K U T L U Ç A Ğ R I N I N İ Z I N D E 3 Türk Basınında Ayasofya Camii ISBN 978-625-6281-00-4 (TK) ISBN 978-625-6281-03-5 (3.CILT) KUTLU ÇAĞRININ IZINDE 3 TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII © 2024 CUMHURBAŞKANLIĞI ILETIŞIM BAŞKANLIĞI YAYINLARI Yayıncı Sertifika No: 45482 1. Baskı, İstanbul 2024 Hazırlayanlar  Dursun Gürlek, Doç. Dr. Oğuz Göksu, Muhammet Özdemir Grafik Tasarım  Muhammed Nur Anbarlı İletişim Kızılırmak Mahallesi, Mevlânâ Bulvarı, No: 144 06520 Çankaya, Ankara, Türkiye T +90 312 590 20 00 | webinfo@iletisim.gov.tr Baskı ve Cilt Optimum Basım / Matsis Matbaa Tevfikbey Mahallesi, Dr. Ali Demir Caddesi, No: 51/1 34295 Küçükçekmece, İstanbul T +90 212 463 71 25 | www.optimumbasim.com.tr Sertifika No: 41707 K U T L U Ç A Ğ R I N I N İ Z I N D E 3 Türk Basınında Ayasofya Camii İçindekiler   5 TAKDIM CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYIP ERDOĞAN  C  9 BÖLÜM I KIMLIK, HAFIZA Muhteşem Mâbed Ayasofya Camii  C  15 Ayasofya: “Tanrı’nın Hikmeti”   C  21 Ayasofya’nın Tarihi ve Muhafazası: Osmanlı’nın Değerli Katkısı  C  25 İstanbul’un Fethi ve Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi: Ayasofya-i Kebîr Camii  C  29 Ayasofya’nın Hukukî Statüsü  C  35 Uluslararası Hukuk Açısından Ayasofya Camii  C  41 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu  C  45 Ayasofya Camii’nin Yeni Dönemde Korunması ve Geliştirilmesi  C  61 BÖLÜM II TÜRK BASININDA AYASOFYA Ezan ve Kur’ân – Yahya Kemal Beyatlı / Tevhid-i Efkar  C  69 Ayasofya Nasıl Havaya Uçurulacaktı? – Galip Kemalî Söylemezoğlu / Tarih Dünyası  C  74 Ayasofya ve Kadir Gecesi – Galip Kemalî Söylemezoğlu / Tarih Dünyası  C  77 Ayasofya / Dünya ve Türkiye  C  79 Fetihten Sonra Ayasofya / Yeni Çağ  C  86 Ayasofya Davası – Osman Yüksel Serdengeçti C  90 Fatih ve Ayasofya – Kemal Fedai Coşkuner / Yeni İstiklâl  C  156 Halep Müftüsü’nün Dikkate Şayan Sözleri – F. Cemâl Oğuz Öcal / Yeni İstiklâl  C  160 Rumların Ayasofya ve Anadolu İdeali / Yeni İstiklâl  C  163 Fatih ve Ayasofya – Prof. Dr. M. C. Şehâbeddin Tekindağ / Fethin 511. Yıldönümü Konferansları  C  165 Camiler Kilise Olurken / Yeni İstiklâl  C  172 İçindekiler KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 6  CHP Zamanında Bizans Müzesi Haline Getirilen Ayasofya Cami Yapılmalıdır / Yeni İstiklâl  C  178 Ayasofya Cami Olmalıdır / Yeni İstiklâl  C  183 Ayasofya’yı Ziyaret / Yeni İstiklâl  C  184 Ayasofya’nın Üç Yüzü – Refik İkbal / Tohum  C  188 Ayasofya’nın Mânen Fethi – İ. Semahaddin Cem / Tohum  C  192 Yürekler Acısı Ayasofya – Râci Putsevmez / Yeni İstiklâl  C  195 Ayasofya Nasıl Müze Yapıldı? – Hulusi Yavaşlar / Yeni İstiklâl  C  200 Bir Galata Kavgası Bana Ayasofya Camii Şerifini Bir Daha Hatırlattı – Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu / Yeni İstiklâl  C  204 Ayasofya Camii Şerifi – Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu / Yeni İstiklâl  C  209 Ayasofya Kızıl-Elması – İsmail Hami Danişmend / İslâm’ın İlk Emri Oku  C  214 Mübarek Hatıra: Ayasofya – Mustafa Yazgan / İslâm’ın İlk Emri Oku  C  217 Bahtsız Milletin Bahtsız Camii Esir Ayasofya / Yeni İstiklâl  C  219 “Erzurumlular Başbakan’dan Ayasofya’nın Bir An Önce İbadete Açılmasını İstediler” / Yeni İstiklâl  C  224 Fethin 522. Yıldönümünde Ayasofya ve Ben Ağladık / Mehmetçik / Tohum  C  228 Ayasofya’ya Haçlı Bayrak Dikmek Sevdasında Olanlar – T. Reis / Yeni İstiklâl  C  230 Fatih ve Ayasofya – Prof. Dr. Şehabeddin Tekindağ / Tarih Dünyası  C  233 Ayasofya Minârelerini Nasıl Kurtardım? – İbrahim Hakkı Konyalı / Yeni İstiklâl  C  237 Ayasofya’ya Çan Takılamaz – Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu / Yeni İstiklâl  C  241 Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya – İbrahim Hakkı Konyalı / Yeni İstiklâl  C  247 Ayasofya’yı Affediniz ve Tekrar Cami Yapınız! / Yeni İstiklâl  C  251 Ayasofyam – Nuri Baş / İslâm’ın İlk Emri Oku  C  254 Fatih’in Vakfiyeleri – İbrahim Hakkı Konyalı / Yeni İstiklâl  C  258 Yüksek Din Kurulu Kararı: “Ayasofya, İslâmî Hükümlere Göre Bir Camidir!” / Yeni İstiklâl  C  263 Ayasofya – Necip Fazıl Kısakürek / İslâm Medeniyeti   C  265 Ayasofya – H. Tevfik Paksu / Bugün  C  274 İçindekiler   7 Ayasofya, Ne Kadar Sabırlısın! – Sezai Karakoç / İslâm Medeniyeti C  276 Ayasofya’nın Levhaları – Dr. Sedat Kumbaracılar / Hayat Tarih  C  279 Ağlayan Ayasofya – Ali Ulvi Kurucu / Bugün  C  286 Kiliseden Camie Çevrilen İbâdethaneler: Ayasofya – Erhan Demirutku / Hayat Tarih  C  288 Ayasofyam – Hasan Basri Öztürk / Babıâlide Sabah  C  296 Ayasofya Bizimdir – Mehmed Şevket Eygi / Bugün  C  300 Ayasofya – Peyami Safa / Bugün  C  306 Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya – İbrahim Hakkı Konyalı / Bugün  C  310 Ayasofya Meselesinin Etrafındaki Esrar – Eşref Edib / Bugün  C  320 Zavallı Ayasofya! – Cevat Rıfat Atilhan / Bugün  C  323 Ayasofya – Ali Ulvi Kurucu / Bugün  C  327 Hak Yerini Bulmalı: Ayasofya Tekrar Cami Olmalıdır! / Bugün  C  330 Bizans’ı Hortlatmak İsteyenlere Karşı, Ayasofya Tekrar Cami Yapılmalıdır!.. / Bugün  C  334 Ayasofya Niçin Açılmalıdır? / Bugün  C  337 Sultan Vahdettin Zamanında, Ayasofya’da Bir Mevlid – Pietro Quaroni / Bugün  C  339 Ayasofya’yı Müze Yapmak Eski ve Yeni Hukukumuza Aykırı Kanunsuz Bir Tasarruftur – Osman Tüfekçi / Bugün  C  343 Ayasofya’da Kılınan İlk Cuma – Ahmed Muhtar Paşa / Bugün  C  345 Ayasofya’nın Tarihi – M. Hâdi Altay / Türkiye’de ve Dünyada Sabah  C  348 İlk Cuma Namazı – M. Hâdi Altay / Türkiye’de ve Dünyada Sabah  C  353 Ayasofya’nın Bedbaht Kaderi – Ali Osman Kaya / Tohum  C  355 Zincire Vurulan Cami Ayasofya – Ahmed Selâmi / Büyük Gazete  C  361 Sutanahmed’deki Ayasofya – Çelebi Mustafa / Tohum  C  369 Topkapı Sarayı’nda – Yahya Kemal Beyatlı / Tohum  C  375 Ayasofya’da Bir Cuma Namazı – Ahmed Es’ad Ben’im / Büyük Gazete  C  381 Ayasofya İbadete Açılmalıdır – Prof. Dr. Fahir Armaoğlu / Tercüman  C  387 takdim   9 T ürkiye’nin kalbinde, İstanbul’un tarihi silüetinin en önemli sem- bollerinden olan Ayasofya, asırlar boyunca pek çok dönüşüme uğramış, pek çok medeniyetin izlerini taşımıştır. Haşmetli bir Bizans kilisesi olarak inşa edilen bu yapı, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethiyle cami olarak hizmet etmeye başlamış ve İslâm dünyasının sembol mabetlerinden biri haline gelmiştir. Fetihle birlikte camiye dönüştürülen ve 481 yıl cami olarak hizmet veren Ayasofya, 1930’lu yıllarda başlatılan restorasyon çalışmaları- nın ardından, 24 Kasım 1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürüldü. Danıştay, 10 Temmuz 2020 tarihinde söz ko- nusu Bakanlar Kurulu kararını iptal etti ve bu çok değerli mabedin yeniden ibadete açılmasının önünde herhangi bir engel kalmadı. 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnâmesiyle Ayasofya’yı yeniden ibadete açarak, Türkiye’nin ve İslâm dünyasının tarihî ve kültürel mirasının canlanması adına büyük bir adım atılmış oldu. Gerek tarihî gerekse mimarî açıdan önemli olan Ayasofya’nın tekrar cami olarak kullanılması, bu tarihî yapıyı aslına uygun bir şekilde canlandıracak ve korunmasını sağlayacaktır. Ayasofya, her zaman bu milletin bütün fertlerinin gönlünde önemli bir yere sahip olmuştur. Gençlik yıllarımızdan itibaren, Ayasofya’ya karşı derin bir sevgi besledik. Bu kutsal mekânı, kültürel değerini koruyarak ve Fatih’in vasiyetine uygun olarak yeniden ibadete aç- mak suretiyle, ecdada karşı görevimizi yerine getirdik. Fatih Sultan Mehmed, Ayasofya’nın ilelebet muhafazasını vasiyet etmiş ve cami hüviyetinin devamlılığını şart koşmuştur. Ayasof- ya’nın yeniden ibadete açılması emanete sahip çıktığımızı göste- TAKDIM KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 10  ren bir semboldür. Ayasofya’nın aslî kimliğine kavuşturulması, bu mabedin kapılarındaki zincirler yanında, topyekûn gönüllerdeki ve ayaklardaki prangaların da kırılıp atılmasıdır. Milletimin gönlünde büyük bir özleme dönüşen, Ayasofya’nın tek- rar cami olarak ibadete açılmasına ilişkin kararın alınmasını bizlere nasip eden Rabbime sonsuz hamd ediyorum. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan üç ciltlik çalışmanın “Kutlu Çağrının İzinde Türk Basınında Ayasofya Camii” isimli, Ayasofya’nın yeniden diriliş mücadelesini yansıtan bu cildinin hayırlı olmasını diliyor, emeği geçenleri tebrik ediyorum. TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN Birinci Bölüm Kimlik, Hafıza Muhteşem Mâbed Ayasofya Camii   15 A yasofya, Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nden sonra inşa edilen en muhteşem eserdir. Gerek kiliseyken, gerekse camiye çevrildikten sonra bu ihtişamını yıllar boyu korudu. Bir mimarlık âbidesi olarak orta- ya çıkan bu mabed sihirli güzelliğiyle bütün insanlığı büyüledi. O kadar ki Hıristiyan yazarlar ondan söz ederken kubbesi sanki gökte asılı duruyor, diyorlardı. Kuruluşundan İstanbul’un fethine kadar kilise olarak kullanılan, 29 Mayıs 1453’ten itibaren camiye çevrilen, Cumhuriyet devrinde ise tam 86 yıl müze şeklinde hizmet veren Ayasofya Roma İmparatorlarından en önce Hıristiyanlığı kabul eden Büyük Konstantin tarafından Miladi 375 yılında ahşap olarak yaptırıldı. İmparator Arcadius devrinde çıkan bir yangında yandı. Oğlu Teodosius zamanında yine ahşap olarak inşa edil- di. Bizans’ın haşmetli hükümdarı Jüstinyen’in iş başında bulunduğu sıra- da vuku bulan ayaklanma sırasında tekrar yanması üzerine kâgir olarak inşa edilmeye başlanıldı ve Miladi 548’de tamamlandı. Mimarları, sanat- larında son derece maharetli Trallesli (Aydınlı) Ahthemius ile Miletoslu İsidor isimli iki büyük sanatkârdır. İnşaatının bitiminde içine girip ihtişamına, harika tezyinatına hayran olan Jüstinyen –kendine hâkim olamayarak– Süleyman Aleyhisselam’ın ruhaniyetine sığındı ve “Ey Süleyman! Seni geçtim!” diye övünme ihtiyacı duydu. Roma’da ortaya çıkan Sofya isimli bir azize namına olarak bu kili- seye “Ayasofya” adını verdi. Ayasofya asıl kimliğini, yani İslâmî hüviyetini, cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed Han’ın 29 Mayıs 1453’de Konstantiniyye’yi fethetmesiyle kazandı. Bilindiği üzere, Fatih şanlı ordusuyla ve değerli hocalarıyla salı günü şehre girdi ve ilk namazı burada kıldı. Çok hızlı şekilde camiye çev- rilen Ayasofya’da Cuma namazını hocası Akşemseddin’le birlikte eda etti. Böylece Ayasofya da bir müslüman mabedi olarak Türk milletine hediye edildi. Fatih’ten sonra gelen Osmanlı padişahlarının birçoğu da Ayasofya Cami-i Şerifi’ni himayeleri altına aldılar ve bu tarihi mabedin en sağlam Muhteşem Mâbed Ayasofya Camii KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 16  bir şekilde ayakta kalması için ellerinden gelen desteği verdiler. Ayasof- ya’da en kapsamlı onarım Sultan Abdülmecid zamanında yapıldı. Fatih, fethettiği bu şehrin en büyük camisi olan Ayasofya’nın yanı başı- na bir de medrese inşa ettirdi. Semerkant’tan gelen ünlü bilgin Ali Kuşçu bu medresede görevlendirildi. Bu büyük âlim İstanbul’a gelene kadar yol- da, daha doğrusu sefer esnasında “Risaletü’l-Muhammediye” ve “Risale- tü’l-Fethiyye” adlarında iki kitap kaleme aldı ve bunları İstanbul fatihine ithaf etti. Osmanlı hükümdarları, Ayasofya Camii’ne çeşmeler, şadırvan- lar, kütüphaneler, muvakkithaneler inşa ederek onu bir külliye haline ge- tirdiler. Evet, Ayasofya da işte zengin ve göz okşayıcı ek binalarıyla diğer büyük Osmanlı camileri gibi selâtin camileri sırasına girdi. İkinci Selim, Üçüncü Murat, Üçüncü Mehmet, Sultan İbrahim, Birinci Mustafa ve bun- lardan bazılarının şehzadelerinin de buradaki türbelerine defnedilmele- riyle Ayasofya’nın da bir haziresi meydana gelmiş oldu. Bu tarihî ibadet- hane İslâmî özellikleri ve güzellikleriyle romanlara, hikâyelere ve şiirlere konu oldu ve böylece bir bakıma Ayasofya edebiyatı diyebileceğimiz yeni bir edebi tür kendini göstermiş oldu. İnsanlar gibi mabedlerin de bir kaderi vardır. Onların da hayat hikâ- yelerinde inişler çıkışlar söz konusu olur. Ayasofya Cumhuriyet devrinde müzeye çevrilince en hüzünlü yıllarını yaşamaya başladı ve fetret devri tam 86 yıl devam etti. Unutmayalım ki, Ayasofya kilise iken de cami iken de mabed idi ve ibadet için yapılmıştı. Onu Bizans kralı Jüstinyen inşa ettirdi. Müslüman Türklerin en büyük padişahı Fatih Sultan Mehmed cami haline getirdi. Müzelik süresi sona erince de Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan tarafından tekrar İslâm ibadetine açılmak suretiyle asli kimliği- ne kavuşturuldu. Ayasofya’nın 86 yıl süren mahzun günlerinde Türk basın dünyasının seçkin isimleri duydukları üzüntüyü dile getiren çok sayıda ilgi çekici ma- kaleler yayımladılar. Kültür tarihçisi Dursun Gürlek, 40 yılı aşkın bir süre, dergi ve gazete gibi süreli yayınlarda Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed Han ve İstanbul’un Fethi hakkında çıkan her türlü yazıyı özenle arşivledi. Dur- sun Gürlek Hoca, bu nadide arşivi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına açtı. Böylece, bugün pek çoğu aramızdan ayrılmış kültür, sanat, edebiyat ve bilim dünyamızın meşhur simalarının farklı tarihlerde, farklı mecralarda kaleme aldığı yazılar bu çalışma kapsamında yeniden okuyucuyla buluştu. Elbette biliyoruz ki, Türk basınında değişmeyen gündem konuları Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed Han ve İstanbul’un Fethi’ne dair yazılar, bu eserde sunduğumuz örneklerden ibaret değildir. Ancak bu kitaba al- dığımız haber, köşe yazısı, edebiyat, araştırma ve inceleme yazıları gibi farklı türlerde örnek metinler, sadece Dursun Gürlek Hocamızın arşivin- den temin edilen örneklerle sınırlıdır. Muhteşem Mâbed Ayasofya Camii   17 Geniş bir periyoda yayılmış gazete ve dergi gibi süreli yayınlardan derlediğimiz yazılar imla açısından, bugün kullanılan imladan bazı fark- lılıklar arz etmektedir. Bu çalışmada, anlam kayması, ifade bozukluğu gibi düzeltilmesi zorunlu olan durumlar dışında, tarihimizin ve basın tarihimizin uzun bir kesitine tanıklık eden bu metinlerin genel yapısına dokunmamayı tercih ettik. Sadece anlam bozukluğu ya da dizgi hatası kaynaklı ifadeleri düzeltmekle yetindik. Zaman zaman da izaha muhtaç olan bazı durumları küçük dipnotları ile ifade ettik. Fethin 571. yılına özel olarak hazırlanan “Kutlu Çağrının İzinde Türk Basınında” üst başlığını taşıyan; “Ayasofya Camii”, “Fatih Sultan Meh- med” ve “İstanbul’un Fethi” isimli üç ciltlik bu eserin aynı zamanda basın yayın tarihimize de ışık tutacağını ve yeni çalışmalara esin kaynağı olaca- ğını ümit ediyoruz. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 18  Muhteşem Mâbed Ayasofya Camii   19 Ayasofya: “Tanrı’nın Hikmeti”   21 D ünyadaki en önemli mabedlerden biri olduğu herkesçe kabul edilen Ayasofya Camii, İstanbul’un manevi merkezini teşkil etmektedir. İnşa edildiği dönemde dünya üzerindeki en büyük ve en görkemli bina- lardan biri olan Ayasofya, 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınan İstanbul’un en dikkat çekici simgelerinden biridir. İstanbul’un 1453 yılında fethedilmesinin ardından Fatih Sultan Mehmed Han, Aya- sofya Camii’ni vakfederek, bu yapının ilelebet muhafazasını vasiyet et- miş ve cami hüviyetinin devamlılığını şart koşmuştur. Bu bağlamda, mil- letimiz tarafından büyük bir muhabbet beslenen Ayasofya Camii, asırlar boyunca İstanbul’un gözbebeği gibi muhafaza edilmiş ve bir insanlık mi- rası olarak bugünlere kadar varlığını koruyabilmiştir. Öyle ki, “Tanrı’nın Hikmeti” anlamına gelen orijinal isminin değiştirilmesine dahi teşebbüs edilmemiştir. Asırlarca yaşadığı depremlerden, yangınlardan, yağmalar- dan ve bakımsızlıktan dolayı harap vaziyette olan Ayasofya, 1453 yılın- dan itibaren sadece camiye dönüştürülmemiş, aynı zamanda bir medeni- yet tasavvuru çerçevesinde ihya edilmiştir. Bu nedenle, güçlü sahiplenişi ile Türk milletinin Ayasofya üzerindeki hakkı, yaklaşık 1.500 yıl önce bu eseri ilk inşa edenlerden daha fazladır. Ancak, 481 yıl boyunca cami olarak hizmet veren Ayasofya, 1934 yı- lında müzeye dönüştürülmüştür. Türk milletinin maşerî vicdanında yara açan bu durum, 10 Temmuz 2020 günü son bulmuş ve 86 yıllık hasret sona ermiştir. Ayasofya, Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın muştusuyla aslına rücu ederek ibadete açılmıştır. Bu karar, hukukî bir yanlışlığı düzeltmenin yanı sıra Fatih Sultan Mehmed Han’ın vasiyeti ve vakfiyesinin yerine getirilmesi anlamına da gelmektedir. • Türkiye’nin iç hukuku ve tarihî hakları bağlamında Ayasofya’nın hangi amaçla kullanılacağına karar vermesi ve cami olarak ibadete açması, Türkiye’nin egemenlik hakları ile ilgilidir. Türkiye’nin aldığı bu karara saygı duyulmalıdır. Bu konuda görüş belirtmenin ötesin- deki her türlü tavır Türkiye’nin bağımsızlığının ihlali anlamına gelir. Ayasofya: “Tanrı’nın Hikmeti” KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 22  • Türkiye, Ayasofya’yı insanlığın ortak kültürel mirası kimliğine ha- lel getirmeden, vakfiyesine uygun şekilde yeniden ibadete açmıştır. Türkiye’deki bütün camiler gibi Ayasofya’nın kapıları da yerli ve ya- bancı, müslim ve gayrımüslim herkese sonuna kadar açıktır. • Uluslararası sözleşmelerde, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesine engel teşkil edecek herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. • Türkiye’nin aldığı karar Ayasofya’nın üstün evrensel değerini asla et- kilemeyecektir. Fonksiyonunun değiştirilmesi, üstün evrensel değe- rine halel getirileceği anlamına gelmemektedir. • Bu karar müzeye çevrilmiş Ayasofya’nın aslî hüviyetine, yani ibadet- haneye kavuşturulmasıdır. • Türkiye’de halen ibadete açık olan birçok kilise ve sinagogun varlığı, dinî özgürlük konusunda ülkemizin hassasiyetini gözler önüne ser- mektedir. • Türkiye bugüne kadar olduğu gibi, bugünden sonra da, insanlığın or- tak mirası olarak varlığını devam ettirecek olan Ayasofya’nın üstün evrensel değerine, özgünlüğüne ve bütünlüğüne azamî hassasiyet gösterecek ve gerek uluslararası sözleşmeler gerekse iç hukuk çerçe- vesinde Ayasofya Camii’ni koruyarak gelecek nesillere aktaracaktır. ANADOLU AJANSI Ayasofya: “Tanrı’nın Hikmeti”   23 Ayasofya’nın Tarihi ve Muhafazası: Osmanlı’nın Değerli Katkısı   25 A yasofya aynı yere üç kez inşa edilmiş bir eserdir. Günümüzdeki Aya- sofya “Üçüncü Ayasofya” olarak bilinmektedir. Ayasofya’nın ilk inşa- atı Hıristiyanlığı Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olarak kabul eden I. Konstantin döneminde başlatılmıştır. İstanbul’un yedi tepesinden bi- rincisi üzerinde ahşap çatılı bir bazilika olarak inşa edilen ve o dönemde ‘Büyük Kilise’ ismiyle anılan bu yapının açılışı, 360 yılında II. Konstantin döneminde gerçekleşmiştir. 404 yılında başlayan isyanda çıkan bir yan- gın neticesinde büyük ölçüde harap olan bu yapıdan günümüze ulaşan bir kalıntı bulunmamaktadır. İkinci Ayasofya, İmparator II. Theodosius tarafından birincisinin üze- rine inşa ettirilmiş ve 415 yılında ibadete açılmıştır. Yine bazilika şeklinde ve ahşap çatılı olarak inşa edilen bu yapı ise, 532 yılında İmparator Jüs- tinyen aleyhinde çıkan Nika Ayaklanması’nda isyancılar tarafından yakı- lıp yıkılmıştır. İmparator Jüstinyen isyanın hemen ardından ilk ikisinden çok daha büyük ve görkemli bir Ayasofya yaptırmaya karar vermiştir. Üçüncü Aya- sofya Bizans İmparatoru I. Jüstinyen tarafından 532-537 yıllarında inşa ettirilmiştir. Doğu Roma’nın İmparatorluk Kilisesi olarak kullanılan Ayasofya, tarih boyunca isyanlar, savaşlar ve doğal afetler yüzünden sık sık tahrip olmuş- tur. Ayasofya en büyük yıkımlardan birini 1204’te 4. Haçlı Seferi’nde şeh- rin istila edilmesiyle yaşamıştır. Haçlılar tüm şehirle birlikte Ayasofya’yı da yağmalamıştır. İstanbul’da 1204 yılından 1261 yılına kadar süren Lâtin işgali müddetince Ayasofya, Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürülmüştür. Ciddi hasarlar almış olan Ayasofya, İstanbul’da tekrar Doğu Roma ida- resinin sağlanmasının ardından tamirlerle ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte, yapılan tamiratlar yetersiz kalmış ve 1346 yılında Aya- sofya’nın doğudaki başkemeri ve kubbesinin bir kısmı çökmüştür. Esasında, Lâtin istilasından İstanbul’un fethine kadar geçen dönemde Ayasofya en karanlık çağını yaşamıştır. İki defa yıkılıp üçüncü kez inşa Ayasofya’nın Tarihi ve Muhafazası: Osmanlı’nın Değerli Katkısı KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 26  edilen, yüzyıllar boyunca savaşlar ve isyanlar nedeniyle tahrip edilen, ba- kımsızlık ve mimarî hatalar yüzünden belirli kısımları çöken Ayasofya, İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed Han tarafından fethine kadar sürekli yıkılma tehlikesi altında varlığını sürdürmüştür. Ayrıca, Katolik-Orto- doks mezhep kavgası yüzünden mabedin sosyolojik ve sembolik anlamı da büyük zarar görmüştür. Osmanlılar fethin nişanesi olarak kabul ettikleri ve kıymet verdikleri Ayasofya Camii’ne Fatih Sultan Mehmed Han’dan itibaren büyük özen göstermiş, bakım-onarım faaliyetlerini sürekli hale getirmiş ve camiyi eskisinden çok daha sağlam bir yapıya kavuşturmuştur. Bilhassa Mimar Sinan’ın Ayasofya’ya yaptığı eklemeler ve düzenlemeler, bu insanlık mi- rasının bugün hâlâ ayakta kalmasında çok büyük rol oynamıştır. Nitekim fethin hemen ardından Ayasofya’ya giden Fatih Sultan Meh- med Han’ın, caminin durumuna üzülerek şu mısraları okuduğu tarihi ka- yıtlarda bildirilmektedir: “Perdedâri mîkoned ber kasr-i Kayser ankebut Bûm novbet mîzened der tarem-i Efrâsiyâb” “Örümcek Kayser’in sarayında perdedârlık yapıyor Baykuş Efrasiyab’ın burcunda nöbet tutuyor” Ayasofya Camii’ni kendi hayratı olarak vakfeden ve çok sayıda akar bağlayarak bakım-onarım maliyetlerini garanti altına alan Fatih Sultan Mehmed Han, önce caminin yanına bir de medrese inşa ettirerek eğitim faaliyetlerini başlatmıştır. Ayasofya’nın ilk minâresi de Fatih Sultan Meh- med Han döneminde ahşaptan inşa edilmiştir. Uzun yıllar varlığını sür- düren bu minâre 1574 yılındaki büyük tamiratta kaldırılmıştır. Ayasofya Camii’nin ikinci minâresi ise, Sultan II. Bayezid Han döneminde tuğladan inşa edilmiştir. Ayasofya’ya en fazla ilgi gösteren Osmanlı padişahlarından biri de Sul- tan II. Selim Han’dır. Binanın yorgunluk emareleri göstermesi üzerine II. Selim Han, Mimar Sinan’ı Ayasofya’nın bakım ve onarımı için vazifelen- dirmiştir. Doğu Roma döneminde defalarca kubbeleri ve duvarları çöken Ayasofya, Mimar Sinan’ın düzenlemelerinden sonra, İstanbul’da yaşanan nice büyük depreme rağmen bir daha hiç çökmemiştir. Ayasofya etrafın- da padişah türbelerinin yapımına da Sultan II. Selim Han için Ayasofya Külliyesi’nin haziresine Mimar Sinan tarafından inşa edilen ilk türbe ile başlanmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han’dan itibaren her padişah, Ayasofya’yı daha da güzelleştirme gayreti içinde olmuş ve zaman içinde yapılan mihrab, minber, kürsü, minâreler, hünkâr mahfili, şadırvan, medrese, kütüphane ve aşhane gibi yapılar ile Ayasofya tam tekmil bir külliyeye dönüştürül- müştür. Ayrıca, Osmanlı döneminde Ayasofya Camii’nin iç süslemelerine de büyük önem verilmiştir. Ayasofya hüsn-i hat ve çinicilik gibi Türk sa- natlarının en zarif örnekleriyle süslenmiş ve mabede yeni estetik değer- Ayasofya’nın Tarihi ve Muhafazası: Osmanlı’nın Değerli Katkısı   27 ler kazandırılmıştır. Böylece, Ayasofya sadece camiye dönüştürülmemiş, aynı zamanda insanlığın bu ortak mirası muhafaza ve ihya edilmiştir. Fetihle birlikte camiye dönüştürülen ve 481 yıl cami olarak hizmet ve- ren Ayasofya, 1930’lu yıllarda restorasyon çalışmalarının başlamasıyla halka kapatılmıştır. Ardından, 24 Kasım 1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülmüştür. Danıştay, 10 Temmuz 2020 tarihin- de söz konusu Bakanlar Kurulu kararını iptal etmiştir. Hemen ardından Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan imzası ile yayımlanan 2729 sayılı Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Ayasofya yeniden ibadete açıl- mıştır. İstanbul’un Fethi ve Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi: Ayasofya-i Kebîr Camii   29 İ stanbul’un fethi yalnızca Türk ve İslâm tarihi açısından değil tüm in- sanlık için büyük bir dönüm noktası olmuştur. Osmanlı Devleti çok geniş bir coğrafyada yüzyıllar boyunca barış, hoşgörü ve refahı tesis et- miştir. Tarihte “Osmanlı Barışı” (Pax Ottomana) olarak anılan bu dönem, günümüzde dinmek bilmeyen çatışmalar ve savaşlarla anılan Ortadoğu, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Kafkasya gibi çetin coğrafyalarda benzersiz bir huzur iklimi ve bir medeniyet tasavvurunun yansımasıdır. Asırlar boyu çok çeşitli millet, kavim, dil, din, mezhep ve meşrepten insanın hu- zur ve barış içerisinde bir arada yaşamasını temin eden engin hoşgörü anlayışı, İstanbul’un fethinin ilk dakikalarından itibaren Fatih Sultan Mehmed Han’ın tavrında kendisini göstermiştir. Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettikten sonra şehirde kim- seye zarar verilmemesini emretmiş, sivillerin tutuklanmasını durdur- muş, kadınlara ve çocuklara kötü muameleyi ve insanların köle olarak alınıp satılmasını yasaklamıştır. Osmanlı’da asırlar boyu sürdürülen bir gelenek, fethedilen bir şehrin en büyük mabedinden ezan okunması ve ilk Cuma namazının bu ma- bedde kılınmasıdır. Böylece, o şehrin fethedildiği tescillenmekte, ilgili mabed “Fethiye Camii” olarak anılmakta ve şehirdeki diğer mabedlere gerekli olmadıkça dokunulmamaktadır. Fatih Sultan Mehmed Han, fetih sembolü olarak sancağını Ayasofya’nın ortasındaki mihrabın bulunduğu yere dikmiş, kubbeye doğru bir ok fırlatmış ve ilk ezanı kendisi okuyarak, İstanbul’un fethini tescillemiştir. Ardından, şükür secdesi yaparak, iki rekât namaz kılmıştır. Bu davranışıyla da Ayasofya’yı camiye çevirdiğini göstermiştir. Fethin üçüncü gününde ilk Cuma namazı da fethin manevi mimarı Akşemseddin’in imametinde Ayasofya Camii’nde kılınmıştır. Üç günlük süre içinde gece gündüz süren hazırlıklarla Ayasofya’ya mihrap ve minber konulmuş, ayrıca tahtadan bir minâre dikilmiştir. Ayasofya içerisindeki taşınabilir heykel ve ikonaların caminin dışına alınmasını, duvarlardaki mozaik resimlerin ise kireç tabakayla örtülmesini emreden Fatih Sultan İstanbul’un Fethi ve Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi: Ayasofya-i Kebîr Camii KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 30  Mehmed Han, bu ilk Cuma namazında ordusuna bir hutbe irad etmiştir. İstanbul’un fethinin hemen ardından Fatih Sultan Mehmed Han uzun süredir iyi bir idareden mahrum kaldığı için fakirliğe ve yıkıma mah- kum olmuş İstanbul’u ve Ayasofya başta olmak üzere barındırdığı eser- leri hızla yeniden yapılandırma gayreti içerisine girmiştir. Bu yeniden yapılandırma gayreti ise, Türk-İslâm Medeniyeti’nin toplumsal yapısın- da merkezi bir öneme sahip olan vakıflar üzerinden gerçekleştirilmiştir. Bu bağlamda, İstanbul’un fethiyle, Roma İmparatoru unvanını alan ve Bizans hanedanı üzerine kayıtlı bulunan tüm mülklere sahip olan Fatih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’da kılınan ilk namazla birlikte camiyi vak- fetmiş, “Fatih Külliyesi ve Ayasofya-i Kebir Vakfı”nı kurmuş, Ayasofya’nın ilelebet muhafazasını vasiyet etmiş ve cami hüviyetinin devamlılığını şart koşmuştur. İstanbul’un tüm sosyal hizmetlerini karşılamak üzere vakıflar ihdas edilmiştir. Böylece, İstanbul bilim, eğitim, sanat, sosyal yardımlaşma gibi alanlarda kusursuz bir sistem olarak görülen vakıf kültürünün ya- şama geçirildiği en başarılı merkezlerden biri haline gelmiştir. İstanbul, Türk-İslâm Medeniyeti’nin üstün şehircilik anlayışını temsil eden bir gö- rünüme bürünmüştür. Vakıflar, kadılık makamı tarafından tescil edilen bir ‘vakıf senedi’ ile ihdas edilmektedir. Vakıf senetleri, padişah dâhil herkes için bağlayıcı hükümler içermektedir. Fatih Külliyesi ve Ayasofya-i Kebir Vakfı’nın hu- kuki statüsünü belirleyen 1462 tarihli vakfiye de bu açıdan en önemli bel- gelerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu vakfiye, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde 2202 (eski 666) numaray- la kayıtlı bulunmaktadır. Vakfiyenin Evkaf Nezareti döneminde yapılan suret kaydı ise, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde İstanbul 6. Vakfiye defterinde 46 numarada kayıtlıdır. Aynı vakfiyenin Türkiye Cumhuriyeti döneminde yapılan Lâtin harfli çevirisi de Vakıflar Genel Müdürlüğü Ar- şivi’nde 575 numaralı defterde 82. sayfadan itibaren 46 sıra numarası ile kayıtlıdır. Bu belgede vakfın hayır müesseseleri, hayır şartları, akarları, yönetimi gibi konular detaylı biçimde anlatılmakta ve her vakıf senedin- de olduğu gibi bir “vakıf duası” ve bir de “vakıf bedduası” yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmed Han’ın Ayasofya vakfiyesi incelendiğinde, bu vakfın bilhassa eğitim, din ve sağlık hizmetleri açısından dönemin en önemli kurumsal yapılarından biri olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hizmetlerin devamlılığını temin etmek için çok sayıda çarşı, pazar, dük- kân ve ev akar olarak vakfedilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın bahse konu vakıf senedinde yer alan bedduasının bir kısmı şu şekildedir: İstanbul’un Fethi ve Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi: Ayasofya-i Kebîr Camii   31 “Eğer bu hayır müesseseleri yıkılacak olursa, ikinci defa, üçüncü defa ila ahir yeniden inşa oluna… Bütün bu şerh ve ta’yin eylediğim şeyler, tesbit edilen şekilde ve vakfiyede ya- zılı haliyle vakıf olmuştur; şartları değiştirilemez; kanunla- rı tağyir edilemez; asılları maksatları dışında bir başka hale çevrilemez; tesbit edilen kuralları ve kaideleri eksiltilemez; vakfa herhangi bir şekilde müdahale Allâh’ın diğer haram- ları gibi haramdır. Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dediko- dudan öteye geçmeyen bâtıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kanun ve kurallarından birini tağyir ederse; vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse; vakfın ortadan kalkmasına veya maksadından ve gayesinden başka bir ga- yeye çevrilmesine kast ederse, vakfın te- mel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikame eylemek ve vakfın bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu mânâda yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse; veya şer’-i şerife aykırı olarak vakıfda tasar- ruf etmeye azm eylerse, mesela şeri’ata ve vakfiyeye aykırı ferman, berat, tomar veya ta’lik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi yahut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey taleb ederse, kısaca bâtıl tasarruflardan bi- rini işler yahut bu tür tasarrufları tamamen geçersiz olan yazılı kayıtlara ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalan- lar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse, açıkça büyük bir haramı işlemiş olur, güna- hı gerektiren bir fiili irtikâb eylemiş olur. Al- lâh’ın, meleklerin ve bütün insanların la’ne- ti üzerlerine olsun. Ebediyyen cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebe- diyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördük- ten sonra değiştirirse, vebali ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine olsun. Hiç şüphe yok ki, Allâh her şeyi işitir ve her şeyi bilir.” (Kur’ân-ı Kerim, Bakara Sûresi, 2/181). Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya Camii Vakfiyesi (detay görünüm) TKG.KK.VKF.Cd.11 fonu, 38 x 653 cm. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 32  ANADOLU AJANSI İstanbul’un Fethi ve Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi: Ayasofya-i Kebîr Camii   33 Ayasofya’nın Hukukî Statüsü   35 A yasofya, mazbut vakıf (yöneticisi ve mütevellisi kalmamış) statüsün- de bulunan Ebü’l-Feth Sultan Mehmet Vakfına (günümüzde Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı) ait ve vakfiyesi gereğince cami olarak kulla- nılması gereken hayrat taşınmaz niteliğindedir. Ayasofya’nın cami olarak vakfedildiğine ilişkin ifade, 1462 tarihli vakfiyede yer almaktadır. Ayasof- ya’nın statüsünün belirlenmesi açısından en önemli husus, Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı’nın 1926 yılından önce kurulmuş olmasıdır. Nitekim, Türkiye’de 1926 yılından önce oluşturulan vakıfların hukukî statüleri ko- runmaktadır. Bu bağlamda, Türkiye’de 1926 yılından önce kurulan vakıf- lar için kurulduğu dönemdeki geçerli hukuk kuralları uygulanmaktadır. • Hayrat taşınmazlar ibadethane, hastane ve aşhane gibi doğrudan doğruya hayır hizmetlerinin ifası için kurulmuş olan vakıfların taşın- mazlarıdır. • Hayrat taşınmazlar hiçbir kişinin özel mülkiyetinde değildir ve bu taşınmazlar hakkında özel mülkiyet hükümleri tatbik olunamaz. • Hayrat taşınmazlar satılamaz, rehnedilemez ve haczolunamaz. • Bu taşınmazlar, yürürlükte olan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu’na göre kamunun istifadesine tahsis edilmiştir. • Hayrat taşınmazların vakfın belirlediği kullanım amacının dışında bir amaç için tahsis edilememesi esastır. • Vakıf hayrat taşınmazların amaç dışı kullanımları üçüncü kişilerin yanı sıra devlete karşı da korunmuştur. Bu vakıfların devletin koru- ması altında olması, devletin istediği zaman ve istediği şekilde vakıf malları üzerinde tasarrufta bulunması anlamına gelmez. Türkiye’de vakıflara ilişkin mevzuat ve Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay kararları birlikte değerlendirildiğinde, 1926 yılından önce ku- rulmuş olan vakıflarla ilgili olarak, • Vakfiye ya da vakıf senedinin vakfın kurucu belgesi olduğu ve bu belgelerin vakfın konusuna, amacına ve organlarına dair vakfedenin Ayasofya’nın Hukukî Statüsü KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 36  iradesini yansıtan düzenlemeler içerdiği, • Vakfiye ya da vakıf senedi hükümlerinin, hukuk kuralı etki, değer ve gücünde olduğu, • Vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra bu kuralların, “vakfede- ni”, “vakfı idare edenleri”, “vakıftan faydalanacakları” ve “üçüncü ki- şileri” bağladığı gibi “Devleti” de bağladığı, • Kurucu iradeyi yansıtan vakfiye ya da vakıf senetlerini hiç kimsenin değiştiremeyeceği, • Vakıf varlıklarının, vakfedenin iradesine uygun olarak kullanılması- nın zorunlu olduğu, sonucuna varılmaktadır. 19 Kasım 1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya 57. pafta, 57. ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına türbe, akaret, muvakkitha- ne ve medreseden oluşan Ayasofya-i Kebîr Camii Şerifi adına kayıtlıdır. Ayasofya’nın mülkiyetinin Vakıflar Genel Müdürlüğü adına tescili ise, İs- tanbul Merkez Mazbut Hayrat Vakıf Taşınmaz Mallar Kütüklerinde 139. sıraya yapılarak ‘taşınmaz hayrat’ olarak kaydedilmiştir. Bu bağlamda, Ayasofya’nın statüsünün hukuk düzeni ile muhafaza edildiği ve güvence altına alındığı; mazbut vakıf niteliğindeki Fatih Sultan Mehmed Han Vakfı’nın mülkiyetinde olduğu; vakfedenin iradesi gereği sürekli şekilde cami olarak kullanılması için toplumun hizmetine sunul- duğu ve tapu belgesinde de cami vasfı ile tescilli bulunduğu dikkate alın- dığında, 1934 yılında Ayasofya’nın bir Bakanlar Kurulu Kararı ile müzeye dönüştürülmesinin Türkiye’nin vakıflarla ilgili mevzuatına (mülga 864 sayılı Kanun, 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu, 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun ve 5737 sa- yılı Vakıflar Kanunu) aykırı olduğu çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Düzenleyici işlemlerle vakıf hayrat taşınmazların başka bir amaca tahsis edilmesi mevzuata ve evrensel hukuk ilkelerine aykırıdır. Devletin, vakıf varlığının vakfedenin iradesine uygun olarak kullanıl- masını sağlama yönünde pozitif yükümlülüğü, vakıf mal ve haklarına ilişkin vakfedenin iradesini ortadan kaldıracak şekilde müdahalede bu- lunmama yönünde negatif yükümlülüğü bulunmaktadır. Nitekim, Sürekli Vakıflar Tarihî Eserlere ve Çevreye Hizmet Derne- ği’nin Danıştay’a açtığı dava sonucunda, Danıştay 10. Dairesi Ayasofya’yı müzeye çeviren 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal et- miştir. Hemen ardından yayınlanan 2729 sayılı, 10 Temmuz 2020 tarihli ve Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan imzalı Cumhurbaşkan- lığı kararnamesiyle Ayasofya Camii ibadete açılmıştır. Ayasofya’nın Hukukî Statüsü   37 Kariye Camii Kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 2019 yılında Ayasofya Camii davası için emsal teşkil edecek bir kararı yine Fatih Sultan Mehmed Han’ın vakfiyelerinden olan Kariye Camii için vermiştir. Danıştay İdari Dava Dairele- ri Kurulu, 1945 yılında bir Bakanlar Kurulu kararı ile mü- zeye dönüştürülen Kariye Camii’nin, mülkiyeti mazbut Fatih Sultan Mehmed Vakfı’na ait bir hayrat taşınmaz olmasından hareketle, camiyi müzeye dönüştüren ilgi- li Bakanlar Kurulu kararını yetki, şekil, sebep, maksat yönlerinden hukuka aykırı bularak iptal etmiştir. Nite- kim, Danıştay 10. Dairesi’nin Ayasofya Camii’ne ilişkin gerekçeli kararında Kariye Camii kararına referans veril- mektedir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 38  Ayasofya’nın Hukukî Statüsü   39 Uluslararası Hukuk Açısından Ayasofya Camii   41 A yasofya’nın hukukî statüsü ve kullanımına ilişkin tüm hususlar, 1453 yılından itibaren Türkiye’nin iç meselesidir. Yabancı devletlerin Aya- sofya’ya yönelik her türlü müdahale teşebbüsü, Türkiye’nin egemenlik haklarına saygısızlık dışında anlam ifade etmemektedir. Ayasofya Camii, sadece kültürel ve doğal mirasın korunmasına ilişkin Türkiye’nin de taraf olduğu sözleşmeler bağlamında uluslararası toplumu ilgilendirebilecek bir konudur. Bu bağlamda, uluslararası hukuk açısından “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” ön plana çıkmaktadır. Bu Sözleş- me, bütün insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen evrensel değerlere sahip kültürel ve doğal varlıkları dünyaya tanıtmak, toplumlarda evren- sel mirasa sahip çıkacak bilinci oluşturmak ve çeşitli sebeplerle bozulan veya yok olan kültürel ve doğal değerlerin yaşatılması için gerekli işbirli- ğini sağlamak amacıyla 16 Kasım 1972 tarihinde  kabul edilmiştir. Türki- ye, UNESCO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Söz- leşme’ye 1983 yılında taraf olmuştur. Bu Sözleşme çerçevesinde, uluslararası önem taşıyan ve korunmaya de- ğer doğal oluşumlara, anıtlara ve sitlere Dünya Mirası statüsü tanınarak, söz konusu varlıklar Dünya Miras Listesi’ne eklenmektedir. Dünyada top- lam 1199 alan, Türkiye’den ise 21 alan Dünya Miras Listesi’nde yer almak- tadır. Ayasofya, 1985 yılında kullanım durumuna ilişkin herhangi bir nite- leme yapılmaksızın “İstanbul’un Tarihi Alanları” başlığı altında Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Sultan Ahmet Camii, Şehzade Mehmet Ca- mii, Zeyrek Camii, Tarihî Surlar gibi eserlerin bulunduğu tarihi yarımada içerisinde Dünya Miras Listesi’ne dâhil edilmiştir. Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’nin 6. Maddesinde, “Bu Sözleşmeye taraf olan Devletler, 1. ve 2. maddelerde sözü edilen kültürel ve doğal mirasın toprakları üzerinde bulunduğu dev- letlerin egemenliğine tam olarak saygı göstererek ve ulusal yasaların sağ- ladığı mülkiyet haklarına zarar vermeden, bu tür mirasın, bütün uluslara- Uluslararası Hukuk Açısından Ayasofya Camii KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 42  rası toplum tarafından işbirliği ile korunması gereken evrensel bir miras olduğunu kabul ederler.” hükmü yer almaktadır. Sözleşme bir devletin ülkesinde bulunan kültürel varlık üzerinde egemenlik yetkilerini kullan- masını sınırlandırmamaktadır. Dolayısıyla, Sözleşmeye taraf devletler, Ayasofya kültürel ve doğal mi- rasının, toprakları üzerinde bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliğine tam olarak saygı göstererek ve ulusal yasalarının sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeden, uluslararası toplum tarafından iş- birliği ile korunması gereken evrensel bir miras olduğunu açıkça kabul etmektedirler. Söz konusu Sözleşme, evrensel miras statüsündeki kültür varlıklarının kullanım şekli yahut hüviyetine ilişkin hiçbir sınırlamada bulunmamaktadır. Aksine, Ayasofya’nın kullanım şeklinin iç hukukta yer alan “vakıf mülkiyet hukuku” çerçevesinde belirlenmesi, Sözleşme- nin 6. maddesinde ifade edilen “egemenliğe tam olarak saygı gösterme” ve “ulusal yasaların sağladığı mülkiyet haklarına zarar vermeme” ilkeleri kapsamında Sözleşme’den kaynaklanan bir zorunluluktur. Kısacası, bu varlıkların müze, ibadethane, kamu kurumu yahut farklı bir şekilde kul- lanılması Sözleşmenin kapsamı dışında kalmaktadır. Uluslararası hukuk bağlamında, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından da değerlendirilebilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan haklar arasında “vakıf kurma hakkı” açıkça yer almamakla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Mah- kemesi (AİHM), Sözleşme’nin 11. maddesindeki “birlik kurma hakkı”nı, “vakıf kurma hakkını” da kapsayacak şekilde geniş yorumlamakta ve vakıf kurma hakkını Sözleşme’nin 9. maddesindeki din ve vicdan hürriyeti ile 10. maddesindeki ifade hürriyetiyle yakından ilişkili olarak görmektedir. AİHM de Osmanlı döneminde kurulanlar da dâhil olmak üzere, vakıfla- rın korunan statülerinin bir sonucu olarak sahip oldukları taşınmaz ve hak- larının mülkiyet hakkı kapsamında korunmasını garanti altına almaktadır. Mülkiyet hakkı, maliki olunan varlığı kullanma, değerlendirme ve yararlan- ma yetkilerini içerdiği için vakfedenin vakfettiği mal ve haklarla ilgili ira- desinin korunması gerekmektedir. Dolayısıyla, vakfedenin iradesine aykırı olarak vakıf taşınmazının vasfının değiştirilmesi veya başka bir amaca hiz- met edecek şekilde kullanılması AİHM içtihatlarıyla da bağdaşmamaktadır. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler bağlamında, Ayasof- ya’nın camiye dönüştürülmesine engel teşkil edecek bir hüküm söz ko- nusu değildir. Türkiye dün olduğu gibi bugünden sonra da sahip olduğu kültürel ve doğal miras varlıklarını titizlikle korumaya devam edecektir. Türkiye bu konuda geçmişi en temiz ülkelerden biridir. Türkiye, UNES- CO Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunması Sözleşmesi, 2863 sa- yılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile 2011 tarihli İstanbul Tarihî Yarımada Alan Yönetim Planı hükümleri uyarınca Ayasofya Ca- mii’nin özgünlüğünü, bütünlüğünü ve üstün evrensel değerini korumaya devam edecektir. ANADOLU AJANSI Uluslararası Hukuk Açısından Ayasofya Camii   43 Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu   45 C umhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya kararı Tür- kiye’de ve dünyada gündem teşkil etmiş ve uluslararası düzeyde bu karara ilişkin bazı eleştiriler dile getirilmiştir. Ancak, unutulmamalıdır ki, uzun yıllardır Ayasofya’ya ev sahipliği yapan Türkiye’nin bu mabedin yaşatılması için yaptığı katkılar sayesinde söz konusu kültürel miras bu- günlere kadar varlığını sürdürmüştür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Ayasofya’yı müzeden camiye dönüştüren kararı imzaladığı 10 Temmuz 2020 tarihinde yaptığı konuşma bir mani- festo niteliğindedir. Bu konuşma, söz konusu karara yönelik uluslararası kamuoyunda yapılan eleştirilerin tümüne yönelik yanıtları içermektedir. Aynı zamanda, insanlığın ortak mirası olarak Ayasofya’nın gelecekte de güçlü şekilde sahiplenileceğinin ve özenle korunacağının en temel gös- tergesidir. Aziz milletim… Sizleri en kalbi duygularımla, muhabbetle selamlıyorum. Danıştay bugün, Ayasofya’nın camiden müzeye dönüştürülmesini sağ- layan 1934 tarihli Bakanlar Kurulu düzenlemesini iptal etti. Biz de buna dayanarak çıkardığımız bir Cumhurbaşkanlığı düzenle- mesiyle, Ayasofya’nın yeniden cami olarak hizmete açılmasını sağladık. Böylece Ayasofya, 86 yıl sonra yeniden, Fatih Sultan Mehmed Han’ın vakfiyesinde belirttiği şekilde cami olarak hizmet vermeye başlayabilecek- tir. Bu kararın milletimize, ümmete ve tüm insanlığa hayırlı olmasını dili- yorum. Kültür ve Turizm Bakanlığımız, konunun idarî ve teknik hazırlıklarıy- la, Diyanet İşleri Başkanlığımız da dinî yönüyle ilgili çalışmalara hemen başladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 46  Tüm camilerimiz gibi Ayasofya’nın kapıları da, yerli ve yabancı, müs- lim ve gayrımüslim herkese sonuna kadar açık olacaktır. İnsanlığın ortak mirası olan Ayasofya, yeni statüsüyle herkesi kucakla- maya, çok daha samimi, çok daha özgün şekilde devam edecektir. Hazırlıkları süratle tamamlayarak, 24 Temmuz 2020 Cuma günü, Cuma namazı ile birlikte Ayasofya’yı ibadete açmayı planlıyoruz. Bu kararın, içeride ve dışarıda çeşitli tartışmalara yol açması muhte- meldir. Herkesi, ülkemizin yargı ve yürütme organları tarafından alınan Ayasofya kararına saygılı olmaya davet ediyorum. Uluslararası alanda bu konuda ortaya konan her türlü görüşü elbette anlayışla karşılarız. Ancak, Ayasofya’nın hangi amaçla kullanılacağı konusu, Türkiye’nin egemenlik haklarıyla ilgilidir. Yeni bir düzenlemeyle Ayasofya’nın ibadete açılıyor olması, ülkemizin egemenlik hakkı kullanımından ibarettir. Türkiye Cumhuriyetinin bayrağı neyse, başkenti neyse, ezanı neyse, dili neyse, sınırları neyse, 81 vilayeti neyse, Ayasofya’nın vakfiyesine uygun şe- kilde camiye dönüştürülmesi hakkı da odur. Bu konuda, görüş belirtmenin ötesindeki her türlü tavrı ve ifadeyi, ba- ğımsızlığımızın ihlali olarak kabul ederiz. Türkiye olarak nasıl diğer ülkelerdeki ibadet mekânlarıyla ilgili tasar- ruflara karışmıyorsak, biz de tarihî ve hukukî haklarımıza sahip çıkma konusunda aynı anlayışı bekliyoruz. Üstelik bu, öyle 50-100 yıllık değil, tam 567 yıllık bir haktır. Şayet bugün inanç odaklı bir tartışma yapılacaksa, bunun konusu Aya- sofya değil, dünyanın dört bir yanında her geçen gün tırmanan İslâm düş- manlığı ve yabancı nefreti olmalıdır. Türkiye’nin kararı, sadece kendi iç hukuku ve tarihî haklarıyla ilgilidir. Bu kararın arkasında duran tüm siyasî partilere ve liderlerine, sivil top- lum kuruluşlarına, milletimizin her bir ferdine şükranlarımı sunuyorum. Aziz milletim… İstanbul’un fethi ve Ayasofya’nın cami haline dönüştürülmesi hadisesi, Türk tarihinin en şanlı sayfaları arasında yer alır. Uzun bir kuşatmanın ardından 29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fethederek şehre giren Fatih Sultan Mehmed Han, doğrudan Ayasofya’ya yönelir. Bizans halkı, korku ve merakla Ayasofya’da akıbetlerini beklemektedir. Fatih, kendisini karşılayan halka, hayatları ve hürriyetleri konusunda teminat vererek, Ayasofya’ya girer. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu   47 İstanbul’un Fatihi, fetih sembolü olarak sancağını Ayasofya’nın orta- sındaki mihrabın bulunduğu yere diker, kubbeye doğru bir ok fırlatır, ilk ezanı da kendisi okur. Böylece, fethini tescillemiş olur. Ardından, mabedin uygun bir köşesinde şükür secdesi yaparak, iki rekât namaz kılar. Bu davranışıyla da Ayasofya’yı camiye çevirdiğini gös- terir. Sultan Fatih, İstanbul’un incisi bu ulu mabedi zemininden çatısına ka- dar büyük bir titizlikle inceler. Tarihçilerin yazdığına göre, Ayasofya’nın kubbesine çıkan Fatih Sultan Mehmed Han, yapının ve çevrenin harap görüntüsü karşısında, şu meşhur Farsça beyti söyler: “Perdedâri mîkoned ber Kasr-ı Kayser ankebut Bûm novbet mîzened der tarem-i Efrâsiyâb” Bugünün Türkçesiyle tekrarlayacak olursak; “Örümcek Kayser’in sarayında perdedârlık yapıyor Baykuş Efrasiyab’ın burcunda nöbet tutuyor” Evet… Fatih Sultan Mehmed Han, işte böylesine harap, bitap, perişan bir İstanbul ve Ayasofya devralmıştır. Esasen, Fatih’in teslim aldığı Ayasofya, daha önce aynı yere yapılan ilk iki kilise, kargaşa dönemlerinde yakılıp yıkıldığı için, üçüncü defa inşa edilmiş bir eserdir. Fethin ardından üç günlük hummalı bir çalışmayla, ilk cuma namazı için Ayasofya ibadete hazır hale getirilir. Devlet erkânı ve askeriyle beraber camiye giren Fatih, burada kubbeleri çınlatan tekbirler ve salavatlarla karşılanır. Ayasofya’daki ilk cumanın hutbesini Fatih irad eder, namazı da hocası Akşemseddin Hazretleri kıldırır. Fatih, diğer Hristiyan mezhepleri tarafından dışlanan Ortodoks Kilise- sini de himayesi altına alarak gelişmesini sağlar. Bu ulu mabedin kubbeleri ve duvarları, o günden itibaren 481 yıl bo- yunca ezanlarla, salalarla, tekbirlerle, salavatlarla, hatmi şeriflerle, mev- lid-i şeriflerle çınlamıştır. Asırlarca yaşadığı depremlerden, yangınlardan, yağmalardan ve ba- kımsızlıktan dolayı harap vaziyette olan İstanbul, fetihle birlikte yeniden ayağa kaldırılmıştır. Bu sürecin sembolü de Ayasofya’dır. Fatih Sultan Mehmed Han’dan itibaren her padişah, İstanbul’u ve Aya- sofya’yı daha da güzelleştirmenin gayreti içinde olmuştur. Şehrin Ulu Camisi olarak belirlenen Ayasofya, zaman içinde etrafına KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 48  ilave edilen yapılarıyla, tam tekmil bir külliye haline dönüştürülmüş ve asırlarca müminlere hizmet vermiştir. Neredeyse takip eden her asırda büyük onarımlara tâbi tutulan, ekle- melerle daha da güzelleştirilen Ayasofya’ya, milletimiz hep gözbebeği gibi bakmıştır. Öyle ki, “Tanrı’nın Hikmeti” anlamına gelen orijinal ismini değiştirme- ye dahi teşebbüs etmemiştir. Görüldüğü gibi, köhne bir devletin çöküntüsü altında yıkılmak üzere olan bu mabed, ecdadımız tarafından sadece camiye dönüştürülmekle kal- mamış, aynı zamanda ihya ve i’la edilmiştir. İşte bunun için Ayasofya’nın her devirde bu milletin tüm fertlerinin gönlünde ayrı bir yeri olmuştur. Bizim de gençlik yıllarımızdan beri kalbimizde bir Ayasofya sevgisi var- dır. Bu mabedi, kültür hazinesi kimliğine halel getirmeden, vakfiyesine uy- gun şekilde yeniden ibadete açarak, milletimize önemli bir hizmet verdiği- mize inanıyoruz. Aziz Milletim… Milletimiz için fetih “Cihad-ı Asgar” hükmünde iken, asıl “Cihad-ı Ek- ber” imar, inşa ve hayrat faaliyetleriydi. Doğu Roma döneminde Ayasofya inşa edilirken Mısır’dan İzmir’e, Su- riye’den Balıkesir’e kadar imparatorluğun dört bir yanından malzeme ta- şınmıştı. Fatih ve ardından gelen padişahlar, Anadolu’nun ve Rumeli’nin her ye- rinden zanaat erbabını İstanbul’a getirerek, hem Ayasofya’yı, hem şehri adeta yeni baştan imar ve inşa ettirdiler. Bunu yaparken de, devraldıkları mirastan azami derecede faydalan- dılar. Mesela Fatih, Ayasofya’nın içindeki sabit mozaikleri korumuş, sadece taşınır heykelleri yapıdan çıkarttırmıştır. Asırlar boyunca yerinde kalan mozaikler, daha sonraki onarımlar sı- rasında peyderpey kapatılmış, böylece dış etkilere karşı korunması ve bu- günlere gelmesi temin edilmiştir. Esasen farklı inançların mensuplarına hoşgörüyle bakmak, dinimizin özünde varolan bir yaklaşımdır. Peygamber Efendimiz, tebliğini sürdürürken, Müslümanlara saldırma- yan ve bozgunculuk yapmayan diğer dinlerden topluluklara herhangi bir müdahalede bulunmamıştır. Hazreti Ömer de Kudüs’ü aldığında, şehirdeki Hristiyanları ve Musevi- leri, hakları ve ibadethaneleriyle koruması altına almıştır. ANADOLU AJANSI Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu   49 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 50  Ecdadın kurduğu tüm devletler gibi Osmanlı’nın yöneticileri de aynı yolu izlemiştir. Fatih’in ve ardından gelenlerin İstanbul’da yaptıkları da, bu kadim ge- leneği takip etmekten ibarettir. Medeniyet tarihimizin en önemli isimlerinden olan Mimar Sinan, Aya- sofya’ya en çok katkı yapan kişilerin başında geliyor. Ayasofya Camii, mihrabı, minberi, kürsüsü, minâreleri, hünkâr mahfi- li, levhaları, nakışları, şamdanları, halıları, şadırvanı ve diğer tüm unsur- larıyla 481 yılda bu hale geldi. Tarih boyunca hep İstanbul’un en kalabalık cemaatlerinin toplandığı Ayasofya, Teravih, Kadir Gecesi ve Bayram gibi müstesna günlerde gerçek- ten çok göz alıcı manzaraların yaşandığı bir yer olmuştur. Dolayısıyla, Türk Milletinin Ayasofya üzerindeki hakkı, yaklaşık 1.500 yıl önce bu eseri ilk inşa edenlerden daha az değildir. Tam tersine yaptığı katkılar ve güçlü sahiplenişi itibariyle milletimizin, bugün insanlık mirasının en önemli eserleri arasında gösterilen Ayasofya üzerindeki hakkı daha fazladır. İstanbul, fetihle beraber Müslüman, Hristiyan ve Musevilerin barış ve huzur içinde, bir arada yaşadığı bir şehir haline gelmiştir. Tarih, fethettiğimiz her yerde refahı, güveni, huzuru ve hoşgörüyü hâ- kim kılmak için verdiğimiz büyük mücadelelerin şahididir. Bugün de ülkemizin her köşesindeki Camilerimiz yanında, her inanca ait binlerce tarihi mabed vardır. Ayrıca, cemaati olan her yerde kiliseler ve havralar faaliyet göstermek- tedir. Halen ülkemizde ibadete açık 435 kilise, sinagog ve havra bulunuyor. Başka coğrafyalarda benzerine rastlayamayacağımız bu manzara bi- zim farklılıklarımızı zenginlik olarak gören anlayışımızın bir tezahürü- dür. Buna rağmen millet olarak, yakın tarihimizde dahi bunun tam tersi ör- neklerle karşılaşmaktan kurtulamadık. Osmanlı’nın çekilmek zorunda kaldığı Doğu Avrupa ve Balkan coğraf- yasında, ecdadın asırlar boyunca inşa ettiği eserlerden pek azı hâlâ ayak- tadır. “Su-i misal emsal olmaz” sözünden hareketle, bu kötü örneklerin hiçbi- rini dikkate almıyor, kendi medeniyetimizin inşa ve ihya üzerine kurulu duruşunu kararlılıkla koruyoruz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu   51 Aziz Milletim… Bugün yeniden ibarete açılması kararı vesilesiyle bir kez daha dikkatle- rin üzerinde toplandığı Ayasofya tartışmalarının yaklaşık bir asırlık geç- mişi vardır. Anadolu’nun ve İstanbul’un işgal yıllarında da Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi tartışmaları yaşanır. Bu niyetin ilk adımı olarak, Ayasofya’nın kapısına tam teçhizatlı bir iş- gal birliği dayanır. Birliğin başındaki Fransız komutan, Ayasofya’da görevli Osmanlı su- bayına, kendilerinin buraya yerleşeceklerini, bunun için Türk askerinin camiyi boşaltması gerektiğini bildirir. Askerleriyle birlikte Ayasofya’yı koruyan Binbaşı Tevfik Bey, onlara şu cevabı verir: “Buraya giremezsiniz ve giremeyeceksiniz. Çünkü burası bizim mabedimizdir. Şayet cebren girmeye teşebbüs edecek olursanız, size ilk cevabı şu ağır makinalılar, sonra da caminin dört köşesine yerleştirdiğimiz tahrip kalıpları verecektir. Ayasofya’nın üzerinize yıkılmasını göze alabiliyorsanız, buyurun girmeyi deneyin.” Böylece işgalcilerin Ayasofya’yı ele geçirme ümitlerini boşa çıkarır. Ayasofya’ya yabancı ilgisi, daha sonraki yıllarda, mozaik tamiri gibi bahanelerle sürer. Bu sırada tek parti dönemi hükümeti, çıkardığı bir kararnameyle, ca- milerin birbirine uzaklığının en az 500 metre olması gerektiği kuralını ge- tirerek, Ayasofya’yı ibadete kapatır. Bir süre sonra da, 1 Şubat 1935 tarihinde, Ayasofya müze olarak ilan edilip ziyarete açılır. İbadete kapalı bulunduğu yıllar boyunca ecdat yadigarı bu eser, büyük bir tarih kıyımına maruz kalır. Caminin bitişiğindeki, İstanbul’daki ilk Osmanlı üniversitesi olan ve Fatih tarafından inşa ettirilen Ayasofya Medresesi, sebepsiz yere yıkılarak ortadan kaldırılır. Ayasofya’nın zemininde serili nadide halılar kesilerek sağa sola dağıtı- lır. Antika şamdanlar eritilmek üzere dökümhaneye götürülür. Halen yerinde duran şaheser levhalar ise çok büyük oldukları için kapı- dan çıkarılamaz ve mecburen depoya kaldırılır. Bu levhalar daha sonra Demokrat Parti devrinde tekrar yerlerine asıldı. Ayasofya’nın uğradığı tahribat bunlarla sınırlı kalmaz. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 52  Cami olduğu devirlerden hiçbir eser kalmasın isteyenler, az kalsın Aya- sofya’nın minârelerini dahi yıktıracaklardı. Nitekim, Sultan İkinci Bayezid döneminde camiye çevrilen Küçük Aya- sofya’nın minâresi, hukuki hiçbir dayanağı olmadan bir gecede yerle yek- san edilir. Sıranın Ayasofya’ya geldiğini gören tarihçi, gazeteci ve müzeci İbrahim Hakkı Konyalı hemen bir rapor yazar ve neşreder. Merhum Konyalı’nın raporunda, “Bu minâreler kubbenin desteğidir, eğer minâreler yıkılırsa Ayasofya da yıkılır” dendiği için mecburen yıkım- dan vazgeçilir. Aynı dönemde ülkemizin dört bir yanında pek çok caminin, medrese- nin, ecdat yadigarı eserin başına benzer felaketler gelmiştir. Esasen, tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe ihanet olmanın ya- nında, hukuka da aykırıydı. Çünkü Ayasofya ne devletin, ne de herhangi bir kurumun malı değil, va- kıf mülküdür. Fatih İstanbul’u fethettiğinde, Roma İmparatoru unvanını da almış ve dolayısıyla Bizans hanedanı üzerine kayıtlı bulunan tüm emlake sahip ol- muştur. İşte bu hukuka istinaden, Ayasofya da, Fatih’in ve onun kurduğu vakfın üzerine tapulanmıştır. Cumhuriyet döneminde bu tapu senedinin yeni harflerle hazırlanmış resmi bir sureti de çıkarılarak hukuki statüsü tescillenmiştir. Ayasofya Fatih’in tapulu mülkü olmasaydı, hukuken burayı vakfetme hakkı da bulunmazdı. Fatih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’yı da içeren 1 Haziran 1453 tarihli yüzlerce sayfalık vakfiyesinin bir yerinde aynen şunları söylüyor: “Kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirir, bir maddesini tebdil eder, onu iptal veya tedile koşarsa… Fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camii’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederse… Aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gös- terir, yardım ederse… Kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkar, camilikten çıka- rır ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister- se… Yahut onu kendi batıl defterine kaydeder veya yalandan kendi hesabına geçirirse… Huzurunuzda ifade ediyorum ki, en büyük haramı işlemiş ve gü- nahı kazanmış olur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu   53 Bu vakfiyeyi kim değiştirirse; Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun… Azapları hafiflemesin, haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam eder- se, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh’ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir.” Evet… Bugün alınan karar, aynı zamanda Fatih’in işte bu ağır beddua- sından kurtulmamızı sağlamıştır. Gerçi, aynı zihniyet bugün de, bırakınız Ayasofya’nın hüznünü gider- meyi, İstanbul’un en gözde camii Sultan Ahmet’i müzeye dönüştürmeyi teklif edebilmektedir. Bu zihniyet geçmişte, Sultan Ahmet Camii’ni resim galerisi, Yıldız Sara- yını kumarhane, Ayasofya’yı caz kulübü olarak kullanmayı da düşünmüş, hatta bir kısmını gerçekleştirmişti. Her dönemde olduğu gibi günümüzde de bu bakış açısı, çağdaşlık kisve- si altında çağ dışı bir anlayışın tezahürüdür. Vatikan’ın müze haline dönüştürülerek ibadete kapatılmasını talep et- mekle, Ayasofya’nın müze olarak kalmasında ısrarcı olmak aynı mantığın ürünüdür. Bunun bir adım sonrası, insanlığın en eski mabedi olan Kabe’nin ve yine kadim mabed Mescid-i Aksa’nın da müzeye dönüştürülmesi isteğidir. Rabbim ülkemizi ve insanlığı, bu zihniyetten ilelebet muhafaza eylesin diyorum. Rabbim bir daha bu milleti değerlerine düşmanlık edenlerle sınamasın diyorum. Aziz Milletim… Bazı eserler vardır ki, bunlar milletlerin ve devletlerin sembolüdür. Ayasofya da işte bu sembollerimizden biridir. Yahya Kemal, 1922 yılında yazdığı bir makalede şöyle diyor: “Bu devletin iki manevî temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minâresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunu- yor… Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’ân ki hâlâ okunu- yor…” Yine Yahya Kemal’in ifadesiyle Ayasofya’nın milletimiz için anlamı şu şekildedir: KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 54  “Bir zamanlar hendeseden âbide zannettimdi; Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi, Senelerden beri rüyada görüp özlediğim Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim” Şairin “cedlerin mağrifet iklimi” olarak tarif ettiği bu mabed, maalesef, uzunca bir süre ezan ve Kur’an sesinden mahrum kalmıştır. Önce 1980’de, ardından 1991’de Ayasofya’nın hünkar mahfili ibadete açılmışsa da, ana yapısı itibariyle bu mabedin boynu hep bükük kalmaya devam etmiştir. Fikir ve sanat insanlarımızın hemen hepsi, Ayasofya’nın öksüzlüğü ko- nusunu yazılarında, konuşmalarında dile getirmiştir. Merhum Necip Fazıl Kısakürek, “Türk’ün bu vatanda kalıp kalmaya- cağından şüphe edenler, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe eder” diyerek, bu konudaki inancını ortaya koyar. Üstadın, “Ayasofya açılmalıdır, Türk’ün kapalı bahtıyla beraber açıl- malıdır” çağrısına işte bugün cevap veriyoruz. Nazım Hikmet’in İstanbul’un fethini ve Ayasofya’nın Camiye dönüştü- rülmesini anlattığı şiiri de çok çarpıdır: “İslâm’ın en beklediği en şerefli gündür bu Rum Kostantiniye’si oldu Türk İstanbul’u Cihana karşı koyan bir ordunun sahibi Türk’ün padişahı, bir gök yarılır gibi Girdi Edirnekapı’dan kır atın üstünde Fethetti İstanbul’u sekiz hafta üç günde O ne mutlu, mübarek bir kuluymuş Allah’ın Belde-i Tayyibe’yi fetheden padişahın Hak yerine getirdi, en büyük niyazını Kıldı Ayasofya’da ikindi namazını” Bir başka tarihçi ve şair Nihal Atsız’a, “Dünyaya bir daha gelseniz, ne olmak isterdiniz?” diye sorulduğunda, cevabı “Ayasofya’ya imam olmak isterdim” olmuştur. Dünya çapındaki tarihçimiz Halil İnalcık, “Batı, İstanbul’un fethini ve Ayasofya’yı hiç unutmadı” derken, aslında bize bu konunun siyaset üstü bir mesele olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Edebiyatımızın zirve isimlerinden Peyami Safa ise, “Ayasofya’nın müze haline getirilmesi, Hristiyanlığın İstanbul üzerindeki emellerini bertaraf etmemiş, bilakis cesaretini artırmış, kışkırtmış ve azdırmıştır” diyordu. Osman Yüksel Serdengeçti’nin idamla yargılanmasına sebep olan Aya- sofya başlıklı yazısı şu satırlarla son bulur: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu   55 “Ayasofya! Ey muhteşem mabet… Merak etme, Fatih’in torunları bütün putları devirip seni camiye çevi- recekler. Gözyaşlarıyla abdest alıp secdelere kapanacaklar. Tehlil ve tekbir sadaları boş kubbelerini yeniden dolduracak, ikinci bir fetih olacak. Ozanlar bunun destanını yazacaklar, ezanlar ilanını yapacaklar. Sessiz ve öksüz minârelerden yükselen tekbir sesleri fezaları yeniden inletecek. Şerefelerin yine Allah’ın ve Hazret-i Muhammed’in şerefine ışıl ışıl ya- nacak. Bütün dünya Fatih dirildi sanacak. Bu olacak Ayasofya, bu olacak. İkinci bir fetih, yeni bir ba’sü ba’del-mevt… Bu muhakkak… Bu günler yakın… Belki yarın, belki yarından da yakın…” Hamdolsun, işte o yarınlara kavuştuk. Ayasofya’nın mahzunluğu konusundaki en çarpıcı şiirlerden biri de Arif Nihat Asya’ya aittir: “Ulu mabed, neye hicrana büründün böyle Fatih’in devrini bir nebzecik olsa söyle! Beş vakit loşluğunda saf saftık Davetin vardı dün ezanlarında. Seni ey mabedim utansınlar Kapayanlar da, açmayanlar da!” Bugün Türkiye, işte böyle bir utançtan kurtulmuştur. Bugün Ayasofya, inşa edildiği tarihten itibaren defalarca şahit olduğu yeniden dirilişlerinden birini yaşıyor. Ayasofya’nın dirilişi, Mescid-i Aksa’nın özgürlüğe kavuşmasının haber- cisidir. Ayasofya’nın dirilişi, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların fet- ret devrinden çıkış iradesinin ayak sesidir. Ayasofya’nın dirilişi, sadece Müslümanların değil, onlarla birlikte tüm mazlumların, mağdurların, ezilmişlerin, sömürülmüşlerin umut ateşinin yeniden alevlenişidir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 56  Ayasofya’nın dirilişi, Türk Milleti, Müslümanlar ve tüm insanlık olarak dünyaya söyleyecek yeni sözlerimiz olduğunun ifadesidir. Ayasofya’nın dirilişi, Bedir’den Malazgirt’e, Niğbolu’dan Çanakkale’ye kadar tarihimizin tüm atılım dönemlerini yeniden hatırlayışımızın adıdır. Ayasofya’nın dirilişi, şehitlerimizin ve gazilerimizin emanetlerine gere- kirse canımız pahasına sahip çıkma kararlılığımızın remzidir. Ayasofya’nın dirilişi, Buhara’dan Endülüs’e kadar medeniyetimizin tüm sembol şehirlerine verdiğimiz bir gönül selamıdır. Ayasofya’nın dirilişi, Alparslan’dan Fatih’e ve Abdülhamit’e kadar ec- dadın tamamına vefamızın gereğidir. Ayasofya’nın dirilişi, Fatih’in fetih ruhunu şad etme yanında, Akşem- seddin’in maneviyatını, Mimar Sinan’ın estetiğini ve zevkini de yeniden gönlümüzde canlandırmaktır. Ayasofya’nın dirilişi, insanlığın özlemle beklediği temeli adalet, vicdan, ahlak, tevhid ve kardeşlik olan medeniyet güneşimizin yeniden yükselişi- nin sembolüdür. Ayasofya’nın dirilişi, bu mabedin kapılarındaki zincirler yanında, top- yekûn gönüllerdeki ve ayaklardaki prangaların da kırılıp atılmasıdır. Ezanın aslına döndürülmesinden 70 yıl sonra Fatih’in emaneti Ayasof- ya’nın da Cami olarak hizmete girmesi, gecikmiş bir yeniden silkiniştir. Bu tablo, İslâm coğrafyasının dört bir yanındaki sembol değerlerimize yapılan hoyratça saldırılara verilmiş en güzel cevaptır. Türkiye, son dönemde attığı her adımla, artık zamanın ve mekânın nes- nesi değil öznesi olduğunu göstermektedir. Millet olarak verdiğimiz tarihi mücadeleyle, temsilcisi olduğumuz me- deniyetin aydınlık geleceği için maziden atiye tüm insanlığı kucaklayan bir köprü kuruyoruz. İnşallah bu kutlu yolda yürümeye, durmadan, duraksamadan, yılma- dan, azimle, fedakarlıkla, kararlılıkla, menzile ulaşana kadar devam ede- ceğiz. Bir kez daha Ayasofya’nın yeniden camiye dönmesini sağlayan yargı kararı ve Cumhurbaşkanlığı düzenlemesinin hayırlı olmasını diliyorum. Ayasofya’yı insanlığın ortak kültürel mirası vasfını koruyarak Cami olarak ibadete açacağımızın altını da tekrar çiziyorum. Sizlere sevgilerimi, saygılarımı sunuyorum. Kalın sağlıcakla… Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Ayasofya Manifestosu   57 ANADOLU AJANSI 24 Temmuz 2020. Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi, 86 yıl sonra kılınan cuma namazıyla ibadete açıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi’nin açılış programında Kur’ân-ı Kerîm tilavet etti; Fatiha sûresini ve Bakara sûresinin ilk 5 âyetini okudu. Ayasofya Camii’nin Yeni Dönemde Korunması ve Geliştirilmesi   61 A yasofya’nın camiye dönüştürülerek, asıl hüviyetine kavuşturulması- nın ardından insanlığın ortak mirası olarak yerli ve yabancı, müslim ve gayrımüslim herkes tarafından ücretsiz bir şekilde ziyaret edilebilme- si, eserin özgünlüğüne ve bütünlüğüne zarar gelmemesi ve müminler için asıl fonksiyonunu sorunsuz bir şekilde yerine getirebilmesi için atılacak adımlar ve alınacak önlemler ilgili bakanlıklar ve kamu kurumları tara- fından değerlendirilmiştir. Bu bağlamda, projeler yaşama geçirilmeye başlanmış ve sürecin başat kurumları arasında işbirliği protokolü imza- lanmıştır. Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi Tefriş Projesi İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 16.07.2020 tarih ve 7527 sayılı Kararı ile Ayasofya Camii’nin ibadete açıl- masına yönelik bir tefriş projesi uygun bulunmuştur. Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi Tefriş Projesi ile • Ziyaretçi güzergâhlarının belirlenmesi ve Cami-i Şerif’in hem ibade- te hem de ziyarete açık olması, • İbadet alanı ile gezi alanlarının birbirinden seperatörlerle ayrılması, • İbadet mekânında (naos) yer alan mihrabın üstündeki Hz. Meryem ve Çocuk İsa figürlü mozaik ile Hz. Cebrail, ana mekan (naos) giriş kapısındaki İmparator Mozaiği ile yan kapı (vestibül kapı) üstündeki Sunu Mozaiği’nin sökülüp-takılabilir ve açılır-kapanır perde sistemi ile sadece namaz vakitlerinde kapatılması ve diğer mozaik, fresko ve benzeri varlıkların olduğu gibi bırakılması, • Ana mekânın zeminine keçe serilmesi ve üzerinin halı ile kaplanma- sı, • Ana mekân içerisindeki İmparator Taç Giyme Alanının korkuluklar- la ayrılması ve sergilenmeye devam etmesi, • Avluda yer alan I. Mahmud şadırvanının çalışır duruma getirilmesi sağlanacaktır. Ayasofya Camii’nin Yeni Dönemde Korunması ve Geliştirilmesi KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 62  T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı İş Birliği Protokolü T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında 16.07.2020 tarihinde yapılan protokol ile Ayasofya’nın tarihî, kültürel, sosyal, manevî ve estetik değerlerinin korunması ve tanıtılmasına yöne- lik ana ilkeler saptanmış ve kurumlar arası iş bölümü belirlenmiştir. Protokol ile • Ayasofya’nın sahip olduğu somut ve somut olmayan değerlerin ko- runmasının uluslararası ve ulusal düzeyde kabul görmüş ilkelere da- yalı olarak gerçekleştirilmesi, • Ayasofya’nın sahip olduğu değerlere, özgünlüğüne ve bütünlüğüne zarar verecek nitelikte herhangi bir fiziki müdahalede bulunulma- ması, • Gerçekleştirilecek herhangi bir müdahale öncesinde, mevcut Bilim- sel Danışma Kurulu ile yeni oluşturulacak İdare Kurulunun görüşü ve Koruma Bölge Kurulunun kararının alınması, • 1972 UNESCO Dünya Miras Sözleşmesi’nin Uygulanmasına İlişkin Rehber’in 172. paragrafı uyarınca Ayasofya Camii’ni etkileyebilecek büyük ölçekli imar ve altyapı faaliyetleri öncesinde UNESCO Dünya Miras Merkezi’ne bilgi verilmesi ve Kültürel Miras Etki Değerlendir- me Raporu hazırlanması temel ilkeler olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, Protokol ile T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yükümlülükleri de belirlenmiştir. Ayasofya Camii’ne iliş- kin bakım, koruma, geliştirme, risk yönetimi, ziyaretçi yönetimi, eğitim konularına ilişkin tüm çalışmalar, bugüne kadar olduğu gibi, Bakanlık tarafından yürütülecek ve denetlenecektir. Din hizmetlerinin yerine ge- tirilmesi için gerekli tedbirler ise, Diyanet İşleri Başkanlığınca alınacaktır. Protokol çerçevesinde, ihtiyaçların ivedilikle belirlenip, koordinasyon içerisinde gerçekleştirilmesi ve günümüze kadar elde edilen bilimsel ve kurumsal bilginin aktarılması amacıyla T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve İstanbul Tarihî Alanları Alan Başkanlığının temsilcilerinin yer aldığı bir İdare Kurulu oluşturulacaktır. Daha önceden oluşturulan ve Cumhurbaşkanlığı, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Diya- net İşleri Başkanlığı yetkilileri ile öğretim üyeleri ve tarihçilerin yer aldığı Bilim Kurulu da dikkate alındığında, Ayasofya’nın korunması ve geliş- tirilmesi sürecinin katılımcı ve istişareye dayalı bir şekilde yönetileceği daha iyi anlaşılabilir. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ 1938, Sultanahmet Camii’nden Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi’ne doğru bakış. İkinci Bölüm Türk Basınında Ayasofya Ezan ve Kur’ân   69 Ezan ve Kur’ân Yahya Kemal Beyatlı B irçok günlerimi Ziya Gökalp’le konuşarak ge- çirdim. Diyarbekir’in bir hârika olan bu oğlu konuştuğu zaman istikbâlin muhayyel bünyânını kuran dev gibi bir mimara benzerdi; ilk müslüman- lar gibi mütedeyyin, ilk Türkler gibi bânî idi; mâzîye arkasını çevirmiş sabit bir bakışla yalnız istikbâle bakardı. Mâzîye karşı dâüssılamı hararetle söyledi- ğim bir gün dedi ki: Harâbîsin harâbâtî değilsin Gözün mâzîdedir âtî değilsin Ben de mâzînin kulağıma fısıldadığı bir sesle ce- vap verdim: Ne harâbî ne harâbâtîyim, Kökü mâzîde olan âtîyim. dedim. Bir cevaptan başka ciddi mânâsı olmayan bu sözde sonraları hissettim ki, küçük bir hakikat varmış. Mütârekeden sonra maziye karşı dâüssılam arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul’da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırlık hayatı- mızın safhalarını birer birer hissettikten sonra gön- lüm bir merhalede tevakkuf etti. Fatih’in Edirne’den İstanbul üzerine yürüdüğü 857 senesinin baharını hissettim. Edirne’den İstanbul üzerine o yürüyüş; yirmi iki yaşında bir çocuk olan o Fatih; Kostanta- niyye fethine dair bir hadîsin müjdesini hisseden o asker; tarihin en büyük faslını açmaya gelmiş olan o ejder gibi toplar Gelibolu’dan gelen o binbir yelkenli beyaz donanma; hasılı o safha kalbimde canlandı. Elli yedi gün süren muhasarada ihtiyar Akşemsed- Yahya Kemal Beyatlı, “Ezan ve Kur’ân”, Tevhid-i Efkar gazetesi, 30 Mart 1922, s. 3. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 70  Tevhid-i Efkar gazetesinin Yahya Kemal’in makalesinin yayımlandığı 30 Mart 1922 tarihli nüshasının 1. sayfası ve yazının yer aldığı 3. sayfası. din’in kocamış bir kartal gibi kollarını açarak top gürültüsüne karışmış bir sesle, “Yâ Müfettihü’l-Ebvâb!” diye bağırdığı tepelerden surlara bak- tım. İhtiyar Karaca Bey’in Rumeli askerlerini yıldırım gibi boşaltarak kır- dığı Edirnekapı ve Tekfur Sarayı burçlarının üstünde oturdum. Zağanos Paşa’nın elli yedi gün Türk hamlesiyle yıkmaya çalıştığı Eğri Kapı ve Haliç kulelerini gezindim. Yedikule’den Eyüb’e kadar Türk ordularının bir sel gibi taştığı uzun yolda yürüdüm. Topkapı’dan Edirnekapı’ya kadar giden büyük surun orta kapısından şehre girdim. Rûmî Mayıs’ın Yirmi doku- zuncu Salı sabahı şafak sökerken, fetih askeri ilk defa buradan girmiştiler. O şafak vaktini, o müthiş mahşeri, 857 seneden beri İslâm’ın muntazır olduğu o sabahı, o büyük saatleri, o coşkunluğu, o sevinci bütün kalbimle hissettim. Fatih’in büyük tabutunun cephesinde duran destârı, Bellini’nin meş- hur resmi kadar canlı bir tasvirin vehmini veriyordu. Fakat bu gördüğüm rüya mâziydi. Bir gün Ayasofya minâresinden ezan okunduğunu işittim. Ezan ve Kur’ân   71 857 senesinin o sabahından beri asırlarca günde beş defa okunmuş olan bu ezan, hâl-i vâki’ydi. Bu ezanı dinlerken Fatih’i asıl mânâsıyla ilk defa idrak ettim! *** Yine bir gün padişahlarımızın Topkapı Sarayı’nda Revan Köşkü’nü ziyaret ediyordum. Uzaktan Kur’ân okunuyordu, yavaş yavaş sese doğru yaklaşırken nereden geldiğini ziyaretimde rehber olan zâta sordum. Dedi ki, “Hırka-i Saâdet Dairesi’nden geliyor.” Peygamberimizin hırkasını sakladığımız cennet gibi yeşil bir odanın türkkârî penceresi önünde durduk. İçeride iki hâfız vardı. Biri ellerini ka- vuşturmuş gözlerini yummuş oturuyordu, diğeri diz çökmüş müsterih ve yüksek bir sesle okuyordu. Rehberime sordum: “Hırka-i Saâdet önünde Kur’ân ne zaman oku- nur?” Dedi ki: “Dört asırdan beri her saat! Geceli gündüzlü.” Yavuz Sultan Selim’in Hırka-i Saadet’i Mısır’dan getirip bu odadaki mevkiine koyduğundan beri kırk hâfız nöbetle Kur’ân okur. Türk tarihin- de bir dakika bile buradaki Kur’ân sesi kesilmemiştir. Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki mânevî temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minâresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor. Selim’in Hırka-i Saâdet önünde okuttuğu Kur’ân ki hâlâ okunuyor! Eskişehir’in, Afyonkarahisar’ın, Kars’ın genç askerleri siz bu kadar gü- zel iki şey için döğüştünüz! Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul, MEB Devlet Kitapları, İstanbul, 1969, ss. 123-125. EZAN VE KUR’AN Birçok günlerimi Ziya Gökalp’le konuşarak ge­ çirdim. Dikarbekir’in bir hârika olan bu oğlu konuş­ tuğu zaman istikbâlin muhayyel bünyânım kuran dev gibi bir mîmâra benzerdi; ille müslümanlar gibi mütedeyyin, ük Türkler gibi bânî idi; mâzîye arka­ sını çevirmiş sabit bir bakışla yalnız istikbâle ba­ kardı. Mâzîye karşı dâüssılamı harâretle söylediğim bir gün dedi ki: Harâbîsin harâbâtî değilsin Gözün mazidedir âti değilsin Ben de mazinin kulağıma fısıldadığı bir sesle cevap verdim: Ne harâbî ne harâMtîyim, Kökü mâzîde olan atîyim. dedim. Bir cevaptan başka ciddî mânâsı olmayan bu sözde sonraları hissettim ki, küçük bir hakikat varmış. Mütârekeden sonra mâzîye karşı dâüssılam arttı. Kendimi avutmak için tek başıma İstanbul’da geziniyordum. Bu şehirde geçen beş asırhk hayâtı­ mızın safhalarını birer birer hissettikten sonrd gön­ lüm bir merhalede tevakkuf etti. Fâtih’in Edime’- CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ 1938, Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi’nin içi. Ezan ve Kur’ân   73 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 74  Ayasofya Nasıl Havaya Uçurulacaktı?.. Galip Kemalî Söylemezoğlu B ir milletin kuvvet, kudret, seciye ve yaşama hakkı, tarihinin en kara günlerinde göstereceği cesaret, metanet, azim ve imanının derecesiyle öl- çülür. Şu geçen yarım asır içinde şahidi olduğumuz hâdiseleri bir gözden geçirirsek, bir devlet ve millet itibariyle başımıza gelmedik felâket kalmadığını gö- rürüz. Fakat, burada anlatacağım iki tarihî vak’a, en bü- yük felâketler karşısında bile o sönmez hürriyet ve istiklâl aşkı ile neler başarabileceğimizi bir daha is- bat edecektir. 30/10/1918’de mütarekenin imzasından az sonra, 13/11/1918’de, Babıâli’de kurulan “Muhtelit Mütareke Komisyonu” reisliğine tayin edilmiştim. 15 Mayıs 1919’da, yani devamlı ve âdilâne bir sulha kavuşma- yı emniyetle beklediğimiz sırada, İzmir’in, kıyamete kadar medeniyet dünyasının yüzünü kızartacak şe- kilde işgali üzerine 19 Mayıs günü komisyon reisli- ğinden istifa etmiştim. Bu hadiseden yirmi sene sonra, o kara günlerin elemli vakalarını, bütün vesikalariyle “Başımıza Gelenler” adlı kitabımda neşretmiş, fakat o kitapta açıklamaktan çekindiğim iki mühim hadiseyi, bu- gün, Tarih Dünyası ile tarihe karşı açıklamaktayım. Mütarekenin imzasını müteakip, hiçbir sebep yokken, amiral Galthorp ve amiral Amet komuta- sındaki İngiliz ve Fransız donanması İstanbul’a gel- miş ve karaya asker çıkarmıştı. Hükûmet namına kendilerini selamlamaya gittiğim zaman bana: “Bu Galip Kemalî Söylemezoğlu Galip Kemalî Söylemezoğlu, “Ayasofya Nasıl Havaya Uçurulacaktı?..”, Tarih Dünyası, Sayı: 2, 1 Mayıs 1950, ss. 52-53. Ayasofya Nasıl HavayaUçurulacaktı?..   75 geliş, bir işgal mahiyetinde değildir” dediler. “Bolşevik kuvvetlerine karşı Odesa üzerinden yapılacak harekât için bir deniz üssü olarak limanınız- dan faydalanmak istiyoruz.” Fakat birkaç gün sonra Yunan deniz kuvvetleri de sularımızı bulandır- mış ve Averof kruvazörü tam Dolmabahçe önünde demirlemişti. Bu manzara karşısında kendilerinden geçen Palikaryalar, akın akın sandallara dolarak “Zito!” sesleri ve lâternaların çatlak nağmeleriyle sa- bahtan gece yarılarına kadar gemiyi ziyaret ederek izzet-i nefsimizi incit- mekten çekinmediler. Bu, hâdise- lerin durulmasını beklemek üzere metanet ve sükûnetini muhafaza eden halkımızın üzerinde çok fena tesir yapıyordu. Bugünlerin birinde idi, iki bahriyeli zabit, Hariciye’de- ki odama geldi. Yüzlerindeki üzüntü ve gözlerinde şimşek gibi çakan ateşi, hâlâ gözümün önündedir. Askerce selâm verip karşımda yer aldıktan sonra biri: “Muhterem Beyefendi” dedi. “Sizi rahatsız ettik. Fakat, bu gördüğü- müz hareketler karşısında, birkaç fedaî arkadaş tedarikledik, Avero- fu torpilleyerek batıracağız, habe- riniz olsun…” Onlar bunu yapacaklardı, fakat böyle bir hâdise, yüzlerce, binler- ce Türk’ün ölümüne ve şehirde korkunç bir terörün sonuna kadar devam etmesine sebep olacaktı. Sekl-doryanın önünde bir genç, sudan bir sebeple öldürülmüştü. İngiliz ve Fransız üniformasiyle tercümanlık yapan bazı serseriler, bütün gayretlerini âsayişin bozulmasına harcıyorlardı. Averof hâdisesi, maazal- lah İstanbul’da görülmemiş felâketlere sebep olurdu. İki bahriyeliye, şeref ve namusumuzu korumanın başka yolları hak- kında babaca nasihatler verdim. Kalplerindeki vatan sevgisini överek kendilerine teşekkür ettim ve teşebbüslerine mani oldum. Gene o günlerin birinde idi. Şimdiki Lâle sinemasının karşısındaki kö- şelerin birinde bulunan Yunan konsoloshanesinin penceresinden yerle- re kadar uzanan sekiz, on metre uzunluğundaki bayrağın etrafında her zaman nümayişler yapan ve bu suretle ihtirasları her gün biraz daha ka- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 76  baran Palikaryalar, gizli bir baskınla Ayasofya’yı ele geçirmeye karar ver- mişlerdi. Hayret ve dehşetle bu haberi aldığım günlerin birinde Mister Krayn ziyaretime geldi. Bu adam, Amerika’nın en meşhur birkaç gazete- sinin muhabiri idi ve benim vasıtamla Hünkâr’a takdim edilmişti. Bana teşekküre geliyordu. İlk sözü şu oldu: “Zât-ı Şahâne’nin beyanatı çok mühimdir. Fakat, ah ne olurdu, Ayasof- ya’yı Rumlara bağışlayacağını söylemiş olsa idi. Amerika efkârı umumi- yesi üzerinde ne büyük bir tesir yaratmış olurdu.” “Aman Mister Krayn” dedim, “Siz böyle birşeyi nasıl hatırınızdan ge- çirebiliyorsunuz? Yirminci asırda bir Haçlılar harbi mi çıkartmak istiyor- sunuz. Ayasofya, kıyamete kadar Türk’ün ve 350 milyon müslüma- nın malı olarak kalacaktır. Zinhar, böyle bir fikri ortaya atmayınız.” Bu mutaassıp veya doldurul- muş gazetecinin sözleriyle aldı- ğım haber, beni harekete getirdi. İngiliz, Fransız ve İtalyan komi- serleriyle yaptığımız ilk toplantı- da meseleyi açtım. Böyle delice bir harekete kalkışacak olunursa, son derece tehlikeli hâdiseler çıkabile- ceğini söyledim. Hayretle sordular: “Nasıl bir hareket çıkabilir?” Derhal cevap verdim: “Bu tarihi mâbed derhal hava- ya uçurulur…” Bu sefer onlar endişeye düştü- ler. Ben devam ettim: “Şu kadarını söyleyeyim ki, bü- tün tertibat alınmıştır. Sizin yapa- cağınız iş, Ayasofya etrafında mu- hafız asker bulundurmak ve zinhar Rumları yaklaştırmamak olmalıdır. Yoksa, Ayasofya uçurulacak ve bundan siz mes’ul olacaksınız.” Bundan sonradır ki, işgal kuvvetleri icap eden tertibatı aldı ve bu tarihi bina, işgal altında bile Türk ve müslüman olarak kaldı. Ayasofya ve Kadir Gecesi   77 Ayasofya ve Kadir Gecesi Galip Kemalî Söylemezoğlu “Bu tarihî resim, 1931 yılı Kadir Gecesinde ve ilk Türkçe ezan ve tekbirle namaz kılındığı zaman çekilmiş ve ‘Nur içinde İslâmiyet’ başlığı altında Fransızca Illustration’un 7 Mart tarihli ve 4592 numaralı sayısında neşredilmişti.” Galip Kemali Söylemezoğlu, müze haline ge- tirilmiş olan Ayasofya’da yılda bir gece dinî âyinin yapılmasını teklif etmekte ve bunun lüzumunu müdafaa eylemektedir. Muhar- rir, bugün müze haline getirilmiş olan Saint Pierre kilisesinde de aynı şeyin yapıldığını kaydetmektedir. A yasofya, müze haline getirilmiştir. Bu kararda bir isabetsizlik olduğunu ileri sürecek değilim. Dünyanın bu eşsiz tarihî ve dinî âbidesi asırlar- ca Hıristiyanlara ve gene asırlarca Müslümanlara mâbetlik vazifesini görmüştü. Müze oluşu da hiçbir zaman onun tarihi kıymetini azaltmaz, çoğaltır. Bir bakıma, müze oluşu yerinde olmuştur. Zira, Ayasof- ya, İstanbul’a gelen bütün yabancı turistlerin ziyaret etmek isteyecekleri bir âbidedir. Sık sık ziyaret edi- len bir yerin müze haline getirilmiş olmasını yerin- de bir hareket olarak kabul edebiliriz. Fakat… Evet, fakat tarihî Ayasofya’nın, hem müzelik, hem de mâbetlik vasıfları muhafaza edilemez mi? Galip Kemalî Söylemezoğlu, “Ayasofya ve Kadir Gecesi”, Tarih Dünyası, Sayı: 6, 20 Haziran 1950, ss. 232-233. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 78  Bu husustaki mütalâamı ileri sürmeden önce, bir müşahedemi belirt- mek isterim: Bütün katolik âleminin dünyada biricik dinî sembolü olan ve her yıl Amerika’dan milyonlarca seyyahın koşup ziyaret ettiği Saint Pierre kili- sesi de müze haline getirilmiştir. Meşhur heykeltıraş Canova tarafından yapılmış olan Saint Pierre’in tunçtan baş parmağı, öpüle öpüle aşınmış, âdeta başparmak şeklini kaybetmiştir. Bilindiği veçhile Savoie hanedanı İtalyan ittihadını başardığı vakit, Pa- pa’nın Roma üzerindeki hükümranlık hakkına nihayet verilmişti. O tarih- ten, yani 1780 tarihinden, Mussolini’nin 1929 yılında Papa XI’inci Pie ile Gabran mukavelesini akdettiği ta- rihe kadar durum böyle idi ve Pa- paların saraylarından kiliseye gir- dikleri kapı, protesto mahiyetinde örülü idi. Yalnız Béatification me- rasimi, yani herhangi bir şahsın kutsiyetinin Papa tarafından tas- dik ve ilânı sırasındaki merasim yapılmakta idi. Mussolini tarafın- dan 1929 yılında akdolunan Saint Gotran mukavelesinden sonra Papa, yortu münasebetiyle bu ki- lisede bizzat âyin yapmaktadır. 1925 yılında, Roma’da Osmanlı İmparatorluğunu gayr-i resmî ola- rak temsil eylediğim sırada Mar- garitte Blanche isminde bir kızın Béatification merasimi münase- betiyle Papa Onuncu Pie tarafın- dan bizzat yapılan âyinde davetli olarak bulunmuştum. Acaba bizde de kandil gecele- ri Ayasofya camiinin minâreleri tenvir edilemez miydi? Mübarek Kadir gecesi kapılarının ehl-i iman ve takvaya açılması mümkün ve mü- nasip olmaz mıydı? Bu suretle, Ayasofya hem müzelik, hem de mâbetlik vasıflarını mu- hafaza etmiş olur ve bize karşı seneler geçtikten sonra bağlılıklarını pek bariz bir surette izhardan çekinmeyen yüz milyonlarca dindaşımızı sine- sinde saklayan İslâm âlemine karşı da hem siyaset, hem de diyanet bakı- mından çok yerinde bir cemile göstermiş olmaz mıydık? Ayasofya   79 Ayasofya 532 yılında İmparator Jüstinien tarafından şimdiki büyük binanın temelleri atıldı. Demek ki, 1400 yıldan fazla bir zamandan beri mev- cudiyet ve azametini muhafaza eden bu muhteşem sanat eseri, aynı zamanda dünyanın da en büyük ve güzel binalarının başında gelmektedir. Yanan eski binanın arsası küçük olduğundan, civarındaki binalar yıktırılarak arsa genişletildi ve o devre göre 361 milyon altın sarfedilerek inşaat ta- mamlandı. Jüstinien her taraftaki valilerine emir- ler göndererek eski sütunlar ve mermerler istedi. Bu arada Efes şehrindeki Diyana mâbedinin sekiz somaki sütunları da İstanbul’a getirilerek Ayasof- ya’nın inşasına hasredildi. İmparator Jüstinien, Ayasofyayı yaptırmaya karar verdiği zaman, Hazret-i Âdem’den beri yapılan tapı- nakların en büyüğünü meydana getirmek emeliyle işe başladı. Beş sene mütemadi bir gayret sarfiyle meydana gelen bu tapınağın inşaatına bizzat nezaret etti. Bina tamamlandığı zaman, İmparator Jüstinien on dört at koşulmuş bir zafer arabasına binerek, bü- tün saray halkı ve maiyeti erkânıyla Ayasofya’ya geldi ve orada arabadan indi. İmparatorlar kiliseye geldik- leri zaman, Patrik tarafından karşılanmaları âdetti. Jüstinien bu büyük şerefi Patrikle taksim etmeye razı olmamış ve onun elini terkederek hızlı adımlarla mabede girmiş ve ellerini kaldırarak: “Allah’a hamdü senâ olsun ki, böyle bir eserin in- şasına beni memur etti. Ey Süleyman, seni geçtim!” diye sevincini gizlememiştir. “Ayasofya”, Dünya ve Türkiye: Tarafsız Siyasî, İktisadî, İçtimaî Aylık Dergi, İstanbul’un 500’üncü Fetih Yılı Özel Sayısı, Yıl: 4, Sayı: 40-41, 20 Mayıs 1953, s. 25-26. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 80  Ayasofya’nın inşasını Tralisli (Sultanhisar) Antemyüs ile Miletli İzidor adında devrin en meşhur iki mimarı üzerlerine almıştı. Binanın temelleri birçok kemerlerden vücuda getirilmiş olup bu kemerlerin altında büyük bir sarnıç vardır. Rivayete göre kubbenin inşası için Rodos adasında hususî olarak gayet sağlam ve hafif tuğlalar imal edilmiş ve bu tuğlaların her biri- nin üzerine “Allah bina etti, Allah muhafaza edecektir” ibaresi yazılmıştır. Yine rivayete göre kubbenin tuğlaları çepeçevre örüldükçe her on sı- rada bir dua edilerek tuğlalar arasına mukaddes yağ ve diğer mukaddes eşyalar konulur ve kubbenin inşasına, böylece devam olunurmuş. Bu muhteşem kubbenin yüksekliği 56.15 metredir. Bütün binanın kapladığı yer ise 7.000 metre karedir. Kilisenin inşasında 10.000 amele çalıştırılmış ve alt katta zelzele vuku- Ayasofya   81 unda elâstikiyet temini için, temellerde hususî tertibat yapılmıştır. Ayasofya’nın iç kısmı da gayet muhteşem ve tezyinatlı olarak yapıl- mıştır. Kubbenin iç kısmı mozayik tasvirlerle süslüdür ve dört köşesinde kanatlı melâike tasvirleri vardır. Mâbedin duvarları da en nadir ve renkli mermerler ve somakilerle kaplıdır. Kubbeler ve kemerler kâmilen altın zeminli mozayiktir. Sütun başlıklarıyla kapı üstleri ve kanatları gayet sa- natkârane işlenmiş olup yaldızla süslenmişti. Ayasofya’da 108 sütun vardır. Bunların 40 adedi alt katta, 68 adedi ikinci ve üst kattadır. Bunların birçoğu eski tapınaklardan getirilmiş, işle- meli başlıklı muhteşem sütunlardır. Bizans İmparatorlarının taç giyme merasimi Ayasofya’da yapılırdı. Ayasofya’nın geceleyin manzarası son derece tesirli ve esrarlı idi. Gece âyinlerinde 6.000 kandil yanar, duvardaki mozayikler bir hayal gibi pa- rıldardı. Ayasofya’ya ait eşyanın ekserisi altın ve gümüştendi. Bizanslı- lar devrinde birçok mukaddes kitaplar bulunduğu gibi, altın ve kıymetli taşlarla işlenmiş kapaklar içinde muhafaza olunan iki İncil mevcut imiş. Rivayete göre, Ayasofya’daki gümüş eşyanın ağırlığı 40.000 kilo tutarın- da imiş. Kapılar selvi, abanoz ve fildişi olup büyük kapı yaldız kaplama gümüşten imiş. Bizanslılar devrinde dış avlunun ortasında bir havuz vardı. Bu havuza arslanlar ağzından su akardı. O zaman kiliselere girenlerin evvelce yıkan- maları ve temizlenmeleri âdet olduğundan burada el ve ayaklarını yıkar- lardı. Hattâ kilisenin içinde bulunan bir teknede Rumca şu cümle yazılı imiş: “Yalnız yüzünüzü yıkamayınız, günahlarınızı da yıkayınız!” Fetihten Sonra Ayasofya Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethederek Ayasofya’yı camiye tahvil emrini verdikten sonra bir minâre de inşa ettirmiştir. Fatih zamanında Ayasofya tek minâreli bir cami halindeydi. Sultan İkinci Beyazıt camiye bir minâre daha ilâve ettirmiş. İkinci Selim devrinde de Ayasofya’ya iki minâre ilave olunarak şimdiki dört minâreli halini almıştır. Sultan III. Murat caminin iç kısmına mermer mahfiller ilâve ettirmiş ve Bergama’dan getirttiği büyük mermer küpleri de şimdiki yerlerine koydurmuştur. Bugünkü mihrabın istikameti, caminin mihverine naza- ran biraz maildir. Bu fark da kilisenin Kudüs’ü şerife müteveccih olarak yapılmasından ileri gelmektedir. Mihrabın iki tarafındaki muhteşem şamdanlar, Kanunî Sultan Süley- man tarafından vakfedilmiştir. Bugün görülmekte olan hünkâr mahfili, Üçüncü Ahmet tarafından ya- pılmış ve meşhur top kandili de bu padişah koydurtmuştur. Yukarıdaki mahfilin şark tarafındaki mermer döşeme üstünde yazılı bir taş vardır. Bu taşın üstünde “Hanriküs Dandolo” ismi görülmektedir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 82  1205 yılında İstanbul’da ölen Haçlı ordular reisi bulunan Venedik Doju Hanri Dandolo buraya gömülmüştü. Hanri Dandolu’ya ait lahit içinde bu- lunan zırhlarla arması, Fatih Sultan Mehmed tarafından o zaman İstan- bul’a çağrılmış olan ressam Bellini’ye hediye edilmişti. Ayasofya Camii civarındaki türbelerde birçok padişahların ve genç yaşlarında öldürülen bir çok şehzadelerin mezarları vardır. İstanbul’un Fatih Sultan Mehmed tarafından alındığı esnada Ayasofya’ya kadınlı erkekli binlerce Bizanslı iltica etmişti. Bizans halkında Ayasofya’nın her tecavüzden masun bulunduğuna dair bir kanaat mevcut idi. Nitekim Fatih Sultan Mehmed, buraya iltica eden halka dokunmamış ve onları ser- best bırakarak eskisi gibi yaşamalarına müsaade etmiş bulunuyordu. Bugün Gazetesi ilavesi, 29 Mayıs 1970 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 84  1938, Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi kubbesinden Topkapı Sarayı ve İstanbul Boğazı. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 86  Fetihten Sonra Ayasofya T ürkler, Ayasofya’ya büyük ehemmiyet vermiş- lerdir. Bu alâka çok eski tarihten başlar. Nitekim Fatih İstanbul’a girince Ayasofya’ya gitmiştir. Hattâ, bu sırada bazı kıymetli eşyayı yağma eden askeri, “Binalar benim” diyerek şiddetli surette cezalandır- mıştır. Fethi müteakip Ayasofya’nın papaz odala- rında faaliyete geçen medreselerin başına, değerli tanınmış âlim Molla Hüsrev’i günde 100 akça ücret- le tayin etti. Daha sonra meşhur Ali Kuşçu’yu davet ederek 200 akçe ile bu medreseye getirdi. Bu med- rese imparatorluğa hizmet eden kıymetli adamlar yetiştirmiştir. Fatih külliyesi yapılıncaya kadar 18 sene devam eden bu devre içinde Ayasofya Camii ve medresesi, canlı bir ilim kaynağı olmuştur. Milletlerarası bir âlim olan Molla Hüsrev’in Aya- sofya’daki dersine gelişi ve orada namaz kılması adetâ içtimaî bir heyecan uyandırır; at üstünde mu- idleri ve danişmend derecesine yükselen talebele- riyle camiye gelirken büyük hürmet tezahürü gös- terilirdi. Cuma günleri camiye girdiği zaman bekleyen cemaat ayağa kalkar ve ona ta ilk saflara kadar yol açardı. Namazını kılıp, dersini verdikten sonra aynı şekilde uğurlanırdı. Bu derece itibar bulan Ayasofya hakkında birta- kım efsaneler vardı. Bu efsanelerden birinde; “Ayasofya’nın bir türlü tutmayan kubbesi, Peygamberimizin tükürüğünü göndererek harcına karıştırdıktan sonra tutmuştur. “Fetihten Sonra Ayasofya”, Yeni Çağ, 29 Mayıs 1953, s. 11. Fetihten Sonra Ayasofya   87 (Zira orası bir gün cami olacaktır). Cami istikametini Kâbe’ye, parmağını bir direğe sokarak çeviren Hızır’dır.” Ayrıca Fatih’e izafe olunan efsane şudur: Fatih, Edirne’de vali iken yıkılma tehlikesine maruz olduğu bildirilen Ayasofya’yı ayakta tutmak için mimar Ali Neccar’ı göndermiştir. Ayasof- ya’yı kurtarmış ve istinat duvarının içine 200 basamaklı bir merdiven yapmıştır. Kral, sebebini sorunca, “Kurşunluğa çıkmak içindir” cevabını vermiştir. Ali Neccar, Edirne’ye avdetinde: “Padişahım, dört pâyende ile KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 88  Ayasofya’nın kubbesini kurtardım. Tamir vazifesi bana kısmet oldu. Fe- tih vazifesi de sana düşüyor. Hattâ Yapacağım minâre temelini de hazırla- dım ve üzerinde ilk namazı ben kıldım.” demiştir. Üç sene sonra Fatih bu temelin üzerine 16 köşeli “tuğla” minâreyi yaptırmıştır. Daha başka efsaneler de vardır. Bütün bunlar, İstanbul’un ne kadar be- nimsendiğini göstermektedir. Ayasofya Camiinin tûlu 75, derinliği 70 metredir. Kubbesinin yerden yüksekliği ise 56,15 metredir. İçindeki âyetleri Kazasker Mustafa İzzet Efendi yapmıştır. Taş Kürsü’yü Dördüncü Murad, ortadaki top kandili Üçüncü Sultan Ahmed, mihrabın iki tarafındaki şamdanları Sultan Süley- man, iki minâresini İkinci Sultan Selim yaptırmıştır. Mahfil-i Hümayun, kütüphane, şadırvan, mektep ve imareti Birinci Mahmud’un eseridir. Etrafında müteaddit türbe bulunmaktadır. Bilhassa İkinci Selim tür- besindeki çiniler çok zariftir. Fetihten Sonra Ayasofya   89 1938, Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi’nin Sultanahmet Camii’nden görünüşü. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 90  Takdim Serdengeçti’nin 30. sayısını, İstanbul’un 506. yıl- dönümüne hasredecektik. Fetih deyince şüphesiz akla Fatih ve onun bize bıraktığı mukaddes emanetler gelir. Bu emanetlerin başında Ayasofya var. Serdengeçti’nin 17. sayısında Ayasofya başlığı al- tında heyecanlı bir yazı neşretmiştik. Bu yazı o za- manlar memleketin muhtelif yerlerinde çıkan bir çok gazete ve mecmua tarafından iktibas edilmiş, adeta bir mesele haline getirilmişti. Bilâhare aynı yazı savcılık tarafından takibata uğramış, Ağır ceza mahkemesine verilmiştik. Bu hâdisede avukat arkadaşlarımız bizi yalnız bırakmamış, mezkûr yazıyı kendileri yazmışcasına dâvamızı samimiyet, cesaret, feragat ve maharetle müdafaa etmişlerdir: Bilhassa Avukat Emin Akyüz ve Avukat Arif Emre’ye, ayrıca bizlere bu hususta yol gösteren, engin bilgisini, şefkat dolu ilgisini biz- lerden esirgemeyen kıymetli büyüğümüz, değerli âlimimiz Ali Himmet Berki’ye teşekkür ve şükran- larımızı arzederiz. Bu muhakeme vesilesiyle milletimizin bilmesi lâ- zım gelen bir çok hakikatlar meydana çıkmıştır. Gön- lümüz bu hakikatların şurada burada unutulup git- mesine razı olmadı. Fetih yıldönümü münasebetiyle Ayasofya meselesini ve dâvasını ele alalım, mecmua- da neşredelim dedik. Baktık ki yazılar Ayasofya kub- besi kadar genişledi. Mecmua’da diğer yazılara yer Osman Yüksel Serdengeçti Ayasofya Davası Osman Yüksel Serdengeçti Av. Emin Akyüz (Derleyen ve Tanzim Eden), Ayasofya Davası, Serdengeçti Neşriyatı, No: 21, Ankara, 1959. Ayasofya Davası   91 Derleyip Tanzim eden : AVUKAT Ef..lİN AKYÜZ AYASOFYA DAVASI Ayasofya'nm Hakild ve Hukuki Durumu Neşriyatı: No: 21 Ankara l 9 5 9 kalmadı. Bu sebepten Ayasofya Dâvası ve bu dâva vesilesiyle yapılan mü- dafaaları ayrı bir kitap haline getirmeye karar verdik. Böylece Serdengeç- ti neşriyatı arasına bir kitap daha katılmış oluyor. Bu münasebetle büyük Fatih’in manevî huzurunda bir kerre daha tazimle eğilir, onun emanetini canla başla, sonuna kadar muhafaza ve müdafaa edeceğimize söz veririz. Osman Serdengeçti 9/6/959 Ankara KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 92  Ayasofya Davası Dava konusu yazı: Ankara’da münteşir Serdengeçti adlı bir mecmua vardır. Mecmuanın sahibi Osman Yüksel’dir. Kendisi Ayasofya Camii’nin müze halinden de çıkarılıp tekrar kilise yapılması yolunda Yunan mat- buatında yazılar intişar ettiği ve neşriyata müvazi olarak İstanbul’da bazı Rum vatandaşlar tarafından bu yolda mütalebatta bulunulduğu bir sıra- da mecmuasının aynı zamanda mesul müdürlüğünü de yaptığı Ağustos Derleyip tanzim eden: AVUKAT EMİN AKYÜZ AYASOFYA DAVASI Ay.asofya'mn Hakiki ve Hukuki Durumu Fatihin Vakfı-Vakfm Hali Aslisi Tebdil Olunamaz Vekiller Heyetinin Ayasofya'yı Müze Yapan Karan Dunutt, Bugünkü Kruıunlanmız Muvacehesinde Dahi .Miidafaa Edilemez Ayasofya'nın Müslümmı-Tü.rk Huviyetl Silinemez •• Mahkemeye İntikal Eden Bu Dava Dolayısıyla, Avukatların Ve Seı·dengeçti Osman Yüksel'in Müdafaa lan Neşriyatn : No : 21 Ankara 1 9 5 9 Ayasofya Davası   93 1952’de intişar eden 17’inci sayısında imzası altında Ayasofya başlıklı bir yazı neşretmiştir. C.(umhuriyet) Müddeiumumiliğinin ihbarı: Mecmuanın intişarından bir müddet sonra C. Müddeiumumiliğinden Ankara Garnizon Komutanlığına bir yazı gönderilmiştir. 22.8.1952 tarih ve 5/17881 sayılı ve Müddeiumumi Muavinlerinden Müfit Birsen imzasını taşıyan bu yazı şudur: Garnizon Komutanlığına Ankara’da münteşir Serdengeçti adlı dergide yapılan tetkikat so- nunda: 1. Derginin kapağındaki resim ile bu resmin altındaki kıt’a; 2. Tarikatları Demokrat Parti idare ediyormuş adlı yazı içinde ikinci sütunda Bediüzzaman tarikatı gibi bir tarikat… sözlerile baş- layan satırlar ve üçüncü sütunda bulunan bağzı cümleler; Mecnmada diğer yazılara uer kalmadı. Bu sebepten A,.eı­ sofga Davası ve bu dava vesilesiyle yapılan müdafaaları ayrı bir 1..1.tap lıaline getirmeye karar verdik. Böylece· Serdetıge,;ti nel}riyatı arasuıa bir kitap ılalıa katılmış o­ luyor. Bu münasebetle büyük Fatilıitı manevi Jıuzurunda bir kerre daha tazimle eyilir, omın emaııetilli canla baala, soıw11a kadar nıu/ıafaza ve riıüdafaa edeceğimize 11öa veririz. Osma1& Serdenge˜ti 9/6/959 AN'f( ARA TAKDiM Serdengeçtinin «30u sayısrnı, lsta11bulun (506). yıl­ döııiimiine /ıasredecektik. Petilı deyi11ce l)Üpllesiz akla Fali/ı ve 011u11 bize bırak­ tığı mrıkaddes e111a11etler geür. Brı e111a11etlerin baıımla /Jyızsolya var. Serdengeçtinin n17» sayısında «Agasofyaıı ba1Jlığı altında lıcyecanlı bir yazı netJretmiïtik. Bu yazı o zaman­ lar memleketin nııılıtelif yerlerinde çılmn bir çok gazete rıe 'mecmua tarafırıdan iktibas edilnıil}, adeta bir meacla haline gctirilnıi1Jti. Biliilıcre aym gazı savcılık tarafırıdan takibata ug­ ramı!'J. Ağır ceza malıkeıneaine verilmiştik. Brı lıddisede avukat arkarlaşlarınıız bizi yalmz bı­ rakmanıış, mezkür yazıyı keııdileri yaznıışcasına dava­ mızı samimiyet cesaret, feragat ve malıaretle müdafaa etmişlerdir. Billıassa Avukat Emin Akyüz ve Avııkat Arif E'mreye, ayrıca bizlere bu lırısusta gol göstererı, crıgin bllgi.aiHi, şefkat dolu ilgisini bizlerden esirgcnıiycn kıy­ metli büyüğümüz, değerli tilimimiz Ali llimmet Berkiye teıe/,kiiı- ve şiikraıılarmıızı arzcderiz. Bu nıulıakeme vesilesiyle milletimizin bilmesi lôzım geler& bir çok lıakikatlar meydana Çıkmı.ştır. Gönlümüz bu lıakikatlarırı IJUTada bıırada unululuıı gitmesine razı olmadı. Felill yıldö11ü111ii münasebetiyle Ayası.fya mese­ lesini ue davasını ele alalım, mecmuada rıeşredelim de­ dik. Baktıkf,i yazılar Agasofya kubbesi karlar ge11i1Jledi. 3 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 94  3. Ayasofya adlı yazıdaki ibare ve cümleler;1 4. Dinî hayatımız adlı makale; Garnizon Komutanlığının yazısı: Ankara Garnizon Komutanlığı, Müddeiumumiliğin yukarıdaki yazısı- na 5.9.952 tarih ve 2/24 sayı ile şu cevabı vermiştir: “Ankara’da münteşir Serdengeçti adlı dergide kaleme alınan yazıların mahiyetleri itibarile halkın mâneviyatını kırıcı ve millî menfaatlere zarar verici olup olmadıklarının anlaşılabilmesi çin Adalet Bakanlığının 6 Şu- bat 1939 tarih ve 20/8 sayılı olup Hukukî ve Cezaî Mütalâalar Mecmua- sında neşredilmiş bulunan tamimleri dairesinde makamınızca hazırlık soruşturması yapılmasını ve suça mevzu derginin de birlikte gönderil- mesini rica ederim.” Ankara Savcılığı, bu yazı üzerine 6.9.1952 tarihinde: Serdengeçti Mec- muası eklenmiştir. Savcılığımızca tahkiki mucip başka bir cihet bulun- madığı kanaatine varıldığından gereğinin yapılması ricasıyla Garnizon Komutanlığına diyerek kâğıtları tekrar Komutanlığa göndermiştir. Maznunun ilk sorgusu: Evrak böylece Garnizon Komutanlığına tekrar gittikten sonra, Komu- tanlık, yazının muharriri ve mecmuanın mesul müdürü sıfatı ile maznun Osman Yükseli 27.9.952 tarihinde celbetmiş ve ifadesini almıştır. Maznun Osman Yüksel, takip konusu olan diğer yazı hakkında konuş- tuktan sonra2 Ayasofya başlıklı yazısı dolayısıyla kısaca şunları söylemiştir: “İstanbul’daki Ayasofya Camisinin (ki halen müzedir) kilise haline konması için İstanbul’daki Rumlar ve Yunanlılar ve bazı Yunan gazeteleri neşriyat ve faaliyette bulundular. Buna karşı her Türk gibi ben de içimde bir aksülâmel duydum ve bu yazıyı yazdım: Bu yazımda da millî mukave- meti kıracak, millî menfaatlere zarar verecek herhangi bir husus yoktur. Bu yazı ile istediğimiz, Ayasofya’nın kilise haline sokulmaması ve beş yüz yıldanberi olduğu gibi yine cami olarak kalmasıdır. Bu yazım Anadolu’da münteşir 10-15 kadar gazete tarafından aynen iktibas edilmiştir ki bu ya- zımızın halk tarafından nasıl benimsendiğini gösterir. Biz bu yazımızda eski Fetih devrini, o devrin şerefli, şanlı günlerine terennüm ettik. Ecdat ruhunu canlandırdık. Yazımız millî mukavemeti kırıcı değil, bilâkis millî hisleri, kahramanlık ve şecaat hislerini şahlandıran, Fatih ve fetih ruhunu gönüllere sindiren bir yazıdır.” 1 Dâva konusu yazının başlığı ve ilk satırları kapak klişemiz içine konmuş olup yazı metni müdafaaname- miz içinde mevcut olduğundan ayrıca şimdiden buraya nakledilmemiştir. 2 Müddeiumumiliğin ilk yazısında bahsi geçen diğer yazılar bundan müstakil bir dâva mevzuu yapılmış ve o yazılar dolayısile de muharriri ayrıca Ağırceza Mahkemesine sevkolunmuştur. Dâvamızın konusu ile alâkalı bulunmadığı cihetle dosyadan yalnız Ayasofya yazısına taallûk eden ifade buraya alınmıştır. Ayasofya Davası   95 Takibata izin verilmesi: Maznunun ilk ifadesi alındıktan sonra Komutanlık keyfiyeti 13.11.1951 tarih ve 65461 sayılı bir yazı ile Millî Müdafaa Vekâleti ile Genel Kurmay Başkanlığına arzetmiş ve gereğinin takdirin istemiştir. Bunun üzerine, 19.11.1952 tarih ve 52/6074 sayılı ve Millî Müdafaa Veki- li Seyfi Kurtbek imzasını taşıyan cevabî bir yazı ile: Ayasofya başlıklı yazı, münderecatı itibarile millî mukavemeti kırıcı mahiyette görüldüğünden muharriri Osman Yüksel hakkında. T.C.K.’nunun 163’üncü ve As. C. K.’nu- nun 48, 58’inci maddelerine tevfikan takibat izni verilerek evrakın yetkili mercie tevdii emrolunmuştur. Askerî Mahkemede ilk tahkikatın açılması: Millî Müdafaa Vekâleti tarafından böylece takip izni verildikten sonra Ankara Garnizon Komutan Vekili Tuğgeneral Aziz Avman 23.1.1953 tari- hinde, adlî âmir sıfatile millî mukavemeti kırıcı mahiyette görülen bu ya- OSȯ1AN YUKSEL SERUENGl'ÇTI: il ıım ımesul müdürü sıfatı ile maznun ıaltip ıneml_eketimizdc biı'çolc gazete ve mecmualarda - ve bu arada aEhli Sünnet" mel!muasında da ikt1basen inti:;;ar eylediğindcn, bu mecmuanın mesul müdürü Abdurra- B Ayasofya Davası   97 nüshasında iktibas etmiş olan İstanbul’da münteşir ‘Ehli Sünnet’ dergisi başyazarı ve Yazı İşleri Mesul Müdürü Abdürrahim Zapsu hakkında da kovuşturmağa başlanmış ise de3 (28) bu arada 5680 sayılı Basın Kanu- nunun 36’ıncı maddesinin tâdil edilmesi ve 13 Şubat 1953 tarih 6051 sa- yılı yeni kanun gereğince 2 numaralı askerî mahkemelerin sivil şahıslar tarafından basın yolu ile işlenmiş bulunan suçlara bakmağa selâhiyetle- rinin kalmamış olması sebebiyle sanıklar hakkında müştereken tanzim kılınan dâvanın dosyası Ankara C. Savcılığına tevdiine karar verilmiştir.” 3 “Ayasofya” başlıklı yazı intişarını müteakip memleketimizde birçok gazete ve mecmualarda ve bu arada Ehli Sünnet mecmuasında da iktibasen intişar eylediğinden, bu mecmuanın mesul müdürü Abdurrahim Zapsu dahi aynı suretle takibata maruz kalmış; evrak vazife noktasından Ankara Savcılığına iade olun- duktan sonra, bu zat hakkındaki takibat tefrik edilerek evrakı 12.3.953 tarihinde İstanbul Müddeiumumi- liğine gönderilmiştir. oȭ.Ȯ·'AN '.'L:•\SEL SCRDENGECTii 13 !i680 sayılı Bıısnı: Kanununun 36 ilci maddesinin tadil edil­ mesi ve 13 Şubat 1953 tarHı 6051 sayılı yeni ·kanun gere· ğince 2 numarııll:ı asfoel'i mahkemelerin sivil şahıslar ta­ rafından basın yolu iJ.e işlenmiş bulunan suçlara bakrna­ ğa selahiyetleriııin kİllmamııı olması sebebiyle sanıklar ·hakkında müı,ıtercžcen ·tanzim kılııııın davnnın dosyası lı.iıluırıı C. Siıvcılığıruı tevdiiııe ᔛcarıır veriLmiştir.