, “diktatör” vb. gibi kavramların kulla- nılması rutine dönüştü. Ekranda gördüğünüz “Harbiyeliler bir meydana toplanacak, maki- neli tüfek ve bombalarla imha edilecekti”, “Buzhane ve çukurlarda cesetler bulundu”, “İstanbul’da 9 ceset bulundu”, “Öldürülen öğrenci- lerin mezarları tespit ediliyor”, “Parayla tutulmuş adamlara dağıtıl- 233 mak üzere 7 bin silah ve asker elbisesi ele geçti”, “İktidar, İnönü’yü sınır dışı etmeye hazırlanıyordu”, “DP düşmeseydi dün geniş bir katliama girişecekti”, “DP’nin 40 milyon lira sarfıyla üniversiteyi ve Harbiye’yi imha için teşkilat kurduğu anlaşıldı” gibi birçok yalan haber gazete manşetlerinde yer aldı. Kamuoyu gerçek ve doğru haber beklerken gazeteler bilinçli ve sis- temli bir şekilde yalan haber ve dezenformasyon merkezi haline gel- di. Yalan haber ve dezenformasyonla Demokrat Partililerin yalan ve çarpıtılmış bilgilerle kişilik haklarına saldırmak meşru ve normal bir hâl aldı. Yani dezenformasyonla mücadele etmek durumunda olan kurumlar, dezenformasyonun kaynağı hâline geldi. Özellikle bazı ga- zeteler ve yazarlar bu dönemde adeta sistematik yalan mekanizma- sı halini aldı. Bu yalanlardan biri olan ve infiale yol açan “Öğrenciler Kıyma Makinelerinden Geçirildi” haberi de birçok gazetede yer aldı. Daha sonra bu haberin dezenformasyon olduğu açıklandı. Fakat bu dezenformasyon, Yassıada kararlarını etkilediği gibi toplumsal trav- maya yol açtı. Mesela karikatürler çiziliyor. Lütfen dikkat buyurun özellikle soldaki karikatüre. İdam kararı verilen Demokrat Partililer işte kararla infaz edilecek; orada bile o kadar böyle hayâsızca son söz- leri ne olacak şeklinde çiziliyorlar ki yani okuyan birinin siyasi görüşü ne olursa olsun bunu kabul etmesi mümkün değil. Nilgün Balkaç Ve de tabii idamın ve bir hayatın yok oluşunun karikatürize edilmesi gerçekten tartışılması gereken bir konu. Nasrullah Uzman Kesinlikle, yine dönemin karikatürlerine baktığımız zaman özel ha- yatı ihlal eden, ahlaki zafiyetleri ön plana çıkartan, hırsızlıkla, rüş- vetle, adam kayırmacılıkla, daha ötesi cinayetle suçlanan bir iktidar portresi çiziliyor. O yüzden ilk etapta ifade ettiğim gibi Türk kamuo- yu dezenformasyona yüksek dozda maruz kaldı. Günümüzde sosyal medya nasıl ki bir baskı unsuru haline gelmişse o dönemde de aynı durumun basın için geçerli olduğunu görüyoruz. ÜÇÜNCÜ OTURUM 234 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK 27 Mayıs 1960 darbesi Türk demokrasisinin kara bir lekesidir. 27 Mayıs sonrasında kurulan Yassıada mahkemelerinde alınan kararla Başbakan Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan si- yaseten son derece genç denebilecek yaşta idam edildiler. Bu üç isim “Demokrasi Şehidi” olarak tarihe geçti. İdam kararlarında basının o dönemde attığı manşetlerin de payının olduğu açıktır. O dönem ya- şananlar, toplumsal bellekte hâlen canlılığını korumaktadır. Kamu- oyu bu yüzden, günümüzde bile Demokrat Parti dönemini objektif değerlendirmek yerine duygusal değerlendiriyor. Akademinin böyle bir durumu söz konusu değil. Akademi, Demokrat Parti dönemini bilimsel ve objektif bir şekilde değerlendirebiliyor; iktidar-muhalefet ilişkilerinde Demokrat Partinin muhalefete yönelik bazı uygulamala- rının iktidar-muhalefet ilişkilerini gerdiğini; iktidarın gücünü lehine kullandığı durumların olduğu vs. tespit ediyor. Kırşehir’in ilçe hâline getirilmesi, İspat Kanunu, Tahkikat Komisyonu gibi birçok uygula- manın demokrasiye gölge düşürdüğünü akademik çalışmalarda göre- biliyorsunuz. Fakat kamuoyunun durumu, akademi gibi değil. Kamu- oyu maruz kaldığı dezenformasyona sanki bir tepki geliştirmiş gibi daha ziyade 27 Mayıs sonrasında yaşananlara odaklanıyor. Konuşmamın başında ifade ettiğim gibi 27 Mayıs Türk demokrasi tarihinde bir kırılma noktasıdır. Hakikaten kırılma noktasıdır. Çün- kü Cumhuriyet tarihinde ilk defa meşru hükûmete gayri meşru bir müdahale, askerî bir darbe söz konusudur ve bu askerî darbe ondan sonraki darbelere de rol model olmuştur. Talat Aydemir’in darbe gi- rişimlerinde, 12 Mart 1971 muhtırasında, 12 Eylül 1980 darbesinde, 28 Şubat sürecinde, 27 Nisan e-muhtırasında ve dahi 15 Temmuz hain darbe girişiminde bunu görmek mümkündür. Bazı gazetelerin 12 Mart muhtırasında, 28 Şubat’ta, 27 Nisan’da ordunun elindeki silah gibi davrandığı kısa bir arşiv taramasıyla görülecektir. Hatta Cumhu- riyet’in en uzun gecesi olarak nitelendirdiğim 15 Temmuz hain darbe girişimi, Allah korusun, başarılı olsaydı FETÖ’nün kontrolündeki ga- zetelerin atacağı manşetler de öncekilerden farklı olmayacaktı. Son olarak ifade etmek isterim ki 27 Mayıs darbesi, yalnızca Başba- kan Adnan Menderes ve iki bakanını idam etmekle kalmadı; siyasi, sosyal ve kültürel alanda köklü değişikliklere yol açtı. Sonraki darbe- lere ve darbe girişimlerine de zemin ve örnek oluşturdu. Darbe son- 235 rasındaki süreç basın üzerinden kurgulandı. Basın, darbecilerin dar- beyi meşrulaştırma aracı olarak kullanılageldi. Darbe gibi olağanüstü dönemlerde yayınlanan gazetelerin ve atılan manşetlerin doğruluğu şüphelidir. Türkiye, demokrasi ile yönetilen bir ülkedir. Bernard Lewis’in ifa- desiyle Türkiye, demokrasi ile yönetilen tek İslâm ülkesi ve Ortado- ğu’daki iki demokrasiden biridir. Türkiye’nin 200 yıllık bir seçim/ sandık deneyimi vardır. Demokrasi deneyimi ise bundan çok daha eskidir. Demokrasilerde darbeye yer olmadığı gibi darbelerin de sa- vunulacak bir yanı yoktur. Demokrasiyi özümsemiş her birey “ama”, “fakat”, “lakin”, “ancak” gibi bağlaçları kullanmadan darbeye ve de- mokrasiye zarar verecek müdahalelere karşı olduğunu net bir şekil- de ifade etmelidir. Bu bilinçle, Cumhuriyet’in ilk yüzyılında yaşanan askerî müdahalelere ve aksaklıklara rağmen Türkiye’nin, demokra- sisini güçlendirmeye devam edeceği, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına sağlam adımlarla ilerleyeceği açıktır. Bu organizasyona ev sahipliği yapan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına ve dinleme nezaketi gösteren değerli misafirlere teşekkür ederim. ÜÇÜNCÜ OTURUM 236 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek 237 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Dördüncü Oturum Moderatör: Ahmet Görmez Evren Başar Cavit Erkılınç Büşra Karaduman Aktuna Doğan Eşkinat Türkiye’de Basını Güçlendirme Çalışmaları KONUŞMACILAR 238 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Ahmet Görmez | TRT Haber-Haber Koordinatörü H erkese bir kez daha merhabalar. Son iki gündür gerçek- ten son derece önemli toplantıların olduğunu gördük bu- rada. Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempoz- yumu’nda bugün artık son gün, son oturum. Türkiye’de basını güçlendirme çalışmalarını konuşacağız ve aslında iki gündür gerçekten o son derece verimli, son derece faydalı geçen bu sürece de bir nokta koyacağız; ama sadece bu sempozyum için. Elbette basına yönelik çalışmalar gerek İletişim Başkanlığında ge- rek diğer birimlerde hız kesmeden devam edecek; ama peki bu sem- pozyumun son oturumunda neleri konuşacağız? Başlık son derece önemli; Türkiye’de basını güçlendirme çalışmaları. Tabii bir haberci olarak doğrudan beni de etkileyen durumlardan biri. Ama son gün- lerde özellikle biz habercilerin de yakından takip ettiği bir süreç var, bununla başlayalım dilerseniz. Bir önceki oturumun da sonunda yavaş yavaş bu konuya değinilmiş- ti, o da dezenformasyon. Şimdi bir süredir devam eden dezenformas- yonla mücadele çalışması var. Bunun yasalaşması konusunda çok önemli çalışmalar var. Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu Dördüncü Oturum 240 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Hatta dün gece geç saatlere kadar, hatta sabah saatlerine kadar, gece demek artık çok da mümkün değil galiba, sabah saatlerine kadar de- vam ediyor mesailer. Onunla başlayalım, ilk konuğumuz Türkiye Cumhuriyeti Cumhur- başkanlığı İletişim Başkan Yardımcısı Sayın Evren Başar. Sayın Başar tam da bu konudan başlayalım dilerseniz. Çok yoğun bir mesai var. Dezenformasyonla mücadele neden bu kadar önemli? Zaman zaman eleştiriler var ama sansür mü yoksa bir ihtiyaç mı? Tam tersine gaze- teciliğin önünü açan ve ortada sadece temiz ve doğru haberin bizim görevimiz o, öyle değil mi doğru haberi vermek, doğru haberin önünü açan bir düzenleme mi? Neler yaşanıyor? AHMET GÖRMEZ | TRT HABER-HABER KOORDİNATÖRÜ Evren Başar | T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkan Yardımcısı E vet şimdi çok güncel bir konu dezenformasyon konusu. Söylediğiniz gibi bu sabah, 5’e kadar Mecliste, Dijital Mec- ralar Komisyonununda Sayın Basın İlan Kurumu Genel Müdürümüzle de birlikteydik. İlk tali komisyon olarak gö- revlendirilen komisyondan bu kanun teklifi geçti. Biraz yorulduk o yüzden sürçülisan edersek şimdiden kusura bakmayın. Tabii oraya gelmeden önce Türkiye’de basının, ulusal basının, yerel basının, böl- gesel basının güçlendirilmesi ile alakalı çalışmalar yapmak görevi 14 Nolu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile İletişim Başkanlığına veril- di. İletişim Başkanlığı bünyesinde, 39 ülkedeki basın müşavirlikleri, 19 ildeki bölge müdürlüklerimiz, Basın İlan Kurumu, TRT ve Anado- lu Ajansı ile birlikte dört yıllık bir zaman zarfında çok ciddi adımlar attık. Az önce de söylediğim gibi Basın İlan Kurumu basına destek veren, basının güçlenmesini sağlayan başat kurumlardan. Yine aynı şekilde İletişim Başkanlığı içerisinde bu görevi üstlenen Basın Ya- yın Dairesi ve Uluslararası Medya Koordinatörlüğü var. Ben onların anlatacaklarına ve alanlarına çok fazla girmeden şöyle bir yüzeysel geçmiş olayım. Şimdi halk arasında uzun süredir konuşuluyordu. Ka- muoyuna yansıyan şekliyle Sosyal Medya Yasası; aslında bu Sosyal Medya Yasası değil, fakat kamuoyuna böyle yansıdı. Biz çalışmala- rımızı yürütürken yaklaşık 6-7 aylık bir süre aldı. Bilgi Teknoloji Ku- rumu, Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, yine İletişim Başkanlığı, 242 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Basın İlan Kurumu, Televizyon Üst Kurulu ile birlikte 10’dan fazla toplantı gerçekleştirdik. Nitekim daha sonra milletvekillerimizin ka- nun teklifi ile birlikte Tali Komisyon olarak, az önce söylediğim Di- jital Mecralar Komisyonu da asıl komisyon olarak da Meclis Adalet Komisyonuna sevk edildi ve Basın Kanunu ve bazı kanunlarda deği- şiklik yapılmasına dair kanun teklifi adına da geldi bu. Basını güç- lendirme adına bir yandan dezenformasyona diğer yandan da Basın Kanunu’nda basın mensuplarına verilen haklara değineceğim. Tabi dijitalleşen bir çağdayız; şimdi konvansiyonel medya araçlarını artık takip etmiyoruz. Ben, özellikle genç nüfusun elinde o bildiğimiz kâğıt gazeteyi göremiyorum ki ben de almıyorum. Nereden takip ediyoruz? İnternet haber sitelerinden, mobil uygulamalardan, sosyal ağlardan. Tabii bunlar ne kadar güvenilir tartışılır; ama dezenformasyon tam burada başlıyor işte. Şimdi dezenformasyon çağımızın vebası, tabii biz ülke olarak buna önlem almak durumundayız. Nasıl ki Covid sal- gını başladığında tüm dünyayı etkiledi, global ölçekte bir salgın oldu, biz de hiç dışardan yardım beklemeden dışardan olacakları bekle- meden kendi önlemlerimizi aldık. Covid salgınında çok şükür ki ba- şarılı bir mücadele dönemi geçirdik ve Covid için artık bitti diyoruz. Dezenformasyon konusunda da bu yasayı ilk çıkaran ülke olacağız inşallah, hatta Avrupa’da bile bunun çalışması daha bitmedi. Biz tali komisyonda çalışmamızı tamamladık. Haftaya çarşamba da inşallah Adalet Komisyonuna girecek. Ondan sonra da Meclis Genel Kuruluna sevk edildikten sonra da inşallah yürürlüğe girecek. Buna değinirken Basın Kanunu’ndaki değişiklerde ne var? Sadece Basın Kanunu değil, Basın İlan Kanunu, Basın İş Kanunu yine önemli 5651 sayılı İnternet Üzerinden İşlenen Suçlara İlişkin Kanun yer alacak ve Türk Ceza Ka- nunu, ben ona pek girmeyeceğim çünkü dezenformasyon burada bir suç olarak tanımlanıyor. O, Adalet Bakanlığının bir çalışmasıydı ki inşallah yararlı bir çalış- ma olacak o da. İnternet haber sitelerinin yoğun bir şekilde kullanı- mından dolayı Basın Kanunu’nda, bu alanda çalışanlara yeni haklar vermek durumundaydık. Tabii yeni haklar verirken de burada çalı- şanları ve bu sosyal ağları, internet haber sitelerini de regüle etmek durumundasınız. Dezenformasyonla mücadele için birtakım kaza- nımlar veriyorsunuz, birtakım da sorumluluklar yüklüyorsunuz. Bu 243 DÖRDÜNCÜ OTURUM haklardan bahsedeyim ben biraz. Şimdi internet haber sitelerinin ça- lışanları da süreli yayın kapsamına alındığı için, aynı gazeteci tanımı- na kavuşacak. Basın kartı alma hakkına sahip olacak. Basın kartı ger- çekten gazeteciler için çok önemli. Sadece gazeteciler için değil basın kartı kimlerde var? Haber kameramanlarında var, sunucularda var, canlı yayın teknik işlerinde çalışan arkadaşlarda var. Biliyorsunuz ki basın kartını aldığınızda birtakım sosyal haklara da kavuşuyorsunuz ki sosyal haklar biliyorsunuz, Anayasa’da düzenlendi. Bundan dolayı biz de bu kanun çalışmasında bunu yedirmiş olduk. Yani bir basın mensubu özel sektörde bir sene çalıştığında her bir sene için üç ay erken emekli olabiliyor. Buna da özlük konusunda yıpranma payı de- niliyor ve bu özlük konusunda çok önemli bir katkı oluyor. İnternet haber sitelerinin ilan ve reklam alma konusunda da bir düzenlemeye girdik. Düzenleme getiriyoruz inşallah. Burada da internet haber site- leri, tabii