ıı Ankara Soı·g" Hclkinılipi ııezdi11de ille ta1ıkikatm Açılması : Evrak, vazifııısizlilc knraırı ifo iade edilince,. Ankaı'a C. Müddciumiımi Mmı.vinlcl'inden Nu.ri Süer imzasıni ta­ oıyan 13.3.953 fa.rih ve 53/2365 sayılı t:ılcpna.me ile dosyo Ankar İlcinci Sorgu Hakimliğine tevdi olunmuş ve maz­ nun Osman Y:üksel'in •bu yazı ile «Milli 111enfaatlere za­ rar verici fnaliyıetıte ıbulundıığu" iddia olunarak hnklmııfa bu. suçtan d<ıqayı ilk talıldkat açılması isterıilİniı,ı \'e Aıı· lı:ıım İkinci Sorgu HD.kirnliği. de 30.3.953 taırfüinde ilk tah­ ldkatln açılmasma l<:nrıır vermiııtir. Maznrınun ilk talıkikattaki ifadesi Ankııra Sorgu Hiikimi tuıhkikatı açmakla beraber ııy­ nı tarihte 30.3.953 gÜl)i( mnznunu sorguya dıı çelıııniştir. Maznun Osman Yüksel ·hıırndn ııunlnrı siiylemiştir : •• .Ayasofyıı. başblclı yazım, bilakis milli mefahiri k1ııvetlendirloi Ve ca.nJandll'lCI bil' Y:Wldlr. Ayasofya'• nm Fii.tlh devrindeki şanlı, şerefli günlerinden bahset­ tik. Şehitler, gaziler ruhunu canla.ndırdık. Milli ruhu,. him Zapsu dahi aynı suretle takibata maruz kalmış; evrak vazife noktasından Ankara Savcılığma iade olun dtiktan sonra, bu zat hakkındaki takibat tefrik edile­ rek evrakı 12.3.953 tariltinde İstanbul Müddeiwnumili­ ğine gönderilmiştir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 98  Ankara Sorgu Hâkimliği nezdinde ilk tahkikatın açılması: Evrak, vazifesizlik ile iade edilince, Ankara C. Müddeiumumi Muavin- lerinden Nuri Süer imzasını taşıyan 13.3.953 tarih ve 53/2365 sayılı talep- name ile dosya Ankara İkinci Sorgu Hâkimliğine tevdi olunmuş ve maz- nun Osman Yüksel’in bu yazı ile Millî menfaatlere zarar verici faaliyette bulunduğu iddia olunarak hakkında bu suçtan dolayı ilk tahkikat açılma- sı istenilmiş ve Ankara İkinci Sorgu Hâkimliği de 30.3.953 tarihinde ilk tahkikatın açılmasına karar vermiştir. Maznunun ilk tahkikattaki ifadesi: Ankara Sorgu Hâkimi tahkikatı açmakla beraber aynı tarihde 30.3.953 günü maznunu sorguya da çekmiştir. Maznun Osman Yüksel burada şunları söylemiştir: … Ayasofya başlıklı yazım, bilâkis millî mefahiri kuvvetlendirici ve canlandırıcı bir yazıdır. Ayasofya’nın Fatih devrindeki şanlı, şerefli gün- lerinden bahsettik. Şehitler, gaziler ruhunu canlandırdık. Millî ruhu, millî mefahiri zedeleyici değil, tam aksine millî ruhu şahlandırıcı bir yazıdır. Bu yazımız millet tarafından da tasvib edilmiş, bunun üzerine birçok teb- rik mektupları ve telgrafları aldım. Mezkûr yazı 13 gazete ve dergide aynı şekilde iktibas olundu. Bu da gösteriyor ki böyle bir yazı millet tarafından samimiyetle benimseniyor. Ben milliyetçi ve mukaddesatçı bir adamım. Yazılarım ve kitaplarım ve dergilerim meydandadır. Bu bir hakikattir. Böyle bir ithamı bana ancak Ayasofya’nın tekrar kilise olmasını isteyen Yunanlılar yapabilir. Nitekim o zaman bu maksatla Yunan matbuatı neş- riyat yapıyordu. Bu yazım bir bakımdan bu neşriyata cevap teşkil eder. Aslında bir cami olan Ayasofya müzesinin tekrar cami olmasını bir müs- lüman ve Türk çocuğu sıfatı ile istedim. Ve bunu yazımda belirttim. Ben yazımda böyle bir maksat ve gaye gütmedim bu mahildir demiş ve Askerî Mahkemeye verdiği ifadeyi de tekrarladığını söylemiştir. Bilirkisi tetkikatına lüzum görülmesi: Sorgu Hâkimi, maznunu dinledikten sonra, yazıda suç unsuru mev- cut olup olmadığın tayin için bilirkişi tetkikatına lüzum görmüş ve aynı günlü kararile Profesör İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nu resen bilirkişi seçe- rek, Ayasofya başlıklı yazının muhteviyatı itibarile millî menfaatlere za- rar verici mahiyette bir neşriyat ve faaliyet olup olmadığının bir raporla bildirilmesini istemiştir. Bilirkişi raporu: Profesör İsmail Hakkı Baltacıoğlu bu konuda Sorgu Hâkimliğine 2.4.953 tarihini taşıyan şu raporu vermiştir: Serdengeçti derginin Ağustos 1952 ve 17 sayılı nüshasında ‘Ayasofya’ başlıklı yazısının millî menfaatlere zarar verecek mahiyette olup olma- Ayasofya Davası   99 dığını incelemek üzere bilirkişi seçildim. Adı geçen yazıyı gerektiği gibi inceledim. Kanaatimi bildiriyorum: 1. Bu yazı dinî hisleri çok kuvvetli olan bir insanın gibidir. 2. Bu yazı eski Ayasofya kilisesinin cami yapıldıktan sonra çıkarılıp müze yapılması üzerine duyulan şiddetli bir heyecanın etkisile yazılmış- tır. 3. Bu yazı gerçek olayları mübalâğalı bir şekilde işleyen dinî soydan ro- mantik bir muhayyilenin meydana getirdiği heyecanlı bir yazıdır. 4. Bu yazı bir derece bir sanat niteliği, estetik değer taşımaktadır. 5. Bu yazıyı okuduğunuz zaman onu taşkın, hırçın, kötümser bulma- mak elde değildir. 6. Bu yazıda dinlileri, müteassıpları kışkırtacak bir nitelik bulamadım. 7. Ne bilen ne de bilmiyen bu yazıyı okuduktan sonra onun tesirile ha- rekete geçmez. OSMAN YUC\SEL SERDENGECT!i ıs gu Hft.kiınliğine 2.4.953 tarihini taşıyan şu raporu ver­ miştir: .Serdengeçti .. dergisinin Ağustos 1952 tarihli ve l'/ sayılı nüsbasıııd:ı. .Ayasofya . başlıklı yazısınııı milli menfaatlere zaı·aı· veı·eceJ[ mahiyette olup obnadığuu incelemek üzere bilirldşi seçildim. Adı geçen yazıyı gıı rektiği gibi inceledim. Kanaatimi bildiıiyornm: .ı - Bu yazı dini hisleri çok kuvvetli olan bir in­ ııa.nın gibidir . • 2 - Bu yazı eski Ay:ısofya kilisesinin cami ya­ ınldıktan sonra. çıkarılıp müze yapılınası üzerine du­ yulan şiddetli bir heyecanın etkisile yazıbnıştır • • 3 - Bu yazı gerçek olayları mübıı.I:lğalı bir şe­ kilde işleyen dini soyeti teşvik edilmek istcıunektedir . .. Netice olaı-ak: Ayasofya a.dlı yazıııın aslında kili­ se olan Ayasofya'mn senelel'ce evvol cami halinden müze lıallııe geth-ibnesi vesile ittihaz olunarak bunun dine, imana saldıl'mak, rnüslünıanları siııdiı'ltle)e ve müzenin caıni haline getirilmesinin de ikinci bir İstaıı bul fethi şeklinde gösterilmesi suı·etile ve Fatihin tow 15 18 IAYASOFYA DAVASI manlar sindirilmiş, Allah, Muhammed, hulefayl raşi­ din bu din ululşrmın isimleri kubbelerden yei:Jere indirilmiş, Fethin, Fatihin mabedinden kitabı mübinl, bu ulu dini kaldıran kim? Dinimize, imamınıza saldıran kim?. Asırlık surların arkasından köhne Bizansı hort- latmak istiyen eller ldmin eli, bunu söyliyenleı· kimin dili, Ayasofya'yı putbane yapan hangi delidir. Elleri kurusun, diıl•leri kurusun ... Ayasofya, Ayasofya, seni bu hale koyan kim. Seni çırılçıplak soyan kim?a denll­ mektedh-. uBu ya:ı:mın Ayasofya'nın yıllarca evvel müze haline ltonmasma karşı duyulmuş gibi gösterilen bir aksülamel ile yazıldığı ileri sürülse dahi bu aksüla.me­ Un pek şiddetli olduğu ve maksadı mahsus için istifa­ de edildiği meydandadır • • Müze haline getirilmiş ve fakat Allah Muhammet ve hillcfa.yı raşidinin lsinilerbıi taşıyan yazılarına do­ lı:unulma.mış olan Ayasofya!da. Kuran tilii.veti durmuş­ sa da bwıun müslümanla.rm sbıdİl'İlmeSini hiç bir veç hile ifade edemiyeceği aşiltii.rdır. aÇünkü Ayasofya büfüıı mimari azamet ve cesa­ metine rağmen, değil Tüı·kiye'nln, hatta İstanbul'an da. biricik camii ve mabedi değildir. uGöı·ülüyor ki Aya.sofya'nın müze haline konul­ ması senelerce sonra bir istismaı· vesile ve mevzuu it· tiha.z edilmiştir. aHer lıangi bir· mabedin müze haline getirilmesi­ nin bir dinin ltaldırılması demek olmadığı ise izahtnn varestedir. Bu ha.Un dinimize, imanımıza. saldırmak ola.ra.k sayılması ise tamamen yersizdir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 104  Maznunun iddianameye cevabı: Maznun Osman Yüksel, bir diyeceği varsa bildirilmesi için bu iddia- name kendisine 17.4.1953 tarihinde tebliği edilince, itirazlarını muhtevi 25.4.1953 günlü şu dilekçeyi Sorgu Hâkimliğine vermiştir: Sahibi ve Neşriyat Müdürü bulunduğum Serdengeçti mecmuasının 17 sayılı nüshasında neşrettiğim (Ayasofya) yazısından dolayı Savcılığın yüksek makamınıza sunduğu iddianameyi ve bilirkişi raporunu okudum. Mahkeminiz tarafından tam bir isabetle seçilen, yalnız bir pedagoji profesörü değil, aynı zamanda kıymetli, tecrübeli bir içtimaiyatçı ve bi- rinci sınıf bir muharrir olan İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun mütalâalarına sayın savcı beşinci bende kadar iştirak ettiğini, bundan sonraki bendlerde ise profesörün fikirlerinin kendi şahsî görüşünden ibaret olduğunu söy- 20 IAYASOFYA OAVASi runlan bütün putla.ı'l devirip seni camiye çevirecekleıı diyeıı·ek bu yolda düşünenlerin teşvik edihnesi nıalı:D­ dile yazıldığı anlaşılmaktadır. Bu hareketin ayrıca Bizans'b tarihi ve kültürel .alakaları dolayısile l.'unanbları ve bir lnSJJU vata.nıhıf· ları tahrik edebilecek bir mahiyet taşıdığı da açıktır. Maruz sebeplerle samğuı hareketi T.C.K. nun itil inci maddesinin .Milli menfaatlere zaraı· verici her hangi bir faaliyette bulmıan kimse. şeklinde yazıb bu· lıuıan fıltrasma girecek bir suç teşkil eylediği cihetle harekl!ıtine uya.n T.C.JC. ııwıwı 161 ci maddesinin 1, J ve sonuncu fıkral:ı.rma tevfikan duruşması Ankara A· ğırceza. Mahltcmesinde yapılmak üzere Ceza Muhıı.Jte.. mclel'i·Usulü it. nununwı 196 ve 20Q üncü maddeleri­ ne tevfikan son tahkikatın açılmasuıa ve suçunun ma­ hiyeti ile deliller nazara almarak mevltufen malıkenıe­ ye sevkine karar verilmesi talep ve iddia olunur. 17.4.1953 M:ı.znwawı idcJianameye cevabı: C. M. U. M. Nuri SÜER Maznun Osman Yüksel, bir diyeceği varsa bildi­ rĘ"hmesi için bu iddianame kendisine 17 .4.953 tari.hlndo tebliğ edilince, itirazlarını muhtevi 25.4.953 günlü şu dilekçeyi Sorgu Hakimliğine vermiştir: .Sahibi ve Neşriyat Müdürü bulunduğum Sen:len­ geçti mecmuasının 17 sayılı nüshasında neşrettiğim (Ayasofya) yazısından dolayı SavcılığUl yültsek ı:rıa­ kıamınıza sunduğu iddianamey,J: ve bilirkişi raporunu okudum. 16 Ayasofya Davası   105 lüyor. Halbuki, bilirkişi raporu aynı adamın kafasından ve kaleminden çıkmıştır. Binaenaleyh bir bütündür. Birinci benddeki fikirler, sonuncu bende kadar, mantık, muhakeme, sebep ve netice münasebetleriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Profesör dâvaya konu olan yazıyı muhtelif yönlerden gayet ince bir tetkike tabi tutmuş, psikolojik, sosyolojik, estetik… vs... ayrıca ya- zının okuyucular üzerinde uyandırabileceği reaksiyon üzerinde durmuş; ‘Bu yazıda dinlileri, mütaassıpları kışkırtacak bir nitelik bulamadım.’ de- miştir. Böyle mütehassıs bilirkişi raporuna, açık ve samimi müdafaamıza karşı yazımızın şurasından burasından cümleler alarak Müddeiumumi- nin bizi itham etmesi, bizim hususi maksatlarla değil, Müddeiumuminin müddei hususî haline gelerek, tepeden verilen emirlere göre hareket et- tiğini gösterir. Yazımız, bilirkişi raporu gibi baştan sonuna kadar bir bü- tünlük arzediyor. Cüz olarak değil, kül olarak mütalâa edilmelidir. Bu gibi OSMAN YÜKSEL SERDENGECTİ i 21 u.M2.hlᔙemeu/ . tarafındruı .tam l)ir isabetle seçilen, ya:lnız bir pedagoji profesörü değil, aynı 2amanda luy­ ıınetil!i, tecrübeli bir içtimayiaıtçı ve birinci sınıf bir mu harrir Dlan İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun mütalaaları­ na sayın savcı beşinci bende kadar iştirak ettiğini, bun dan sonraki bendlerde ise proJesörün ·fikirlerinin ken­ di şhsi görüşünden iıbarcl. olduğwıu söylüyor. Halbu­ ki, bilirkişi raporu aynı adamın kafasından ve kalemin den çıkmıştır. Binaenaleyh bir ıbütüııdür. Birinci1bend- deki fikirler, sonuncu ,bende kadar, mantık, muhake­ me, sebep ve netice münasebefillerile sıkı sıkıya bağlı­ dır. Profsör dAvaya konu olan yazıyı muhtelif yönler­ den gayet ince bir tetkike tabi tutmuş, psikolojik, sos­ yolojik, estetik ... v.s .. tı-ynca yazının olmyucular üze­ rinde uyandırabileceği reaksiyon üzerinde durmu.ş; ıBu yazıda d.inli1eri, müt::ıassıpları kı:;kırtacak bir ni­ telilc bulamadım. demiştir. Böyle mütehassıs bi­ lirkişi raporuna, a!)ık ve samimi müdafaamıza karşı yzım121JJ1 şurasıııcl&n bura.sıından cümleler alarak Müd­ deiwnuıninin bizi itham etmesi, bizim hnııusi maksat­ larla değil, Müddeiumuminin müddei hususi haline gelerek, tepeden verilen emirlere göre hareket ettiğini gösterir. Yazımız, bilirkişi raporu gibi baştan sonuna kadar bir ·bütünlük arzediyor. Cüz olarak değil, kül olarak mütalaa ediıltınelidir. Bu gibi hallerde Temyiz Mahkemesinin bir i!:tihat karan da vardır. Benim dinimden, imarumdan, milli hislerimden gelen eski fetih günlerinin hfitırasını terennüm eden §airane bir üslUpla kaleme alınınış bir yazıda ne gibi hususi maksatlar, menfaa.1Jer aranabilir?! .. Ayasofya'yı .17 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 106  hallerde Temyiz Mahkemesinin bir içtihat kararı da vardır. Benim dinimden, imanımdan, millî hislerimden gelen eski fetih gün- lerinin hâtırasını terennüm eden şairane bir üslûpla kaleme alınmış bir yazıda ne gibi hususî maksatlar, menfaatler aranabilir?!.. Ayasofya’yı ben kiraya mı vereceğim?! Yoksa cami haline sokup imam mı olacağım?! Bu kadar hissî, bu kadar ulvi maksatlarla kaleme alınan, millî vicdanın tam bir tezahürü olan bu yazıya hususî karanlık maksatlar izafe etmek, en ha- fif tabiri ile insafsızlık olur. Ayasofya elbette ki tek İslâm mabedi değildir. Onun camilikten çıkarıl- ması, müslümanlığın ortadan kaldırılması mânasına gelmez. Fakat, Aya- sofya’nın İslâm-Türk âleminde fethin, Fatih’in mabedi olarak bambaşka bir yeri vardır. O bir semboldür. Kendini cemiyet, memleket meselelerine 22 [AY-"SOFiA Of.VASi ben kiraya mı vereceğim.71 Yoksa cami haline sokup imam mı oılıacağım?I Bu kadar hissi, bu kadar ulvi maksatlarla kaleme alınan, milll viCdanın tam bir te­ zahür!i olan bu yazıya hususi karanlık maksatlar iza­ fe etmek, en :hfif tll!biri ile insafsızlık olıur. Ayasofyu elıbetteki tek islim mabedi değildir. O­ nun caı:ııilikten çıkarılması. müslümanlığın ortadan kaldırılması manasına gelmez. Fakat, Ayasçıfya'nın İs­ ııım-Türk aleminde fethin, Fatihin mabedi olarak bamba;ıka bir yeri vardır. O bir semboldür. Kendini cemiyet, memlclı:et ·meselelerine vermiş bir insan ola­ rak memleket dahilinde yapılan her değiµildiği tasvip etmelcl'e mükellef değiliz. Tenkid, tc€is, te¶hir, kalem adamlarının en .birinci vazifesidir. Ben higbir zamaıi Ayasofya'nuı müze haline getir.iıhnesine razı olmacbm. Bu, kend-ime göre bir anlyı; his, idrak meselesidir. Fakat şimdi.ye kadar bu hususta tek satır yazını£ de­ ğ'ilim. Vaktaki Yunan matbuatı, hattll. İstanbul'un yer-­ li Rumları arasında Aylfya'run. tekrar kiliseye teb­ dili için makalelm- yazıldı. Müracaati!.la.r yapıldı; işte c. zaman müslümıw. bir Türk genci olarak bu yazıyı ka­ leme aldım. Türk matbuatı da bu yersiz ve haksız is­ teklere karşı kendi du·gu ve kayguları nisbetinde ce­ vaplar verdiler. Bunun için hiç kimse mahkemeye de verilnliıi değildir. Yazımız mUıl11 mukavemeti kırmak ııöyle dursun, millt ,heyecanı, milli duyguları iliklere kadar sindiren ݄ski Türk cihangirlerinin ııerefinl dal­ giı.l'ıuıdıran tarihi, h3/115 Esaıı snyısına· kaydedilerek duruş­ ma icrası ve ilk celsenin .30.5.!153 günü yapılmas2 terisip kı.Jınmıştır. Ağırccz݃ .Mabkemcsindek.l celseler : İlk otuıum 30.5.953 günü yaptlmıştır. Bu celsede maznun, son tahkikat karaınamesinin CM‰UK. nun 208 inci maddesine uyularak kendisine tebliğ edil.riıe­ miş olduğunu söyliyerelc, bu kararnameyi tetkik ettik­ ten sonra if.ade vereceğini söylemiştir. Bu sebeple celse talik olunmuş ve müteakip. 10.6. 953 tarihli oturumda maznun vekili avukat Arif Emre söz alarak davada Basın Kanununa nazaran altı ay­ lık ·zaman aşımı tahakkuk etmiş bulunduğunu ilerl sür müştür. Mahkeme, mecmuanın 2.B.952 tarihde Savcı- 1.ığ.a verildiğini ve o zamanki mer'i hükümlere göre As­ Jcerl Garnizon Komutanlığınca 23.1.952 günü ilk tahld.­ katın açılmış bulunduğunu kaydederek zaman aşunı i­ tirazını reddetmiştir. Bundan sonı·a maznun Osman Yüksel'in sorgusu yapılmıştır . . Maznun bu sorgusunda da daha önce ver­ diği ifadeleri tekrar etmiş ve tevsii tahkikat laiebi ol­ madığını lıiıldirdiğinden Müddeiumuminin esas hakkın­ daki mütalaası alınmıştır. C. l\'lüddcdmmumisinin es:ı.s hakkındaki talᔚbi Davayı bidayettenberi takibeden C. Müddelurnumi muavini. Nuri Süer, maznunun mahkemeye verilmesine sebep olaı;ı. dava konusu yazıyı (43) zabıtnameye der­ cettirdikten sonra idıdia olruıak aynen şunları söylemiş­ .tir (13) Dava konusu yazı mütcıı.ltip sütımlarda ııeşrc­ dileıı müclaf:ı.namcmiz içinde yer alınış bulunduğwıda.ıı. telmır olına.nı.'1.Sl no;İıil bW"O.YIL ayı·ıc:ı. dcı·cedilmcrıı.iştfr. 2Lj, KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 114  bu yazı ile ayrıca mensup oldukları dinler itibariyle bu eski mabedin cami veya kilise olmasını tercih edebilecek kimseler arasında lâikliğe aykırı ola- rak ve dinî hissiyat âlet edilerek şahsî nüfuz temini için propaganda ya- pılmış bulunmaktadır. Bu ikinci fiil T.C.K.’nun 163’üncü maddesinin 3 ve 4’üncü fıkralarına uygun görülmüş bulunduğundan sanığın T.C.K.7nun 79’uncu maddesi nazara alınarak mezkûr maddeler gereğince cezalandı- rılmasını talep eylemiştir.7 7 Müddeiumumiliğin 17.4.953 tarihli iddianamesinde ve son tahkikatın açılmasına mütedair 6.5.953 tarihli kararda maznunun T.C.K’nun 161’inci maddesine göre cazalandırılması istenildiği halde, son iddiada bir- de 163’üncü madde ortaya atılmıştır. 161’inci maddenin alâkalı fıkralarını mecmuamızın üçüncü sayısında 30 numaralı haşiyede vermiştik. Bu kere deyeniden ortaya atılmış bulunan 163’üncü maddenin bahsi ge- çen 3 ve 4’üncü fıkralarını aynen buraya dercediyoruz: Lâikliğe aykırı olarak, devletin içtimaî ve iktisadî veya siyasî veya hukukî temel nizamlarını kısmen de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak amaciyle veya şahsî nüfuz temin ve tesis eylemek masadiyle dinî veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes tanıtılan şeyleri âlet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse bir yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasiyle cezalandırılı. mek suretiyle bu işte Mı.· kasdı mahsus ile hareket etti­ ğini- izhar etmektedir. •Elleri kurusun, dilleri kurusun• sözlerinin Aya­ sofya'yı killse yapmak istiyenlere matuf olduğunu id­ dia etmek de mümkün değildir. Çünkü Ayasofya'yı müze haıline koyanlar İstanbul'dald Rumlar ve Yunan­ lılar değil, o zamanki hükı'.imeLtir. Yazının uFatih'in to­ runları bütün putları devirip seni camiye çFvirecekler• diye başlıyan son kısımlarında da Ayasofya'nın tekrar cami yapılması İstanbul'un ikinci bir fethi gibi göste­ riJ.mektedir. Netice olarak ııAy.asofyan adlı yazının aslında kili­ se oı.an Ayasofya'nın senelerce evvel cami halinden müze haline getirilmesi vesile ittihaz olunarak bunun -dine, imana saldırmak, müslümanları sindirmek ve btıı- 1,nyı pufüırla doldurmak olduğu ileri sürülmekte ve Fa­ tih'in torunlarının putları devirip Ayasofya'yı tekrar camiye çevirmek suretiyıle İstanbul'u ikinci defa fethet;... miş olacaltları iddia edilmekte ve bu yolda düşünenler teşvik edilmek istenilmektedir Bu hareketin Bizanslııl tarihi ve kültürel alakaları dolayıslyle Yunanlılan vo 'biı· kısun vatanılaşlarm birbirleri zıddiyet vo müna.feret yarataca.k şekilde yekdiğerlerine ka.rşı mü- cııadeleye azmettirecek bir mahiyet taşımaktadır. Ba ltibarlıı. sanığın fiili milli menfaa.tleı·e zara.r verici faııı.­ Jlyetıer tıümlesinılen bulwımalttadır. Hareketi T. C. K. nun 161 inci maddesinin 1, 2 ve son fıkralarına uygun göriildüğü gibi bu yazı ile ayrıca mensup oldukları din­ ler itibarile bu eski mabedi-n Cjmi veya ldlise olmasını tercih edebilecek 'kimseler arasında laikliğe aykırı ola- rak ve dini hissiyat 5.let edilerek şahsi nüfuz temini için propaganda yapılmış bulunmaktadır. Bn ikinci fi­ il T.C.K. nun 163 üncü maddesinin 3 ve 4 üncü fıkra­ larına uygun görülmüş bulunduğundan sanığın T. C. lC.nun 7!1 uncu maddesi nazara alınaralt mezkur madde 26 Ayasofya Davası   115 Mahkeme reisi, Müddeiumuminin iddiasına nazaran fiilin vasfında vu- kubulan değişikliği de kaydettikten sonra müdafaasını yapıp yapmayaca- ğını müdafiden sormuş, maznun vekili avukat Arif Emre, hazırlanabilmek için mehil istediğinden duruşma 27.6.[1]953 gününe talik olunmuştur. 27.6.[1]953 günü avukat Arif Emre rahatsızlığı dolayısıyla mahkemeye gelememiş, yerine avukat Mehmet Emin Akyüz girmiş ve dâvanın mev- zuu olan yazının başlığından başka muhteva ve muhakeme safahatı hak- kında malûmatı bulunmadığını söyliyerek, dosyayı okuyabilmesi için kendisine mehil verilmesini istemiştir. Mahkeme bu talebi kabul ederek duruşmayı 11.7.[1]953 gününe talik eylemiştir. – Yukarıki fıkrada yazılı fiil yayın vasıtasiyle işlendiği takdirde verilecek ceza üçte birden yarıya kadar artırılır. OSMAN YUKSEL SERDENGEc:Ti/ 31 ler gereğince cezalandırılmasıuıu talebeylemişlir. (44) Mahkeme reisi, Müddeiumuminin iddiasına naza­ ran füUn vasfında vukubulan değişikliği de kaydettik­ ten sonra müdafaasını yapıp yapmıyacağını ıııüdafiden Bormuş, maznun vekili. avukat Arif Emre, hazırlanabil­ mek için mehil istediğinden duruşma 27.6.953 gününe twaılilt olunmuştur. 27.6.953 günü avukat Arif Emre rahatsızlığı dola­ yısiyle mahkemeye gelememiş, yerine avukat Mehmet Emin Akyüz girmiş ve davanın mevzuu olan yazının başlığından başka muhtevası ve muhakeme safahatı hakkında malıimatı bulunmadığını söyliyerek, dosyayı okuyabilmesi için kendisine mehil verilmesini istemiş­ tir. MahJceme bu talebi kabul eddrek duruşmayı 11.7. 953 gününe talik eylemiştir. (U) l\'lüdıleiumumiliğin 17.1.953 tarihli iddi:ınaıne­ eincle ve son tahkikatııı açılmasma mütedair 6.5.953 ta,. rilıli ka.rarıla maznunun T. C. IC. nuıı 161 inci maddt\.o;i­ uc göre cezalandırılması istenildiği halde, son iddiada birıle 163 üncü madde ortaya atılmıştır 161 inci maıJılc· ırıin alakalı fılu·afarını mecmua.mızın üçüncü sayısmda !JO numaralı haşiyede vermiştik. Bu kere de yenic!cıı oı·taya atılmış bulunan 163 üncü maddenin balısi geçen 3 ve 4 üncü fıkralarnıı aynen but·:ıy:ı, llerceıliyoruz : .. Laildiğe ııylnrı olarak, devletin içtimai veya ildi· .sadi veya siyasi veya hukuki temel nizamlarını ıosnıeu de olsa dini esas ve in:ınçlal'a uyduı·mak amaciylc veya şahsi nüfuz temin ve tesis eylemclt ınaksadjyle dini v.c.­ y:ı dini hissiyatı veya dince mulc:ıdıles tanılan şeyleri il. lct edet"elt '11cr ne suretle oluı·sa olswı pı·opaganıJa ya­ p:m veya telkinde bulwıan kimse bir yıldan beş yıla it:ıda.r ağır lı:ıpis cezasiyle eezalanılırılır. - Yukarıld fıkı·ada yazılı fiil yayın vasıtasiyle işlendiği taltdirdo verilecek ceza üçte birden ya.rıy:ı. kadar artırılır.o 27 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 116  Avukatların Müdafaası: 11.7.[1]953 günü, maznun vekili olarak avukat Arif Emre, Sadık Erdem ve M. Emin Akyüz’ün duruşmaya geldikleri görülmüştür. Müddeiumu- milik makamı bu celsede muavinlerden Hakkı Egeseli tarafından işgal olunmuştur. Celse açılınca ilk olarak müdafilerden Sadık Erdem kısa bir konuşma yapmış, bilahare avukat Arif Emre hazırladığı şu müdafaayı yapmıştır: Muhterem hâkimler… Millî vicdanın tercümanı ve adaletin tecelligâhı olan yüksek mahke- menizde duyduğumuz huzur ve inşirah içerisinde müdafaamıza başlıyo- ruz. Gerek mahkemelerimize karşı beslediğimiz itimat ve gerekse dâva konusu yazının mahiyet ve muhtevası bizleri müdafaadan müstağni bir dâva karşısında bulunduğumuz kaanatına isal etmiş ise de, sırf bir vazi- fenin ifası zaruretiyle bazı noktalara temas edeceğiz. MAZNUNUN NEŞRİYATINDAKİ GAYESİ8 Herhangi bir muharririn makaleyi hangi maksatla kaleme aldığını hakkaniyete uygun bir şekilde tesbit edebilmek için onun edebî şahsiyeti- ni, karakterini ve neşir hayatında ötedenberi takip edegeldiği idealini bil- mek ve nazara almak lâzımdır. Milletini ve vatanını kendi nefsinden çok fazla sevdiği için, vatanı uğrunda millî mukavemetin kuvvetlenmesi uğ- runda istikbalini feda ederek şahsî mahrumiyet ve sıkıntılara duçar olan bir kimsenin millî menfaatlere zarar iras edeceği düşünülemeyeceği gibi, sadece bir yazısı ele alınarak ve buna elden geldiği kadar menfi gayeler izafesine çalışılarak mahkûmiyeti istenemez. Bu itibarla müvekkilimiz yazısının T. C. Kanununun 161 ve 163’üncü maddeleri muvacehesinde ya- pacağımız tahliline esas olmak üzere onun neşir hayatında müdafaa etti- ği fikirleri ve millî menfaatlere yaptığı hizmetleri tebarüz ettirerek edebî şahsiyeti üzerinde duracağız: SOLCULARLA MÜCADELESİ Müvekkilimiz Osman Yüksel, istikbalini temin maksadıyla liseyi bitir- dikten sonra Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine girmiş ve bu Fakültenin felsefe kısmından mezun olacağı bir sırada o zaman fakültede karşılaş- tığı manzara kendisini diploma almaktan alıkoymuş ve her türlü şahsî menfaat ve istikbal ednişisini bir tarafa bırakarak memleketin selâmeti uğrunda mücadeleye atılmıştır. Manzara şudur: Birkaç doçent ve profesör ilmî nüfuz ve otoritelerine istinaden müte- madiyen solculuk propagandası yapıyor, bunlar tarafından ahlâkî ve mâ- nevî meziyetlerimiz, burjuva kuruntusu ve ortaçağ kalıntısı gibi gösteri- 8 Müdafaanameler aslında müselsel birer metin halindedir… Taallûk ettiği mevzuların ayırd edibilmesi için yer yer tarafımızdan ara başlıkları konmuştur. Ayasofya Davası   117 lerek gençlik evvelâ millî ruhun tesirinden tecrid ediliyor, bilâhare Karl Marx büyük bir dâhi ve peygamber gibi gösterilerek prensipleri aşılanı- yor. O zaman fakültede bu propagandaların tesirine kapılanlarla kapıl- mayanlar arasında ikilik vardır. Bu duruma cephe alanlar bu yolda olan öğretim üyelerinin gözünden düşme ve sınıfta kalma gibi tehdid ve bas- kılar altındadır. Herkes gibi durumun ciddiyet ve vehametini takdir eden müvekkili- miz mânevi bir ıztırap içerisindedir. Çünkü bu müessesemiz bütün Tür- kiye’ye müsbet ilim nurunu aşılayacak öğretmenleri yetiştiren kıymetli bir müessesedir. Vatanın her tarafına terakki ve feyz bu ilim menbaından dağıtılacaktır. Bu ana menbaa karıştırılacak zehir ilerde vatanın her tara- fındaki her nevi okullara intikal edecek yalnız kendi bünyesinde kalma- yacak, bu türlü hocaların tesirine kapılanlar öğretmen olarak yurda dağı- lacaklar aynı fikirleri aşılıyacaklar, neticeden bu suretle bu zararlı cereyan hendesî bir nisbetle korkunç bir şekilde tezayüd ve sirayet edecektir. OSMAN YÜKSEL SERDENGECfll 33 çalışılarak mahltı'.lıniyeti istenemez. Bu itibarla müvek:­ Jcilimizin yazısının T. C. Kanununun 161 ve 163 üncü maddeler! muvahecesinde yapacağımız tahliline esas olmaık üzere onun neşir hayatmda müdafaa ettiği :fi. kinleri ve milli menfaatlere yaptığı hizmetleri tebarüz ettirerek edebi şahsiyeti üzerinde duracağız SOLCULARLA MÜCADELESt aMüvekkillmiz Osman Yüksel, istikbalini temin maksadiyle liseyi bitirdikten sonra Dil ve Tarih-Coğ­ rafya Fakültesine girmis bu Fakültenin felsefe kısmın dan mezun olacağı -bir srada o zaman fakültede karşı­ laştığı manzara · kendsini diploma almaktan alıkoymuş ve her türlü şahsi menfaat ve istikbal endişesini bir tarafa bırakarak memleketin selameti uğrunda müca­ deleye atılmıştır. Manzara şudur: •Bir kaç doçent ve profesör ilmi nüfuz ve otorite­ lerine istinaden mütemadiyen solculuk propagandası yapıyor, bunlar tarafından ahlaki ve manevi meziyet­ lerimiz, burjuva· kuruntusu ve ortaçağ kalıntısı gibi göster1J:erek gençlik evvela milli ruhun tesirinden tec­ rid edi-liyor, bilahare Karı Marx büyük bir dahi ve peygamber gibi gösterilerek prensipleri aşılanıyor. O zaman -fakültede bu propagandaların tesirine kapılan­ larla kapılmıyanlar arasında ikililc vardır. Bu duruma ƺephe alanılar bu yolda olan öğretim üyelerinin gözün­ den düşme ve sınıfta kalma gibi te:tidid ve baskılar altındadır. uHerkes giıbi durumun ciddiyet ve vehametini tak­ dir eden müvekkilimiz manevi bir .ıztırap içƻrisindedir. Çünkü bu müessesemiz bütün Türkiye'ye müsbet ilim nurunu aşılayacak öğretmenleri yetiştiren kıymetli bir müessesedir. Vatanın her tarafına terakki ve feyz bu il'im menbaından dağıtılacaktır. Bu ana ınenbaa ka­ rıştırılacalc zehir Herde vatanın her tarafındaki her 29 32 IAYASOFYA DAVASI Avukatların Mudafaası 11.7.953 günü, maznun vekili olarak avukat Arif Emre, Sadık Erdem ve M. Emin Altyüz'ün duruşmaya geldikleri görülmüştüı·. Müddeiumumilik maka.mı bu celsede muavinlerden Ha݂dn Egeseli tarafından işgal olunmuştur. Celse açılınca ilk olarak müdafᔕlerden Sadık Er;. dem kısa bir konuşma yapmış, bllahere avukat Arif Emre hazırladığı şu müdafaayı yapmıştır: ·Muhterem hakimler . . . aMilli vicdanın tercümanı va ada-ᔖetiıı tecelıligfilıt olan yüksek mahkemenizde duyduğumuz huzur ve in­ §İrah içerisinde müdafaaınıza başlıyoruz. Gerek mah­ kemelerimize karşı beslediğimiz fömat ve gerekse dava konusu yazının mahiyet ve muhtevası bizleri müdafaa­ dan mi.itağni bir dava karsısında bulunduğumuz kanaa­ tma isal etmiış ise de, sırf bir vazifenin ifası zaruretiıyle bazı noktalara temas edeceğiz. MAZNUNUN NEŞRİYATINDAKİ GAYESİ (45) Herhangi bir muharririn makaleyi hangi maksatla kaleme aldığını hakkaniyete uygun bir şekilde tesbit edebilmek için onun edebi şahsiyetini, karalc.teırini ve neşir hayatında ötedenbeı;i takip edegeldiği idealini bilmek ve nazara almak liizımdır. Milletini ve va.tanı­ nı kendi nefsinden çok fazla ·sevdiği için, va.tam ıığrun­ da milli mukavemetin kuvvetlenmesi uğrundu istiltba­ lini feda ederek şahsi . mahrumiyet ve sıkıntılara duçar olan bir kimsenin mhlll menfaatlere zarar iras edeceği düşüni.ilemiyeceği gibi, sadece bir yazısı ele alınarak ve ·buna elden geldiği kadar menli gayeler izafesine (15) Müdafaa.nameler asbmiıı. müselsel birer me­ tin halind·edk •. Taallük ettiği mevzulıı.rm ayıl'd edile­ bilmesi için yer yeı· t:u·ııJ'ımızdan ara lıaş!ıkları kon­ muştur. 28 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 118  İşte müvekkilimiz bu manzara karşısında kendi gibi durumun veha- metini idrak eden arkadaşları ile bu akışın önlenmesi için her türlü çare- lere başvurmayı birinci planda gelen bir vatan borcu sayıyor ve pek tabiî olarak ferdî istikbalini memleketi uğrunda icabederse feda etmeyi ken- dinden geçmeyi bir şeref addediyor. Serdengeçti oluyor… Bununla beraber neşir yoluyla mücadeleye girişmeden evvel durumun ıslâhını temin maksadıyla ait olduğu Bakanlığa müracaatlar yapılıyor, neticesiz kaldığından devlet büyüklerini o zamanki nüfuzlu milletvekil- lerini ve bilhassa işin mesuliyetini omuzunda taşıyan zevatı vaziyetten haberdar etmek maksadıyla hususî ziyaretler tertib ediliyor. Fakat maa- lesef hiçbirisi hâdiseye lâyıkı veçhile el konulmasına muktedir olamadı- ğından bizzat ve şahsen mücadele zarureti gösteriyor. Bu zarurete binaen fikir mücadelesinin safahatı herkesin malûmudur. Şımarık solcular kabahatlariyle kalmayarak kendilerine cephe alan bu gençleri mahkemelere veriyorlar. Bulgaristan yoluyla Rusya’ya kaçarken öldürülen Sabahaddin Âli, kendisinin komünist olduğunu ve Devlet Kon- servatuvarında etrafındaki gençlere bu fikri aşıladığını söyleyen Nihal Atsız adındaki öğretmeni mahkûm ettirirken diğer taraftan kendilerinin foyalarını meydana çıkaranların başında bulunan müvekkilimiz Osman Yüksel’e Atatürk Bulvarında yanında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin birkaç doçenti olduğu halde hakaret ve tecavüzde bulunmak cüretini gös- teriyor. Aynı zamanda Türklüğe ve Türklere de hakaret ediyor. Yapılan kavga o günün suçüstü mahkemesine intikal ediyor. Bu kavga ve buna inzimam eden Serdengeçti mecmuasının ilk sayısında ‘Bir Fakültenin İçyüzü’ başlığı altında neşredilen yazılar müvekkilimin fakülteden ko- vulmasına ve bu hâdiselerin dâvaları esnasında yapılan tezahüratlar ise milletperver gençlerin Örfi İdare mahkemesine sevkedilmelerine mün- cer oluyor. Hadiselerin hakikatını araştırmaya lüzum görmeden maksatlı veya maksatsız neşriyat yapan bazı gazetelerin aleyhteki propagandaları ve solcuları himaye edenlerin tahrikiyle tevkif edilen ve Sayın Başbakan Adnan Menderes’in muhtelif nutuklarında tabutluklarda işkenceye ve zulme maruz kaldıkları ilân edilen masum ve vatansever gençlerin ara- sında müvekkilimiz de bulunuyordu. Bu gençlerin beraatıyla neticelenen tarihî dâvadan fazlaca basetmeye lüzum yoktur. MAZNUN, MİLLÎ MUKAVEMETİ ARTIRMAYA ÇALIŞMIŞTIR: Görülüyor ki müvekkilim bu milletin istikbali için ve hele millî mu- kavemetin korunması maksadıyla kendisini ve istikbalini feda etmiştir. Onun yaptığı bu hizmet her Türk gencine nasip olmayacak derecededir. Buna mukabil gördüğü mükâfat Fakülteden ebediyen tard ve solcular ta- rafından açtırılan dâvalar sonunda verilen mahkûmiyet kararlarıdır. Bu kadar halisane maksatlarla ortaya çıkan müvekkilimin iddialarının haki- kat olduğu ancak 4 sene sonra anlaşılmış ve savcılık tarafından müvek- kilimi fakülteden kovduran ve fakültede sol cereyanları yayan kimseler Ayasofya Davası   119 aleyhinde âmme dâvası açılmış ve neticeten müvekkilimin maksadı yani bu gibilerin tasfiyesi ancak 4, 5 sene sonra tahakkuk edebilmiştir. Arada- ki bu dört senelik fark, millî mukavemet mevzuunda gösterilen hassasi- yetin kimden sâdır olduğunu, gösterilen ihmal neticesinde millî mukave- mete nasıl zarar iras edildiğini göstermeğe kâfidir. MAZNUNUN NEŞRİYATINDAN NUMUNELER: İşte neşir hayatına atılırken müvekkilimin içerisinde bulunduğu şart- lar bunlardır. Bu şartlar içerisinde kim yetişirse yetişsin eğer kendisinde vatan sevgisi varsa, müvekkilim gibi hareket edecek ve millî menfaatlerin korunması için faaliyete girişecektir. Müvekkilimin neşriyatı, içerisinde bulunduğu bu şeraitin öğrettiklerine uygundur. Müvekkilim sol cereyan- lara kapılanların millî ve ahlâkî terbiyeleri ihmal edilmiş kimseler oldu- ğunu ve bilhassa imanı zayıfların kolayca zehirlenebildiğini bizzat müşa- çent! olduğu "halde hakaret ve tecavüzde buluıunalt c-0- r.etini gösteri݁·or. Ayni zamanda Türklüğe ve Türklere de hal.tar.et ediy"or. Yapı!Bn kav.ga o gilnün suçüstü malı kemesine intikal ediyor . . . Bu kavga v.e. bunrı. inzimam eden Scrdeng.eçti mecmuasının ilk sayısında aBir Fa­ kültenin' içyüzün başlıği altında neşredilen yazılar mü­ vekkilLmin fakülteden kovulmasına ve bu hlldlselerin dılvaları esnasında yapılan tezahüratlar ise milletper. Vf!r ·gençlerin Örfi İdre mahkemesine sevk.edilmelerine müncer oluyor. Hadiselerin hakikatını araştırmaya lü­ zum görmeden maltsaNı veya male:satsız neşriyat yapan bazı gazeteılerin al-eyhdeld propag-andaları ve solcuları himaye edenlerin tahrikiyle tevkif edilen ve Sayın Başbakan Adnan Menderes'in muhtelif nutuklarında ta·butluklarda- işkenceye ve zulme maruz kaldıkları ilan edilen masum ve vatansever gençlerin arasında müvekltilimiz de bulunuyordu. Bu gen9lerii:ı beraatıyla netic2lenen tıırihi davadan fazlaca bahsetmeye lüzum yoktuı-. MAZNUN, MİLLİ MUKAVEMETİ ARTIRMAÖA ÇALİŞMIŞTIR : .Görülüyor ki müvekkilim bu milletin istikbali için ve· hele milli mukavemetin korunması maŚadiyle kendisini ve istiıkbalini feda e1ıın.iştir. Onun yaptığı b.u hizmet her Türk gencine nasip olmayacak derecededir. Buna ·mukabil gördüğü mükafat Fakülteden ebediyen tard ve solcular taı·afmdan açtırılan dAvalı:ır sonunda verilen mahkılmiyet kararlarıdır. Bu kadar haıUsane maksatlarla ortaya çıkan müvekkilimjn idcllalaruun hakikat c;>l:duğu ancak 4 sene sonra anlaşılmııı: ve savcı­ lık tarafından müveltkilimi fakülteden kovduran ve fakültede sol cereyanları yayan kimseler aleyhiride Am­ me davası açılmış ve neticeten . müvekltilimin maksadı ;;'ani bu gibilerin tasfiyesi ancak 4, 5 sene sonra tabak- 31 34 jAYASO>"YA DAVAS! nevi okullara intikaıl edecek yalnız kendi bünyesinde !kalmıyacak, bu tüıılü hocaların tesirine kapılanlar öğ­ :ı:etmen olarak yurda dağılacaklar ve karşılaşacakları tertemiz genç dimağlara ayni fikirleri aşılıyacakılar, neticeden bu suretle bu zararlı cereyan fıendesi bir :nisbetle korkunç bir şekilde tezayüd ve sirayet edecek tir . • işte muvekkilimiz bu manzara karşısında kendi gibi durumun vehaınetini id•alt ·eden arkadaşları ile bUı alnşın önlenmesi iÇin her türlü çarelere başvurmayı bi­ rinci plfıııda geleı1 bİt' vatan borcu sayıyor ve pek tabii alarak ferdi istilcbalini memleketi uğrunda icabederse feda etmeyi kendinden geçmeyi bir şeref addediyor. Serdengeçti oluyor . . . ııBununla ber;:ıber neşir yoluyla mücadeleleye gi-· rişmeden evvel durumwı islahını temin mıiksiıdiyle ait olduğu Bakanlığa müracaatlar yapılıyor, neticesiz kal­ dığından devlet büyük.lerini o zamanki nüfuz.lu millet­ vekillerini ve bilhS.Ssa işin mesuliyetini omuzunda ta­ şıyan zevatı vaziyetten haberdar etmek nİaltsadıyla hu­ susi ziyaretler tertibediliyor. Fakat maalesef hiçbirisi hadiseye liıy:ıkı veçhile el konulmasına muktedir ola­ ma.dığından bizzat ve şahsen mücadeLe zarureti göste­ riyor . .. Bu zarurete binaen fildr mücadelesinin safahatı herkesin maIUmudur. Şımarık solcular lcabahatlariyle kalmİyarak kendilerine cephe alan bu gençleri mahke­ melere veriyorlar. Bulgaristan yoluyla Rusya'ya kaçar· lten öl'dürüılen Sabahaddin Ali, kendisinin komünist ol­ duğunu ve Devlet Konservatuvarında etrafındald genç.­ lere bu fikri aşıladığını söyliyen Nihal Adsız adındald. öğretmeni mahkum cttiriı'ken diğer tarafŒan ltendileri­ nin foyalarını meydana çıltaranların baıımda bulunan müvekkilimiz Osman Yüksel'e Atatürk Bulvarında ya­ randa Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin birkaç do- 30 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 120  hede ettiğinden bu mânevî esasları takviye maksadıyla müessir bir neşir yolu tutmuştur. Teyidi iddia zımnında yüksek mahkemenize ibraz edece- ğimiz Serdengeçti neşriyatı sizlere müvekkilimizin ideali hakkında kâfi kanaat verecektir. Bunlardan birincisi Serdengeçti mecmualarının birinci nüshasıdır. Münderecatı mecmuanın hangi ruh ve maksadı taşıdığını göstermekte ve aynı zamanda hülâsa edilen müvekkilimizin hizmetlerine delil teşkil et- mektedir. İkincisi, müvekkilimizin milî, vatanî, hamasî yazı ve şiirlerini ihtiva eden bu dertleri terennüm eden hisleri dile getiren Bu Millet Neden Ağlar adındaki kitabıdır. Üçüncüsü, tarihimizin en şaşaalı ve şanlı devirlerinden Kanunî Sultan Süleyman devrinde, bu ihtişamı gören bir ecnebi sefirinin hâtıratını ih- tiva eden ve Kanunî Devrinde Bir Sefirin Hatıratı adı altında müvekki- lim tarafından tercüme ettirilerek neşredilen tarihî ve içtimaî değeri olan eserdir, ki gençliğin millî hislerini takviye maksadıyla bastırılmıştır. Dördüncüsü, büyük Türk mütefekkiri Ziya Gökalp’in Türkçülüğün fel- sefesini yapan Türkçülüğün Esasları adındaki eseri olup sol cereyanların yıpratıcı tesirlerine karşı millî mukavemetimizi takviye edeceği düşünü- lerek müvekkilimiz tarafından yeniden bastırılarak neşredilmiştir. MAZNUNUN MİLLÎ HEYECANI Müvekkilimiz dâva mevzuu yazı da dahil olduğu halde bütün yazıları- nı milletine karşı beslediği ve ruhunda sevda derecesinde duyduğu sevgi ve heyecanın tesiri altında yazmıştır. Müvekkilimiz, millî menfaatleri si- yanet pahasına kendi istikbalini feda eden bir mücadeleci olduğu kadar, vatanî ve millî mevzularda duyduğu heyecanın coşkusunluğu altında yazı ve şiirler yazan bir şairdir. Onun gerek edebi şahsiyeti gerek yazıla- rında hâkim olan üslûbu ve gerekse dâva mevzuu yazı gibi aynı zamanda sanat değeri olan yazılarını yazarken ne derece garezsiz ivazsız masuma- ne bir maksat taşıdığı ve sadece vecd halinde duyduğu heyecanın tesiri altında hareket ettiği hakkında mahkemenize bir misal vermek maksa- dıyla, ibraz ettiğimiz Bu Millet Neden Ağlar adındaki kitabın 32 ve 35’inci sahifelerindeki iki yazısının okunmasını istirham ediyoruz.9 Sakarya’nın azit hâtırası karşısında millî heyecanın tesiriyle kendin- den geçen, âdeta şehitlerin mübarek ruhlarından aldığı ilham ile serbest olup bu yazı ve şiiri kaleme alan; ve yine Türk kahramanlığının mütevazi timsali olan Mehmetçik karşısında onun ruhunu içten gelen bir sevgi ile kucaklayan bir vatan çocuğu elbetteki fethin ve Fatih’in hatırasını taşıyan Ayasofya’ya girdiği zaman o devrin şan ve şeref dolu mefahirini hatırlaya- 9 Birer nüshası mahkemeye ibraz edilen bu kitaplar, maznunun tesis ettiği Serdengeçti neşriyatındandır. Birincisi kendi eseridir. Ayasofya Davası   121 cak ve hele koca Fatih’in maksadı hilâfına Ayasofya’nın kilise yapılmasını isteyen kimselere karşı dâva mevzuu yazıda tezahür eden hislerin istilâ- sına uğrayacaktır. BU YAZI, MİLLÎ HEYECANIN MAHSULÜDÜR: Bu yazı şu veya bu maksadı ifade için değil, her Türk gencinin damar- larında dolaşan asîl kanda mevcut kuvvetin, kahramanlık duygusunun ve hürriyet aşkının, tarihî kıymetlerimizin hiçe sayılması karşısında gayriihtiyari şahlanmasından doğan vecd ve heyecanı tesbit için kale- me alınmıştır. Millî hislerin bu şekilde gayriihtiyari bütün samimiyet ve sıcaklığı ile tezahürlerini hürmetle karşılamak lazımdır. Tarihî ve millî mevzularda bu derece hassas ve bu derece ince ruhlu olan ve vatanı uğ- runda şahsî menfaatlerinden feragat ettiğini isbat eden bir vatandaşın, ancak casusların ve şeriklerin fiil ve hareketlerine uyan T. C. Kanununun 161’inci maddesiyle sevkedilerek hiyaneti vataniye gibi en ağır bir suçla USMAᔔ: YUKSEL SERDENGECT: 1 37 l"edi:len tarihi ve içtimai değeri olan eserdir, ki gen89 ğin milli hislerini takviye maltsadiyle bastırılmıştır . • Dördüncüsü, büyült Türk mütefekkiri Ziya Gök­ alp'ın Tüt'lcçülüğün felsefesini yapruı 'l'ÜRlt.ÇÜLÜGÜN ESASLAR! adındaki eseri olup sol cereyanların yıpra­ tıcı tesirlerine karşı milli mukavemetimizi takviye ede­ ceği di.ᔘünüleı·ek müvekltilimiz ta:rafmdan yeniden bas­ tırılara:k neşredilmiştir. MAZNUN1.TN MillJ HEl.'ECANI .Müveldtllimiz dava mevzuu yaı.ı da dahil old;,ığu halde bütün yazılarııı milletine karşı beslediği ve ru­ hunda sevda derecesin{ie duyduğ·u sevgi ve heyecanın tesiri aıltıntla yazmıştır. Müvekltilimiz, milli menfaat­ leri sı,anet pahasına keııdi istikbalini feda eden bir mücadeleci olduğu kadar, vatani ve milli mevzularda duyduğu heyecanın coşkunluğu altında yazı ve şiider yazan bir şairdir. Onun gerek edebi şahsiyet! gerek yazılarında hfıkiın olan üslübu ve · gerekse .hınet¡ik karşısında onun ru- (16) Birer ııiishası rnah!rnmeye ibraz edilcıı bu kitaplar, maznunun tesis ettiği .scrdnııgeçt.i. ncşriy:ı­ tııdandır. iBiriııcisi kemli eseridir-. 33 36 f .AYASOFYA CJA'vASi lruk edebHımiştir. Aradaki bu dört senelik fark, mlll1 mukavemet mevzuunda gösterilen hassasiyetin kimden .sadıi· olduğunu, göstexilen ihmal neticesinde milıll mu­ kavemete nasıl .zarar iras edildiğini göstermeğe kafi­ dir. MAZNUNUN NEŞRİYATINDAN NUMUNELER : .işte neşir hayatına atılırken müvekkilimin içeri­ sinde bulunduğu şartlar bunlardır. Bu şartlar içerisin­ de kim yetişirse yetişsin eğer kendisinde vatan sevgisi varsa, müvekkilim gibi hareket edecek Vt! mil:lt men­ faatlerin korunması için faaliyete girişecketir. Müvek­ kilimin neşriyatı, içerisinde bulunduğu bu §<:raitin öğ­ rettiklerine uygundur. Müvekltilim sol cereyanlara ka­ pılanların milli ve ahlôki terbiyeleri ihmal edilmiş kimseler olduğunu ve bilhassa imanı zayıflarm kolay­ ca zehirlenebildiğini bizzat müşahede ettiğinden bu ma­ ı:ıevt esasları takviye maksadiyle_ müessir bir neşir yolu tutmuııtur. Teyidi iddia zımnında yüksek mahkemenize ibraz edeceğimiz Sexdengeçti neşriyatı sizl¥re müvek­ kilimizin ideali hakkında kafi kanaat verecektir . • Bunlal'ldan birincisi Serdengeçti mecmualarının birinci nüshasıdır. Miliıderecatı mecmuanın l1aııgi nıh ve maksadı taşıdığını göstermekte ve ayni zamanda hülasa edilen nüivekkilimizin hizmetlerine delil teşkil etmektedir. ·İkincisi, müvekkilimizin milli, vatani hamas1 ya­ zı ve şiirleriı:ıi ihtiva eden bu dertleri terennüm eden hisleri dile getiren BU MİLLET NEDEN AGLAR adın­ daki . kitabıdır. ııÜçüncilsü, tarihimi7.in en şaşaalı ve şanlı devirle­ rinden Kanuni Sultan Süleyman devrinde, bu ihtişamı gören bir ecnebi sefirinin hatıratını ihtiva eden ve ICANUNİ DEVRİNDE JJİR SEFİRİN HATIRATI adı al­ tında miivekkiliın tarafından tercüme ettirilerek neş- 32 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 122  itham edilmesi revayı hak mıdır? İlâhi duygularının istilasına uğrayarak heyecanlandığı esnada sarfet- tiği sözlerden dolayı Hallacı Mansur’u idam eden zihniyeti bugün bütün beşeriyet takbih ederken, millî duygularının heyecanına kapılan vatan- daşların bu esnada sarfettikleri sözlerinden dolayı bu terkedilmiş zihni- yete tabi olarak onları zindanlara mı atacağız? BU MEMLEKETTE FİKİR HÜRRİYETİ YOK MUDUR? Halbuki Türk milleti bu zihniyeti bundan 500 sene evvel tasfiye etmiş- tir. Fatih’in muvaffakiyeti sadece madde planında İstanbul’un muazzam surlarını yararak İstanbul’a dahil olmasında değil, aynı zamanda mânâ planında vicdan ve fikir hürriyetini tahdid eden taassubun kalelerini ve hlL'lU içten gelen lıir sevgi ile kucaklayan bir va­ tan çocuğu elbetteki fethin ve F!ıtih'in hatırasını ta­ şıyan Ayasofya'ya girdiği zaman o devrin şan ve şere1 dolu mefahirinl hatırlıyacak ve hele koca Fatih'in ma!ı:­ sadı hilafına Ayase>Iya'rwı kilise yapılmasmı istiyen .kimselere karşı dava mevzuu yazıda tezahiir eden his­ l1erin istilasına uğrıyacaktır. BU YAZI, MİLLi HEYECANIN MAHSULÜDÜR : Bu yazı şu veya bu maksadı if::ıde için değil, her 'l'ilrk gencinin damarlarında dolaşan asil kanda mev­ cut kuvvetin, k.ahrammtlılı: duygusunun ve hürriyet aş­ kının, tarihi kıymetlerimizin hiçe sayılması karşısında gayriihtiyari şahlanmasmdnn doğan vecid ve heyecanı teoıbit için. kaleme alınmıştır. Milli hislerin bu şekilde gayriihtiyari b-ütüu samimiyet ve sıcaklığı ile tezahür­ lerini hi.irmetle karşılamak lftzımdır. Tarihi ve miıllf mevzularda bu de.rece hassas ve bu derece foce ruhlu olan ve vatanı uğruriı:!a şahsi menfaatlerinden ferogat ettiğini isbat eden bir. \ratandaşın, ancak cas.uslarm ve şeriklerinin fiH ve hareketlerine uyan T. c .. Kanunu­ nun 161 inci ımıddesiyle se\•kedilerek hiyancti vataniye gibi en ağır bir suçla itham ediılmesi revayı hak ırudır7 aİlillıi duygularırun istilasına uğrıyarıık heyecan­ landığı esnada saı:fet.ı:iği sözlerden dolayı Hallacı Man­ sur'u idaın eden zihniyeti bugün bütün beşeriyet tak­ bih ederken, milli duygularının heyecanına kapılan va­ tandaşların bu esnada sar.fettikleri sözlerinden dolayı bu terkedilmiş zihniyete tabi olarak onları zindanlara mı atacağız. BU MEMLEKETTE FİKİil. HÜRRİYETİ YOK l\füDUR? .Dalbuld T!irlt I\'llletl bu tlbuiyeti bundan (500) se­ ne evvel tıısfiye etmiştir. Fii.f.ih'in muvaff:ı.kiyetl sade­ ce madde pJı'\DJncla. istanbul'an muazzam surlarını ya- Ayasofya Davası   123 duvarlarını yıkırak bütün beşeriyeti vicdan hürriyetine ve lâikliğe kavuş- turmuş olmasındadır. Fatih’in memleketinde, Fatih’in mabedinde, Fa- tih’in çocuklarına, 500 sene evvel o büyük insanın müslüman olmayanla- ra tanıdığı kadar vicdan hürriyeti, fikir hürriyeti tanımayacak mıyız? Koca Fatih’in beşeriyetin zihniyetini değiştiren bu inkılâbın mâna ve mahiyetinden aradan zaman geçtiği için gaflet ediliyorsa, bu inkılâbın bir in’ikâsından başka bir şey olmayan ve hükûmetimiz tarafından resmen kabul edilen Evrensel İnsan Hakları Beyannamesinden de mi gaflet edi- liyor? Fatih’in ruhlarımıza nefhettiği insan haklarını, millî his ve duyguları vicdan ve söz hürriyetini gönüllerimizden tamamen çıkararak manevî varlıklarımızı da birer boş müze haline mi getireceğiz? OSMAN YUKSEL ᔓ.ERiJENGEÇT: i 39 rarak İsta.nbul'a dahil olmasında değil, ayni zamanda mana planında vtcdım ve fikiı- hüniyetini tahdid edıen &aa.ssubon kalelerini ve duvarlarını yıkarak bütün be­ r,ıerlyeti vicda.n hürriyetine ve laikliğe lta.vuşturmuş ol­ masındadn'. Fiitlh'iıı memleketinde, ıÏatih'iıı mabedin­ de, Jl.i'atilı'in çocukla.l'lııa, 500 sene evvel o büyük insa­ ııun müslüınan olmıyanlara tanıdığı ltadar vicdan hür­ riyeti, fikir hürriyeti tanunayacak mıyız? .Koca Fitilı'in beşeriyetin zihniyetini değiştiren bu bıkılii.bın miina v.e mahiyetinden aradan zaman geçtiği !ı;in gaflet ecliliyorsa, bu inluliibın biı' in'lkiisıııdan baş. ka bir şey olmıyan ve hültiimetimiz tarafmdan resmen kabul edilen Evrensel İnsan Hakları :Beyannamesin­ dende mi gaflet ediliyor? nFatilı'in ruhlaı·ımıza ncOıettiği insan haldarını, milli his ve duyguları vicdıın ve söz hüniyctini gönül­ ıàrimizden tamamen çıkaı-aralc manevi varlıklarımızı da birer boş müze ha.liue ml getireceğiz? TARİH BU HATAYI AFFETMİYECEKTİR : ıBu davanın bir zühul neticesi açıldığını lcıabule 9alışarak biZler durumu mazur görsek bile tarih bu hatayı affetmiyecektir. Tüx .• Milletinin mLllt mukave­ meti bir müzenin cami olmasını istemekle kırılacak kadar zafiyete uğramamıştır. Aksini kabul etmek milli hisleri rencide edecek bir hareket değil midir? aŞu maruzatımızı müvekkilimizin karakter ve hü­ viyetini tebarüz ettirerek yazıyı yazarken içerisinde bu­ lunduğu ruh halini tebarüz ettirmek .ve binnetice suç unsuru olabilecek !:ierhangi bir !rasıt taşımaȳın;ı imk5.n ollnadığını göstermek maksadiyle yapmış bu!ıınuyoruz. Kasıt bulunmadığı için müvekkilimizin ge:-e!t 161 ve ı;erekse 163 üncü maddelere göre mahkürrı edilmeı:.ine i•ııkfanı yoktur. Bu itibarla müvekkilimin beraatımı ka­ ı·ar verilmesini saygılarımızla bilvekale rica edt'riz. Al-"Ukat ARİF EMRE 35 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 124  TARİH BU HATAYI AFFETMEYECEKTİR: Bu dâvanın bir zühul neticesi açıldığını kabule çalışarak bizler durumu mazur görsek bile tarih bu hatayı affetmiyecektir. Türk milletinin millî mukavemeti bir müzenin cami olmasını istemekle kırılacak kadar zafiye- te uğramamıştır. Aksini kabul etmek millî hisleri rencide edecek bir hare- ket değil midir? Şu maruzatımızı müvekkilimizin karakter ve hüviyetini tebarüz etti- rerek yazıyı yazarken içerisinde bulunduğu ruh halini tebarüz ettirmek ve binnetice suç unsuru olabilecek herhangi bir kasıt taşımasına imkân olmadığını göstermek maksadıyla yapmış bulunuyoruz. Kasıt bulunma- dığı için müvekkilimizin gerek 161 ve gerekse 163’üncü maddelere göre mahkûm edilmesine imkân yoktur. Bu itibarla müvekkilimin beraatına karar verilmesini saygılarımızla bilvekâle rica ederiz. Avukat Arif Emre AVUKAT EMİN AKYÜZ’ÜN MÜDAFAASI: Müteakiben avukat Mehmed Emin Akyüz söz almış ve yapılan mü- dafaayı tamamlayıcı mahiyette müdafaada bulunmuş ve aynen şunları söylemiştir: Muhterem ve asîl Türk Hâkimleri… Sanık vekili arkadaşımın rahatsızlığı sebebile vekâleten geçen celse huzurunuza çıktım ve dâvanın esasını bilmediğim için mehil rica ettim. Hakikaten o âna kadar, sanığın, bir yazısı sebebiyle muhakeme edil- mek üzere huzurunuza sevkedilmiş olmasından başka dâva hakkında yakînen bir malûmatım yoktu. İDDİALAR KARŞISINDA İRKİLDİM: Mehil lûtfedildikten sonra, dosyayı tetkik ettim; sanığa isnad edilen fi- ilin (Ayasofya) başlıklı bir yazı yazıp neşretmiş olmasından ibaret bulun- duğunu öğrendim. Bu yazı sebebile hakkında tatbiki istenen maddelerin ilk tahkikat hâkimi kararnamesinde T. C. K.’nun 161’inci maddesi ve müd- deiumuminin son iddiasında ise bu madde ile birlikte 163’üncü maddesi olarak gösterildiğine vakıf olunca hakikaten irkildim. VAKIAYI MAHALLİNDE TETKİK ETTİM: Âmme dâvasını tahrik edenin ve son iddiasında yukarıda gösterilen maddelerdeki cezalarla sanığın tecziyesini isteyenin hepimiz gibi Türk ve Müslüman çocuğu oluşu karşısına, bütün hislerden tecerrüd ederek işin hakikatına varmak için sanığın yazısı üzerinde defalarca durdum. Gerek tek tek kelimelerinin ve gerekse yazının heyeti umumiyesinin taşıdığı maksat, ruh ve mânayı çıkarmaya çalıştım. Yekden yazı bütün vuzuhu ile ortada olmasına ve din ve imana bağlı müslüman bir Türk çocuğunun samimî hislerinin ifadesinden ibaret bulunmasına rağmen, konuyu yazı Ayasofya Davası   125 dışında bir de mahallinde tetkik etmeyi düşündüm. Bunun için şu kısa zaman zarfında İstanbul’a gittim. Müze haline getirildiği tarihtenberi görmediğim Ayasofya’yı bu gözle gezdim. Tam bir hafta önce Ayasofya’da gördüklerimi arzedince yüksek heyetiniz de aynı ruhla tarafımızdan du- yulan heyecanı hissedeceğinizden emin bulunmaktayız. MAZNUN, HİS TARAFI GALİP, MİLLÎ BİR KIYMETTİR: Benden evvel konuşan sayın meslekdaşım, huzurunuzda sanık mev- kiinde oturtulan, Osman Yüksel’in şahsiyeti, bütün yazılarındaki maksat ve istikameti hakkında hepimizin bildiği geçmiş hâdiselere temas ederek kâfi izahat vermiş bulunmaktadır. Sanık Osman Yüksel, yurdumuzun her yeri gibi mübarek bir yerinde Türk ana ve babadan doğmuş, kalbi mücerret bu memleketin hayrı için çarpan müslüman bir Türk evlâdıdır. Tabiî yaratılışı bağlandığı mevzu- larda kendisini her an coşup taşan bir mizaç sahibi yapmıştır. Fikirlerini OSMAN YÜKSEL SERDE/\JGECTıi 4 1 ret bulunmasına rağmen, konuyu yazı dışında bir de mahallinde tetkik etmeyi düşündüm. Bunun için şu kısa zaman zarfında İstanbuıl'a gittim. Müze haline getiril­ diği tarihtenberi görmediğim Ayasofya'yı bu gözle gez­ dim. Tam bir hafta önce Ayasofya'da gördüklerimi ar­ zediııce yüksek heyetiniz de ayni ruhla tarafımızdan duyulan heyecanı hissedeceğinizden emin bulunmakta­ yız. MAZNUN, HİS TARAFI GALİP, MİLLl BİR KIYMETTİR : ·Benden evvel konuşan sayın mesleltdaşım, huzu­ runuzda sanık mevkiinde oturtulan, Osman Yüksel'in şahsiyeti, bütün yazılarındaki maksat ve istikameti hak­ kında hepimizin bildiği geçmiş hadiselere temas ede­ rek kafi izahat vermiş .bulunmaktatlll' . • sanık Osman Yüksel, yurdumuzw1 her yeri gibi mübarek bir yerinde Türk ana ve babadan doğmuş, kalbi mücerret bu memleketin hayn için çarpan müsŽ Iüman bir Türk evladıdır. Tabii yaratılışı bağlandığı mevzularda kendisini her an coşup taşan bir mizaç sahibi yapmıştır. Fildrlerini ifade ederken şiire kaçan ifade ve buluşları sebebiyle ekseriya hissi galip bu­ lunmaktadır. Osman Yüksel'i hepimiz gibi sizde tanır­ sınız. Her millet içinde umumu 11gilendiren milli mev­ zuları bunun gibi his tarafı taşkın şekilde ifade eden kıymetler vardır. Bu kıymetler tarih boyurıcı\ kendi milletleri tarafından idare edilmiş ve şuurlu ve de­ vamlı bir himaye sayesinde, milli hislerin ayakta ve dipdiri tutuılması konusunda kendilerinden büyült isti­ fadeler olunagelmiştir. aAYASOFYıAn NIN Ȓuıd DURUMU : .Dava Jrnnusll yazı, Ayasofya camiinin cami ha­ linden çıkarılmış olması dolayısiyle duyulan şahsi his­ leri ve temennileri ifade etmektedir. Yazıyı ve iddiayı 37 40 /AYASQFVA DAV4SI AVUKAT EMİN AKYÜZ'ÜN MÜDAFAASI : Müteakiben avukat Mehmed Emin Altyiiz söz almı9 ve yapılan müdafaayı tamamlayıcı mahiyette müdafaa­ da bulunmuş ve aynen şunları söylemiştir : aMuhterem ve asil Türk Hakimleri... ıSaruk vekili arkadaşımın rahatsızlığı sebebile y,o. kal.eten geçen celse huzurunuza çıktım ve davanın esa­ sını bilmediğim için mehil rica ettim. •Hakikaten o ana .kadar, sanığın, bir yazısı sebeb1le muhakeme edilmek üzere huzurunuza sevkedilmiş ol­ masından başka dava hakkında y,a)dnen bir malümatun yoktu. İDDİALAR KARŞISINDA İRidLDİM : Mehil lütfedildikten sonra, dosyayı tetkik ettim; sa­ nığa isnad edilen fiilin (AYASOFYA) başlıklı bir yazı yazıp neşretmiş olmasından ibaret bulunduğunu öğren­ .dim. Bu· yazı sebebile hakkında tatbiki istenen madde­ lerin ilk tahkikat hakimi kararnamesinde T. C. K. nun 161 inci maddesi ve müddeiumuminin son iddiasında ise bu madde ile birliltte 163 üncü maddesi olarak gös­ terÜdiğine vakıf olunca hakikaten irkildim. VAKIAYI I\!IAHALLİNDE TETKİK ETTİM • .Amme davasını tahrik edenin ve son .iddiasında y;ukarıda gösterhlen maddelerdeki cezalarla sanığın tec­ ziyesini istiyenin hepimiz gibi Türk ve Müslüman çocu­ ğu oluşu karşısına, bütün hislerden tecerriid ederek işin hakikatına varmak için sanığın yazısı üzerinde defa­ larca durdum. Gerek tek tek kelimelerinin ve gerekse yazının heyeti umumiyesinin taşıdığı maksat, ruh ve manayı çıkarmaya çalıQtım. Yekden yazı bütün vuz.uhu ile ortada olmasına ve din ve iımına bağlı rnüslürnaİ:ı bil' Türk çocuğunun samimi hislerinin ifadesmden iba- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 126  ifade ederken şiire kaçan ifade ve buluşları sebebiyle ekseriya hissi galip bulunmaktadır. Osman Yüksel’i hepimiz gibi siz de tanırsınız. Her mil- let içinde umumu ilgilendiren millî mevzuları bunun gibi his tarafı taş- kın şekilde ifade eden kıymetler vardır. Bu kıymetler tarih boyunca kendi milletleri tarafından idare edilmiş ve şuurlu ve devamlı bir himaye saye- sinde, millî hislerin ayakta ve dipdiri tutulması konusunda kendilerinden büyük istifadeler olunagelmiştir. AYASOFYANIN HUKUKÎ DURUMU: Dâva konusu yazı, Ayasofya Camii’nin cami halinden çıkarılmış olma- sı dolayısıyla duyulan şahsî hisleri ve temennileri ifade etmektedir. Yazıyı ve iddiayı tahlil etmeden önce adı geçen Ayasofya’nın yaşayan hukuku- muz muvacehesinde birkaç cümle ile hukukî durumuna temas edeceğiz. Bilindiği üzere İstanbul şehri bundan 500 sene önce atalarımız tarafın- dan fethedilmiş ve kılıçlarının hakkı karşılığı olarak içindeki her şeyi ile birlikte Türk’e malolmuştur. Fetih günlerini takib eden günlerde, büyük Fatih Ayasofya’yı cami yapmış ve bilâhare tanzim edilen meşhur vakıf- namesinde diğer birçok müesseselerle birliket Ayasofya’yı da cami olarak vakfettiğini bildirmiştir. Vakıflar Umum Müdürlüğünün (Türk Vakfiye- leri) namı altında neşrettiği 1 numaralı cild Fatih Sultan Mehmed’in vak- fiyelerini Arapça ve Türkçe metinleriyle ihtiva etmektedir. Bu cildin mu- kaddemesinde ve 32’inci sahifesindeki metin ile sonraki tercümelerinde Ayasofya’nın Fatih tarafından cami olarak vakfedilmiş bulunduğuna ve 8’inci sahifedeki endekste görüldüğü üzere cildin diğer yerlerinde bu vak- fa ait vezaifin nasıl ifa edileceğine dair geniş tafsilât mevcuttur. VAKFIN HALİ ASLÎSİ TEBDİL OLUNAMAZ: Vakıflar hususunda eskidenberi yaşayıp gelen ve bugün de tatbik edi- len hukukumuza nazaran bir cami (mescid) vakfiyeti tamam olduktan sonra hali aslîsi tebdil ve tağyir olunamaz. Bu mescidin hangi hallerde müstağn-en’anh (kendine ihtiyaç kalmayan vakıf) olacağı vakıf hukuku- na müteallik eserlerde ve içtihatlarda gösterilmiştir. Büyük hukukçu Ali Himmet Berkî’nin vakıflar hakkındaki eserinin 119’uncu sahifesinde baş- layan fasıl, camilerin heyeti asliyesinin tebdil ve tağyir olunamayacağını açıkça izah eylemektedir. Bunun gibi vakfa müteallik tanınmış hukuk ulemamızın eserlerinde ve ezcümle Ömer Hilmi Efendinin Ahkâmülev- kaf isimli eserinin 113 ve 344’üncü meselelerinde buna dair sarahatler mevcuttur. AYASOFYANIN MÜSLÜMAN-TÜRK HÜVİYETİ SİLİNEMEZ: Ayasofya Fatih tarafından cami olarak vakfedildikten sonra tam 480 sene bilâfasıla bu hizmette kullanılmış, bu müddet zarfında bu cami için- de adedi milyarlara varan müslüman Türk ecdadımızın başları secdeye varmıştır. Beş asra yakın bir zaman içinde milyarlara varan müslüman Ayasofya Davası   127 Türklerin bu camide ifa ettikleri ibadetlerin şöyle bir tahayyülü dahi in- sana ne derece heyecan ve istiğrak vereceği izahtan müstağnidir. İçinde beş asır mütemadiyen yapılagelen ibadetler, Ayasofya’nın temelinden zir- vesine kadar bütün maddî varlığını Müslüman-Türk hüviyetiyle sarmış, bu maddî varlığı Türk-Müslüman hüviyetinden ayrılmaz ve tecezzi kabul etmez hale getirmiştir. Tarih boyunca nasıl ki bu yurdu müdafaa için sa- yısız evlâtlarını feda etmiş olan analarla dolu Anadolu’dan Türklük vasfı giderilemezse, Ayasofya’dan da Türk-Müslüman hüviyetinin mânası öy- lece silinemez. DURUM, HUKUKEN MÜDAFAA EDİLEMEZ: Vakıflar Umum Müdürlüğünün kayıtlarından öğrendiğimize göre, beş asırlık vakıf cami şahsiyetini taşıyan Ayasofya, İcra Vekilleri Heyetinin 24 Teşrinisani 1934 tarih ve 2/1589 sayılı kararnamesi ile iki satırlık bir yazı 0'.JtvlAl>J YUrSEI_ SERDENGECTi 1 Ȭ3 aAYASOFYA• NIN .MÜSLÜMAN - TÜRK HÜVİYETİ. SİLİNEMEZ : aAyasofya Fatih tarafından cami olarak vakfedil­ dikten sonra tam 480 sene bilD.fasıla bu hizmette kul­ lanılmış, bu müddet zarfında bu cami içinde adedi milyarlara varan müslüman Türk ecdadımızın başları secdeye varźtır. Beş asra yalcın bir zaman içinde mil yarlara varan müslüman Türklerin bu camide ifa ettik leri ibadetlerin şöyle bir tahayyülü dahi insana ne derece heyecan ve istiğrak vereceği izahtan müstağ­ nidir. İçinde beş asır mütemadiyen yapılagelen iba­ detler, Ayasofya'nın temelinden zirvesine kadar bü­ tün maddi varlığını Müslüman - Türk hüviyetiyle sar­ mış, bu maddi varlığı Türk - Müslüman hüviyetinden ayrılmaz ve tecezzi kabul etmez hale getirmiştir. Ta­ rih boyunca nasDl ki bu yuı·du müdafaa i_çin sayısız evlatlarını feda etmiş olan analarla dolu Anadolu'dan Türklük vasfı giderilemezse, Ayasofya'dan da Türk - Müslüman hüviyetinin manası öyl-ece silinemez. DURUM, HUKUKEN MÜD.Al!"'AA EDİLEMEZ : • Vakıffar Umum Müdiirlüğiiıün kıı.yıtlarındo-n öğrendiğimize göre, beş asırlık vakıf cami şahsiyetini taşıyan Ayıısofya, İcra Vekilleri lleyetinJn 21 Teşrini­ s:ı.n.l 193' ta.rih ve 2/1589 sayılı kararmımesi ile iki sa• tırlık bir yazı ile müze haline getirilmiştir (d?). (47) Vakdllar Umum Müdürlüğü kay:tlarında gö­ rülen bahsi geçen kararnameyi o zamanki resmi gaze­ tede bulamadılt. Yaptığımız tetkikat neticesinde bu­ ııun nneşredilmeyen mukan·erato arasında bulunduğu anlaııılmıştır. (Niçin neşredilmemiıı niçin saklamışlar, gizlemişler. Bu üzerinde durulacak bir meseledir.) ·Yalun ge.-çmişimize bakıp hüf-ızıılarımızı yoldl'a­ dığırnızda, Ayasofya'nın cami ilten müze haline getiri- 39 42 IAVASOFYA OAVASI tahUl etmeden önce adı geçen Ayasofya'nın yaşayan hukukumuz mı.wachcsindc bir kaç cümle ile hııkukl durwnuna temas edeceğiz. uBblindiği üzere İstanbul şehri bundan 500 sene önce atalarımız tarafından fethedilmiş ve kılıçlarının hakkı karşılığı olarak içindeki her şeyi ile birlikte Türlı:'e malolmuştur. Fetih günlerini takibeden günler­ de, büyüle Fatih Ayasofya'yı cami yapmış; ve bilaha­ re tanzim edilen meşhur vakıfnamesinde diğer birçok müesseselerle birlikte Ayasofya'yı da cami olarak vakfettiğini bildirmiştir. Valƈıflar Umum .Müdürlüğü­ nün (Türk Vakfiyeleri) namı altında neşrettiği 1 nu­ maralı cild Fatih Sultan Mehmed'in vakfiyƉlerini A­ rapça ve Türkçe metinleriyle ihtiva etmektedir. Bu cildin multaddemesinde ve 32 nci sahifesindeki metin ile sonraki tercümelerinde Ayasofya'nın Fatih tarafın­ dan cami olarak vakfedilmiş bulunduğuna ve 8 inci sahifedeki endekste görüldüğü üzere cildin ctiğer yer­ lerinde bı.i vakfa ait vezaifin nasıl ifa edileceğƊııe dair geniş tafsilat mevcuttur. VAKFIN HALİ ASLiSİ TEBDİL OLUNAlVLAZ : • ValƋıflar hususunda eskidcnberi yaş.:ıyl!J gelen ve bugün de tatbik edilen hultultumuza nazm·an bir cami (mescid) vakfiyeti tamam okluktan sonra hali aslisi tebdil v.e tağyir olunamaz. Bu mescidin hen,gl halılerde müstagnenanh olacağı vakıf hultukunıı mn­ teallik eserlerde ve içtihatlarda gösterilmiştir. Büyük hultukçu Ali Himmet Beı·!ti'nin vakıflar hı:ıldtındaki eserinin 119 uncu sahifesinde başlıy;:ın fasıl, camilerin heyeti asliyesinin tebdil ve tağyir olunamıyacağını a­ !llkça izah eylemelıitedir. Bunı.ın gibi vakfa müteaıI­ lilt tanınmış hukı.ık ulemamızın eserlerinde ve ezcüm­ le Ömer Hilmi Efendinin Ahkamülevkaf isimli eseri­ nin 113 ve 3ı14 üncü meselelerinde buna dair sarahatJer mevcuttur. 38 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 128  ile müze haline getirilmiştir.10 Yukarıda işaret ettiğimiz Vakfı hukukumuza nazaran bir caminin ve hele Ayasofya’nın müze haline getirilmesi hukuken ve kanunen caiz bu- lunmamaktadır. Mevzuatımız bu hususta hiçbir makama selâhiyet ver- memiştir. İcra Vekilleri Heyetinin kararıyla 20 seneye yakın bir zaman- danberi müze haline konmuş olması ancak fiilî bir durumdur. Hangi zaruret ve saiklerle yapılmış olursa olsun bu durumun hukuken müdafa- ası mutasavver değildir. TATBİKİ İSTENEN 161’İNCİ MADDENİN KISA TAHLİLİ: Ayasofya’nın müze haline getirilişinin, mevzuatımız muvacehesinde durumuna kısaca işaret ettikten sonra savcının sanık hakkında tatbikini istediği maddeleri kısaca gözden geçireceğiz. Müddeiumumilik makamını işgal eden zat son iddiasında müvekkili- mizin bu yazı ile (âmmenin telaş ve heyecanını mucip olacak veya halkın mâneviyatını kıracak veya düşman karşısında memleketin mukavemeti- ni azaltacak şekilde asılsız, mübalâğalı veya maksadı mahsusa müstenid havadis veya haberler yaymak suretiyle millî menfaatlere zarar verdiğini) ve ayrıca (lâikliğe aykırı olarak devletin içtimaî veya iktisadî veya hukukî temel nizamlarını kısmın de olsa dinî esas ve inançlara uydurmak ama- cıyla veya siyasî menfaat ve şahsî nüfuz temin ve tesiseylemek madsadıy- la dinî veya dinî hissiyatı veya dince mukaddes sayılan şeyleri âlet ederek propaganda yaptığını ileri sürmekte ve binnetice vatan hainlerine ve ka- tillere verilebilecek cezaların verilmesini istemektedir. YAZIYI, SUÇ UNSURLARI BAKIMINDAN, İNSAF İLE MÜLÂHAZA EDELİM: Ayasofya takriben 20 sene evveline gelinceye kadar 5 asırdanbe- ri Türk’ün ibadet yerlerinden biri iken müze haline getirildiği sıralarda kimsenin telâş ve heyecanını mucip olmamış, asırların olgunlaştırdığı bu mübarek millet, o zaman o kararı da sükûnetle karşılamıştır. O tarihten bugüne kadar, bu konuda hiçbir hareket olmamış bulunması da bu husu- su teyid etmektedir. Milletimizin, hükûmetleri tarafından alınan karara itaatı karşısında, bir komşu millet matbuatından bazılarının takındığı taşkır tavır ibret- le mütalâa edilmeye sezadır. Onlar, ortada hiçbir sebep yokken, birden 10 Vakıflar Umum Müdürlüğü kayıtlarında görülen bahsi geçeen kararnameyi o zamanki Resmî Gazete’de bulamadık. Yaptığımız tetkikat neticesinde bunun neşredilmeyen mukarrerat arasında bulunduğu anla- şılmıştır. (Niçin neşredilmemiş niçin saklamışlar, gizlemişler. Bu üzerinde durulacak bir meseledir.) Yakın geçmişimize bakıp hâfızalarımızı yokladığımızda, Ayasofya’nın cami iken müze haline getirilişi, lâikliğin vicdan hürriyeti üzerinde baskıyı tecviz eden bir mânada anlaşılmaya başlandığı ve yer yer bu istikamette tatbikatın görüldüğü zamana tesadüf eder. O zaman ki bu memlekette bir çok secde edilen yerler şu veya bu bahane ile yıktırılmış ve bir çoklar da depo, ardiye vesaire gibi hizmetlere tahsisine mü- saade olunmuştur. 14 Mayıs demokrasi inkılâbından sonra depo ve ardiye iken cami haline iade edilmiş birçok emsalinin bulunduğunu hepimiz bilmekteyiz. Ayasofya Davası   129 Ayasofya’nın kilise haline getirilmesi yolunda taleplerde bulunmaya baş- lamışlar ve hatta bu uğurda fiilî bazı tezahürlerde dahi bulunmuşlardır. İşte, o sıralarda, o gibi şartlar muvacehesinde yazılan bu yazıdan dolayı yazar ancak takdir edilebilirdi. Nitekim, yazı yazıldığı ve neşredildiği sı- rada böylece takdir hisleriyle karşılanmış, bu yüzden kendisine neden bu yazıyı yazdığı hakkında sual sormayı kimse aklından dahi geçirmemiştir. Dâva konusu yazı Serdengeçti mecmuasının Ağustos 1952 tarihli nüs- hasında intişar etmiştir. Dâva ise bundan aylarca sonra açılmış bulun- maktadır. Yazının intişarından dâva tarihine kadar hatta dâva tarihinden bu âna kadar Ayasofya’nın tekrar cami haline getirilmesi temennisi dola- yısıyla âmmede değil, fertlerde dahi en küçük bir telâş ve heyecan eseri görülmemiştir. Neşrinden sonra bu kadar zaman geçip yazının tesiri de- recesi bilfiil anlaşılmış bulunduğu halde müddeiumuminin, (âmmenin telâş ve heyecanını mucip olma) unsurunu nereden arayıp bulduğuna akıl erdirmek mümkün olmamıştır. :ms ve inançlara uydurmak aınaciyle veya ᔒivasl men­ lııat veya şahsi nüfuz temin ve tesis eylemek malt.Se­ diyle dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes sa­ yılan IJeyıleri alet ederek propaganda yapbğını Heri sliı"ınekte ve binnetice vatan hainlerine ve katillere verllebilecelt cezaların verilmesini istemektedir. YAZIYI, SUÇ UNSURLARI BAKIMINDAN, İNSAF İLE MÜLAHAZA EDELİM : •Yüksele hey' etinizi her türlü suizanlardan tenzih ederek bu iddiayı yapan müddeiumuminin Türklük,. Müslümanlık ve nihayet insanlık duygularına hitap­ cdiyor. ve dava konusunda kendilerini iıısaf ve müla­ hazaya davet ediyoruz. YAZI, TELAŞ YARATMAMIŞTIR : cAyasofya takriben 20 sene evveline gelinceye ka­ dar 5 asırdanberi Türkün ibadet yerlerinden biri iken müze haline getiı-ildiği sıralarda kimsenin t’iaş ve he­ yecanını mucip olmamış, asırların olgunlaı;hrdığı bu mübarek millet, o zaman o kararı da sükfrıetle karşı­ ldmıştır. O tarihten bu güne kadar, hu koııucla hiçbir hareket olmamış bulunması da bu Hususu teyid ct­ mekl:edir. ·Milietimizin, lıi.UtCımetlel'i tarafından alınan ka­ rara itaatı karşısında, bir komşu millet matbuatından bazıılarınm takındığı taşkın tavır ibretle mütalaa e­ dilmeğe sezadır. Onlar, ortada hiçbir sebr.p yokken, birden Ayasofya'nın kilise haline getirilmesi yolunda­ talcplerde bulunmağa başlamışlar ve hatta bu uğurda fiili bazı teznhürlcrde dahi bulunmuşlardır. İşte, o sıra larda, o gibi 5ar.tlar muvacehesinde yazılan bu yazıdan ofyı.