kafanızda şöyle bir şey canlanabilir, medya kuruluşları sa- yısı belli fakat binlerce internet sitesi var. Şimdi hepsi mi alacak? Ha- yır. Tabii ki belli başlı kriterleri Basın İlan Kurumu getirecektir. Basın kartı almak için zaten belli başlı kriterler var ve böylece gerçekten so- rumluklarını yerine getiren, bu kriterleri yerine getiren internet haber siteleri bu imkânlardan faydalanacak. Bu imkânlardan faydalanırken EVREN BAŞAR | T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKAN YARDIMCISI 244 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK diyelim bir kişi ile alakalı veya devlette alakalı bir dezenformasyona isteyerek veya istemeyerek sebep oldu ne yapacak? İçerikleri saklaya- cak. İçerikleri saklama yükümlülüğü getiriyoruz. Bu şekilde yani kopyala yapıştır haberciliğini bir kenara bıraktıracak bu iş. Yani bir ajans veya bir haber sitesi bir haber yayımlıyor; bakı- yorum başka bir haber sitesi aynısını almış kopyalamış, bire bir aynı, hatta yazım yanlışları bile aynı, doğruluğunu irdelemek yok, bu ya- lan mıdır, yanlış mıdır yok; fakat yapılan bu yalan haber, yanlış haber çok hızlı yayılıyor. Doğrusunu anlatana kadar arşa varıyor. Yani bu yalan haberin etkisi arşa varıyor; fakat doğrusunu söylediğin zaman çok hızlı bir yayılım gerçekleşmiyor. Bununla birlikte yine basın kartı olan gazeteciler için gri hizmet pasaportu uygulaması var. Yani yurt dışında iş ve işlemlerini, görevlerini gerçekleştirirken vize konusun- da, diğer akreditasyonlar konusunda elini güçlendirecek bir gri pasa- port uygulaması oluyor. Bu, internet haber sitelerinin de bir kazanımı olacak. Yani dezenformasyon yasa tasarısında basın ilan ile alakalı gelişmeleri Genel Müdürümüz anlatacaktır. Türk Ceza Kanunu’na bununla ilgili bir suç maddesi eklendi. Bir de sosyal ağlar konusu- na gelmek istiyorum. Şimdi daha önceki yasa çalışmalarında sosyal ağların birer temsilcisi olması istendi; fakat bu temsilcilere BTK Baş- kanlığı gerektiğinde ulaşamıyor. Neden? Bir temsilci var evet, Twitter, 245 Facebook, YouTube, TikTok gibi sosyal ağlar bir temsilci belirlediler; fakat kişi Türkiye’de değil. Ulaşılamıyor, yok yani. Biriyle alakalı ve devletle alakalı bir dezenformasyon yapıldığında bunu kim yaptı? Bu hesap kime aittir? Bilgisini biz bu temsilciden alacağız; ama temsilci ortada olmadığı için, bu dezenformasyonu yapanı bulma konusu sek- teye uğruyor. Ne getiriyoruz burada? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olacak ve Türkiye’de yerleşik olacak. Adresi belli olacak. Yani temsilci oluyor, adam Katar’da yaşıyor. Ceza kesiyorsun cezayı da tahsis edemiyorsun. Tabii burada bant da- raltmaları, reklam yasakları gibi birçok regülasyon alanı var. Yakında da işte Adalet Komisyonunda da şimdi ben tabi peşinen koşuyorum belli başlı safhaya geldiği için; Adalet Komisyonunda da birtakım değişiklikler olabilir. Eklentiler olabilir. Söylediğim şeylerin bir doz daha üstü, bir doz daha aşağısı olabilir; fakat dediğim gibi Türkiye Avrupa’dan da önce, gelişmiş tüm ülkelerden de önce bu dezenformasyon konusunda adımını attı. Dirayetli bir şekil- de yalan haberle başta İletişim Başkanlığı olarak inşallah mücadele- mizi başlattık ve sürdüreceğiz. Ahmet Görmez Sayın Başar, çok teşekkür ediyorum. Bu tabii önümüzdeki günlerde özellikle basın mensupları olarak hepimizin de yakından takip ede- ceği bir süreç olacak. Çünkü konuşmanın başında da söyledik. Bizim bu mesleğe başlarken en önemli vazifemiz, aslında sorumluluğumuz nedir? Haberleri doğru olarak aktarmak ve bu noktada bizim en bü- yük rakibimiz elbette doğru olmayan haberler. Doğru haber her zaman rekabeti artırır; ama doğru olmayan haberle mücadele, yalan haberle mücadele bu noktada gerçekten bizim de yakından takip edeceğimiz süreçlerden biri olacak. Hemen devam edelim Sayın Cavit Erkılınç, Ba- sın İlan Kurumu Genel Müdürü. Sayın Erkılınç, şimdi siz de bu süre- ci yakından takip eden kişilerden birisiniz hatta sabaha kadar süren mesaide sizler de vardınız; ama hem bu süreç hem de konumuz Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu’nda, Türkiye’de Bası- nı Güçlendirme Çalışmaları. Basını güçlendirmek için Genel Müdürlük olarak sizler neler yapıyorsunuz? Biraz da buradan bilgi alalım lütfen. DÖRDÜNCÜ OTURUM 246 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Cavit Erkılınç | Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Ç ok teşekkür ederim. Sözlerime öncelikle sizleri selamla- makla başlamak istiyorum. İletişim Başkanlığına bize bu fırsatı verdiği için, güzel misafirperverlikleri için tekrar te- şekkür ediyorum. İletişim Başkanlığıyla gerçekten Evren Başkanımıza, Büşra Hanım’la ve diğer paydaşlarımızla çok sık bir araya gelmeye başladık. Ben şöy- le başlayayım müsaadenizle, önümde bir metin var, ara sıra o metne bakacağım. Size sayısal rakamlar vereceğim; ama bir de işin hikâyesi- ni anlatayım, burada ne de olsa basın tarihi konusunu konuşuyoruz. Basın İlan Kurumu 1961 yılında, 1960 darbesinin hemen akabinde ilk kurulan kurullardan biri. Yani 61 yıllık bir kurumuz biz. 2020’ye ka- dar Basın İlan Kurumu çok bilinen, görünen, halk tarafından bilinen bir kurum değildi. 2020 yılından itibaren Basın İlan Kurumu görünür oldu. Bir değişim yaşandı. Basın İlan Kurumu, İletişim Başkanlığının kuruluşuna kadar aslında kendi yağıylakavrulan, kamu resmî ilan ve reklamlarını diyelim icra ilanlarını alıp gazetecilere belli şartları ye- rine getiren gazetecilere dağıtan, eşit şekilde dağıtan bir kurum. İlk defa İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere 3 şubeyle kuruluyor, son- ra Konya, Bursa ve Adana olmak üzere şube sayısı 6’ya çıkıyor. Ben 248 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Basın İlan Kurumuna geldiğimde 30 ilde fiziki şubemiz vardı. Bizim yaptığımız şeylerden biri, şubelerin 81 ilimize, Türkiye’nin geneline yayılmasıdır. Böylece basının valiliklerle olan sıkıntılarını giderilip direkt bizimle muhatap olmalarıyla belli bir düzene kavuştu. Basın İlan Kurumu resmî ilanları alıp, gazeteler arasında belli kriterler doğ- rultusunda tiraj, sayfa sayısı, ilan büyüklüğü ve dağıtım payını baz alarak dağıtan bir kurumdur. Pandemi süreciyle birlikte bütün her alanda olduğu gibi dijital mecra hızla aldı başını gitti. Artık eğitimler uzaktan yapılmaya başlandı. Doktorlar raporlarını uzaktan vermeye başladı. Sanal ofisler kuruldu. İşyerleri artık personel giderlerini azal- tıp belli bir mecraya girdiler. Basın İlan Kurumu da bu konuda kendi içerisinde tabi ki dijitalleşme noktasında, internet medyasıyla ilgili biz de hiçbir veri yokken biz ufak ufak çalışmalar ve yönlendirmeler yaparak internet medyasına teşvik ettik basını. Çünkü basın çok pa- halı bir ürün haline gelmeye başladı. Kâğıt, matbaa, mürekkep, işçi, yer sorunu derken artık dijitale doğru kaydı ve basın da işin doğrusu dijitale doğru, internet medyasına doğru hızla bir geçiş yapmaktadır. Anadolu’yu geziyoruz, bu internet medyası ile ilgili düzenlemenin çıkması konusunda hepsinin beklentisi vardı. Matbaanın kuruluşuy- la nasıl ki ilk defa İstanbul’da binlerce hattat işsiz kalma durumuy- la karşı karşıya kaldıysa, aynı şekilde bazı basın mensupları da aynı endişeyi taşıyordu. Biz onları da güvence altına aldık, onlara garanti verdik. Onların o haklarını müktesep sayıp inşallah o konuyu da ele alacağız. Peki, Basın İlan Kurumu ne yapar? Biraz sizlere rakamsal veriler vereceğim için müsaadenizle TÜİK’ten aldığımız verileri siz- lerle paylaşmak istiyorum. 