ı, bugün, bütün elbiselerinden soyulmuş, ölü bir mezar sükütu içinde bomboş durmaktadır. Avlusun­ daki şadırvanlar kurumuş, camiin içindeki hahlar, ·du­ varlardaki levhalar, yazılar hepsi kaldırılmış... Çok büyük oldukları için yerlerinde bırakılan sE:kiz levha ile rnalıklık birkaç cümle yazıdan başka, beşyüz sene jçinde müslüman Türkün camiye giydirildiği elbiseler­ den hiçbiri yerinde değil. Bugünkü halile Ayasofya, ayakta duran, manasından tecerrüd etmiş bir taş ve ;ı;ütun yığını halindedir. Ziyaretçiler, içeriye ayakkabı ile girmekte ve sokakta dolı:ışır gibi hiçbir kayda tabi olmadan dolaşab11mektedir. Üzerinde yürünülen zemin yer yer kazılmış, bu binanın ilk zamanlardaki temel­ lerinden bazı yerler meydana çıkarılmış... Bu çukur­ larda biriken temel .suları yosunlaşmış .ve kolanakta ... Koca bina içinde dıört bekçi... her biri bir köşede yerde taşlar üzerine oturmuş ... Öyılece ziyaretçi beklemekte. Camiin duvarları yer yer taş ve sıvaları rlöktilmüş .. . Her taraf hali üzre terkedilmesinin kirliliği içinde .. . Dehlizler . karanlık... Cami halinde iken mevcud olan elektrik tesisatı kaıldırılmış... Yalnız, yağ kandilleri boş ve metruk bir halde yerlerinde asılı durmakta ... Koca abide, lrnca eser, gezdiğim bir saat zarfında ben· den başka ügü kadın ve beşi erkek olmak üzere sekiz (Rum vatandaş) tarafından ziyaret edildi. Ayasoiya'­ nm cami halindeki ruhaniyetini yakinen görüp bilen­ ler için bugünkü hali halcikaten hüzün verici bir hal­ dir. Eski halini bilip r,uhaniyetinden feyz almış o!an­ ıa·r içinde biraz hassas bulunanların müv.ekkilim Os· man Yüksel gibi heyecana gelmemesine imkan yok­ tur. Bu tesir ve neticeyi bizzat yaşamış olmaklığım se­ bebile yüksdzk heyetinize arzetmeğe cesaret buluyo­ rum. Ayasofya'yı gezerken duyduğum hislerin mahiyet ve kuvvetini sizlere duyurabilmem için kelime bul- 47 için bilirkisi tetkikatına lüzum görmüş ve memlekette tanınmış olan · hatta beynelmilel şöhreti bulunan bir ilim adamımız Profesör İsmail Hakkı Baltacıoğlu'na yazıyı tetkik ettirmiştir. Bu muhterem .zat, müvekkili· min yazısını her bakımdan hakiltaten incelemiş ve 2.4.953 tarihli bir rapor vermiştir (48). ·Davamızda müvekkilimizin lehine olduğu için de­ ğil, hakikaten akıl ve hiltmete, kanunların ruhuna, in­ san halaları ve cemiyet nizamı prensip ve gereklerine uygunluğu bakımından, bu bilirkişi raporu, adli ede­ biyatımıza geçecalc kıymette bir vesika olarak karŞı­ mızda durmaktadır. Müvekkilimizin yazısının mahi­ yeti haltkında şu vukuflu tahlilden sonra bir de bizim tahlile girişmemiz zaid bulunmaktadır. YAZIDAKİ CÜMLELERİ, MEVRİDİNE HASRETMEK L.Aznvmra : uAncak şu kadarını söyemek lazımdır ki, bu yazı kendi mevzuu ve çerçevesi içinde mütalfıa edilmek, muhtevasına geçen kelimeleri (Fatih'in mabedinden ki tabı mübini, bu ulu dini kaldıran kim?) gibi cümJeler, elin ve kitabın memleltetten Italdırıldığı manasında ol­ mayıp, mücerret Ayasofya camiinden kaldırıldığı ma• nasındadır ve bugünkü hale nazaran · da hakikatin tam bir ifadesidir. AYASOFYAYI BUGÜNKÜ HALİYLE GÖRMEK HER KESİ BÖYLECE DUYGULANDIRMAKTADIR: •Yukarıda da işaret ettiğimiz veçhile, bir hafta önce bizzat vaki olan ziyaretimiz, vakıalara dair söy­ lenenlerin doğruluğunu bize göstermiş bulunmaktadır. (48) Bilirkişi raporunun metni üçüncü sayımızda aynen neşredildiği cihetle, rapoı·dan aıiınıp müdafaa­ namemize konmuş bulunan cümleler, teltrar olma­ ması için buraya dercedilmeŢtir. 46 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 136  Müvekkilim Osman Yüksel, sorgularında bu yazıyı, Ayasofya’yı ziya- ret ederken zaptedemediği göz yaşlarının tesiriyle yazdığını açıkça söy- lemiştir. Aynı göz yaşları bende de aktığını ve o göz yaşları akarken bir an mâbedin koca ve kalın duvarları kaybolup gözümün önünde binlerce şühedanın canlanarak bana hitab ettiğini ve aramızda sessiz ve kelimesiz bir konuşma cerayan ettiğini söylersem, hissen benden daha galip olan müvekkilimin ziyaret esnasında neler duyduğunu şöylece esas hatlarıyla tahmin etmekte güçlük çekmezsiniz. O, bu duygularını kaleminin kudreti nisbetinde yazısına aksettirmekten başka hiçbir şey yapmamıştır. Ve an- cak şunları söyleyebilmiştir: 52 [AYASOFY4 DAVASi makta acz içindeyim. Yalnı7. şu kadarını söyliyeyim ld, ziyaret için bilet alıp kapıdan içeri girdiğim andan, orayı terJredeceğim ana kadar hemen her anım göz­ yaşlar} içinde geçmiştir. Öyle anlarım oldu ki, içim­ den boğula boğula ağlamak geldi, ba[;ikaları görmesin diye karanlık bir dehlize girdim... Ve orada siUăO.nete gelmeğe çalıştım. Hislerine oldukça hakim bulunan ben dahi ziyaretim esnasında gördüğüm manzaradan bu kadar müteessir olursam, Osman Yüksel gibi his-­ leri çok galip bir müslüman Türk çocuğunun ne hale geleceğini tahminde güçlük çeltiılmez. Kararınız ne olur sa olsun, yolunuz İstanbul'a düştüğü anda, burayı siz de bir defa geziniz .•. Ve kendinizi Osman Yüksel'in ye­ rine koyarak etrafı öylece mütalaa ediniz... Buranın eski ruhaniyetli halini bilenler göreceıltlerdiı- ki, Os­ man Yüksel, ziyaretin kendisinde hasıJ ettiği hisleri bundan başlta türlü ifade edemezdi. Nitekim o da ya­ zısında Ayasofya'da duyduklarını ve temennilerini ifa deden başka bir ǒey yapmamıştır. Bu gibi tesirler al­ tında yazılan yazılarda çok dalla şiddetli heyecan ifa­ deleri bulunsa bile, yazarına başka türlü kasıdlar iza­ fe ediıl emez ... ve edilmemelidir de ... oMüveltldlim Osman Yüksel, sorgularmda bu ya­ zıyı, Ayasofya'yı ziyaret ederken zaptedern.ediği göz yaşlarının tesirile yazdığını açıkça söylemiştir. Aynı göz yaşları bǓnde de aktığını ve o göz yaşları akarken bir an m:'ıbedin koca ve kaim duvarları kaybolup gö­ zümün önünde binlerce şühedanın canlanarak bana hitabettiğini ve aramızda sessiz ve kelimesiz bir ko­ nuşma cereyan ettiğini söylersem, hissen benden daha galip olan müvekkilimin ziyaret esnasında neler duy­ duğunu şöylece esas hatlarile tahmin etmekte güglük çekmezsiniz. O, bu duygularını kaleminin lOudreti nis­ betinde yazısına aksettirmekten başka hiçbir şey yap­ mamştır. Ve ancak şunları söyliyeb1lmiştir: 48 Ayasofya Davası   137 İŞTE DAVAYA KONU OLAN YAZI: Ayasofya Ey İslâm’ın nûru, Türklüğün gururu Ayasofya! Şerefelerinde fethin, Fatih’in şerefi ışıl ışıl yanan muhteşem mâbet!.. Neden böyle bomboş, ne- den böyle bir hoşsun? Hani minârelerinden göklere yükselen, tâ… mâve- radan gelen, ezanlar?! Hani o ilâhî devir, ilâhî nizamlar!.. Ayasofya ses vermiyor! Ayasofya bir hoş, Ayasofya bomboş!.. Hani nerde, şu muhteşem minberde, binlerce erin, binlerce gazinin baş koyduğu şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşıyor?! Aya- sofya Ayasofya! Seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim? Hani, gönüllerden kubbelere, kubbelerden gönüllere gürül gürül akan, sineler yakan Kur’ân sesleri?! ')''M;\N YUKSEL ',E RDl:ūJGECTi! S3 İŞTE DAVAYA JKONU OLAN YAZI: ᔑ y:ji\SEL SERDEclGE(, Tİ! 61 olunca ne gibi bir hususi maksadım, ınenfaatım ola· bilir? 1 Ayasofyya'ya müezzin mi olacağım, imam mı? Asıl hususi maksatları olanlar karayı ak akı kara göstere­ l'ek her ne bahsına olursa olsun bizi mahkfım ettirmek isteyen müddeiumurnilerdir. Sayın savcımız, geçen celsede serdettiği iddiana· mcsinde, Ayasofya'dan bahsederken mütemadiyen, ıısslında lcilise olan», uaslında kilise olam> deyu kilise kelimesi üzedııde israrla durdular. Bana bu çok ağır geldi !. Muhterem savcımız, bırakalım onu Rumlar söylesin.. Biz Türküz, Miislümanız. Biz, bize yalaşanı 6Öyllyelim. Aslın d'1 bizim de maymun olduğumıız töyleniyor.. Şimdi hangi baba yiğit ben maymunum elleye bir iddiada bulunabilir.. Eskiden, bundan 1000 sene evvel İslam • Türk ; istilalarından evvel, Anado­ lu'ya «Diyar·• Rum» deniliyoı·du. Yoksa Ayasofya gibi bizim olan, bizden olan herşeyl yılap, silip süpürüp Anadolu'yu ela tekrar.. Diyar-ı rum, mu yapacağız? .. Athenagoras bunu duysaydı savcımızı alnından öper· di .. Bu ne mantık, bu ne iş, bu ne gidiştir !. Sonra sa· ym savcımızın iddiċ ettiği gibi ben bu yazımda hiç bir dini lıaUa bir milleti itham etmedim. Ben kendi kendimizi tenkit ettim. Yazınuz da sadece «köhne Bi· z.ııns,, tabiri vardu·. Bu tarihin hükmüdiir. Bunu Bi· zans tarihcilcri dahi itiraf ediyorlar .. Kraldan ziyade kı­ ırıaJcı, Kostaııtindcn ziyade Kostantincl olmak neye? ! .. Biz bir hakikatı tesbit ettik. Bu hakikat şunlar : 500 yıldır cami olan bu büyük mabet cami olmaktan çıkmıştır, çıkarılmıştır. Evvelfı hukuken, kanunen bu· na hiç bir kurul ve otoritenin hakkı yoktur. Yine sav· ClDlD iddiası hilafına, dinimizin tebcil ve takdis ettiği «Allah Muhammed» gibi levhalar, büyük isimler yer­ lere indirilmiş, çok büyük oldukları için kapı dışarı edilememiştir. Gözlerimle gördüm ... 57 60 jMASCJFYA DAVAS! imanının sesini duymuş, duyurmuş .. Çoktandır öksüz kalan minarelerde bir ezan sesi, duymalı: istemiş. Çok mu; insaf edilsin !. El insaf .. Neredeyiz. Hangi memle­ ketteyiz? Bidayette · de . söylediğim gibi savcılık bu davayı yanlış yere getirmiş .. Dosyayı Yunanistan'a göndersey· eli daha iyi etmiş olurdu. lstanbul'un, hatta İzmir'in Ywıan olduğunu söyli· yen, bwıun üzerine şiirler kasideler yazan Yunan mu harrirlerini, şairlerini Ywıan hükumeti teşvik, tebcil ederken, Ayasofya da tekbir ses, tekbir sesi, ezan sesi işitmek istiyen bir insanı bizimkiler vatana ihanet suçuyla ağır ceza mahkemelerine sevkediyor ... Bu mukayese beni çıldırtıyor, çıldıı·tıyor beni !. San.ki kar.şunda, iddia makamında, Müslüman bir Tür kü değil, Athcnegorasın mümessilini görüyonun J. 'Ür pcriyorum !. ürpcrlyorunı ! ... Din gayretiyle, iman gayretiyle kurtulan, şehitler ve gaziler memleketi olan bu memlekette lcencii öz vatanımızda, kendi vicdanımızın kendi imanıı:llızın kendi tarihimizin, sesini duyurmak, neden, niçin han· gi ölçülere göre suç oluyor? !. Anlamıyorum, anlamıyorum. Sayın savcımıza gÖ· re biz bu yazıda samimi değilmişiz .. Ne bilmişler?. Ne­ reden bilmişler, kalbimize mi girmişler? Acaba kalbi· rniz solda olduğu için bize solcu mu demek istiyorlar?. Onun için mi, solculara, sabotajcılara «5». kollara tŜtr bik edilen 161. maddeyi bize tatbik etmek istiyorlar. Samimiyet !. Ben serapa samimiyet, serapa iyi niyet serapa göz yaşı olan bir adamım .. Bu yazıyı yazarken ağlıyordum. Arkadaşlara oku. dum .. Onlar da ağladılar, israrla rica ettiler : Bunu önümüzdeki sayıya koy diye .. Ben, de koydum. Yine iddia makamı yazımızda bir taklm husust maksatlar arıy-0r. Rica ederim: Benim, Ayasofya Cami 56 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 146  yapacağız? Athenagoras bunu duysaydı savcımızın alnından öperdi. Bu ne mantık, bu ne iş, bu ne gidiştir! Sonra sayın savcımızın iddia ettiği gibi ben bu yazımda hiçbir dini hatta bir milleti itham etmedim. Ben kendi kendimizi tenkit ettim. Yazımızda sadece köhne Bizans tabiri vardır. Bu tarihin hükmüdür. Bunu Bizans tarihçileri dahi itiraf ediyorlar. Kraldan ziyade kralcı, Kostantin’den ziyade Kostantinci olmak neye? Biz bir hakikatı tesbit ettik. Bu hakikat sunlar: 500 yıldır cami olan bu büyük mâbet cami olmaktan çıkmıştır, çıkarılmıştır. Evvela hukuken, ka- nunen buna hiçbir kurul ve otoritenin hakkı yoktur. Yine savcının iddiası hilâfına, dinimizin tebcil ve takdis ettiği Allah, Muhammed gibi levhalar, büyük isimler yerlere indirilmiş, çok büyük oldukları için kapı dışarı edi- lememiştir. Gözlerimle gördüm… Bizans devrine ait ne varsa, büyük bir itina ile ortaya çıkarılmış, biz- den olan, bize hitap eden her şey imha edilmiştir. Ayasofya şimdiki ha- liyle içinde mum yanmayan, istavroz, günah çıkarılmayan bir kilisedir. Elbette Mülsüman bir Türk olarak, bundan hüzün duydum. İdare ve si- yaset adamları ne derlerse desinler, nasıl düşünürlerse düşünsünler. Biz her yapılan değişikliği alkışlamak, her olanı, her söyleneni, kabul etmek mecburiyetinde değiliz! Acı duymak hakkımız da mı yok! Muhterem Hâkimlerim! Sayın savcımız 161. Madde de tutmayınca işi bu sefe 163. Maddeye nak- letti. Öyle ya beğen beğendiğini, herkes reyinde hür. Demokrasi bu. Biri tutmazsa biri tutar. Neredeyse bütün maddeleri üzerimde tatbik edecek! At babam at… 163. Madde. Dini neşriyat yapanların başında Demokles’in kılıcı gibi sallanan meşhur madde. Bu maddeye göre Devletin esas nizam- larını sarsmak. Bu nizamı dini inançlara uydurmak, siyasî nüfuz ve şahsî menfaat tesis eylemek.. Dini siyasete âlet etmek.. Duya duya, söylene söy- lene ezberlediğimiz bu madde. 161. gibi bütün bunlar da benim mizacım, yolum, dâvam hilâfına zıd iddialar, isnadlar. Şu Ayasoya yazısı devletin hangi içtimaî nizamını sarsmış Allah aşkı- na… İksitadî mi, siyasî mi, içtimaî mi? Siyasî menfaat.. Ben siyaset, parti, patırtı deyince Kaf dağının arkasına kadar kaçan adamım. İçi parça parça olan adamım! Ne siyaset, ne kiyaset, ne riyaset… Hiçbir şey yok bende.. Hiçbir partiye, hiçbir siyasî, gayrı siyasî teşekküle girmiş değilim. Hiçbir yerin, hiçbir adamın adamı değilim. Dini siyasete âlet etmek.. âlet olmak.. ve hele din gibi mukaddes bir duyguyu âlet olarak kullanmak, en çok iğrendiğim şeyler. Hepsinden el Hazer!.. El insaf!.. Nice nice mahkûmiyet ve mahrumiyetlere göğüs gerdi- ğim 7 senede ancak 20 sayı çıkarabildiğim şu mecmua ile mi? Şahsî nü- fuz, siyaset, servet… Ayasofya Davası   147 Muhterem Hâkimlerim! Biz kurultay, nutuk, politika adamları değiliz. Samimi, mümin, gerçek dâva adamlarıyız. Bize isnad edilen suçları şiddet ve nefretle reddediyo- rum. Buraya kadar oynanan siyaset oyunudur. Şimdi II. Ağır Ceza Mah- kemesi’nin huzurundayım. Artık politika bitmiştir. Vicdanlar, kanunlar konuşacaktır. Benim beraatım için fazla değil, Adaletin A harfi kâfidir. Sizden bunu bekliyorum. Osman Yüksel Ağırceza Mahkemesi’nin Kararı: Maznun vekilleri tarafından yapılan müdafaadan sonra hâkimler he- yeti müzakereye çekilmiş ve tekrar celse açıldığında esbabı mucibeli ka- OSMAN YUi".SEI_ SERDt'NGEC ri i 63 çok iğrendiğim şeyler. Hepsinden el Hazer! .. el insaf ! .. Nice nice mahkumiyet ve mahkfııniyetlere göğüs ger· diğim 7 sene de ancak Utlal'ı devMp seni camiye çevirecek· ler . . . . . . Göz yaşlariyle abdest alarak secdelere kapana· caklar ... TebUI ve tekbir sedaları boş kubbelerini ye- niden doldul'acak. . . İldnci biı' fetih olacak... Ozanlar bwıwı destanını, ezanlar bunun ilanını yapacaklar." Sessiz ve öksüz minarelerinden yükselen tekbir sesleri fczaları inletecek. Şercfclerin yine Allah ve onun sevgili peygamberi Hazreti Muhammed'in şerefine ışıl ışıl yanacak.. Biitlin dünya Fatih dirildi sanacak .. Bu ola· calc Ayasofya, bu olacak !.. İkinci bir fetih, yeni bir basübadelmevt .. Bu muhakkak ... Bu günler yakın belki yarın, belki yarından da yalandır). Gibi sözlerle milli menfaatlara zarar verecek tarzda faaliyette bulunmalı:· tan ibarettir. «Maznun sorgusunda : Ayasofya başlıklı yazıyı milli mukavemetleri kırmak maksadiyle yazmadığını,. 60 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 150  lebinde bulunmuş ise de; mahiyeti yukarıya aynen dercedilen yazı; maz- nunun safahattaki savunması, bilirkişi mütalâası, dosya münderecatıyla birlikte kül halinde nazara alındığı takdirde maznunun bu yazıyı eskiden cami olan Ayasofya’nın sonradan müze haline getirilmiş olmasını şahsî kanaat ve akidesine uygun bulmadığı için dini duyguların tesiri altında kalarak yazıp neşrettiği bu yazının intişar ettiği sırada bir kısım Yunan gazetelerinin Ayasofya’nın kilise yapılması yolunda neşriyatta bulunma- larının da maznun üzerinde bir teessür husule getirdiği ve şu duruma göre maznunun bu yazısında ne millî menfaatlara zarar vermek ve ne de lâiklik prensibine aykırı propaganda yapmak gibi bir kasıt ve mâna görülmediği ve netice itibariyle maznunun T.C.K.’nun 161-163’üncü mad- deleriyle cezalandırılmasını haklı gösterecek delil ve sebep olmadığı için müsnet suçlardan BERAATİNE, 11/7/1953 tarihinde ittifakla verilen karar C.M.U.M. Hakkı Engeseli hazır olduğu halde maznun ve vekilleri avukat Emin Akyüz, Arif Emre ve Sadık Erdem’in yüzlerine karşı açıkça okunup onatıldı 11/7/1953. Müddeiumumiliğin temyizi: Maznunun beraetine mütedair verilen bu karar, C. Müddeiumumiliği tarafından maznun aleyhine 18.7.1953 tarihinde temyiz olunmuştur. Temyiz dilekçesine ek olarak verilen C. Müddeiumumi muavinlerin- den Hakkı Egeseli imzasını taşıyan 7.8.1953 tarihli temyiz lâyihası şudur: Millî menfaatlere zarar verici faaliyette bulunmaktan sanık Osman Yüksel hakkında yapılan duruşma sonunda: Beraatine dair Ankara İkinci Ağız Ceza Mahkemesi’nden verilen 11.7.953 tarihli kararı şu düşüncelerle kanuna uygun görmemekteyiz: 1. Sanık, kendisinin mesul müdürü bulunduğu Ankara’da intişar eden Serdengeçti dergisinin Ağustos 1952 tarihine ait 17 sayılı nüshasının 3’üncü sahifesinde kendi imzası altında neşrettiği Ayasofya adlı yazının kül halinde mütalâasından da anlaşılacağı gibi bu binanın cami halinden müze haline ifrağını temin eden düşünce ve zihniyete karşı aksülamelini izhar etmektedir. Bu düşünce ile kaleme alınan yazının ana fikri, mem- lekette terk edilen ilâhî devir ve ilâhî nizamların kötü oluşlarının bir so- nucu olarak Ayasofya’nın mâbet halinden müze haline çevrildiğini ve bu halin müslümanları müteessir ettiğini ve müslümanların öldükten sonra diriliş gibi âni bir hareket ve kalkış ile terkedilen ilâhî devir ve nizamları yeniden avdet ettireceklerini ve bunun pek yakın bir âtide vukubulaca- ğını açıklamaktadır ki sanığın bu ifade tarzı ile lâikliğe aykırı olarak dinî inanç ve hissiyatı âlet etmek suretiyle propagandaya giriştiği şüphesizdir. 2. Makalenin mütalâasından da açıkça anlaşılacağı gibi sanık dinî inanç ve akideleri âlet ederek memlekette mevcut içtimaî ve hukukî nizamı kö- tülemekte ve bununla da iktifa etmeyerek bu nizamın eskiye avdet etmek suretiyle ortadan kaldırılacağını ve bu hareketin de uzak olmadığını an- Ayasofya Davası   151 latmak suretiyle maksadını açıklamaktadır. Makalenin son satırlarında vukubulacağı bahsedilen ikinci fetih, ba’sü-badelmevt olayları işte bu ma- kalenin kaleme alınmasındaki ana fikir ve maksadı açıklamaktadır. 3. Sanık suç olan bu makalede heyecanlı ve dinî bir ifade tarzını tercih ederek Kur’an seslerinin dindirilmesi, müslümanların sindirilmesi, mâ- veradan gelen ezan seslerinin artık duyulmaz oluşu, Allah, Muhammed ve Hulefay-i Raşidîn gibi din ulularının isimlerinin mâbedden yerlere in- dirilmesi gibi hakikatte gayrimevcut olan olayları ileri sürerek ana fikrini desteklemeye sây eylemekte ve Ayasofya’nın müze haline getirilmesi- nin memleketteki ilâhî nizam ve ilâhî devrin ve daha açık tâbiri ile dinî hukukun terkedilmesinin doğurduğu kötü neticelerden biri olduğunu açıklamak istedikten sonra Fatih devrindeki içtimaî ve hukukî nizamın avdetinin uzak olmadığı fikri ile makaledeki esaslı maksadını tamamen meydana koymuş bulunmaktadır. run mfıbet halinden müze haline çevrildiğini ve bu halin müslümanları müteessir ettiğini ve müslüman­ ların öldükten sonra diriliş gibi iiııi bir hareket ve kalkış ile tcrkedilen ilfıhi devir ve nizaınları yeniden avdet t0ltİrcceklerini Ve lmmın pek yakın bir atide VU• 1."Ubuiacağını açıklamaktadır ki sanığın bu ifade tarll ile Hiikliğe aykm olarak dini inanç ve hissiyatı alet et­ mdc suretiyle propagarıci<ıya giriştiği şiipheszidir. 2. Makalenin ınütalfiasındc>.n da açıkça anlaşıla­ cai;,TJ gibi sanık dini inanç ve akideleri ület ederek memlekette mevcut içtimai ve hukuki nizamı kötüle­ melde ve bununla da iktifa etmiyerek bu nizamın es­ ldyc avdet etmek suretiyle ortadan lrnldmlacağım ve bu hareketin de uzak oim;:ıdığını anlatmak suretiyle maksadını açıklamaktadır. Makalenin son satırlarmda vukubulac;:ığı bahsedilen ikinci fetih, ba'sü-badelmevı ofaylan işte bu makalenin kaleme alınmasındaki miyonız. Ancak Temyiz Birinci Ceza Dairesi sayın Vehbi Egebaş'm riyasetinde azalar sayın İlhan Dizdar, sayın Ferruh Adah, sayın Hakkı Ketenoğlu, sayın Re­ şat Bayramoğlu ve sayın A. Fazlı ôztan'dan müteşekkil olduğuna ve A. Fazlı ôztan'm mümeyyezünbih kararda imzası bulunduğuna göre, temyiz tetkikatının diğer zı> vat tarafından yapılmış olmnsı Iazımgelmcktedir. ( 64) Serdengeçi mecmuasında çıkan bu yazıdaD dolayı Osman Yüksel aleyhinde dava açıldığı zama.."l, bazı gazeteler haberi büyük puntolarla vermişler V-' tahkikat devam ettiği müddetçe, zaman zaman maz, nun aleyhinde neşriyat yapmışlardır. Şayanı dikkattir ki, «Ayasofya'nırı cami olmasını istiyenlerin rnlihake. mesi>ı başlığı altında maznunlar aleyhinde sürekli neş. riyat yapan bu gazeteler, muhabirlerine duruşma sa. 66 CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 156  29 Mayıs 1453… Tarihimizde bunun gibi yer tu- tan yüzlerce rakamı arka arkaya sıralayabil- mek mümkündür. Fakat kalpleri ilâhi bir vecd ile tu- tuşturan onun heybetinde bir tarihi hemen hemen pek göremeyiz. Fetih bizim millî mefahirimizdir. Bir an düşünelim ki; büyük Roma İmparatorluğunun devamı olan bin küsur yıllık Bizans devleti, o gün 23 yaşında bir sultanın kılıcına ram olmuş, orta zaman bu hünkârın kılıcında can vermiştir. Bir an derin bir heyecanla hatırlayalım ki; Hazret-i Peygambe- rimizin, “Kostantiniye elbette fetholunacaktır. Onu fethetmeye muvaffak olan hükümdar ve asker ne güzel askerdir.” mealindeki, sekiz asır sonra gelecek hükümdarı tebcile lâyık görüşünün ifadesi olan ha- dîs-i şeriflerine nail olabilmek için miladın yedinci asrından itibaren İstanbul birçok Türk ve İslâm kumandanlarının muhasarasına maruz kalmıştır. Fetihten sekiz asır evvel Peygamberimizin müjdele- diği ilâhî gerçek değişmemiş ve nihayet 23 yaşında elinde gürz, ak küheylan üzerinde uçan bir emîr bu müjdeyi gerçekleştirmiştir. Fetih büyük ihtişamına yaraşır bir coşkunlukla kutlanacak en müstesna günlerimizden birisidir. Fet- hin, millî bayramlarımız arasında yeri olmalıdır. Ma- alesef fetih günlerinin, lâyık olduğu ölçüde bugüne kadar değerlendirilememiş olması millî bir yaradır. Bu yazımızda bilhassa temas etmek istediğimiz noktaya doğru geliyoruz. Malûmdur ki, fetih deyin- ce Fatih’i dolayısıyla Ayasofya’yı hatırlamaya imkân yoktur. Kemal Fedai Coşkuner Fatih ve Ayasofya Kemal Fedai Coşkuner Kemal Fedai Coşkuner, “Fatih ve Ayasofya”, Yeni İstiklal, Sayı: 78, 13 Haziran 1962, s. 4. Fatih ve Ayasofya   157 r SAYI 78 r İSTİKLAL C a ğa lo ğlu Ş e re f ef. sok. No. 13 — İ S T A N B U L SİYASETTE İKTİSATTA KÜ LTÜ RDE R U H T A ../ FİYATI 50 KURUŞ A 13 Haziran 1962 Sayfa mmm Fatih ve Ayasotya Kemâl Fedai COSKÜNER Mayıs 1453.. Tarihimizde bunun gibi yer lulan yüzlerce ra- J T kamı arka arkaya sıralayabilmek mümkündür. Fakat kalb- leri İlâhi bir vecd ile tutuşturan onun heybetinde bir tari­ hi hemen hemen pek göremeyiz. Fetih bizim millî mefahirimiz- dir. Bir an düşünelim ki; hiiyük Roma İmparatorluğunun de­ vamı olan bin küsur yıllık Bizans devleti, o gün 23 yaşında bir sultanın kılıcına ram olmuş, orta zaman bu hünkâr’ın kılıcında can vermiştir. Bir an derin bir heyecanla halırlıyalım ki; Hazret] Peygamberimizin; «Kostantlniye elbette fetholuııacaktır. Onu fet­ hetmeye muvaffak olan hükümdar ve asker ne güzel askerdir.» mealindeki, sekiz asır sonra gelecek hükümdarı tebcile lâyık görü­ şünün ifadesi olan bu hâdis-i şeriflerine nail olabilmek için milâ­ dın yedinci asrından itibaren İstanbul birçok Türk ve İslâm ku­ mandanlarının muhasarasına maruz kalmıştır. Fetihten sekiz asır evvel Peygamberimizin müjdelediği ilahi gerçek değişmemiş ve nihayet 23 yaşında elinde gürz ak ktiheylân üzerinde uçan bir emir bu müjdeyi gerçekleştirmiştir. Fetih büyük ihtişamına yaraşır bir coşkunlukla kutlanacak en müstesna günlerimizden birisidir. Fethin, milli bayramlarımız ara­ sında yeri olmalıdır. Maalesef fetih günlerinin, lâyık olduğu ölçü­ de bugüne kadar değerlendirilememiş olması milli bir yaradır. B u yazımızda bilhassa temas etmek istediğimiz noktaya doğru geliyoruz. Malûmdur ki, fetih deyince Fatih’i dolayısıyle Aya- Sofya’yı hatırlamamağa imkân yoktur. Fatilı tarafından camiye çevrilen Ayasofya fasılasız (481) sene Tiirklere mabetlik yapmış, şerefelerinden Allaha yükselen ezaıı sesleriyle, kubbelerinden taşan tekbir sadalaı-ıyla Türk ve islâmın gururu, fethin ise bir remzi haline gelmiştir. Ayasofya eski hüvi­ yetinden tamamen sıyrılmış, bütün maddiyatıyla İslâmiyete iııki- lâp ederek Türklere muhteşem bir mabet olmuştur. Koma imparatoru Konstantin’in daha küçük ebatla inşa ettir­ diği Ayasofya, birkaç defa yangına maruz kaldıktan sonra impara­ tor Jüslinien tarafından (532) yılında bugünkü haline getirilmiş, böylece bin yıldan fazla bir zaman hiristiyan âlemine mabellik yapan Ayasofya, nihayet bir minare ilâvesiyle Fatih tarafından ca­ miye tahvil ettirilmiştir. Beyazıt II, Selim II devirlerinde yapılan ilâvelerle Ayasofya’- mn dörde tamamlanan minareleri maalesef bugün sessiz sadasız boynu bükülmüş yetimler gibidir. Asırlarca islâmın nurunu ışıl ışıl şerefelerinden fezalara neşreden, tekbir ve telılil sedalarıyla dalgalanan Ayasofya şimdi durgun ve mahzundur. Şanlı ve şev­ ketli günlerin Ayasofyası bugün dinmiş, dindirilmiş, yüz mil­ yonların secdeye vardığı mermerler üzerinde hoyrat insanlar do­ laşmaktadır. A yasofya'nııı beş asırlık vakfiyetine bakılmaksızın icra vekil­ leri heyetinin iki satırlık bir yazısı ile müze haline getirilişini tashih edilmesi icap eden bir hâla olarak kabul etmek ge­ rekir. Esasen Vakıflar Umum Müdürlüğünün «Türk vakfiyeleri» adlı eserinin 32. sahifesinde Fatih'in Ayasofya’yı cami yaptığı, bi­ lâhare birçok müesseselerle birlikte Ayasofya’yı da vakfettiği bil­ dirilmektedir. Büyük hukukçu Ali Himmet Berkinin «vakıflar» hakkındaki eserinden de anlaşıldığına göre: «Bir cami vakfiyeti tamam olduktan sonra hali aslisi tebdil ve tağyir olunamaz» de­ nilmekledir. Bu hale göre Ulu Fatih'in mezarında rahat yattığına inanmak büyük safdillik olur. Hattâ Türk ve Müslüman Ayasof­ ya müze haline getirilirken, milyonlarca müslümaııın hissiyatına önem verilmeyişiııde lâikliye uymayan bir cihetin mevcudiyeti, mübalâğa olarak kabul edilmemelidir, işin en hazin taraflarından birisi de, Ayasofya’nın müzeye çevrilişinde, hiristiyaııhğın Papalık makamı dahi üzüntülerini gizliyememiş: «Müze olarak kullanılma­ sından bir dine hizmet etmesini tercih ederdik» demiştir. S özde dost bir milletin matbuatında Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi için yazılar yazılır; bu hususta zaman zaman be­ yinleri tırmalayıcı yaygaraları ayyuka yükselirken; milliyetçi kalemlerin bu yazılarında mahzur arayanların; en normal ifade­ siyle hüsniniyetlerinden ümidi kesmek icapedecektir. İstanbul ka­ pıları önünde kefensiz yatan ecdadımın, Ulu Fatih’in ruhlarını da­ ha fazla incitmiyecek, ağlayan anamın gözyaşlarını dindirmek is­ teyeceksek, yeniden bir fetih olmuşçasına Ayasofya'mın kapıları tekrar Islâmiyetin hizmetine açılmalıdır. Türk ve İslâm âlemi bu müjdeyi beklemektedir KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 158  Fatih tarafından camiye çevrilen Ayasofya fasılasız 481 sene Türklere mabetlik yapmış, şerefelerinden Allah’a yükselen ezan sesleriyle, kubbe- lerinden taşan tekbir sadalarıyla Türk ve İslâm’ın gururu, fethin ise bir remzi haline gelmiştir. Ayasofya eski hüviyetinden tamamen sıyrılmış, bütün maddiyatıyla İslâmiyet’e inkılâp ederek Türklere muhteşem bir mâbet olmuştur. Roma İmparatoru Kostantin’in daha küçük ebatta inşa ettirdiği Aya- sofya, birkaç defa yangına maruz kaldıktan sonra İmparator Jüstinien tarafından 532 yılında bugünkü haline getirilmiş, böylece bin yıldan fazla bir zaman hıristiyan âlemine mâbetlik yapan Ayasofya, nihayet bir minâ- re ilâvesiyle Fatih tarafından camiye tahvil ettirilmiştir. Beyazıt II, Selim II devirlerinde yapılan ilâvelerle Ayasofya’nın dörde tamamlanan minâreleri maalesef bugün sessiz sadasız boynu bükülmüş yetimler gibidir. Asırlarca İslâm’ın nurunu ışıl ışıl şerefelerinden fezalara neşreden, tekbîr ve tehlil sadalarıyla dalgalanan Ayasofya şimdi durgun ve mahzundur. Şanlı ve şevketli günlerin Ayasofyası bugün dinmiş, din- dirilmiş, yüz milyonların secdeye vardığı mermerler üzerinde hoyrat in- sanlar dolaşmaktadır. Ayasofya’nın beş asırlık vakfiyetine bakılmaksızın icra vekilleri heye- tinin iki satırlık bir yazısı ile müze haline getirilişini tashih edilmesi icap eden bir hata olarak kabul etmek gerekir. Esasen Vakıflar Umum Müdür- lüğü’nün “Türk Vakfiyeleri” adlı eserinin 32. sahifesinde Fatih’in Ayasof- ya’yı cami yaptığı, bilâhare birçok müesseselerle birlikte Ayasofya’yı da vakfettiği bildirilmektedir. Bu hale göre Ulu Fatih’in mezarında rahat yat- tığına inanmak büyük safdillik olur. Hatta Türk ve Müslüman Ayasofya müze haline getirilirken, milyonlarca müslümanın hissiyatına önem ve- rilmeyişinde lâikliğe uymayan bir cihetin mevcudiyeti, mübalâğa olarak kabul edilmemelidir. İşin en hazin taraflarından birisi de, Ayasofya’nın müzeye çevrilişinde, hıristiyanlığın Papalık makamı dahi üzüntülerini gizleyememiş, “Müze olarak kullanılmasından bir dine hizmet etmesini tercih ederdik” demiştir. Sözde dost bir milletin matbuatında Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi için yazılar yazılır; bu hususta zaman zaman beyinleri tırmalayıcı yay- garaları ayyuka yükselirken; milliyetçi kalemlerin bu yazılarında mah- zur arayanların; en normal ifadesiyle hüsnüniyetlerinden ümidi kesmek icap edecektir. İstanbul kapıları önünde kefensiz yatan ecdadımın, Ulu Fatih’in ruhlarını daha fazla incitmeyecek, ağlayan anamın gözyaşları- nı dindirmek isteyeceksek, yeniden bir fetih olmuşçasına Ayasofya’mın kapıları tekrar İslâmiyetin hizmetine açılmalıdır. Türk ve İslâm âlemi bu müjdeyi beklemektedir. Fatih ve Ayasofya   159 İtalyan mimar Gaspare Fossati, İstanbul’da yirmi yıl yaşamış ve başta Ayasofya’nın restorasyonu olmak üzere birçok önemli mimarî projede kardeşi Giuseppe Fossati ile birlikte görev almıştır. Bu sürede Ayasofya’nın dış ve iç mekânını nefis çizimlerle resmetmiştir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 160  Eyüb Sultan Türbesi’nin Tekrar Ziyarete Açılması ve Halep Müftüsü’nün Dikkate Şayan Sözleri F. Cemâl Oğuz Öcal G eçirdiğim ânî bir kalp rahatsızlığı dolayısıyla sık sık fakirhânemizi şereflendiren vefakâr dost, meslektaş ve ülküdaşlarımızla bol bol “Edebî Soh- betler” yapıyor, “Memleket Meseleleri”ni konuşuyo- ruz. Böylece ben hem nekahet devremi yalnız içinde bunalmadan atlatmış hem de birçok olaydan haber- dar edilmiş oluyorum. Kendilerine ne kadar teşekkür etsem azdır. Allah, cümlesinden razı olsun!.. 20 Haziran Çarşamba günü ziyaretime gelen, aziz ve değerli meslektaşım, İstanbul Alman Lisesi Edebi- yat Öğretmeni Rüştü Altunbay, sohbet esnasında: “Yarın, tâmirat ve tefrişâtı bitirilen Eyüp Sultan Türbesi, tekrar halkın ziyaretine açılacak. Bu müna- sebetle bir tören yapacaklar. Kendinde kuvvet his- sediyorsan sen de gel, biraz ferahlarsın.” dedi. Bu güzel ve iç açıcı haber, günlerden beri bozuk olan moralimi bir anda düzeltmeye yetti ve ertesi günü sabırsızlıkla beklemeye başladım. * * * 21 Haziran 1962, Perşembe, saat: 10.00… 3-4 sene evvel büyük himmet ve gayretlerle gayet esaslı bir şekilde tâmir, tezyin ve tefriş edilen Eyüp Cami-i Şerifi’nin geniş avlusundaki bekleme odasındayız. Resmî ve hususî dâvetliler, şarkkâri döşenen bu küçük ve zarif salonda yerlerini almışlar… Etrafıma dikkat ediyorum: Göze batan tek kadın meşhur Ni- met Abla… Birkaç yıl önce hacı olan bu dindar ve ha- yırsever Türk hanımı bu törene koşup gelmiş… Ken- disiyle konuşurken, yakında bir cami yaptıracağını öğreniyor, son derece memnun kalıyoruz. Hayırlı teşebbüsü başarıyla neticelenir inşaallah… F. Cemâl Oğuz Öcal, “Eyüb Sultan Türbesinin Tekrar Ziyarete Açılması ve Halep Müftüsü’nün Dikkate Şayan Sözleri”, Yeni İstiklal, Sayı: 80, 27 Haziran 1962, ss. 6, 8. F. Cemâl Oğuz Öcal Eyüb Sultan Türbesi’nin Tekrar Ziyarete Açılması   161 * * * Vakit geldiği halde, açılış töreni, bir türlü başlamıyor. Sebebini soruyo- rum: “Vali Bey’i bekliyoruz.” diyorlar. Fakat sayın Niyazi Akı, görünürler- de yok… Meğer mühim bir işi çıkmış ve yerine Fatih Kaymakamı’nı gön- dermiş. Derken, İstanbul Evkaf Umum Müdürü sayın Ali Orhon refakatinde, Halep Müftüsü Muhammed Belengü ile meslektaşı Ömer Tatarî de teşrif ettiler. Gayet temiz ve mükemmel bir dinî kisveye bürünmüş olan Halep Müf- tüsünün huzûru, bizlere ayrı bir memnunluk ver- di. Çok sevdiği İstanbul’umuzda bir turist olarak bulunan ve mesut bir tesadüf neticesi bu törene katılan Muhammed Belengü Efendi, uzun boylu, iri yapılı, nur yüzlü, hoşsohbet ve sempatik bir zât… Camiülezher’den mezunmuş. Gayet fasih Arapça konuşuyor. Bize tercümanı vasıtasıyla1 şunları söylüyor: “Biz Halepliler, Suriyeliler her vakit Türklerle beraberiz. Bilhassa müslüman olmak dolayısıyla kalben de birbirimize bağlıyız. Suriye, her ne ka- dar Türkiye’den ayrılmış ise de, bu ayrılık siyasî zaruretler icabı ve maddidir. Mânen sizden ayrıl- mamıza, imkân ve ihtimal yok. Nasıl ayrılabiliriz ki, Suriye’deki bütün İslâmî eserler Türklerden kalmadır. Bu hakikat, hiçbir zaman, inkâr edi- lemez. Bazı cahil kimselerin bu kopmaz birliği sarsmak isteyen şuursuz hareketlerine bakma- yınız. Onlar, ne yaptıklarını bilmeyen zavallılar, şu veya bu devlete âlet olan satılmışlardır ki her memlekette böyleleri mevcuttur. Biz, onların ve efendilerinin çatlak seslerine değil, kendi işimize ve her yönden kuvvetlenmeye bakalım. Bu da an- cak, birlik sâyesinde mümkün olur. Gözlerimizi Hıristiyan âlemine çevirelim. Onlar birbirlerine nasıl bağlı iseler, biz Müslümanlar da aynı şekilde bağlı ve mütesanit olmalıyız. Ancak bu takdirde İslâm âlemi, ebediyyen yaşayabilir. İman ve İslâm, hiçbir vakit kalplerimiz- den çıkmaz. Çıkarmak için çalışan mel’unlar, dâima hüsrana uğrayacak- lardır. Ben, her vakit ve her yerde, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın emrettiği şekilde konuşurum. Şunu da ehemmiyetle belirtmek isterim ki, İsrailoğullarının burnumuzun dibinde bir devlet kurmaları, İslâm âlemi için, büyük bir ha- 1 Bu vazifeyi, Eyüp Camii İkinci İmamı Hafız Rahmi Günay yapmıştır. SAYI 80 TIKLÂL Cağaloğlu Şeref ef. sok. No. İS — İ S T A N B U L . SİYÂSETTE İKTİSATTA KÜ LTÜ RDE RUHTA... 27 Haziran 1962 ÇARŞAMBA FİYATI 50 KFRUŞ İ İ Yeni İstiklâl 27 HAZİRAN 1962 i ­ k m ­ ­ ­ i u k ­ , , - - , ■ u O laylar ve Düşünceler «Eyüb Sultan Türbesi» nin tekrar ziyarete açılması ve «Halep Müftüsü» nün dikkate şayan sözleri G eçirdiğim ânî bir kalb ra­ hatsızlığı dolayısiyle sık sık fakirhânemizi şereflendiren vefakâr dost, meslektaş ve ülkü- daşlarımızla bol bol «Edebi Soh­ bet» 1er yapıyor, «Memleket Mese­ leleri» ni konuşuyoruz. Böylece ben hem nekahet devremi yalnız­ lık içinde bunalmadan atlatmış, hem de birçok olaydan haberdar edilmiş oluyorum. Kendilerine ne kadar teşekkür etsem azdır. Al lah, cümlesinden, razı olsun!.. 20 Haziran Çarşamba günü zi yaretime gelen, aziz ve değerli meslektaşım, İstanbul Alman Li­ sesi Edebiyat öğretmeni Rüştü Altunbay, sohbet esnasında; — «Yarın, tâmirat ve tefrişâtı bitirilen Eyüp Sultan Türbesi, tekrar halkın ziyaretine açılacak. Bu münasebetle bir tören yapa­ caklar. Kendinde kuvvet hissedi­ yorsan sen de gel, biraz ferahlar­ sın» dedi. Bu güzel ve iç açıcı haber, gün­ lerden beri bozuk olan moralimi bir anda düzeltmeye yetti ve er­ tesi günü sabırsızlıkla beklemeye başladım. ★★★ 21 Haziran 1962, Perşembe, sa­ at: 10... 