2020 yılında ülkemizde yayınlanan süreli yayın sayısı 2200’ü gazete, 2600’ü dergi olmak üzere 4800’dür. Basın İlan Kurumu aracılığıyla resmî ilan alan gazete sayısı yaklaşık 1000 civarındadır. Yalnız reklam alan gazete ve dergi sayısı ise 900 civa- rındadır. Bu, şu demek: biz Türkiye’de çıkan her basına destek verme durumunda değiliz. Bize akredite olan belli şartları yerine getiren ve müracaat edip, belli bekleme süreleri vardır, yerine getirdikten son- ra biz onlara bu yardımı devletin verdiği ilanların dağıtımını yaparız. Aslında bir yerde devlet ayakta kalması için basını sübvanse ediyor, destekliyor. Yani, gazetecilik mesleğinin ölmemesi için onlara destek veriyor. Tabii ki son dönemde maalesef yerel basın bu konuda sadece o destekle artık ayakta kalmaya mahkûm oldu. Çünkü gazeteler alın- 249 mıyor, dağıtılma sorunu var. Haberlerin geç kalması sorunu var. Yani anlık olarak Twitter’da, Facebook’ta, internet medyasında tıklıyorsu- nuz hepsini, herkesin haberi cebinde, onu bekleyeceksiniz, ertesi gün çıkacak bakalım ne olmuş, havadislerden ne var bugün? Elazığlıyım ben, eskiden saat 15:30- 16:00 gibi ikindiye doğru istasyondan bir ön- ceki günün gazeteleri trenden iner ve gazeteci çocuklar “satıyor sa- tıyor” işte “yazıyor yazıyor” diye bağırarak çarşıya hızla yayılırlardı. Kim önce ulaşırsa gazeteyi o verirdi. Kocaman, bir koltuk altında bir şeyler vardı. Böyle bir gazeteye yüklenirlerdi, hakikaten böyle bir çağ- da şimdi de uyarı veriyorsunuz, anında sizin cebinize düşüyor ve siz hemen haberdarsınız. Resmi ilan alan gazetelerin asgari kadrolarında istihdam edilen 7000 kişi de dâhil olmak üzere gazete ve dergilerin yayın bölümlerinde çalışan sayısı 28.500, basım ve dağıtım bölümünde çalışan sayısı ise 4500’dür. Bunlar gerçek rakamlardır ve toplam 33.000 kişilik bir CAVİT ERKILINÇ | BASIN İLAN KURUMU GENEL MÜDÜRÜ DÖRDÜNCÜ OTURUM 250 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK çalışanla muhatabız basın sektöründe. Resmî ilan ve reklamlar da 2021 yılı verilerine baktığımızda gazete ve dergilerde yayımlanan resmî ilan ve reklam tutarı 613 milyon Türk lirası civarındadır. 2021 yılı için şimdi bundan sonra daha da bu yükselecek, tabii ki enflasyo- na ve belirlenen fiyat tarifelerine göre. Bu rakamın 255 milyonu ihale, 185 milyonu icra, 72 milyonu tebligat, 1 milyonu personel alımı olmak üzere 513 milyon TL’ye tekabül eden kısmı resmî ilanlardan oluşmak- tadır. Yaklaşık 100 milyon Türk lirası ise resmî reklam, hususi ilan ve diğer reklamlardan ibarettir. Basın İlan Kurumu, yine 2021 yılın- da yaptığı sosyal destek ve yardımlar kapsamında basında fikren ve bedenen çalışanlara yaklaşık 14 milyon TL faizsiz borç vermektedir. Hiçbir şey yapmaksızın her müracaat eden basın mensubuna ve biz- den ilan alan, reklam alan gazetelerde çalışıyorlarsa biz bunlara fon ayırmışız ve o fon içerisinde faizsiz olarak ihtiyacını gidermesi için bir para vermekteyiz. Gazetelere yine 1.250.000 TL tutarında kredi açıl- mıştır. Bu kredi kamu bankalarının verdiği kredi değerindedir yani kollayıcıdır. Özel bankaların faizleri değil; kamu bankalarının vermiş olduğu kredi değerleri üzerinden verilir. Yine çalışamaz ve muhtaç gazeteciler ile vefat eden gazetecilerin muhtaç durumdaki kanuni va- rislerine 50.000 TL civarında bir yardım da bulunulmuştur. Azınlık gazetelerine 11 yılda toplam 2 milyon TL destek verilirken, gazeteci derneklerine geçen yıl 350.000 TL olmak üzere son 10 yıl- da yaklaşık 10 milyon TL tutarında yardım yapılmıştır. Bu yardımlar karşılıksız yardımlardır. Yani o yardım yapılır ve o para da unutulur, yani onların tekrar geri dönüşümü söz konusu değil. Dolayısıyla Tür- kiye’de basının en büyük destekçisi Basın İlan Kurumudur. Tabii ki arkasında devlet vardır, yani bu Basın İlan Kurumu üzerinden biz ba- sına fiziki, fiilî nakit yardımı yapan bir kurumuz. Sözlerimin başında da söyledim, bu dijital dönüşümle birlikte basın çok ciddi şekilde et- kilendi. Artık kendisini ifade edemez oldu. Çok büyük bir yük haline geldi. Reklam, mahalli reklam, ilan pastası küçüldü. Gazete sayısı da durup dururken sadece bu destekten istifade etmek için arttı. İyileri istisna tutuyorum ve yerel basından bahsediyorum; artık biraz gaze- tecilik, gazeteci arkadaşlar kusura bakmasınlar, biraz kimlik taşıma- ya dönüştü. Yani artık gazeteci arkadaşlarımız biraz da var olma mü- cadelesinde. Kamu kurumlarında rahat görüşebilme, dertlerini rahat 251 anlatabilme adına gazeteci kimliğiyle, gazetelerini de ortaya koyarak ve kendilerine alan açmakla meşguller. Geçmiş dönemlerde günlük ti- rajı 400.000-500.000 arasında bulunan gazetelerimizin günlük tiraj- ları ve dağıtım rakamlarını baz alarak söylüyorum, 100.000-200.000 bandında seyrediyor. Bizim buradaki veri kaynağımız; dağıtımın bize verdiği rakamlardır ve biz onun üzerinden işlem yaparız. Bununla birlikte tirajı en yüksek gazetelerin internet haber sitesindeki günlük ziyaretçi sayısı yaklaşık 4 milyonu buluyor. Sayfa görüntülenme sa- yısı ise 80 milyon civarındadır. Bu tablo, bizlere resmî ilanların yayın mecrasının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini de gösteriyor. Saygıdeğer konuklar dijital yayıncılıkla ilgili bugüne kadar yaşadığı- mız tecrübelerden anlıyoruz ki; yeni medyanın temel algoritması özel içerikleri hedefliyor. Artık yani her konuda her şeyi yazan gazeteler değil, gerçekten zoom yapan, belli alanlara odaklanan, işte şu haberi şurada bulabilirim, siyasi bir konuyu takip ediyorsanız şu gazetelere bakmalıyım şeklinde ihtisaslaşmış ve alt branşlara doğal olarak ay- rılmış durumda. Ne kadar özel içerik üretirsek o kadar öne çıkıyoruz. Kendi haberimiz, kendi fotoğrafımız, kendi videomuzla artık fark edilir olduk. Ne kadar kendimize has bir topluluk oluşturabilirsek o kadar görüntüleme alıyoruz. Reytingimiz buna göre belirleniyor. Belki hepimizin, benim de takip ettiğim özel videolar, özel şahıslar açıyor bir tane YouTube kanalı, hakikaten takip etmek durumunda kalıyorsunuz. İlgilendiğiniz alanla ilgili belli mecralarda artık genel medyada tarama yapmayıp sadece konuyu takip ederek haberdar oluyorsunuz. Bu şekilde yerel medya da kendisini bu şekilde revize ederse, ülkelerini, şehirlerini ifade edebilirlerse iyi oluyor. Biz de bu konuda, ulusal medyanın bize çok fazla ihtiyacı yok; ama özellikle ye- rel medyaya bu konuda çok çeşitli eğitimler verdik. Yaklaşık 70 tane eğitim verdik; mesela en son Gaziantep’te turizm gazeteciliği üzerine eğitimler verdik. Ne olacak burada, Gaziantep’in yemeği var, kebabı var ama bir de turizmi var onun yanında. Gazeteci arkadaşlarla orada buluştuk, iki günlük bir çalışma yaptık. Bakın, dünyada bir turizm sektörü var. Çok ciddi bir kaynak burası, lütfen bu turizme el atın. Turizm haberciliği yapın, öne çıkarın. Belli şeylerde biriniz Gaziantep’in baklavasını öne çıkarsın, biriniz kebabını öne çıkarsın. Şehrin sanayisi var, bütün bu DÖRDÜNCÜ OTURUM 252 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK konularda çeşitli alanlarda gazeteci arkadaşlarımıza bugüne kadar 1005 eğitim verdik. İnşallah bundan sonra da o eğitimlerimize devam edeceğiz. Böyle bir eğitim bugün Konya ve Aksaray’da vardı; herhalde 1050 ga- zeteciye sertifika verdik. Basın İlan Kurumu olarak tamamen karşı- lıksız eğitimler verdik. Biz bunları yaparken de ülkemizdeki kalkın- ma ajanslarıyla, İŞKUR’la, KOSGEB’le iş birliği içerisinde yapıyoruz. Yine bize bir maliyeti var ama mümkün olduğunca oralardan finans kaynağını bulup bu eylemlerde bulunuyoruz. Bir de bizim Basın İlan Kurumunun yine basını korumak adına, top- lumu korumak adına basın ahlak esasları diye bir maddemiz var; 49. madde. İşin doğrusu bu basın ahlak esasları basına bir nitelik kazan- dırmak amaçlıdır. Belli kurallarımız vardır. Bu kurallar 1961’den beri devam etmektedir, güncellenmektedir. Bu kurallar1994’te güncellen- 253 mişti, bir de geçenlerde yapılan genel kurulumuzda tekrar bunları güncelledik. Çünkü sürekli geçmiş kanunlarla, yönetmeliklerle bu işi yürütmek zor. Basın İlan Kurumunun toplumu, vatandaşı, bireyi, devleti, millî çıkarları korumak adına belli kriterleri var. Basın İlan Kurumu olarak bu konuda gazetecilere yaptığımız, ceza kesmekten ziyade mahsup işlemi yapmaktır. Yani diyoruz ki, şu konularda sen bu suçu işledin bunun için hukuk birimimiz var, dışardan hukuk müşavirlerimiz var, yönetim kurulumuz var. Yönetim kurulunda de- ğerlendirilir ve bir karar alınır ve bu da mahkemelere açıktır, hukuka açıktır ve değerlendirilir. Daha sonra onlardan üç gün, beş gün duru- muna göre yani cezanın, fiilin oranına göre bir para kesilir. Bu para tekrar basına geri döner. Basın İlan Kurumunun kasasına herhangi bir para gelmez; yani dolayısıyla Ahmet’ten alıyorsunuz Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ali’ye pay ediyorsunuz; yani bu sansür makamı gibi kullanılıyor, sürekli lanse ediliyor, ceza kesiliyor deniyor. Ceza kesen adam zengin olur, yani böyle daha çok keserdik ama öyle bir durum yok. Hatta bazı gazetecilerimize yanlış uygulamadan dolayı verilen mahsup işlemlere tekrar bakıyoruz, işlemler çok doğru, biz o konuda yanlış yapmışız veyahut da yanlış, eksik bilgi almışız, bunları da telafi ediyoruz. Geçmişe dönüp tekrar basına dağıtılan pay içerisinden bir uygulamayla onların da bu mağduriyetlerini gideriyoruz. Dünkü mecradan Evren Bey bahsetti ben de biraz bahsedeyim. He- defte iki tane kurum vardı, yani kimse diğerlerini konuşmadı. Büyük ağırlık İletişim Başkanlığıydı çünkü. Onların basın kartlarına getir- dikleri, daha doğrusu oradan gelen kendilerinin getirdiği bir şey yok, yasa getiriyor, Büyük Millet Meclisi yasa yapıyor. Bizlere de o yasalara uymak düşer. İkincisi de Basın İlan Kurumuydu. Sürekli ceza kestiği- mizden bahsedildi. Sürekli elimizde cop olduğu, elimizde kılıç oldu- ğu, sürekli Demokles’in kılıcı gibi salladığımızdan bahsettiler. Tabii biz orada şunu söylemedik, yani milletvekili değiliz, komisyon üyesi değiliz; ama bu yasa Basın İlan Kurumu yasası, 195 sayılı Kanun; çok özgürlükçü, çok demokrat 1960 darbesinin ürünüdür. 2010’a kadar bütün yöneticileri asker kökenlidir, ya emeklidir ya işte paşadır. Bu durum ilk defa 2010 yılında değişti, hakikaten sivilleşti diyebilirim. Hâlen sıkıntılarımız var, Allah’ın izniyle daha dinamik bir yapıyla, İletişim Başkanlığının bu konudaki destekleri ile aşmayı planlıyoruz. DÖRDÜNCÜ OTURUM 254 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Dün komisyonda bir şey ifade edildi, belki basına da düşecektir. Bina- dır, arsadır sürekli bunlarla uğraşıyorsunuz. Bizim hiç öyle bir şeyi- miz olmadı. Ne binayla uğraşıyoruz, ne de arsayla. Önceki sıkıntıları gidermek için ne yapabiliriz diye düşünüyoruz; dolayısıyla bu konuda bir dezenformasyon var, Basın İlan Kurumu da bu konuda çok mağ- dur bir kurum. Sürekli üzerimize birtakım suçlar atfediliyor. Biz de bundan muzdaribiz. 1961 yılından bugüne düzenleyici, denetleyici ve destekleyici fonksi- yonları bulunan Basın İlan Kurumunun, bu alanda görev yapabilecek köklü bir tecrübe ve birikime sahip olduğunu huzurlarınızda bir kez daha vurgulamak istiyorum. Hakikatten üzerimize bir yük geliyor. Sadece basınla uğraşırken birdenbire internet medyası çok geniş bir alan, ama biz buna hazırız. Altyapımızı biraz güçlendirmek suretiy- le inşallah bunun da üstesinden geleceğimize inanıyorum. Hepinize saygılar sunuyorum, dinlediğiniz için teşekkür ederim. Ahmet Görmez Biz de çok teşekkür ederiz, tabii haberciler olarak bizim yine en çok çalıştığımız birimlerden biri İletişim Başkanına bağlı Basın ve Yayın Dairesi Başkanlığı. Bu çerçevede de daire başkanımız Sayın Büşra Ka- raduman Aktuna, size de dönmek isterim. Şimdi ulusal ve yerel medya ile siz özellikle daha çok çalışıyorsunuz. Türk basınını güçlendirmek için siz neler yapıyorsunuz? Büşra Karaduman Aktuna | T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Basın ve Yayın Dairesi Başkanı E vet, bütün gayretimiz Türk basınını güçlendirmek, hep bir- likte bunun için çaba gösteriyoruz. Dün Zafer Kiraz şöyle bir bilgi verdi; yetişkinlerin dikkat süresinin 20 dakika ol- duğu düşünülür; ama aslında 4 dakikadır diye. Ben de onu aşmamaya çalışacağım. Özellikle son oturumun, son konuşmacıları olarak Doğan Bey ile ikimize büyük bir iş düşüyor zannediyorum. Ba- sını güçlendirme çalışmaları kapsamında neler yaptığımızı anlatma- ya çalışacağım. Dünkü oturumlarda çok kıymetli katılımcılarımızın ifade ettiği gibi matbuat ve basın, bu topraklarda kurumsallaşmaya başladığı ta- rihten itibaren bizim devlet geleneğimizde en öncelikli düzenleme alanlarından biri olarak süregelmiş. Öyle ki Matbuat ve İstihbarat Müdüriyet-i Umumiyesini kuran kanun, 6 sayılı Kanun, yani ilk çı- kan kanunlardan biri . 