3—4 sene evvel büyük himmet ve gayretlerle gayet esas lı bir şekilde tâmir, tezyin ve tef­ riş edilen Eyüp câmii Şerifi’nin geniş avlusundaki bekleme oda- sındayız. Resmî ve hususî dâvet- liler, şarkkâri döşenen bu küçük ve zarif salonda, yerlerini almış Iar... Etrafıma dikkat ediyorum: Göze batan tek kadın meşhur Ni­ met Abla... Birkaç yıl önce hacı olan bu dindar ve hayırsever Türk hanımı bu törene koşup gelmiş... Kendisiyle konuşurken, yakında bir câmi yaptıracağını öğ reniyor, son derece memnun ka­ lıyoruz. Hayırlı, teşebbüsü, başa rıyla neticelenir inşaallah... ★★★ Vakit geldiği halde, açılış töre ni, bir türlü başlamıyor. Sebebi­ ni soruyorum: — «Vâli beyi bekliyoruz.» di­ yorlar. Fakat sayın Niyazi Akı, görünürlerde yok... Meğer mü­ him bir işi çıkmış ve yerine Fâ­ tih Kaymakamı’nı göndermiş.. Derken, İstanbul Evkaf Umum Müdürü sayın Ali Orhon refa­ katinde, Halep Müftüsü Muham med Belengü ile meslektaşı ö- mer Tatarî de teşrif ettiler... Gayet temiz ve mükemmel bir dinî kisveye bürünmüş olan Ha­ lep Müftüsünün huzûru, bizlere, ayrı bir memnunluk verdi. Çok sevdiği İstanbul’umuzda bir tu­ rist olarak bulunan ve mesut bir tesâdüf neticesi bu törene katı­ lan Muhammed Belengü Efendi, uzun boylu, iri yapılı, nur yüzlü, hoşsohbet ve sempatik bir zat... Câmiülezher’den me’zunmuş.. Ga­ yet fasih Arabca konuşuyor bize tercümanı vâsıtasıyla (★) şunla­ rı söylüyor: — «Biz Ilalepliler, Suriyeliler- her vakit • Türklerle beraberiz... Bilhassa müslüman olmak dolayı- siyle kalben de birbirimize bağlı- F. Cemâl Oğuz ÖCAL yız. Suriye, her ne kadar Türki- yeden ayrılmış ise de, bu ayrılık siyasî zaruretler icâbı ve maddi­ dir. Mânen sizden ayrılmamıza, imkân ve ihtimal yok... Nasıl ay­ rılabiliriz ki, Suriyedeki bütün is­ mi eserler Türklerde nkalmadır. Bu hakikat, hiçbir zaman, inkâr edilemez. Bazı câhil kimselerin bu kopmaz birliği sarsmak iste­ yen şuursuz hareketlerine bakma yınız. Onlar, ne yaptıklarını bilmi yen zavallılar, şu veya bu devle­ te âlet olan satılmışlardır ki her memlekette böyleleri mevcuttur. Biz, onların ve efendilerinin çat­ lak seslerine değil, kendi işimize ve her yönden kuvvetlenmiye ba­ kalım. Bu da, ancak, birlik sâye- sinde mümkün olur. Gözlerimizi Hıristiyan âlemine çevirelim. On lar birbirlerine nasıl bağlı iseler, biz Müslümanlar da aynı şekilde m bağlı ve mütesanit olmalıyız. An­ cak bu takdirde İslâm âlemi, ebe- diyyen, yaşıyabilir. İman ve İs­ lâm, hiçbir vakit, kalblerimizden çıkmaz. Çıkarmak için çalışan mel’unlar, dâima, hüsrana uğraya caklardır. Ben, her vakit ve her yerde, Kur’an-ı Azîmüşşan’ın em­ rettiği şekilde konuşurum. Şunu da ehemmiyetle belirtmek iste­ rim ki, İsrail oğullarının burnu­ muzun dibinde bir devlet kurma­ ları, tslâm âlemi İçin, büyük bir hâdise olmuştur. Buna büyük bir «SİYONİST TEHLİKESİ» de di­ yebiliriz. Onlarla mücâdelemiz berdevamdır ve hiçbir zaman bit miyecektir. Eğer İslâm âlemi bu mukadderat ve mukaddesat müca delemizde bize yardımcı olursa, zafere ulaşmamız muhakkaktır. Çünkü, bütün kalbimizle inanıyor ve îman ediyoruz ki, ALLAH, dâi­ ma bizimle beraberdir.» Halep Miiftüsü’ne, bir ara, İs­ tanbul’u nasıl bulduğunu soruyo- (Devamı 8. sayfada) mm M uhterem okuyucularımız: Yeni istiklâl geçen 79. sayısıyla 4 üncü cildine başlamış­ tır. Hamd ederiz. Gazetemiz gittikçe inkişaf etmekte, okuyucu âilesi hergün artmaktadır. Ancak bâzı kötü niyetli ve karanlık maksatlı şahıs ve teşekküller, Yeni Istlklâl’e karşı cephe almışlardır. Gaze­ temizi kötülemek İçin her türlü İftirayı reva gören bu gibi «İlericilerin» bir kısmı da bize ve gazetemize «Ko­ münist» demek gülünçlüğüne düşmektedirler. Her sayı- sında komünizme ve kızıllara şiddetle çatan bir fikir or­ ganım, zıddıyla suçlandıran, yani bize komünist diyenle­ re, bu zavallıları iyice tavsif etmek gerekirse —Okuyucu­ larımızdan af dileyerek— «Şeddeli birer eşşektirler» de­ mekten başka bir söz söyleyemlyceğiz. Ya bunlara İna­ nanlara ne demeli? Yeni İstiklâl milliyetçi ve Islâmcı bir gazetedir. Kül­ tür ve tarih esasına istinat eden bir milliyetçilik görüşü vardır. Milletimiz) bu iki ana kökten ayırarak, soysuzlaş, tırmak isteyen bütün yıkıcı cereyanlarla mücadele eder. Milletimizin yaşamasını devamlılık şuurunda görür. Dil, din, san’at, an’ane, millî ahlâk, millî kültür sahasında hiç­ bir taviz vermez. Kalkınmamızın esasım iktisat ve tica­ ret hayatında değil, sağlam bir ideolojik yapıda, İyi ön­ derler, milliyetçi ve mukaddesatçı bir münevver sınıf ye­ tiştirilmesinde görür • Baş ve kuyruk, ilerici ve gerici, hümanist ve Türkçü gibi tabirlerle millî bütünlüğümüzü parçalamak isteyen kızıl ve mavi bayraklara karşıdır. Faziletsizlerin, ahlâk düşkünlerinin, koltukçuların, muhteris politikacıların amansız düşmanıdır. Topluca bizim fikirlerimiz ve düşmanlarımız bunlar­ dır. Biz inandığımız ve savunduğumuz fikirleri ilmin ve aklı selimin’karşısına cesaretle çıkarabiliriz. Muarızlarımız İse sadece iftira ve safsatadan meded ummaktadır. Bu metod, onları birer modern Kabakçı Mustafa haline koymaktadır. Milletin, iftira ve safsatalara açıkça paydos diyeceği günler yakındır. Hürmetlerimizle..... y e n i is t ik l a l 'mmm KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 162  dise olmuştur. Buna bir “Siyonist Tehlikesi” de diyebiliriz. Onlarla müca- delemiz berdevamdır ve hiçbir zaman bitmeyecektir. Eğer İslâm âlemi bu mukadderat ve mukaddesat mücadelemizde bize yardımcı olursa, zafere ulaşmamız muhakkaktır. Çünkü, bütün kalbimizle inanıyor ve îman edi- yoruz ki, Allah, daima bizimle beraberdir.” Halep Müftüsü’ne, bir ara, İstanbul’u nasıl bulduğunu soruyorum. Ga- yet beşuş bir çehreyle şu cevabı veriyor: “İstanbul, yeryüzünde eşi bulunmayan, bir İslâm memleketi… Eyüp ise, mübârek bir belde.. Bu muazzez ve mukaddes beldeye gelip EYÜPSULTAN HAZRETLERİ’ni ziyaret etmekten son derece memnun ve mes’uduz.” * * * Sayın misafirimiz Muhammed Belengü Efen- di Hazretleri, yurdumuzda din tedrisatı yapan müesseseleri soruyor. Kendisine, Ankara’da bir İlâhiyat Fakültesi, İstanbul’da bir Yüksek İslâm Enstitüsü ve memleketimizin muhtelif yerlerin- de sayısı 20’yi geçen İmam Hatip Okulları bulun- duğunu söylüyoruz. Memnun kalıyor ve –yalnız Cuma günleri de değil– her gün en az onar dakika ve bütün radyolarımızda birden Kur’ân-ı Kerîm okunması tavsiyesinde bulunuyor. Türbe-i Şerifi ve Cami-i Kebiri Ziyaret Bu samimi hasbihalden sonra, Türbe-i Şerif’in açılış merasimi başladı. Hep birden, büyük bir in- tizam, hürmet ve ta’zim ile Hazret-i Halid’in ebedî istirahatgâhına girdik. Eyüp Camii müezzinlerin- den genç ve değerli hâfız Tahsin Sözkesen, o güzel ve tatlı sesiyle bir aşr-ı şerif okudu. Gerek türbenin içindeki, gerekse dışındaki yüzlerce mümin kar- deşimiz bu Kur’ân ziyafetini huşû ve huzûr içinde dinlediler. Eyüp Müftüsü Cevdet Ediz ve Eyüp Ca- mii İkinci İmamı Hafız Rahmi Günay’ın okuduk- ları Kur’ân-ı Kerîm’den sonra da dualar yapıldı. Eyüp Müftüsünün açılış hakkındaki kısa hitabesini müteakip, her tarafı pırıl pırıl olan, Hazret-i Hâlid’in sandukası, ondan sonra da “Kadem-i Saa- det-i Hazret-i Risaletpenahi” ve Cami-i Kebîr ziyaret edildi. Sevgili Peygamberimiz Hazret-i Muhammed’in sağlıklarında mübârek ayaklarını bastıkları taşın sağ ve sol tarafını süsleyen şu eşsiz mısraları, muhterem okuyucularımız için, buraya geçiriyorum: Sakın taş sanma yâhu, gevher-i âlem-i bahâdır bu, Gel ey bîçâre! Yüz sür, nakş-ı pây-i Mustafa’dır bu!.. Sezâ arş-ı muallâ, zînet-ârây-ı makam olsa, Reh-i cây-ı muazzam, mevki-i hâcet revâdır bu! Olaylar ve (Baştarafı 6. Sayfada) rum. Gayet beşuş bir çehreyle şu cevabı veriyor: — «İstanbul, yeryüzünde eşi bulıtnmıyan, bir İslâm memleke ti... Eyüp ise, mübarek bir belde.. Bu muazzez ve mukaddes beldeye gelip EYÜPSUl/TAN IIAZRET- LERl’ni ziyaret etmekten son de­ rece memnun ve mes’uduz.» ¥ ¥ ¥ Sayın misafirimiz Muhammed Belengü Efendi Hazretleri, yur­ dumuzda din tedrisatı yapan mü- esseseleri soruyor. Kendisine, An karada Bir ilahiyat Fakültesi, İs­ tanbul’da bir Yüksek İslâm Ens­ titüsü ve memleketimizin muhte­ lif yerlerinde sayısı 20 yi geçen İmam — Hatip Okulları bulundu ğunu söylüyoruz. Memnun kalı­ yor ve — yalnız cuma günleri de­ ğil — her gün en az onar dakika ve bütün radyolarımızda birden Kur’an-ı Kerîm okunması tavsiye sinde bulunuyor. TÜRBE—İ ŞERİFİ VE CAMİ—1 KEBİRİ ZİYARET Bu samimi hasbihalden sonra, «TÜRBE—i ŞERİF» in açılış me­ rasimi başladı. Hep birdeı., bü­ yük bir intizam, hürmet ve ta’zim ile «HAZRET—İ HÂLID» in ebe di istirahatgâhına girdik. Eyüp Câmii müezzinlerinden genç ve değerli hâfız Tahsin Sözkesen, o güzel ve tatlı sesiyle bir aşr-ı şe rif okudu. Gerek türbenin içinde ki, gerekse dışındaki yüzlerce mü’min kardeşimiz bu Kur’ân zi­ yafetini huşû ve huzûr içinde din lediler. Eyüp Müftüsü Cevdet E- diz ve Eyüp Câmii İkinci İmâmı Hafız Rahmi Günay’ın okudukla­ rı Kur’an-ı Kerîm’den sonra da dualar yapıldı. Eyüp Müftüsünün açılış hakkındaki kısa hitabesini müteâkip, her tarafı pırıl pırıl o lan, Hazret-i Hâlid’in sandukası, ondan sonra da «KADEM—I SAADET—I HAZRET—I RİSA- I.ETPENAHI» ve Câmi-i Kebîr ziyaret edildi. Sevgili Peygamberimiz Haz- Düşünceler ret-i Muhammedin sağlıklarında mübârek ayaklarını bastıkları ta­ şın saşî ve sol tarafını süsleyen şu eşsiz mısraları, muhterem oku yucularımız için, buraya geçiri­ yorum: Sakın taş sanma yahu, gevher-i âlem-i bahâdır bu, Gel ey bîçâre! Yüz sür, nakşı pây-i Mustafadır bu!.. Seza arş-ı muallâ, zînet-ârây-ı makam olsa, Reh-i cây-ı muazzam, nıevki-i lıâcet revadır bu!„ (★) Bu vazifeyi, Eyüp Câmii 2. ci imamı Hafız Rahmi Gü- nay yapmıştır. Teşekkür Okulda geçirdiğim ani kalp rahatsızlığı üzerine gerek, has- tahaneye yatırılmam ve gerek tedavim sırasında yakın şef- kât ve alâkalarını esirgeıniyen meslekdaşlannıa ve tam bir «Insan-ı kâmil» den ikinci da­ hiliye şefi Dr. Avni Teoman beyefendiye, diğer doktor ve yardımcı arkadaşlara, beni a- rayan dost ve talebelerime, (geçmiş olsun) demek suretiy le yakın İlgi ve sevgilerini gös teren (Yeni istiklâl) ve (Hür- yol) gazetelerine, sonsuz min­ net Ve şükranlarımın ulaştırıl masına değerli gazetenizin ta­ vassutunu saygıyla rica ede­ rim. • İst. — Eyüp — Nişancı İlk Okulu Öğretmeni F. Cemal Oğuz ÖCAL MMUllllllHlllltlMIIIIMUllUMIIMIItlMUlllllllllllllllM* 3 ŞAHDVMAR i Sezai Karakolun | i YENİ ŞİİR KİTABI ÇIKTI | İ İdarehanemizden 15C kuruşluk- î i luk pul mukabili sipariş edi i I lebilir. (Yeni istiklâl: 94) | T tM iiu ıııtM M tıııtM itııu M H im .iM iu m ııtıiH M n m m o * Rumların Ayasofya ve Anadolu İdeali   163 Rumların Ayasofya ve Anadolu İdeali “Bizans İmaparatorluğu zamanında din düşma- nı barbar akıncılar, Küçük Asya’dan gelip bura- lara akın ettikleri zaman biz, Panayia’mıza sığın- mıştık. Konstantinopolis’teki (yani İstanbul’daki) Ayasofya kilisesinde âyini yarıda bırakıp bırakıp çanlarımızı susturdukları zaman da yine Pana- yia’mıza sığınmıştık. Yunan milleti, Türk esareti altında geçirdiği yıllar boyunca da Panayia’dan imdat bekledi. Bu dualar boşa gitmedi. Bir gün elbet Panayia’mızın yardımıyla Ayasofya’da çan- larımız yine çalacaktır.” Yukarıdaki sözler 1954 yılı Eylül ayının dokuzun- da Kıbrıs Başpiskoposu Makaryos’un ağzından çık- mıştır. O papaz bugün Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı… Ve Kıbrıs Rumlarına “Türkleri imha emri” vermiştir. Siz şu satırları süzerken kimbilir nice bin Kıbrıs Tür- kü daha ya yaralanıp düşüyor ya Rum kurşunuyla can veriyor. Demek, Makaryos on senede hayli mer- hale almış. Bir de İzmir şiiri okumak istemez misiniz? İZMİR Sen Anadolu’nun yakut renkli gözüydün Arzın, semâların, denizlerin sevimli perisiydin Bir tek bakışını bile kendinden esirgediğin Türk Mecnun bir iştiyakla sana “Gâvur İzmir” derdi Sana kan ve alevden yapılmış ferâce giydirdi Sana ümitsizlikten doğmuş bir cenaze ağıtı oku- muyorum Mart" H Ü *f i ! • HAFT AL IK M İL L İYET Çİ, M UK ADDESAT ÇI SIYA Sı GAZET E • SO KURUŞ. • A BON ESİ : YIL L ISI 2İ, * AYLIffl 12,» LİRA • 15 OCA K I9& 1 Y ıl: 4 — SA YI: 131 İ DA REHA NE: Şer efefend Sok. 11. Cağaloğlu İsi Rumların Ayasofya ve Anadolu İdeali «Bizans İmparatorluğu zamanın da din dü$ıııanı baı- bar akıncılar, Küçük Asya’dan gelip buralara a- km ettikleri zaman biz, Panayia’ miza sığınmıştık. Konstantinopo- lis (yâni İstanbul) dakl Ayasofya kilisesinde âyini yanda bıralup bırakıp çanlanmızı susturduklan zaman da yine Panayiamıza sığın­ mıştık. Yunan milleti, T ürk esa­ reti altında geçirdiği yıllar boyun­ ca da Panayia’dan imdat bekledi. Bu dualar boşa gitmedi. Bir gün elbet Panayia’mızın yardmııy la Ayasofya’da çantanınız yine çalacaktır.» Yukandakl sözler 1954 yılı Ey­ lül ayının dokuzunda Kıbns Baş­ piskoposu Makaryosun ağzından çıkmıştır. O papaz bugün Kibri­ sin Cumhurbaşkanı.. Ve Kıbns Rumlanna «Tiİrkleri imha emri» vermiştir. Siz şu satırlan süzer­ ken kimbi’ir nice bin Kıbns Tür­ kü daha ya yaralanıp düşüyor ya Rum kurşunuyla can veriyor. Demek, Makaryos on senede hay­ li merhale almış.. Bir de İzmir şiiri okumak iste­ mez misiniz? İZMİR Sen Anadolunun yâkut renkli gö­ züydün Arzın, semâların, denizlerin se­ vimli perisiydin Bir tek bakışını bile kendinden esirgediğin Türk Mecnun bir iştiyakla sana «Gâ­ vur İzmir» derdi Sana kan ve alevden yapılmış fe­ race giydirdi Sana ümitsizlikten doğmuş bir cenaze ağıtı okumuyorum Yüreklerimizin içinde haykıran tarihin kanunu diyor ki; İstanbul’umuza giden yol İzmir’­ den geçer. Nasıl buldunuz?.. Enosisci, yâ­ ni ilhakçı, yâni Anadolu ve Istan- bulu Yunanistana katma emeliyle yanan şâir Anemoni duya duya yazmış değil mi? Bu çılgın Yunan idealine karşı haddinize düşmüşse «Rodos da bizinf olsa..» deyiniz. Size Yunan­ lıdan önce bizdeki ilerici, sosya­ list, «Yurtta sulh cihanda sulh» cu millî şuuru uyuşuk kozmopo­ litler, Noelci devrimbazlar itiraz edecek «Irkçı turancı, emperya­ list düşünceli» diye yaygarayı ba­ sacaklardır. 1453 Mayısından önceki Türk devletinin bir İstanbul ideali ol­ masaydı bu gün şu Yeni istiklâl bu şehıre basılamazdı. Milletleri idealleri ayakta tutar. Anadoluya birkas kulaç ötede­ ki eski adalanmızı hatırımızdan çıkarmıyalım. Ayasofyayı Ezana kavuşturmak, idealimizin ilk adı­ mıdır. Uyanış Beti millete. «ııyatı!» dedim Düşündüm ki, ğussa yedim:: Aynaya baktım da; dedim: — Birader, sen uyansan a!.. Mafrmud Kirazlı “Rumların Ayasofya ve Anadolu İdeali”, Yeni İstiklal, Sayı: 151, 15 Ocak 1964, s. 7 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 164  Yüreklerimizin içinde haykıran tarihin kanunu diyor ki; İstanbul’umuza giden yol İzmir’den geçer. Nasıl buldunuz?.. Enosisci, yâni ilhakçı, yâni Anadolu ve İstanbul’u Yu- nanistan’a katma emeliyle yanan şair Anemoni duya duya yazmış değil mi? Bu çılgın Yunan idealine karşı haddinize düşmüşse “Rodos da bizim olsa…” deyiniz. Size Yunanlıdan önce bizdeki ilerici, sosyalist, “Yurtta sulh cihanda sulh”cu millî şuuru uyuşuk kozmopolitler, Noelci devrim- bazlar itiraz edecek “Irkçı turancı, emperyalist düşünceli” diye yaygarayı basacaklardır. 1453 Mayıs’ından önceki Türk devletinin bir İstanbul ideali olmasaydı bugün şu Yeni İstiklâl bu şehirde basılamazdı. Milletleri idealleri ayakta tutar. Anadolu’ya birkaç kulaç ötedeki eski adalarımızı hatırımızdan çıkar- mayalım. Ayasofya’yı ezana kavuşturmak, idealimizin ilk adımıdır. Fatih ve Ayasofya   165 Fatih ve Ayasofya Prof. Dr. M. C. Şehâbeddin Tekindağ İ stanbul’un fethi günü doğru Ayasofya’ya gidip bu eski kiliseye karşı hürmetkâr bir şekilde hareket eden Fatih hakkında çağdaş müelliflerin verdikleri haberler muhteliftir. Umumiyetle, muhasara müel- liflerinin hurafe ile karışık rivayetlerini hıristiyanlık taassubu ile bir hakikat gibi benimseyen muahhar müellifler, ezcümle Fransa Akademisi azasından müteveffa Gustav Schlumberger, “İstanbul’un Muha- sarası ve Zaptı” adlı eserinde1, mağluplar hakkında hudutsuz müsamaha gösteren Türklere dolayısı ile Fatih’e bazı müfrit hareketler isnad etmektedir. He- men belirtelim ki çağdaş Rum ve Lâtin kaynaklarına, ne yazık ki Türk kaynağı olarak muahhar müellifler- den Hoca Sa’deddin’in Tacü’t-Tevarih’ine2 istinaden muhasaranın mükemmel bir kronolojisini meydana getiren müellif, bu hususta bir takım zuhullerde bu- lunmuş ve imparatorun müşavir-i hassı Phrantzès3, Midillili Dukas4, Laonikos Chalkokondiles5 ve Kri- 1 Bkz.: La Siège, la Prise et le Sac de Constantinople par les Turcs en 1453, Paris, 1915, Türk terc. M. Nahid, İstanbul, 1331. 2 Müellif, Hoca Sa’deddin’in (1536-1599) 1279-1280’de basılan, Tâcü’t-Tevâ- rih’ini daha önce yapılmış Fransızca tercümelerinden takip etmiş görü- nüyor: Saad-ed-Din, Relation de la Prise de Constantinople par Mahomed II., trad. Du turc par Garcin de Tassy, Paris, 1925 ve Michaut, Biblioth. Des Croisades, III, 1953. 3 Muhasara devamınca şehirde bulunan Georgios Phrantzès, bizzat vekayi içinde yaşamıştır. Bkz.: Chronicon, nşr. I. Bekker, Bonnae, 1939, s. 325 vdm. 4 Bkz.: Historia Byzantina, nşr. I. Bekker, Bonnae, 1834, s. 270 vd. Türkçe terc. VL. Mirmiroğlu, İstanbul, 1956, s. 183. 5 Şahid olmayanların başında Loanikos Chalkokondiles geliyor. Bkz.: nşr. Darko, Laonici Chalcocondylae Historiarum Demonstrationes, Budapesti- ni, 1922/27, II, 131 vd. Fransızca terc. V. Burbonnois, Paris, 1620, s. 218 vd. Prof. Dr. M. C. Şehâbeddin Tekindağ, “Fatih ve Ayasofya”, Fethin 511. Yıldönümü Konferansları, İstanbul, 1964, ss. 86-91. Prof. Dr. M. C. Şehabeddı'n Tekı'ndağ İstanbul'un fethi günü doğru Ayasofya'ya gidip bu eski kiliseye kcilrşı hürmetkar bir şekilde hp.reket eden Fatih hakkında çağdaş müelliflerin verdikleri haberler muhteliftir. Umumiyetle, muhasara müelliflerinin hurafe ile karışık rivayetlerini hıristiyanlık taassubu ile bir hakikat gibi benimseyen muahhar müellifler, ezcümle Fransa Akademisi azasından müteveffa Gustav Schlumberger, "İstaınbul'un muhasarası ve zaptı" adlı eserinde 1, mağluplar hakkında hudutsuz müsamaha gösteren Türklere dolayısı ile Fatih'e bazı müfrit hareket­ ler isnad etmektedir. Hemen belirtelim ki çağdaş rum ve la.tin kay­ naklarına, ne yazık ki türk kaynağı olarak muahhar müelliflerden Hoca Sa'deddin'in Tacü't-Tevarih'ine 2 istinaden muhasaranın mü­ kemmel bir kronolojisini meydana getiren müellif, bu hususda bir takım zuhullerde ·bulunmuş ve imparatorun müşavir-i hassı Phran­ tzes:s, Midillili Dukas 4, Laonikos Chalkokondiles 5 ve Kritoblos 6 gibi KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 166  toblos6 gibi çağdaş Rum ve Nicolo Barbaro7, Zorzo Dolfin8, Jacopo Tedal- di9 gibi Lâtin müelliflerin, imparatorun ölümünde olduğu gibi, Ayasofya’da cereyan eden hadiselere de şahid olmadıklarını nazar-ı dikkate almamıştır. Bu sahada otorite olarak tanınan Schlumberger’nin, Türkler aleyhindeki şahsî düşüncelerini de ihtiva eden eserinde muhasara müelliflerinin hilaf-ı hakikat haberlerini benimsemesine rağmen, hadiseye şahid Polonyalı ye- niçerinin sonradan diğer bir kaynak tarafından da teyid olunan ifadesini10 meskut geçmesi şayan-ı dikkat ve teessüftür. Esasen, muhasara hakkında bilgi veren çağdaş lâtin ve rum kaynaklarını Osmanlı kaynaklarında mev- cud malumatla karşılaştırıp her iki tarafın bu husustaki kayıtlarına aynı zamanda önem vermek icap eder.11 Bu bakımdan, biz, Fatih’in Ayasofya hakkındaki fikir ve düşüncelerini her iki tarafın ifadelerine, bilhassa hadi- senin şahidi Polonyalı yeniçerinin 1498’de kaleme almış olduğu hatıratına müsteniden izah etmeye çalışacağız. 1453 senesi Mayısının 29’uncu salı günü sabahından itibaren İstanbul’u işgale başlayan Türkler, vekayie muasır müelliflerden Phrantzes’e göre saat 2,5’da, Dukas’a göre ise 8’de bütün şehre hakim olmuşlardır. Olayların mu- asırı Polonyalı yeniçerinin ifadesine göre, şehrin mukavemetinin kırılmış ve şehirlilerin itaati temin edilmiş olmasına rağmen, herhangi bir suikasta maruz kalmak endişesiyle Sancak beyleri ile maiyetindeki askerleri daha evvel şehre sokan Fatih, bütün sokakları tutturmuş ve Bizans imparatorlu- ğunun tevârüs ettiği servete hukuken sahip olarak merasimle12, Topkapı- sı’ndan (=Porta Ste. Romano) şehre girmiştir. Polonyalı yeniçerinin ifade- siyle bağdaşan bir kaynakta Atmeydanı’ndan (Hipodrom) geçerek13 Doğu Roma İmparatorluğunun embleme’i Ayasofya’ya vasıl olan Fatih’in Türk ve Rum ölülerinin toplatılıp yakılmasını emrettiği kayıtlıdır.14 Polonyalı yeniçerinin belirttiğine göre, Patrik (?)15, ruhban ve ahalinin 6 Şahit olmayanlardan biri de Kritoblos’tur. nşr. C. Müller, Critobule d’Imbros, Biosbtu Mohameth (Frag. Hist. Grae., V. Paris, 1870). Aynı nşr. Dethier Mon. Hist. Hung., XXI, Türk. terc. Karolidi, Tarih-i Sultan Mu- hammed Hân-ı Sânî, TOEM 1331, s. 23 vd. 7 Bk. Giornale del l’Assedio di Constantinopoli 1453, nşr. E. Cornet; trc. Ş. T. Diler, İstanbul, 1953. 8 Bk. Assedio e Presa di Contantinopoli Nell Anno 1453, nşr. G. M. Thomas, trc. Samim Sinanoğlu, Suat Sina- noğlu, Fatih ve İstanbul, I, 1953, s. 19-62. 9 La Prise de Constantinople par l’Empereur Turc, nşr. Dethier, Mon. Hist. Hung. XXII, 891-904. 10 Bk. Mémoires d’un Janissair Polonais, Témoin Oculaire et Actif du Siège et de la Prise de C.P., éd. Et trad. Th. d’Oksza, nşr. Déthier, Mon. Hung. Hist. XXII, s. 1116 Ayr. bkz. not. 14. 11 Bu hususta yapılan bir karşılaştırma: M. C. Şehabeddin Tekindağ, İbn Kemâl’e Göre Fatih’in İstanbul’u Muhasara ve Zaptı, İstanbul Enstitüsü Dergisi, I, 1955, s. 1-26. 12 Fatih’in İstanbul’a Girişi Merasimi hak. bkz. Dukas, s. 183; Cafer Çelebi, Mahrûse-i Istanbul Fetih-nâmesi, TOEM, 1331, s. 22; Dursun Bey, Târih-i Ebul’l-Feth, TOEM, 1330, s. 56; İbn Kemâl, Tevârîh-i Âl-i Osmân, Ankara, 1954, s. 72. 13 Fatih’in süvari olarak At Meydanı’ndan geçip şeşperini Yılanlı Sutuna fırlatması Nakkaş ve Musavvir Os- man tarafından tasvir edilmiştir. Bkz.: Hüner-nâme, Hazine Ktp. Nr. 1523, I, 162. Hipodrom’daki başların Fatih tarafından kırılması rivayeti muhtemelen bu metne isnat etmektedir. Ancak, bu başların daha iki asır sağlam kaldığı bilindiğine göre (Bk. R. Janin, Constantinople Byzantine, Paris, 1950, s. 186. Ayr. Bk. S. Casson, Preliminary Report Upon The Excavations Carried Out in the Hippodrome, London, 1928, levha 5-6) rivayetin asılsızlığı anlaşılmıştır. 14 Bakınız: N. Jorga, Une Source Négligée de la Prise de Constantinople, Acad. Romain, Bull. de la Sectioıı Hist. XIII, Bucureşti, 1927, s. 59-68, 106-128. Türkçe terc. F. Işık-Özü-Adnan S. Erzi, Belleten, 49, 1949, s. 145. Krş. Mémoires, s. 1116. 15 Anastasios II. nin istifasından beıi patriklik makamının boş olduğu malûm olmakla (bk. Martinus Crusi- us, Turcograeciae, Basilae, 1578, s. 107), başka bir din adamı bahis konusudur. Fatih ve Ayasofya   167 birikmiş bulunduğu bu kilisenin önünde atından inen Fatih ibadet için ba- şını örttükten sonra mukaddes mahalde durmuş ve başta patrik (?) olmak üzere yerlere kapanarak ağlayan halka eli ile susmalarını işaret etmiştir. Bundan sonra Fatih’in patriğe: “Ayağa kalk! Ben Sultan Mehemmed, sana, arkadaşlarına ve bütün toplananlara söylüyorum ki, bugünden itibaren artık hayatınız ve hürriyetiniz için benim gazabımdan korkmayınız!” şek- linde bir hitabede bulunduğunu ifade eden müellif, genç hükümdarın baş- ta paşalar ve sancak beyleri olmak üzere askerlerine halka hiç bir fenalık yapmamalarını emir, halkın ise selametle evlerine gitmelerini arzu ettiğini kaydeder.16 1204’te vuku bulan korkunç Lâtin yağmasının acı hatıralarını taşıyan bu kiliseye karşı17 hürmetkar davranan Fatih’in buraya zarar vermek iste- yen bir askeri bizzat menetmesi hakkında Osmanlı kaynaklarında mev- cut haberler, muasır üç Bizans vekayinamesinde bulunan malumatla karşılaştırılırsa, doğrudur. Fatih, şehrin bütün binaları gibi Ayasofya’nın 16 Memoires, s. 1116. 17 Bütün kiliseler gibi Ayasofya’nın da maruz kaldığı bu korkunç yağma hak. bak. muasır bir kaynak: Ville- hardouin, La Conquête de Constantinople, nşr. N. de Wailly, s. 72; Hopf, Chroniques Gréco-Romanes Inédi- tes, s. 97. İşin garibi, üç gün süren Istanbul yağmasına, askerlerin yanında, lâtin keşişlerle rahipler de işti- rak etmişlerdir. İşte bu yüzdendir ki hadiselerin şahidi Nicétas Choniatès, Kudüs’ü alan müslümanların, kendilerini Isa’nın askerleri sayan bu lâtinlerden daha merhametli olduklarını iddia ediyordu. Tafsilat için bk. A. A. Vasiliev, Histoire de l’Empire Byzantin, rusc. terc. P. Brodin, Paris. 1932, II, III. Öte yandan F. Ous- penki de fetih günü şehirde yağmalarda bulunan Türklerin Lâtinlerden daha insanî bir şekilde hareket ettiklerini itiraftan çekinmemiştir. A. A. Vasiliev, II, 346. çağdaş rum ve Nicolo Barbaro 7, Zorzo Dolfin 8, Jacopo Tedaldi 9 gibi la.tin müelliflerin, imparatorun ölümünde olduğu gibi, Ayasofya'da cereyan eden hadiselere de şahid olmadıklarını nazar-ı dikkate alma­ mıştır. Bu sahada otorite olarak tanınan Schlumberger'nin, türkler aleyhindeki şahs_i düşüncelerini de ihtiva eden eserinde muhasara müelliflerinin hilaf-ı hakikat haberlerini benimsemesine rağmen, hadiseye şahid Polonyalı yeniçerinin sonradan diğer bir kaynak ta­ rafından da te'yid olunan ifadesini1° meskut geçmesi şayan-ı dikkat ve tessüftür. Esasen, muhasara hakkında bilgi veren çağdaş la.tin ve rum kaynaklarını Osmanlı kaynaklarında mevcud malumatla karşı- . . _ !aştırıp her iki tarafın bu hususdaki kayıdlarına aynı zamanda önem vermek icap eder 11. Bu bakımdan, biz, Fatih'in Ayasofya hakkın­ daki fikir ve düşüncelerini her iki tarafın ifadelerine, bilhassa hadi­ senin şahidi Polonyalı yeniçerinin 1498 de kaleme almış olduğu ha­ tıratına müsteniden izah etmeğe çalışacağız. 1453 senesi Mayısının 29 uncu salı günü sabahından itibaren İs­ tanbul'u işgale başlayan Türkler, vekayi'e muasır müelliflerden P.hrantz, es'e göre saat 2,5 da, Dukas'a göre ise 8 de bütün şehre hakim olmuşlardır. Olayların muasırı Polonyalı yeniçerinin ifadesine göre, şehrin mukavemetinin kırılmış ve şehirlilerin itaati te'min edilmiş olmasına rağmen, her hangi bir suikasta maruz kalmak endişesiyle geçerek rn doğu imparatorluğunun embleme'i Ayasofya'ya vasıl olan Fatih'in Türk ve rum ölülerinin toplatılıp· yakılmasını emrettiği ka­ yıtlıdır 1·1. Polonyalı yeniçerinin belirttiğine göre, Patrik (?).1\ ruhban ve ahalinin birikmiş bulunduğu bu kilisenin önünde atından inen Fatih. ibadet için _başını örttükten sonra ınukaddes mahalde durmuş vr başda patrik (?) olmak üzere yerlere kapanarak ağlayan halka eli ile susmalarını işaret etmiştir. Bundan sonra Fatih'in patriğe: "Aya­ ğa kalk! Ben Sultan Mehemmed, sana, arkadaşlarına ve bütün top­ lananlara söylüyoriUm ki, bugünden itibaren artık hayatınız ve hür­ l"iyetiniz için benim gazabımdaın korkmayınız!" şeklinde bir hitabede bulunduğunu ifade eden müellif, genç hükümdarın başda paşalar· \·e sanc. ak beyleri olmak üzere askerlerine halka hiç bir fenalık yapma­ malarını emir, halkın ise selametle evlerine gitmelerini arzu ettiğini kaydeder 16. 1204 de vuku bulan korkunç la.tin yağmasının acı hatıralarını taşıyan bu kiliseye karşı 17 hürmetkar davranan Fatih'in buraya za­ rar vermek isteyen bir askeri bizzat menetmesi hakkında Osmanlı kaynaklarında mevcud haberler, muasır üç Bizans vekayinamesinde 13) Fatih'in süvari olarak At-Meydanı'ndan geçip şeşperini Yılanlı Sutuna fırlatması Nakkaş ve musavvir Osman tarafından tasvir edilmiştir. Bk. Hiiner-ndnıe, Hazine Ktp. nr. 1523, I, 162. Hipodromdaki başların Fatih tarafından kırılması rivayeti muhtemelen bu metne isnat etmektedir. Ancak, bu başların daha iki asır sağlam kaldığı bilindiğine göre (Bk. 11. Janin, Constaııtinop!e Byzantine, Paris, 1950 s. 186. Ayr. bk. S.' Casson, Preliminary Report upon the Excavations Carried out in the Hippodrotne, Landon, 1928, levl;ıa 5-6) rivayetin asıl­ sızlığı anlaşılmıştır. 14) Bakınız: N. Jorga, une source negligee de la prise de Constaııtinople, Acad. Rou1111in, Bul!. de la Sectioıı lıist. XIII, Bucureşti, 1927, s. 59-68, 106-128.Türkçe tere. F. Işık-Özü-Adnrrn S. Erzi, Belleten, 49, 1949, s. 145. Krş. Mbnoires, s. 1116. 15). Anastasios II. nin istifasından beıi patriklik makamının boş olduğu malô.m olmakla (bk. Martinus CrusiÈıs, Tıırcograeciae, Basilae, 1578, s. 107), başka bir din adamı bahis ko­ mısudur. 16) Memoires, s. 1116. 17) Bütün kiliseler gibi Ayasofya'nın da maruz kaldığı bu korkunç yağma hak. bak. muasır bir kaynak: Villehardouin, la Conqu&te de Constaııtinop!e, nşr. N. de Wailly, s. 72; Hopf, Chroniques greco-romcınes inedites, s. 97. İşin garibi, üç gün süren Istanbul yağmasına, askerlerin yanında, !atin keşişlerle rahipler de iştirak etmişlerdir. İşte bu yüzdendir ki hadi­ selerin şahidi Nicetas Choniates, Kudüs'ü alan müslümanların, kendilerini Isa'nın askerıeri sayan bu latinlerden daha merhametli olduklarını iddia ediyordu. Tafsilat için bk. A. A. Vasiliev, Jlistoire de l'empire Byzantin, rusc. tere. p. Brodin, Paris. 1932, II, lll. Öte yandan F. Ous­ pei-ıki'de fetih günü şehirde yağmalarda bulunan türkle.rin latinlerclen daha insanı bir şekilde hareket ettiklerini itirafdan çekinmemiştir. A. A. VasilieY, II, 346. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 168  da kendisine ait olduğunu ilan ettirip, müezzinlerinden birini mihraba çıkarmış ve ezan-ı Mu- hammedî, ilk defa, bu eski kilise- de okunarak müminleri namaza davet etmiştir.18 Öyle anlaşılıyor ki, Fatih’in emri ile mermerden kıbleye ale- lacele minber ve mahfil yapılarak cuma gününe yetiştirilmesine çalışıldığı bir sırada,19 Ayasofya dahilinde bazı tadilat yapılmıştır. Nitekim, evvelce mevcut resimler ile altın mozayikler, üstleri ince bir badana ile örtülmek suretiy- le kapatıldığı gibi20, papazlar ile halkı ayıran parmaklıklı bölme de kaldırılmış ve 1204 Lâtin is- tilasından masun kalabilmiş bir kısım mukaddes eşya da dışarı çı- karılmıştır.21 1544’te P. Gyllius22 ile Jerome Maurand’ın23, 1547’de biz- zat kubbeye çıkan Chesneau’nın24 Ayasofya’nın altın mozayikleri hakkında verdikleri bilgileri nazar-ı dik- kate alacak olursak, mozayiklerin badana ve çirkin çiçeklerle örtülmesi 19. asırdadır. Osmanlı müelliflerinin Rum kaynakları ile de teyid olunan ifadelerine göre, bu hazırlık sırasında şehri eserleriyle birlikte tedkik eden Fatih, ertesi gün yeniden ziyaret ettiği Ayasofya’nın kubbesine çıkmıştır.25 1 Haziran cuma günü, Türk ve İslâm tarihinin en müstesna günlerinden biri olmuştur. Zira, o gün, Fatih, cemaatle birlikte namaz kılmış, sonradan ilk tefsir dersini mihrabın yanındaki serin pencere önünde veren hocası 18 Bk. Cafer Çelebi, ayn. esr., s. 23. 19 Bk. Âlî, Künhü’l-Ahbâr, Üniversite Ktp. T. Y. nr. 5959, Var. 72 a. 20 Bk. Ahmed Muhtar, Feth-i Celîl-i Kostantiniyye, Istanbul, 1320, s. 247. Bu husus, XVII. asrın ikinci yarısında Istanbul’a gelip Ayasofya’yı ziyaret eden Grelot tarafından da teyid edilmiştir. Bkz.: Relation Nouvelie d’Un Voyage de Constantinople, Paris, 1680, 103 vd. 21 Mukaddes eşyalardan bir kısmı Bayezid-Cem mücadelesi sırasında Batıya gönderilmiştir. Bu arada dışarı çıkarılan lâtinlere ait bazı kemik bakiyeleri hak. bkz.: H. Kretschmayr, Geschichte von Venedig, Gotha, 1905, I, 321, 472. 22 Bk. Petri Gyllii, De Topagraphia Constantinopoleos, Lyon, 1561, s. 64 vd., 87 vd. İngilizce trc. The Antiqui- ties of Constantinople, John Bali, London, 1729, Chap. III, 82 vd.z 23 Bk. Itinéraire, nşr. L. Dorez, Paris, 1901, s. 17 vd., 241 vd., 247. Ayasofya’nın manzarası, Pl. XV, fig. 2. 24 Bk. Le Voyage de Monsieur d’Aramon, Pariş, 1887, s. 28. Bu hususta bkz.: Constantiniade ou Description de Constantinople Ancienne et Moderne, Istanbul, 1861, s. 84 vd., Paspati, Ta Byzantina Anaktora, Atina, 1885, s. 66 vd. 318; Fossati, Aya Sofia, Londres, 1851. Mozayikler hakkında umûmiyetle bkz.: I. D. Stefanes- cu - F. Dölger, Byzantion, IX (1934), X (1935); A. Grabar, La Peinture Byzantine, nşr. Skira, Genève, 1952; Th. Whittmore, The Mosaics of the St. Sophia at Istanbul, Paris-Oxford, 1933-1936; A. M. Schneider, Byzans, Berlin, 1936, s. 32 vd. 25 Bz. Fr. Babinger, Mahomet II le Conquérant et Son Temps, Paris, 1954, s. 123. bulunan malumatla karşılaştırılırsa, doğrudur. Fatih, şehrin bütün binaları gibi Ayasofya'nın da kendisine aid olduğunu ilan ettirip, müezzinlerinden birini mihraba çıkarmış ve ezan-ı muhammedi, :ilk defa, bu eski kisilede okunarak mü'minleri . namaza davet etmiş­ tir 18. Öyle anlaşılıyor ki, Fatih'in emri ile mermerden kıbleye alelace­ le minber ve mahfil yapılarak cuma gününe yetiştirilmesine çalışıl­ dığı bir sırada 19, A.yasofya dahilinde bazı tadilat yapılmıştır. Nite-, kim, evvelce mevcud resimler ile -altın mozayikler, üstleri ince bir badana ile örtülmek suretiyle kapatıldığı gibi 20, papazlar ile haİkı ayıran parmaklıklı bölme de kaldırılmış ve 1204 la.tin istilasından masun kalabilmiş bir kısım mukaddes eşya da dışarı . çıkarılmıştır21 . 1544'de P. Gyllius 22 ile J erome Maurand 28 nın, 1547 de bizzat kubbe­ ye ç.ıkan Chesneau'nın 2 Ayasofya'nın altın mozayiklerf hakkında verdikleri bilgileri nazar-ı dikkate alacak olursak, mozayiklerin ba­ dana ve çirkin çiçeklerle ör.tülmesi 19. asırdadır .. Osmanlı müellifl.2- rinin rum kaynakları ile de te'yid olunan ifadelerine göre, bu hazır­ lık sirasında şehri eserleriyle. birlikte tedkik eden Fatih, ertesi gün yeniden ziyaret ettiği Ayasofya'nın kubbesine. çıkmıştır 25. 1 Haziran cuma günü, Türk ve İslam tarihinin. en müstesna gün­ lerinden biri olmuştur. Zira, o gün, Fatih, cemaatle birlikde namaz kılmış, sonradan ilk tefsir dersini mihrabın yanındaki serin penc2::-e 18) Bk. Cafer Çelebi, ayn. esr., s. 23. 19) Bk. Alı, Küıılıü'l-Ahbdr, Üniversite Ktp. T. Y. nr. 5959, Var. 72 a. 20) Bk. Ahmed Muhtar, Fetlı-i Celıl-i Kostantiniyye, Istanbul, 1320, s. 247. Bu husus, XVII. asrın ikinci yarısında Istanbul'a gelip AyasÀfya'yı ziyaret eden Grelot tarafından da te'yid edilmiştir. Bk. ·Rela·tion nouvelie d' tın voyage de Constantinople, Paris, 1680, 103 • v,.d. 21) Mukaddes eşyalardan bir kısmı Bayezid - Cem mücadelesi sırasında Batıya gön-le­ rilmiştir. Bu arada dışarı çıkarılan latinlere aid bazı kemik bakiyeleri hak. Bk. H. Kretschmayr, Geschich-te von Venedig, Gotha, 1905, I, 321, 472. 22) Bk. Petri Gyllii, De Topagraphia Constcıntinopoleos, Lyon, 1561, s. 64 v.d., 87 v.rl. İngilizce trc. 7,' lıe Antiquities of Constaııtinopf e, John Bali, London·, 1729, Chap. III, 82 v.d. 23) Bk. ltineraire, nşr. L. Dorez, Paris, 1901, s. 17 v.d., 241 v.d., 247. Ayasofya'nın manzarası, Pi. XV, fig. 2. 