1921 yılında Resmî Gazete ’de yayımlanan bu kanunla dünya basınını izlemek ve incelemek, ülke içinde gazeteler yayınlamak, fikrî birliği sağlamak ve ülke sorunları hakkında herkes tarafından kolayca anlaşılabilir yayınlar hazırlamak amaçlanmıştı ve bundan da neredeyse bir asır sonra İletişim Başkanlığı kuruldu. İletişim Başkanlığı, Türkiye’nin yükseliş hikâyesini, değerlerini, kü- resel siyaset arenasındaki insanı ve adaleti temel alan yaklaşımlarını, ülke ve dünya kamuoyuna en iyi şekilde anlatmayı amaçlıyor. Daha 256 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK önce hemen hemen her katılımcımız iletişim sektöründeki bu baş döndürücü teknolojik gelişmelerin altını çizidi. Ben de tekrardan çok uzun uzadıya bahsetmek istemiyorum. Bütün o televizyon yayınları ve gazeteler, sosyal medya etkileşimli o mecralar, seçerek izlediğimiz yayınlar hepsi avucumuzun içinde, hatta parmaklarımızın ucuyla et- kileşime de giriyoruz. Kendi isteğinizle buralara, bu mecralara içerik sağlayıcılar olarak katkıda bulunuyoruz. Ancak elbette konvansiyo- nel basının da tamamen yok olduğunu söylemek çok mümkün değil. Hâlâ varlığını sürdürüyor; fakat tabii büyük sorunlarla sürdürüyor. Bütün dünyada bu böyle. Buna zamanın ruhu diyebiliriz. Bir taraftan da teknolojik gelişmelerin zorlaması diyebiliriz. Bu sıkıntılar küresel olarak basının zorlanmasının sebepleri arasında. İşte Cumhurbaş- kanlığı İletişim Başkanlığına 14 nolu Kararname ile tam da bu nokta- da birçok sorumluluk yükleniyor. Basını geliştirmek ve güçlendirmek temelinde bu kararname ile Başkanlığımıza ülkemizde medya ve ile- tişim alanını hem düzenleme hem güçlendirme görevi veriliyor. Bizler de burada arkadaşlarımızla birlikte medyanın güçlendirilmesi ama- cıyla basın mensuplarının çalışmalarını kolaylaştırmaya ve onların BÜŞRA KARADUMAN AKTUNA | T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI İLEŞİTİŞİM BAŞKANLIĞI BASIN VE YAYIN DAİRESİ BAŞKANI 257 mesleki yetkinliklerini artırmaya yönelik pek çok çalışma yapıyoruz. Bu çerçevede hangi çalışmaları yapıyoruz, çok kısaca bahsedeceğim sizlere. Medya mensuplarının basın kartı ve basın trafik kartlarını düzenliyoruz. Az önce Sayın Başkan Yardımcımızın söylediği gibi, onların yurt dışındaki çalışmasını kolaylaştırmak için hizmet dam- galı pasaport almalarını sağlıyoruz. Mesleki kıdemlerinin kayıtlarını tutuyoruz. Basın mensuplarının çalışma şartlarının iyileştirilmesi ve sahadaki sıkıntıların belirlenmesi ve giderilmesi için çeşitli çalıştay- lar, toplantılar düzenliyoruz. Çeşitli resmî organizasyonlarda medya akreditasyonları yapıyoruz. Sahada özellikle kriz dönemlerinde -Doğan Bey çok iyi bilir bunu, kendisi de bu konuda çok çalışmalar yaptı- basın mensuplarımızı yalnız bırakmıyoruz. Orada basın merkezleri kuruyoruz. Onlara ko- laylaştırıcı hizmetler sağlıyoruz. Bu başlıklar çerçevesinde biraz da son dönemde yaptığımız çalışmalardan bahsetmek istiyorum. Ba- sın mensuplarının haklarının iyileştirilmesine yönelik bir çalıştay düzenledik. Bu çalıştay da çok sayıda konunun taraflarını bir araya getirdiğimiz, çoklu bir istişare platformu oluşturduk. Bu çalıştaylar biraz şöyle olur; insanlar bir araya gelirler, konuşurlar, birçok konu çıkar ortaya ama sonradan hiçbir gelişme kaydedilmez konuşulan şeylerle ilgili diye düşünülür ama bu çalıştaylardan sonra biz ciddi notlar aldık. Daha sonra hemen ivedilikle gerçekleştirebileceğimiz düzenlemeleri yerine getirdik. Bir sonraki aşamada biraz vakit alacak düzenlemeleri de yapmaya çalışıyoruz. Şu anda ciddiyetle üzerinde çalışıyoruz. İnternet gazeteciliği kavramının sınırlarının ne olduğu sorusunu soran, internet gazeteleriyle ortaya çıkan ihlaller karşısın- da mevcut düzenlemelerin etik ve hukuki açıdan giderilmesi için çözüm yolları sunmayı hedefleyen internet medyası ve haberciliği çalıştayı gerçekleştirdik. Burada da çok güzel öneriler geldi. Başkan yardımcımızın az önce ifade ettiği üzere o alandaki çalışmalarımız zaten meyvelerini vermeye başladı. Yerel medyanın sorunlarını tes- pit edebilmek için ve bu sorunlara çözüm önerileri getirebilmek için yine sık sık çalışmalar yapıyoruz. Yerel medya mensuplarıyla bir ara- ya geliyoruz. İletişim Başkanlığı döneminde yönetmelik çerçevesinde basın kartı almaya hak kazanan yaklaşık 25.000 basın mensubumu- za kartlarını teslim ettik. Bu öyle bir iş ki bizim mutat işlerimizden DÖRDÜNCÜ OTURUM 258 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK bir tanesi. Hiç kimsenin haberi yok bu işi yaptığımızdan; ama bu iş bir gün yapılmazsa ya ortalık karışır ya telefonlarımız kilitlenir. Bu alanda böyle çok sayıda arkadaşla da çalışmıyoruz personelimizin sayısı sınırlı; ama sağ olsunlar çok ciddi emekler sarf ediyorlar. Ben de buradan onlara tekrar teşekkür edeyim. Yine 100 kadar arkada- şımızla yürüttüğümüz bir devlet enformasyon sistemi işi var ki; bu üst düzey bürokrasiye Türkiye ile ilgili yurt dışında çıkan bütün ha- berleri yaklaşık 30 dilden tercüme edip, onları bütünleştirip, her gün üç bülten halinde onların masasına sunduğumuz bir iş. Bunu da yine her gün mutat olarak yapıyoruz ve bunun dışında böyle yeni projeler de gerçekleştiriyoruz. Gençlerimize, iletişim fakültesi öğrencilerine, mesleğe yeni giren meslektaşlarımıza yönelik örneğin; en son Habe- rin Merkezinden Notlar diye bir video eğitim serisi yaptık. Bu seriye Ahmet Bey de destek verdi, yakında onu da arkadaşlarımızın istifa- desine sunacağız. Bunun dışında uluslararası medyayla ilgili Doğan Beylerle birlikte ya- kın zamanda çalışmalarımız oldu. Uluslararası medyanın Türkiye’de- ki temsilcilerinin buradaki yaşamlarını kolaylaştırmak için bir Türk- çe eğitimi düzenledik, bunun devamı da geliyor ve bu alanda onları desteklemek için bir yayın çıkarttık. Bütün bunları yaptık; ama yorul- duk mu hayır. Yeni projelerimiz yolda inşallah çok güzel işler yapma- ya devam edeceğiz. Bu sempozyum gibi, sonrasında da çıkacak yayın gibi. Bu vesileyle sempozyumu düzenleyen arkadaşlarımıza da ben buradan çok teşekkür ediyorum. Teşekkürler. Ahmet Görmez Büşra Hanım’ın da bahsettiği, sahada bizim de en çok çalıştığımız isimlerden birisi Sayın Doğan Eşkinat. Biz bugüne kadar İzmir dep- reminde ya da Suriye sınırında ya da sahil güvenlik botunun üzerinde herhangi bir yerde bir anda karşılaşabiliyoruz. O zaman hiç kaybet- meden sözü kendisine bırakayım. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkan- lığı Uluslararası Medya Koordinatörü Sayın Eşkinat, biz hep Türk ba- sınını güçlendirirken yerel basından, ulusal basından bahsettik ama şimdi uluslararası basın boyutu da var. Uluslararası basın boyutunda neler yapıyoruz ve bunun Türk basınının güçlenmesine ne gibi bir fay- dası var? Onları da sizden dinleyelim lütfen. Doğan Eşkinat | T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Uluslararası Medya Koordinatörü Ö ncelikle davetiniz için çok teşekkür ederim. Büşra Ha- nım’ın ekibine de çok teşekkür ederim, çok büyük bir or- ganizasyon ve önemli bir organizasyon. Bu maratonun da artık son konuşmacısı oldum. Ben size daha light bir sunum hazırladım ki hem dikkatinizi toplayabilmek hem de daha iyi, daha rahat anlatabilmek adına. Ben, bugün size Başkanlığımızın uluslararası medyaya yönelik çalışmalarını ve temel yaklaşımını kısa- ca tanıtmaya çalışacağım. Bu kapsamda önce uluslararası medyanın Türkiye’deki varlığına dair bazı temel bilgiler paylaşacağım. Sonrasında da yakın geçmişte icra ettiğimiz bazı faaliyetlerden örnekler sunarak sunumumu tamamla- yacağım. Bu slaytı şunun için koydum; Türkiye çok büyük bir merkez, biz bunun farkında olmayabiliriz. Türkiye’de şu an güncel rakamlarla 38 ülkeden 167 kuruluş, 319 gazeteci akredite vaziyette çalışıyor. Bu sürecin 3 aşaması var, biz bunları takip ediyoruz. Gazeteci yurt dı- şından Türkiye’ye ilk kez gelirken vizeye başvuruyor. Vizesini aldık- tan sonra ülkeye giriş yapıyor. Basın kartına başvuruyor, sonrasında ikametini alıyor. Ondan sonra bunu yıllık olarak yeniliyoruz. Bir de geçici akreditasyon var. Bunlar yurt dışında yerleşik ama Türkiye’ye geliyor. Mesela hareketlerle ilgili olarak veya bir röportaj veya bir top- lantı için geliyorlar ve bize başvuruyorlar. 2021’de bu sayı 1148 kişiy- di, bu yılın ilk beş ayında 1623 gazeteci yurt dışından Türkiye geldi. Dolayısıyla burada sadece yerleşikler değil, gelip gidenler anlamında 260 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK da çok ciddi bir trafiğimiz var. Burada da yerleşik gazetecilerin ülke- lerinin en başında İngiltere, Amerika ve Almanya yer alıyor. Bizim en büyük rakiplerimiz de Beyrut, Kudüs ve Atina. Niye rakip dediğimi birazdan anlatacağım. Şimdi biz bu akreditasyon işini neden önem- siyoruz? Öncelikle yurt dışından gelen gazetecinin çalışmalarını so- runsuz bir şekilde yapabilmesi bizim için önemli. Yani bir yerde çe- virmeye takılabilir, kanunen olamayacağı bir yerde çekim yapmaya çalışabilir, bunlar bazı sorunlar yaratabilir. Biz akreditasyon süre- cinde bu tür bilgilendirmeleri de yaptığımız için bunları engellemiş oluyoruz. Bizim uluslararası medya ile ilgili temel yaklaşımımız şu; uluslararası medya kuruluşları için bir merkez olmamız. İlişkilerimizi doğru yönetirsek bizim için bir avantaj. Bundan kastım şu; biz burada onlarca ülkenin vatandaşına kendi medyası üzerinden konuşma im- kânına sahibiz. Biz bunun olmamasının ne demek olduğunu Karabağ sürecinde iyi gördük. Azerbaycan’la muhataplarımız bize dediler ki; biz bölge olarak Moskova bölgeye bağlıyız. Moskova bölgenin yani Batılı medyanın Moskova bürolarında istisnasız bir şekilde Ermenis- tan vatandaşları çalışıyor ve biz kesinlikle adil bir haber sürecinden geçmiyoruz, diyorlar. Biz beraber, düzenli çalıştığımız, kolayca ulaşa- bildiğimiz yabancı gazetecinin ne demek olduğunu o zaman daha iyi anladık. O konuda da onlara yardımcı olduk. Bir başka konu, yaban- cı devletlerin ilgili kuruluşlarla güçlü ilişkiler kurmasına ve bu yolla dezenformasyon yapmasına engel olabiliyoruz. Yani bir kuruluşun Atina’da değil de İstanbul’da olması, Kudüs’te değil de İstanbul’da ol- ması bizim açımızdan bir avantaj. Dünyaya, bölgeye bizim perspek- tifimizle bakmış oluyor veya biz kendimizi doğru anlatma imkânını daha kolay bir şekilde bulabiliyoruz. Doğru yönetmekten kastımızı 5 madde ile ifade edebilirim. Biri günübirlik değil uzun vadeli düşün- mek. Bu ikincisi çok önemli bizim için, habere tepki veren değil ha- ber üretim sürecinin parçası veya kolaylaştırıcısı olmak. Biraz sonra örneklerde de onu detaylandıracağım. Üçüncüsü dünyadaki tartış- maları takip ederek tezlerimizi, bu tartışmalar bağlamında dünyayı anlatmak; yani kendi gündemimizi dayatmaktan ziyade dünyada mevcut bir tartışma varsa dâhil olmak. Basın müşavirlerimizle çok yakın çalışıyoruz, onlardan şunu istiyoruz; o ülkede ne tartışılıyor? Örneğin göç ise biz oranın medyasına göç anlamında katkımızı nasıl anlatabiliriz, gibi. Dördüncüsü ülkemizde uluslararası medyaya dair 261 farkındalığı artırmak ve son olarak kurumlarla uluslararası medya arasında bir köprü ve sigorta işlevi görmek. Bu da şöyle oluyor; ku- rumlarımızın zaman zaman uluslararası medya konusunda uzman- lığı olmayabiliyor. Mesela basın müşahitlerinin Ahmet Bey Dışişleri Bakanlığ’nda görev yaptığı için konuyla ilgiliydi, tabii bu bir istisna. Örneğin geçen yaz Afganistan’dan Amerika’nın çekilmesi sırasında, uzmanlık gerektiren bir iş olduğu için valilikle konuştuk ve Van Va- liliğimizde yaklaşık iki ay personelimiz görev yaptı. Bakıyoruz, çok sayıda yabancı gazeteci sınıra gidiyor, Türkiye’nin yaptığı çalışmala- rın bunlara anlatılması lazım, orada bulunan uzman arkadaşlarımız bu işi üstlendiler. Böylece hep birlikte güzelce süreci yönetmiş olduk. Şimdi örneklerimize geçeyim. Bunu iletişim anlamında en doğrudan örneklerden başlayıp, en dolaylı örneklere doğru kısaca anlatacağım. Bizim en doğrudan anlattığımız yurt dışında makalelerin yayımlan- ması, röportajların yayımlanması. Bunlar son on günde yurt dışında yayımlanan bazı çalışmalar. DOĞAN EŞKİNAT | T.C. CUMHURBAŞKANLIĞI İLEŞİTİŞİM BAŞKANLIĞI ULUSLARARASI MEDYA KOORDİNATÖRÜ DÖRDÜNCÜ OTURUM 262 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Biri Sayın Cumhurbaşkanımızın Ekonomist dergisindeki makalesi, diğer ikisi Sayın Başkanımızın Finlandiya ve İsveç medyasında bizim NATO sürecine yönelik endişelerimizi anlatan makaleleri. Zaman za- man bu tip röportaj çalışmaları olabiliyor. Bunu 2020’de Sayın Millî Savunma Bakanımızın Libya ziyaretinde BBC ile yapmıştık. Ben çok güncel örnekler veremiyorum, bizim devam eden işlerimiz var; ama zaman zaman bu tip çalışmalar olabiliyor. Haber çalışmaları bizim en sevdiğimiz ve önemsediğimiz konular. Şimdi ben kısaca iki tane, aşa- ğı yukarı birer dakikalık video göstermek istiyorum. İlki bizim Fırat Kalkanı ile birlikte DEAŞ terör örgütünden temizlenen bölgede CNN International ile yaptığımız bir çalışma. Orada Türkiye’nin üstlendiği rolü ve istikrar sağlayıcı bir aktör olarak gerçekleştirdiği faaliyetleri anlatıyor. Video Haber Örneği Everybody wait for organization of Turkey is helping rebuild the Syrian towns cleared of Isis forces. Why Turkey has interested in helping of the city. Arwa Damon: At a round about the heads of its wictims, there is a brand new brand of Turkish Post Office. It’s complete with an ATM. A man we meet takes us just around the corner to his cousin’s home. He was one of Isis first wictims bt the family here does not want to relieve the unspeakable pain of the past. They’ve placed her brother’s head just at the front of the door. Arwa Damon: It was Syrian rebels backed by Turkish military might that drove Isis out of Jerablus well over a ago. And since then, Turkey has gone all in, with reminders of that eveywhere. Turkey is funding a fully functioning 263 hospital, with Turkish expertise to bolster the Syria staff. It’s also supplying the town with electricity and water. They build police Office and they call themselves the Free Syrian Army rebel units that are in the area. Turkey has multiple reasons for wanting to both militarily and financially invest here It wants to secure its own borders. It wants to stop Syrian and Kurdish advance and it is hoping the by creating safe zone are relatively prosperous Syrian refugees will perhaps begin returning to their homelands. And Jarablus population has swelled to around 70.000 About there times its original inhabitants. And Turkey hopes to Jarablus as its example The improve the others its progress. Along with everything else, Turkey is also funding schools, Crammed with everything else, Turkey is also funding schools eager to learn after having been deprived for so long. This school used to be an ISIS Cubs of the Caliphate training site and prison. Five-year-old Wia manever understand why her parents deserted her. Çok uzun uzun hepsini göstermeyeyim. Uzun bir haber ama o böl- gede yapılan faaliyetlerle ilgili ve bizim anlatamıyoruz dediğimiz ko- nuları ele alıyor. Biz bunu 2017’de yapmıştık; bunun da örneklerini artırabiliriz. Malumunuz Ege Denizi’nde mülteci botlarının batırılması, mülteci- lerin Türkiye’ye geri gönderilmesi, yasa dışı bu tip faaliyetler konu- sunu mutlaka görmüşsünüzdür. Biz bu kapsamda Sahil Güvenlik Ko- mutanlığıyla çok yakın çalıştık, hâlâ da çalışıyoruz. Bu haberi CNN International’la Eylül 2020’de yaptık. O dönemden itibaren de çoğu Avrupa Birliği ülkeleri olmak üzere 45 ülkede haber çalışması yaptık. Çünkü bu tartışma Avrupa Birliği’nin göç politikasına dair bir tar- tışma ve bunu Avrupalılara iyi anlatmamız gerektiğine inanıyoruz. Bu 7-7,5 dakikalık haber ve bu haber, nasıl bir faaliyet onu görmeniz açısından önemli. Ben devamını anlatayım, haberi belki biraz sonra imkân olursa paylaşabiliriz. Burada en dolaylı dememin sebebi, bi- zim bu haberlerde Türkiye mültecilerle ilgili şu faaliyetleri yapıyor, Türkiye böyle yardım ediyor, Türkiye şu kadar iyi bir aktör demeden göstermemiz. DÖRDÜNCÜ OTURUM 264 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK Sonrasında ne oldu? Teknelere 150 gazeteci çıkarmışız, devriyelerin kurtarma operasyonlarına katılmışlar. Ne oldu? Şimdi devam ettik biz bu çalışmaya. Bu soldaki New York Times’ın bir haberi bu, bir yıl sonra, aslında aynı konu. Daha sonra devam ediyor, Avrupa Birli- ği Parlamentosu Frontex’le ilgili bir soruşturma başlattı. Bütçelerini dondurdular. Sonrasında da aşağı yukarı bir ay önce Frontex Başkanı istifa etmek zorunda kaldı. Video Haber Örneği What has been unfolding at sea this is the new pattern degree Coast Guard castle right on the edge of Turkish waters babe just got in information about a possible pushback incident migrants possibly on a live from the chip is moving towards the water is flowing towards Lesbos Turks mobilise frizzy rescue will be added risk of COVID-19 three seconds time on the water too many lifes, take the rope, take the rope grab the rope, one by one they emerge and don’t go one by one they emerge 11 in total barely able to stand cold wet and exhausted he huddled together in the back of the boat you really don’t want to know what they’ve done to us still in shock that we can’t have been made it to the Greek island of Lesbos two days earlier but the record by Cuico authorities they see their belongings in money taking you grab me from my neck and started hitting me they put a knife to my husband stomach and they held a gun to my sons head they were first on the boat round and see what he misses her family fled a hopeless Lebanon he’s trying to see crossing five times in the past six months this was the first time has reached Greek Soil the loyal human rights advocates from the United Nations refugee agency have documented many similar accounts since 265 March watchdog groups accuse increase of violating human rights obligations by expelling asylum seekers at times leaving on a trip to see for app. Başkanımız hep hakikat mücadelesinden bahsediyor. Bunlar bizim uydurduğumuz şeyler değil. Bunlar aslında bizim olduğunu bildiği- miz, dünyanın da aslında olduğunu bildiği ama bunu kanıtlamamız gereken şeylerdir diye tarif ederim. Yani biz böyle bir rol oynuyoruz. Aslında İletişim Başkanlığı olarak da şimdi kurumumuzda bu bilgi var. Biz komutanlarla konuştuğumuzda diyor ki; senelerdir aynı şey oluyor. Neden şimdi bu kadar gündem oldu? Biz de şaşırıyoruz, di- yorlar. Olduğunu biliyoruz, kurum da olduğunu biliyor, karşıdaki de biliyor; fakat bizim bu materyali o CNN’in ekranına koymamız gere- kiyor ve bunu yaptığınız sürece artık kamuya açık bir kayıt oluştu- ruyorsunuz. Sahil Güvenlik Komutanlığı aslında bunların hepsini bir web sitesine yüklüyor, Ama Sahil Güvenlik Komutanlığının sitesinde olması başka bir şey, The Guardian’da olması başka bir şey. O zaman diyorsunuz ki evet, bu artık gerçek. Bunu tartışılamayacak bir hâle getiriyorsunuz. O yüzden uluslararası medyayla bu tip iş birlikleri bi- zim için, bizim tezlerimizi anlatmamız için çok önemli. Ben teşekkür edeyim, fırsat verdiğiniz için sağ olun teşekkürler. Ahmet Görmez Bu noktada ben de bir kez daha teşekkür ediyorum. Böylece Türk Ba- sın Tarihini Yeniden Düşünmek Sempozyumu’nun son oturumunda Türkiye’de Basını Güçlendirme Çalışmalarını da noktalamış bulu- nuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkan Yardımcısı Sayın Evren Başar’a ve Basın İlan Kurumu Genel Müdürü Sayın Cavit Erkılınç’a, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Basın ve Yayın Dairesi Başkanı Sayın Büşra Karaduman Aktuna’ya ve Cum- hurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı Uluslararası Medya Koordinatörü Sayın Doğan Eşkinat’a bir kez daha teşekkür ederim. Elbette kıymetli izleyiciler sizlere de bir kez daha teşekkür ederek son oturumu da böy- lece noktalayalım. DÖRDÜNCÜ OTURUM 266 TÜRK BASIN TARİHİNİ YENİDEN DÜŞÜNMEK BİRİNCİ OTURUM 267 Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek ISBN 978-625-7377-31-7 Türk Basın Tarihini Yeniden Düşünmek S e m p o z y u m u