24) Bk. Le Voyage de Moıısieıır d'Aramon, Pariş, 1887, s. 28. Bu hususta bk. Constm­ tiniade ou description de Coııstaııtinople aiıcieııııe et moderneı lstanbul, 1861, s. 84 v.d., P:ıs­ pati, Ta Byzantina aııak,_tora, Atina, 1885, s. 66 v.d. 318; Fossati, Aya Sofia, Londres, 1851. M'ozayikler hakkında umtımiyetle bk. L D. Stefanescu - F. Dölger, Byzantion, IX (1934), X (1935); A. G;abar, La peinture Byzantiııe, nşr. Skira, Geneve, 1952; Th. Whittmorc, Thc mosaics of the St. Sophiıı at lstanbııl, Paris-Ox'.ord, 1933-1936; A.M. Schneider, Byzans, Bcrlin, 1936, s. 32 v.d. 25) Bakınız: Fr. Babinger, Mahomet II le Conqııerant et son temps, Paris, 1954, s. 123. Fatih ve Ayasofya   169 Akşemseddin, ilk defa, minbere çıkarak, önce doğunun ilk metro- politlik kilisesi, şimdi de Türk ve İslâm dünyasının en büyük ca- mii olan Ayasofya’da Türk hakanı namına hutbe okumuştur.26 Na- mazı müteakip patriklik makamı ile meşgul olan Fatih, Anastasios II.’un istifasından beri boş kalan bu makamı metruk ve sahipsiz bırak- mak elinde olduğu halde, galiple- rin mağluplarla bir arada yaşama- larını temin maksadıyla, yeni bir patrik seçilmesini emretmiş idi. Bu emir üzerine toplanan kilise başla- rı, ruhban ve şehirde yeniden top- lanan halk27 lâik sınıfına mensup Osmanlı taraftarı Georgios Sko- larios’ı Gennadios namı ile patrik intihap ettiler.28 Çağdaş müellifler tarafından açıklandığı üzere, seçi- mi müteakip Gennadios’u yemeğe davet eden Fatih, ona ruhani haki- miyeti temsil eden patriklik asası ile tacını verdiği gibi yeni patriklik ma- kamı olarak da Havariyyun Kilisesi’ni (=Saints-Apôtres, sonradan: Fatih Camii) tahsis etmiştir.29 Fatih’in, vakfiyelerde el-Cami’ü’l-Kebirü’l Atik (=eski büyük Cami) ola- rak zikrolunan Ayasofya’nın30 bakımına büyük bir önem verdiği anlaşıl- maktadır. Nitekim, Edirne kadısı Mehemmed b. Aliyyi’l-Fenari tarafından 926’da (=1519) eski defterlere müsteniden tanzim edilen “Ayasofya Vakıf- ları Tahrir Defteri”nde münderiç pek çok arâzi, mahalle, dükkan ve aka- 26 Bkz.: Aşık Paşa-Zade, Tevârih-i Âl-i Osman, nşr. F. Giese, Leipzig, 1929, s. 132; Neşrî, Cihannümâ, nşr. Fr. Taeschner, Leigzig, 1951, s. 181; Derviş Şems, Kitâb-ı Târîh-i Ayasofya, F. Y. Ayasofya Ktp, nr. 3025, var. 33 b; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, 72 a. 27 Esasen, Osmanlılar, karşı duranlar ve ellerinde kanlı silah bulunanlar hariç, şehirde halka karşı merha- metli davranmışlardır. bk. N. Jorga, Geschichte des Osmanischen Reiches Nach den Quellen Dargestellt, Gotha, 1913, il, 32. 28 Bk. Dr. Aurel Decei, Gennadios Skolarios’un I’tikadnâmesi, Fatih ve Istanbul, 1953, s. 100. Phrantzès, Fa- tih’in bu makamı ihya etmekle, nufusa muhtaç olan Istanbul’a rumları celb etmek gayesini güttüğünü ileri sürer. Bk. Chronicon, s. 304. Krş. M. Crusius, Turcograeciae, s. 107. Halbuki, Fatih, S. Runciman’ın da belirttiği gibi, bütün ortodoksları patriklik idaresinde birleştirmekle, bunları Venedik ve Cenevizlilerin tahakküm ve istismarından kurtarmış, iktisadî bakımdan yükselmelerini temin etmiştir. Bk. The Fall of Constantinople, London, 1955, s. 8. 29 Bk. R. Janin, La Géographie Écclésiastique de l’Empire Byzantine, Paris 1953, s. 50. Krş. K. N. Sathas, Mesa- ionike Bibliotheke, Paris, 1872-1894, VII, 572. Bununla beraber patriklik makamı 1455’te, Pammakaristos (= Fethiye Camii) manastırına, 1586 veya 1591’de ise, bugünkü yerine yani Aziz Georgios Manastırı’na nakl edilmiştir. Bk. M. Crusius, s. 108; Constantiniade, s. 97. 30 Mesela bk. Zwei Stiftungsurkunden des Sultans Mehmed II, Fatih, nşr. T. Öz, İstanbul, 1935, s. 11 v.d. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 170  rın bu sırada Ayasofya’ya vakf ve tahsis edildiğine dair elimizde sağlam deliller vardır.31 Öte yandan Fatih, Ayasofya’nın menşei hakkında sayısız efsanelerin toplanarak yazılmasını da emretmiş idi.32 Bu emir üzerine, Derviş Şems33 ile İbn Müneccim34, Rumcadan tercümelerde bulundukları gibi daha Fatih devrinde camiin vakıflarını tesbit etmekle vazifeli olduğu yukarıda ismi geçen Tahrir Defteri’nde kayıtlı Ahmed b. Ahmed el-Mün- şiyü’l-Cîlanî de 1489/90’da Rumca numunelerine göre, Ayasofya’nın Fars- ça bir tarihini yazmış35, Şemseddin-i Karamanî gibi müellifler de36, Ayasof- ya’nın önemi ve mimari durumunu belirten eserler kaleme almışlardır. Fatih’in, aynı isim altında büyük bir hürmetle muhafaza ettiği Ayasof- ya Camii, aynı hürmetin nişanesi olarak, 1934’te Atatürk’ün emriyle müze haline getirilmiş ve bütün ziyaretçilere açılmıştır. 31 Belediye Ktp. M. Cevdet Yazm. Nr. 0,64. Krş. M. C. Şehabeddin Tekindağ, Istanbul, İslâm Ansiklopedisi 53, 1939, s. 1205. 32 Ayasofya’nın efsânevî tarihi hak. bk. H. Russack, Byzans und Stambul, Sagen and Legenden vom Goldenen Horn, Berlin, 1941, s. 15, 60; Speranski, Festschrift für V. Zlatarski, Sofia, 1925; Felix Tauer, Notice Sur Les Versions Persanes de la Légende de l’Édification d’Aya Sofya, Fuad Köprülü Armağanı, 1953, s. 487 vd. 33 “befermân-ı Hân-ı Mehemmed Gâz”î in hikâyet ez zebân-ı rûmî belisân-ı deri der dest-i derviş Şems-i fakir eslahallahu şanehu tahrîr yaft…” Bkz.: Kitâb-ı Târîh-i Ayâsofya, F. Y. Ayasofya Ktp. Nr. 3025, Var. 33b 34 Târîh-i Ayasofya Tercemesi, T. Y. Üniversite Ktp. nr. 2545 (yazılışı: 884/1479). 35 Bk. Kitâb-ı Zikr-i Kal’a-i Konstantiniyye ve Binâ-ı Ayâsofya fi’t-Târîh, F.Y. Ayasofya Ktp. Nr. 3024, Var. 73a 36 Târîh-i Cami’-i Ayâsofya, Üniversite Ktp. Nr. 259. Ayasofya’nın tasvîri: Meâlî, Hünkarnâme, F. Y. Hazine Ktp. Nr. 1417n, Var. 8a vd. Bk. Resim III. ;:, 1::.-:-'. ::--- &:, - -. ,--cC'c (III. Ayasofya'nın 1493 yılına ait en eski Alman tasviri.) tahsis edildiğine dair elimizde sağlam deliller vardır 31. Öte yandan Fatih, Ayasofya'nın menşei hakkında sayısız efsanelerin toplanarak yazılmasını da emretmiş idi 82• Bu emir üzerine, Derviş Şems 33 ile İbn Müneccim 3'1, rumcadan tercümelerde bulundukları gibi daha Fa­ tih devrinde cami'in vakıflarını tesbit etmekle vazifeli olduğu yuka­ rıda ismi. geçen tahrir defteri'nde kayıdlı Ahmed b. Ahmed el-Mün­ şiyü'l-Cilan. i'de 1489/90 da rumca numenelerine göre, Ayasofya'nın farsca bir tarihini yazmış 35, Şemseddin-i Karamanı gibi müellifler de 36, Ayasofya'nın önemi ve mimari durumunu belirten eserler ka­ leme alınışlardır. Fatih'in, ayni isim altında büyük bir hürmetle muhafaza ettiği· Ayasofya camii, aynı hürmetin nişanesi olarak, 1934'de Atatürk'ün emriyle müze haline getirilmiş ve bütün ziyaretçilere .açılmıştır. 31)I3clcdiyc lüp. M. Ceydct Yazm. nr. O, 64. Krş. M'. C. Şelıabeddin 'r:ekindağ, lstan­bııl, İs/dm A nsikJopedisi 53, 19.:,i9; s. 1205. 32)Ayasofya'nın casanevı tarihi hak. bk. H. Russack, Byzans ıwd ·stambul, Sagen und Legenden vom Goldenen Horıı, Berlin, 1941, s. 15, 60; M. Speranski, Festschrift lür V . .Zla­tarskJ, Sofia, 1925; Felix Tauer, Notice sur !es versions .persanes de la Lf:gende de-l' f:dijication d'Aya Sofya, Fuad Köprülü Armağanı, 1953, s. 487 v. kilde mahvedildiğinı anlatarak kalan bir kısım câmilerimiizn depo olarak kullanıldığını söylemiştir. YENİ ÇA* PROFESÖRÜ Dr. ŞAHABEDDIN TEKİNDAft «Ceddimizin zevki bizden üs­ tündü, bıraksınlar da o zevki ta­ dalım Türk san’at ve mimarisiyle yaşatılan eserlerin restorasyonun­ da Bizans plânlarını ele alarak T ürk san’at ve mimarisini zede­ lemek olamaz. Esasen bu eser­ lerin restorasyonunda Türk - İs­ lâm san’atını çok jyi bilen ve bizden olan mimar ve mühendis­ lerin vazifelendirilmesi icab eder. Böyle bir imar tarzı yanlıştır. Bu hususta resm! makamın Vakıflar olması lâzım gelir, yabancıları bu gibi islere karıştırmak yersizdir. Ecnebiler modern binalarda me- tod bakımından kullanılmalıdır. Türkler, esasen, harap oldukları batılı müelliflerce de kabul edi­ len fetihten sonraki eserlerin ta­ dilâtında san’at telâkkilerini de belirtmeğe muvaffak olmuşlardır. Onun için ecnebilerin İmâr et­ mek İstedikleri bu gibi eserlerde Türk san’at v mimarisinin mümta* bir mevkii vardır, devrin karekte- rinl taşımaktadır. Câmiye çevril­ miş kiliselerin artık klliseUkle alâ kalan kalmamıştır. Bu eserlerin İmârında Bizans plânlarını tatbik etmek suretiyle yapılacak her hangi bir değişikliğe taraftar değilim ve bu da yapılamaz. Şa­ yet böyle bir şey olursa T ürk san’at ve mimarisinin kaybı btt- yük olacaktır.» KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 174  bugün, onarmak bahanesiyle Bizans Enstitüsü ele alıyor. Öktem’in ida- resindeki Maarif Vekâleti de beleşten bir tarihî eser kazanacağız diyerek bu Rum teşkilâtına müsaade ediyor. Rum Bizans Enstitüsü İstanbul’daki Bizans eserlerini diriltmekle kalmıyor, camileri de kilise şeklinde restore ediyor. Yıkık minâreleri bütün bütün ortadan kaldırıyor. Vatan Caddesi üzerindeki Fenârî İsa Camiini gidin görün, kendinizi bir kilise karşısında bulacaksınız. Cami vaktiyle yanmış ve yıllarca nisyana gömülmüş. Fırsatçı Rumlar kiliseye çevirmişler. Fenâri İsa Camiinin eski hâlini, semtin ihtiyarların- dan dinleyelim: “Yangından önce kalabalık bir cemaati, âlim bir hocası vardı. Camide birçok talebe ders okurdu. Fenâri İsa ilim yuvası idi.” Kilise iken camiye çevrilen, bilâhare bakımsız kalan bazı camilerin eski Bizans planlarına göre restore edilmesi ve Türk İslâm san’at eserle- rinin kasten çıkartılması ile ilgili olarak İstanbul Üniversitesi profesörleri bakınız neler diyorlar: Bizans Sanatı Tarihi Profesörü Dr. Semavi Eyice: “İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilen kiliselerin tekrar kili- se olarak restore edilmesi asla doğru değildir. Bir devri ifade eden ve bir sanat değerini haiz olan bu eserlerin Türk devri ilavelerinden kemer, mihrab, minber, minâre, maksure, yazı ve motiflerin kaldırılmasını asla uygun görmem, hele ek unsurlar bu eserlerin bu günlere kadar gelebil- mesini sağlamıştır. Bilhassa Fenârî İsa Camiinin, kırmızı-beyaz fekâri bir mihrabı vardır ki, bir sanat eseridir. Bu eserlerin mahvolmasına göz yumamayız. Eğer biz bu camiin içini at mezbahası haline getirmeseydik ve 500 senelik bir cami olduğunu düşünseydik asla olamazdı” demiş ve üzüldüğünü belirtmiştir. Türk Sanat Tarihi Profesörü Dr. Oktay Aslanapa: “Kiliseden camiye çevrilen eserlerde tamirat maksadıyla herhangi bir değişiklik yapılamaz. Esasen bu kiliselerin camiye çevrilişinde yapılan değişikliklerin tarihî ve mimarî bir değeri vardır. Bu binalar, Türklerin yaptıkları sanat müdahaleleriyle yaşayabilmişlerdir. Biz bu eserleri, ken- di sanat ve mimarimizi de nakşetmek suretiyle benimsedik. Türklerin yaptıkları tarihî ve mimarî değişiklikleri kaldırmak suretiyle eserleri tek- rar kilise halinde restore etmek yersizdir. Esasen bu hareketi arzulamak dahi doğru olmaz” demiş ve Michel Angello’nun Roma kaplıcalarını kilise hâline getirdiğini naklederek, “Bu kiliseyi tekrar hamam haline getirmek barbarlık olur” demiştir. Aslanapa, Hıristiyanların elinde bulunan Türk eserlerinin de sistematik bir şekilde mahvedildiğini anlatarak kalan bir kısım camilerimizin depo olarak kullanıldığını söylemiştir. Camiler Kilise Olurken   175 Yeni Çağ Profesörü Dr. Şehabeddin Tekindağ: “Ceddimizin zevki bizden üstündü, bıraksınlar da o zevki tadalım. Türk sanat ve mimarisiyle yaşatılan eserlerin restorasyonunda Bizans planlarını ele alarak Türk sanat ve mimarisini zedelemek olmaz. Esasen bu eserlerin restorasyonunda Türk-İslâm sanatını çok iyi bilen ve bizden olan mimar ve mühendislerin vazifelendirilmesi icab eder. Böyle bir imar tarzı yanlıştır. Bu hususta resmî makamın Vakıflar olması lâzım gelir, ya- bancıları bu gibi işlere karıştırmak yersizdir. Ecnebiler modern binalarda metod bakımından kullanılmalıdır. Türkler, esasen, harap oldukları batılı müelliflerce de kabul edilen fetihten sonraki eserlerin tâdilatında sanat telâkkilerini de belirtmeye muvaffak olmuşlardır. Onun için ecnebilerin imar etmek istedikleri bu gibi eserlerde Türk sanat mimarisinin mümtaz bir mevkii vardır, devrin karakterini taşımaktadır. Camiye çevrilmiş ki- liselerin artık kiliselikle alâkaları kalmamıştır. Bu eserlerin imarında Bi- zans planlarını tatbik etmek suretiyle yapılacak herhangi bir değişikliğe taraftar değilim ve bu da yapılamaz. Şayet böyle bir şey olursa Türk sanat ve mimarîsinin kaybı büyük olacaktır.” KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 176  1938, Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 178  “CHP Zamanında Bizans Müzesi Haline Getirilen Ayasofya Cami Yapılmalıdır”, Yeni İstiklal, Sayı: 194, 28 Ni- san 1965, s. 1. CHP Zamanında Bizans Müzesi Haline Getirilen Ayasofya Cami Yapılmalıdır Milletin dediği mi olacak, yoksa Haçlıların mı? Şekli bir istiklâl karşılığında, milletimizin mâ- nevî temellerini yıkan meşum Lozan Muahedesi- nin gizli maddelerinden biri de, Müslüman Türk’ün millî sembolü olan Ayasofya’ya çan takılmasını mı âmir idi? Bunu ancak, Lozan’ın lüpçü kahramanı ve hempaları bilir… Ancak bizim iyi bildiğimiz bir şey varsa, o da günlerden bir gün CHP’nin Vekiller Heyeti kararıyla 500 yıllık bu ulu İslâm mabedinin müzeye çevrilmiş olduğudur. Asırlardan beri im- paratorluğumuzu yıkmak için savlet eden Moskof, Nemçe, Bulgar, Sırp, Yunan ordularının yapamadı- ğı bu işi CHP niçin yapmıştı? Mütareke yıllarında İstanbul’u işgal altına alan İngiliz, Fransız ve diğer düşman devletler bile –o kadar arzu ettikleri halde– halkın ve âlem-i İslâm’ın reaksiyonundan korkarak buna teşebbüs edememişlerdi. Heyhat ki, ne 1293 Türk-Rus harbi bozgununun, ne Balkan muharebesi hezimetinin ne de Birinci Cihan Harbi felâketinin Ayasofya minârelerinde susturamadığı ezan seslerini, CHP İcra Vekilleri He- yeti, bir kararnamesiyle susturuvermişti. Bu cür’et ve cesareti nereden almıştı bu beyler? Lozan Mua- hedesinden mi, yoksa başka bir gizli anlaşmadan mı? Ayasofya’nın camilik beratı, Fatih’in ordusunda savaşıp şehit düşen binlerce mücahidin mübarek kanlarıyla yazılmıştı. O şehitler ki, İstanbul Müslü- manların eline geçsin, Ayasofya cami yapılsın diye döğüşüp ölmüşlerdi. Ya bu beyler ne yapmışlardı? Ayasofya’nın camilik beratı, Fatih’in ordusunda savaşıp şehit düşen binlerce mücahidin mübarek kanlarıyla yazılmıştı. “ CHP Zamanında Bizans Müzesi Haline Getirilen Ayasofya Cami Yapılmalıdır   179 f- t eh mu YENİ S a y ı: 194 28 Nisan 1 9 6 5 istik lâ l • HAFTALIK CIVASI SAZETS • NÜSHASI St KURUŞ • ABONE ŞARTLARI: YILLIK SS, A L T I A Y L IK ISA LİR A • 12 Sayfa 50 Kuruş C. H. P. Zamanında Bizans Müzesi Haline Getirilen AYASOFYA CAMİ YAPILMALIDIR Milletin dediği mi olacak, yoksa Haçlıların mı? ekli bir istiklâl kar g V »ılığında, milleti- k w mlzin mânevi te. mellerinl y ı k a n ^ meş’um L o z a n ^ Muahedesinin giz- V li maddelerinden biri de, Müslü­ man Türk’ün milli sembolü olan Ayasofyaya çan takılmasını mı âmir idi? Bunu ancak, Lozan’ın lüpsü kahramanı ve hempaları bi­ lir... Ancak bizim iyi bildiğimiz bir »ey varsa, o da, günlerden bir gün C.H.P.’nin Vekiller Heyeti ka. rarıyla 500 yıllık bu ulu İslâm m&bedınln müzeye çevrilmiş oldu­ ğudur. Asırlardan beri İmparator, loğumuzu yıkmak İçin savlet eden Moskof, Nemçe, Bulgar, Sırp, Yu­ nan ordularının yapamadığı bu İŞİ C.H.P. niçin yapmıştı? Mütare­ ke yıllarında tstanbulu işgal altı­ na alan, İngiliz, Fransız ve diğer düşman devletler bile — o kadar arzu ettikleri halde — halkın ve âlem-1 tslâmın reaksiyonundan korkarak buna teşebbüs edeme­ mişlerdi. Heyhat ki, ne 1203 Türk - Rus harbi bozgununun, ne Balkan mu­ harebesi hezimetinin, ne de Bi­ rinci Cihan Harbi felâketinin A- yasofya minarelerinde zusturama- dığı ezan seslerini, C.H.P. İcra Ve­ killeri Heyeti, bir kararnamesiy. le susturuvermlştl. Bu cür’et ve cesareti nerden almıştı bu beyler? Lozan Muahedesinden mi, yoksa başka bir gizli anlaşmadan mı? Ayasofyanm câmllik beratı, Fâtih- jn ordusunda savaşıp şehit düşen binle-ce mücahidin mübürek kan­ larıyla yazılmıştı. O şehitler ki, İstanbul Müslümanların eline geç­ sin. Avfsofya eflm! yapılsın diye döğüşüp ölmüşlerdi. Ya bu beyler Be yanmışlardı? Garplı Ihayet bizi gafil avla­ mıştı. Bize, öz mukaddesatımızı çiğnetmeğe, bindiğimiz dalı kes­ tirmeğe muvaffak olmuştu. Haçlı ruhu, Ayasofyadakl ezan seslerini susturabilmek ümidiyle, ikinci Vi­ yana bozgunundan beri giriştiği savaşlarda elde edemediğini, biz­ zat bizim vasıtamızla devşlriver- misti. Müslüman Türk’ün milli remzi 0lan Ayasofya Bizans müze­ si haline getirilmişti. Bu, ilk a- dımdı. önce câmillkten çıkarılır, sonra kilise yapılırdı tabii... içimizden bazı hainler ve ah- maklar, Ayasofyada ezan sesleri­ nin susturulmasının, Haçlı Batı­ nın, Müslüman Türk’e karşı duy­ duğu kin ve düşmanlığı ortadan kaldıracağını zannediyorlardı. Boş hayâl, tehlikeli kuruntu... Onlar için Ayasofya son değil, başlan­ gıçtı. Gayeleri Ayasofyadan başla­ yarak bütün minarelere çan tak­ mak ve köhne Blzansı hortlatarak Türklüğü cihan haritasından sil­ mekti. Acı tecrübelerden sonra, mille­ timiz bu gerçeği artık anlamış bu­ lunmaktadır. Bütün temennimiz, başımızdaki idarecilerin de bu şu­ ura ermeleridir. Bu tarihi hatâyı tâmlr etmenin zamanı gelmiş ve geçmiştir. Arzu­ muz şudur: İcra vekilleri Heyeti kararıyla Ayasofya tekrar câml haline getirilmelidir. Buna kimin karışmaya hakkı vardır? Esbab-ı mucibe İsteniyorsa, milletin umu. mt arzusu kâfi değil midir? Ayasofyayı câml yapmak sade­ ce milli değil, aynı zamanda in. sant bir vazifedir. Zira asırlar bo­ yunca insanların içinde Allaha ibadet ettikleri bir binanın müze yapılması, topyekûn insanlığa kar­ şı bir tecâvüz mahiyetini taşımak­ tadır. Ayasofya, Türklyenin ve Türk tstanbulun tapu senedidir. Onu câ­ millkten çıkarıp Bizansa maletmek en büyük zulüm ve haksızlıktır. Milletimiz böyle bir zulüm ve hak­ sızlığa lâyık bir toplum değildir. Hukukun her yerde ve her asır­ da câri olan değişmez bir kaidesi vardın «Kimse kendisine alt ol­ mayan bir şeyi başkasına devrede­ mez!. Ayasofyayı başlangıçta câ­ ml haline getiren ve binaenaleyh onun mânevi sahibi durumunda bulunanlar, başta Cennetmekân Fâtih Sultan Mehmed Han olmak üzere binlerce Türk şehidi ve ga­ zisidir. Onlar tstanbula canlan ve kanlan pahasına sahip olmuşlar­ dı. Şimdi soruyoruz: Onu Türk’­ ten alıp Bizansa bağışlayanlar, o- nun üzerlndp hangi hakka sahip­ tirler? Onların bu tasarrufu ta­ rih, vicdan ve tabii hukuk yönün­ den bâtıldır, hükümsüzdür. Ayasofyayı milletin arzusuna rağmen, Bizans müzesi haline ge­ tirmenin taşıdığı zelil aşağılık duy gusu ve yaltaklanma düşüncesi tarihimizde silinmez bir leke ola­ rak kalacaktır, insanların içinde Al'aha ibadet ettlkle-1 bir yerin, zorla başka bir işe tahsisi, vic­ dan hürrivetlne ve insan hakları­ na acık bir tecâvüzdür. Lâikliğe de aykırıdır. Avssofvamn müze yapılması o- nu cSmio çevirenleri haksız ve kabahatli göstermeğe yeltenen bir mâna taşır. Türk Ml'letl bu mâ­ nayı reddedecek hakkaniyet duy­ gusundan ve ecdat saygısından mah-um değildir. Ecdadımız Ayasofyayı mertçe, kahramanca savaşarak Bizanstan almıştı. Şimdi İse birtakım dolam­ baçlı yollarla Türkün elinden alı­ nın Bizansa verilmiş bulunnvnr. Hak yerini bulmalı ve Ayasofya tekrar câml olmalıdır. Bunu bü­ tün millet istemektedir. Ey şimdiki Hükümetin muhte­ rem Reisi ve âzalan, sîzlere ses­ leniyoruz: Şahıslarınız ve mevkl- leriniz gelip geelel ve fânidir. Ge­ riye icraatınız kalacaktır. Ayasof- yanin sizin zamanınızda tekrar câ­ ml yanılması, size büyük şeref kazandıracaktır. Vakit geçirme­ den bu hayırlı işi yapınız ve mil­ letin şükran ve minnet duygula­ rını kazanınız. YENİ İSTİKLAL Mutlu Azınlık Marşı Bırakıp gayreti, her zevk ü sefaya daldık, Süfen-i himmeti, deryâ-yı hevâya saldık. Ceyb-i millette ne bulduksa tamamen çaldık. Akıbet, bak ne yaman hufre içinde kaldık; işiten yok, başa püsküllü belâlar aldık... Yazık eflâki tutan sıytımıza, şanımıza; «Kâfir ağlan- bizim ahval-i perişanımıza t* ★★★ Gündüzün cerı>i menâfi’, gece, «sâki bol sun!» Kime ne, ehl-i elem mâtem edip saç yolsun! Gül-1 sadberk-i vatan ister hep solsun! Durmasın tek, kasa, sandık, sepet, anbar dolsun! Elimizden ne gelir, çeşm-i sitem kör olsun 1 Yazık eflâki tutan sıytımıza şanımıza; «Kâfir ağlar bizim ahval-1 perişanımıza!» ADANALI A Y A S O F Y A «Ey tslâmm nûru, Türklüğün gururu Ayasofya I Şerefelerinde fethin, Fâtih’in şerefi ışıl ışıl ya­ nan muhteşem mâbeti.. Neden böyle bomboş, neden böyle bir hoşsun? Hani minarelerinden, gök­ lere yükselen, tâ... mâveradan ge­ len, ezanlar?! Hani o İlâhi devir, İlâhi nizâmlar!.. Ayasofya ses vermiyor! Aya­ sofya bir hoş, Ayasofya bomboş!- Hani nerde, şu muhteşem min­ berde, binlerce erin, binlerce ga. zinln baş koyduğu şu temiz yerde, şimdi hangi kirli ayaklar dolaşı­ yor?! Ayasofya, Ayasofya! Seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıp­ lak soyan kim? Hani, gönüllerden kubbelere, kubbelerden gönüllere gürül gü­ rül akan sineler yakan Kur’an sesleri?! Kur’an sesleri dindirilmiş, Müs- lümanlar sindirilmiş!.. Allah, Mu- hammed, Hulefa.l Râşidin, bu din ulularının isimleri kubbelerden yerlere İndirilmiş!.. Fethin, Fâtlhln mâbedinden Ki- tâb-ı Mübînl, bu ulu dini kaldıran Um?- Dinimize, İmanımıza şaldı. ran kim?- Asırlık sûrların arkasından köh­ ne Blzansı hortlatmak istiyen ki­ min eli, bunu söyleyenler kimin dili, Ayasofyayı puthane yapan hangi delidir?!.. Elleri kurusun, dilleri kurusun!. Ayasofya Ayasofya, seni bu hale koyan kim?.. Seni çırılçıplak so­ yan klm?!„ Ayasofya! Ey muhteşem mâbeti. Merak etme. Fâtih’in torunları bütün putları devirip seni camiye çevirecekler. Göz yaşlarıyla ab- dest alarak secdelere kapanacak­ lar... Tehliı ve tekbir sadaları boş kubbelerini yeniden dolduracak- İkincl bir fetih olacak... Ozanlar bunun destanını yazacaklar, ezan, lar ilânım yapacaklar... Sessiz ve öksüz minarelerinden yükselen tek bir sesleri fezaları yeniden inlete­ cek. Şerefelerin yine Allahın ve O’nun sevgili Peygamberi Hz. Mu. hammed*in şerefine ışıl ışıl yana­ cak... Bütün dünya Fâtih dirildi sanacak... Bu olacak Ayasofya, bu olacak!., ikinci bir fetih, yeni bir bâsübadelmevt... Bu muhakkak... Bugünler yakın, belki yarın, belki yarından da yakın!... Osman Y Ü K S E L Komüaist, mason, siyoaist ve misyonerlere karşı İslâm M illetleri Birleşiyor MEKKE — Dünya Islâm Konferansı, «İslâmlığı Yayma» Komisyo­ nunun tavsiyelerini ittifakla tasvip etmiştir. Mekke’de yayınlanan «El Bilad» gazetesine göre, Komisyon «Ko. münist, mason, Siyonist ve hıristiyan misyonerleri ile Islâmiycte aykı­ rı bütün doktrinlerin misyonerlerinin Islâmiycte karşı hazırladıkları komplolara karşı savaşmak üzere bütün Islâm ve Arap devletlerin birlik olmalarını» tavsiye etmiştir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 180  Garplı nihayet bizi gafil avlamıştı. Bize, öz mukaddesatımızı çiğnet- meye, bindiğimiz dalı kestirmeye muvaffak olmuştu. Haçlı ruhu, Ayasof- ya’daki ezan seslerini susturabilmek ümidiyle, ikinci Viyana bozgunun- dan beri giriştiği savaşlarda elde edemediğini, bizzat bizim vasıtamızla devşirivermişti. Müslüman Türk’ün millî remzi olan Ayasofya Bizans mü- zesi haline getirilmişti. Bu, ilk adımdı. Önce camilikten çıkarılır, sonra ki- lise yapılırdı tabiî… İçimizden bazı hainler ve ahmaklar, Ayasofya’da ezan seslerinin sus- turulmasının, Haçlı Batının, Müslüman Türk’e karşı duyduğu kin ve düş- manlığı ortadan kaldıracağını zannediyorlardı. Boş hayal, tehlikeli ku- runtu… Onlar için Ayasofya son değil, başlangıçtı. Gayeleri Ayasofya’dan başlayarak bütün minârelere çan takmak ve köhne Bizans’ı hortlatarak Türklüğü cihan haritasından silmekti. Acı tecrübelerden sonra, milletimiz bu gerçeği artık anlamış bulun- maktadır. Bütün temennimiz, başımızdaki idarecilerin de bu şuura erme- leridir. Bu tarihi hatayı tamir etmenin zamanı gelmiş ve geçmiştir. Arzumuz şudur: İcra Vekilleri Heyeti kararıyla Ayasofya tekrar cami haline getiril- melidir. Buna kimin karışmaya hakkı vardır? Esbab-ı mucibe isteniyorsa, milletin umumî arzusu kâfi değil midir? Ayasofya’yı cami yapmak sadece millî değil, aynı zamanda insanî bir vazifedir. Zira asırlar boyunca insanların içinde Allah’a ibadet ettikleri bir binanın müze yapılması, topyekûn insanlığa karşı bir tecavüz mahiyetini taşımaktadır. Ayasofya, Türkiye’nin ve Türk İstanbul’un tapu senedidir. Onu cami- likten çıkarıp Bizans’a maletmek en büyük zulüm ve haksızlıktır. Milleti- miz öyle bir zulüm ve haksızlığa lâyık bir toplum değildir. Hukukun her yerde ve her asırda câri olan değişmez bir kaidesi vardır: “Kimse kendisine ait olmayan bir şeyi başkasına devredemez!” Ayasof- ya’yı başlangıçta cami haline getiren ve binaenaleyh onun mânevi sahibi durumunda bulunanlar, başta Cennetmekân Fatih Sultan Mehmed Han olmak üzere binlerce Türk şehidi ve gazisidir. Onlar İstanbul’a canları ve kanları pahasına sahip olmuşlardı. Şimdi soruyoruz. Onu Türk’ten alıp Bizans’a bağışlayanlar, onun üzerinde hangi hakka sahiptirler? Onların bu tasarrufu tarih, vicdan ve tabiî hukuk yönünden batıldır, hükümsüz- dür. Ayasofya’yı milletin arzusuna rağmen, Bizans müzesi haline getirme- nin taşıdığı zelil aşağılık duygusu ve yaltaklanma düşüncesi tarihimizde silinmez bir leke olarak kalacaktır. İnsanların içinde Allah’a ibadet ettik- leri bir yerin, zorla başka bir işe tahsisi, vicdan hürriyetine ve insan hak- larına açık bir tecavüzdür. Lâikliğe de aykırıdır. Ayasofya’nın müze yapılması onu camiye çevirenleri haksız ve kaba- hatli göstermeye yeltenen bir mânâ taşır. Türk milleti bu mânâyı redde- CHP Zamanında Bizans Müzesi Haline Getirilen Ayasofya Cami Yapılmalıdır   181 decek hakkaniyet duygusundan ve ecdat saygısından mahrum değildir. Ecdadımız Ayasofya’yı mertçe, kahramanca, savaşarak Bizans’tan al- mıştı. Şimdi ise birtakım dolambaçlı yollarla Türk’ün elinden alınıp Bi- zans’a verilmiş bulunuyor. Hak yerini bulmalı ve Ayasofya tekrar cami olmalıdır. Bunu bütün mil- let istemektedir. Ey şimdiki hükûmetin muhterem reisi ve âzaları, sizlere sesleniyoruz: Şahıslarınız ve mevkileriniz gelip geçici ve fânidir. Geriye icraatınız kala- caktır. Ayasofya’nın sizin zamanınızda tekrar cami yapılması, size büyük şeref kazandıracaktır. Vakit geçirmeden bu hayırlı işi yapınız ve minnet duygularını kazanınız. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 182  Ayasofya Cami Olmalıdır   183 “Ayasofya Cami Olmalıdır”, Yeni İstiklal, Sayı: 194, 28 Nisan 1965, s. 6. CKMP (Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi) Konya Milletvekili Kadircan Kaflı, Meclis Başkanlığına ver- diği bir soru önergesinde, Hükûmetin, hâlen Bizans müzesi olarak kullanılan Ayasofya’yı, tekrar cami hâline getirmeyi düşünüp düşünmediğini sormuş- tur. Kadircan Kaflı’nın bu hareketi Müslümanlar ara- sında büyük memnuniyete sebep olmuştur. Sayın Kaflı’nın bütün Türk milletine tercüman olduğu bu çalışmasında muvaffak olmasını dileriz. Ayasofya Cami Olmalıdır masraflarını karşılar mı dersiniz? Ayasofya Cami Olmalıdır C.K.M.P. Konya Milletvekili Ka- dircan Kaflı, Meclis Başkanlığına verdiği bir soru önergesinde. Hü­ kümetin, hâlen Bizans müzesi ola­ rak kullanılan Ayasofya’yı, tekrar cami hâline getirmeyi düşünüp düşünmediğini sormuştur. Kadlrcan Kaflı’mn bu hareke­ ti Müslümanlar arasında büyük memnuniyete sobep olmuştur. Sa­ yın Kaflrtun bütün Türk mlletl- ne tercüman olduğu bu çalışma­ sında muvaffak olmasını dileriz. Paris Caddesi Türkiye £ £ K 1M Y E N Î • HAFT ALIK i',YASI GAZETE • NÜSHASI 50 KURU* • ABONE ŞART L ARI: ŞILLIK 2S, AL f AYLIK İ M LİRA • İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin Ayasofya’nın iç mekân çizimlerinden. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 184  Ayasofya’yı Ziyaret Sen böyle yetim mi duracaktın Ayasofya, Sen böyle sağır mı olacaktın Ayasofya? Bir taş yığını, kümbeti olmak mı nasibin? Boynunda asılmak mı salîbi salîbin?.. Hasretzede olmak ne acı öz vatanda; Bir benzeri yok hiç gamının cümle cihanda. Mânâ-yı münîfi bu değil gerçi fetîhin Ağlattı hep İslâmı bu hâl-i garibîn. Ağlattı büyük Fatih’i, Osmân’ı, Selim’i… Ağlattı bütün cedd-i necibi ve kerimi… Ağlattı melâikeyi, gazi, şühedayı, Ağlattı nebâtâtı, cemadatı, semâyı… Ey boynu bükük kubbeler, ey tozlu mihrap, Ey minberi bîasvt-u hamuş bâzed-i bîtap, Haykır bize şiddetli hitabınla, haykır; Küf bağlamış ervahını İslâmın uyandır; Kaç yıl daha yerlerde sürünsün cebinim? Kaç yıl daha tutsun bütün âfâkı enînim? Kaç yıl daha âtıl duracaksın yüce millet? Silkin hadi, artık, bu ne gaflet, bu ne zillet?.. Çan sesleri duymaksa muradın beni yık yak; Etmez sana Fatih ata hakkın helâl bak. Bıktım müze olmaktan uyan ümmet-i Ahmed(sav) Kurtar beni sen, pây-ı küfürden yâ Muhammed(sav) Çıksın gene tâ gözlere tekbir-ü ezanlar, Tehlîl ü dualar ve selât ü selâmlar… Aksın, sulasın bağrımı avlumda şadırvan, Yıllarca yanan ruhumu elhan-ı Kur’ân, Olsun bu fetih nusret ü ihsanını lütfet. Kalksın üzerimden şu ağırlık, şu âfet!.. Ayasofya’yı Ziyaret   185 Kalksın ebediyyen, Ayasofya, bu duamız, Yıllar boyu hep gördüğümüz tatlı rüyamız. Bizler de usandık sana lâyık görülenden; Sen, böyle melül durmayacaktın, Ayasofya. Sen, böyle yetim olmayacaktın, Ayasofya, Sabret, gelecek leşker-i Fatih-i Sânî. Artık ebediyyen olacaksın bize cami. Her gamlı minârenden ezanlar taşacak bil; İlk beyt-i küşâdını ozanlar yazacak, bil… SAYFA 0 AVVU F^H iKM ET AYASOFYA' Yİ 1 1 Pm Zl ET... Sen böyle yetim mi duracaktın Ayasofya, Sen böyle sağır mı olacaktın Ayasofya? Bir taş yığını, kümbeti olmak mı nasibin? Boynunda asılmak mı salibi salibin?.. Hasretzedc olmak ne acı öz vatanda; Bir benzeri yok hiç gamının cümle cihanda. Mânâ-yı münifi bu değil gerçi fetîhin Ağlattı hep İslâmî bu hal-i garibin. Ağlattı büyük Fatihi, Osman’ı, Selinı’i... Ağlattı hütiin cedd-i necibi ve kerimi... Ağlattı melâikeyi, gazi, şühedayı. Ağlattı nebatatı, cemadatı, semâyı... Ey boynu bükük kubbeler, ey tozlu mihrap, Ey minberi biasvt-u hamuş bâzed-i bîtap, Haykır bize şiddetli hitabınla, haykır; Küf bağlamış ervahını Islâmın uyandır; «Kaç yıl daha yerlerde sürünsün cebinim? Kaç yıl daha tutsun bütün âfâkı eninim? Kaç yıl daha âtıl duracaksın yüce millet? Silkin hadi, artık, bu ne gaflet, bu ne zillet?.. Çan sesleri duymaksa muradın beni yık yak; Etmez sana Fâtih ata hakkın helâl bak. Bıktım müze olmaktan uyan ümmet i Ahıııed (S.A.) Kurtar beni sen, pây-ı küfürden yâ Muhanııned (S.A) Çıksın gene tâ gözlere tekbir-ü ezanlar, Tehlîl ü dualar ve selât ü selâmlar... Aksın, sulasın bağrımı avlumda şadırvan, Yıllarca yanan ruhumu elhan-ı Kur’an, Olsun bu Fetih nusret U ihsanını lütfet. Kalksın üzerimden şu ağırlık, şu âfet!..» Kalksın ebediyyen, Ayasofya, bu duamız. Yıllar boyu hep gördüğümüz tatlı rüyamız. Bizler de usandık sana lâyık görülenden; Sen, böyle meliil durmayacaktın, Ayasofya. Sen, böyle yetim olmayacaktın, Ayasofya, Sabret, geiecck leşker-i Fâtih-i Sânî. Artık ebediyyen olacaksın bize câıııi. Her gamlı minarenden ezanlar taşacak bil; İlk beyt-i küşâdını ozanlar yazacak, bil... Ü İ Sayı: 199 Haziran 1965 Y E N İ istiklâl • HAFTALIK SIYASI GAZETE • NÜSHASI 50 KURUŞ • ABONE ŞARTLARI: YILLIK 15, ALTI AYLIK 11,5 LİRA • 12 sayfa 50 kuruş KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 186  CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ Ayasofya’yı Ziyaret   187 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 188  Refik İkbal, “Ayasofya’nın Üç Yüzü”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 2, Sayı: 20, Mayıs 1965, s. 14. Ayasofya’nın Üç Yüzü Refik İkbal E n mükemmel canlıdan, en basit cansıza ka- dar herşeyde, kendisini yaratanı bilme ve onu zikretme şuuru vardır. Bu yüzdendir ki insanlarda Allah fikri fıtrîdir. Yine ilâhî kelamdaki, “en küçük zerrenin bile yaratıcısını zikrettiğine” dair işaret, mazisi pek yeni olan atomun ilk habercisi olarak, gösterilmektedir. İnsanlarda doğuştan mevcut olmasına rağmen devamı, terbiyeye ihtiyaç gösteren bu şuur, cansız- larda; terbiyeye lüzum göstermeksizin daima mev- cuttur. Kendisinde bu şuur var olan herşey için en güzel gaye, kendi kabiliyetine göre, Rabbine hizmet etmektir. Bu hal, insan için mevzu-u bahs olduğu kadar cansız varlıklar için de mevzu-u bahstır. İşte Ayasofya; ruhunda bu ideali yaşatan taşın, tahtanın, demirin, kirecin, harcın, ters yönlü ina- nanlar elinde, gayelerine, ters yönlü olarak ulaşma- larının meydana getirdiği bir eserdir. Bu sebepledir ki, kilise olduğu müddetçe Ayasofya îmanının ger- çeğine erişememiş olmanın ıstırabı, fakat bâtıl yolla da olsa, Rabbine hizmet edebilmenin bahtiyarlığı gibi tezatlı iki ruh hali içinde yaşadı ve ömrünün bütün bu safhası, ıstırabının kaynağı olan Bizans’ın elinden kurtulmanın ve ruhundaki tezadı bertaraf ederek, tam mânâsıyla saadete ermenin ümit dolu hayalleriyle geçti. Nihayet 1453 yılı 29 Mayıs sabahı Kostantiniyye ufukları ona İstanbul ufukları olarak görünmüş, ne zamandan beri hayalinde yaşattığı hadise hakikat Ayasofya’nın Üç Yüzü   189 olmuştu. Fatih’in or- duları tekbir sesleri ile kendisine yaklaşırken heyecanını yenememiş, o da tekbir getirmeye başlamıştı. Artık Aya- sofya bu saadetle öy- lesine gaşyolmuştu ki, 4,5 asır sonra herşeyin biteceğini, o saadete ulaşmak için yeni bir fethi bekleyeceğini, bu bekleyişin yakıcı ıstıra- bı içinde kıvranacağını düşünmüyordu bile… Bütün bunlar birden- bire oldu. Nasıl oldu ve niçin oldu? Bunu yalnız o değil, kimse anlaya- madı. Fakat olan oldu ve Ayasofya’nın 4,5 asır fezâyı dolduran tekbir- leri, ezanları, kelime-i şehadetleri ve bütün bunlarla birlikte saade- ti müzeye kaldırdı. Şimdi düşünüyo- rum. Kilise cami iki ayrı kutuptur. Müze ise bu iki kutbun orta nokta- sını teşkil eder. Bu durumda ben, yepyeni bir çağ açan fethini, bir kilise- yi cami yaparak gerçek gayesine ulaştıran ecdadımın hilâfına, tamamen benim uhdemde bulunmasına rağmen, o camii müzeye çeviren, kendi kutbumdan öteki kutba doğru itmiş olurum. Bu da karşı kutbun mümes- siline, mâbed üzerinde yarı yarıya hak tanımamdır. Eğer bugün onlar, “Kıbrıs bizimdir” diyebiliyor; şairleri, “İzmir’in yolu İstanbul’dan geçer.” şeklinde yazabiliyor ve ağızlarına gelen tehdidi savu- rabiliyorlarsa, hatayı onlarda değil, kendimizde aramamız gerekir. Çün- kü… Çünkü’sünü söyledik… “Öyleyse ne yapmak gerekir?” diyeceksiniz. Yapılacak şey, Ayasofya’yı tekrar eski saadetine kavuşturmaktır. O zaman görülecektir ki, onun dua- sı sebebiyle, diğer birçok meselelerimiz hal yoluna girecektir. İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin Ayasofya’nın iç mekân çizimlerinden. Ayasofya’nın Üç Yüzü   191 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 192  İ. Semahaddin Cem “Ayasofya’nın Mânen Fethi”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 2, Sayı: 20, Mayıs 1965, s. 29. Ayasofya’nın Mânen Fethi İ. Semahaddin Cem İ stanbul, Fatih Sultan Mehmed tarafından fetho- lunmuştur; Ayasofya da tabii ki İstanbul ile bir- likte fethedilerek kiliseden camiye çevrilmiştir. Bu durum 20. asırda Lozan sulhuna kadar böyle devam etmiş, sonra Ayasofya’nın tâlihi dönmüş ve Müslü- man mâbedi olmaktan çıkarılmıştır. İstanbul’un mânen de fetholunması lâzımdır. Şe- hir bugün bu fethe müstahak bir vaziyete girmiştir. İstanbul evvela pistir ve biz içinde oturanlar bu güzel şehri insafsızca kirletiyoruz. İstanbul bir irfan ve medeniyet şehri olmaktan çıkmıştır. Yığınla ve adım başında kahvehane ve oyun-kumar salonları, tembel yuvaları halinde do- lup taşmaktadır. Lâleli’de, tam da Lâleli Camii’nin vakfına dahil çarşıda ve mübarek mâbedin altında Petek adlı pas- tahane diye gösterilen bir karanlık yer vardı. Burasını gezip biraz oturanlar hemen farkına varmışlardır ki alenî bir randevu yeri olmuştur. Cami altında, bir vakıf içinde buna nasıl müsaa- de edilmiş, ne şartlarda kiraya verilmiştir? İstanbul’da caddelerde sokaklarda yürüyenler yürüme şuurlarını kaybetmişe benziyorlar; bir çar- pışmadır, bir hoyratlıktır gidiyor. Ne oluyoruz? Evet, bu şehir mânen bir fethe muhtaçtır. Bu fethi de biz içindekiler yapmalıyız. Ayasofya’nın hali, bu şehrin sakinlerinin halle- rine göre Allah tarafından bir ceza mahiyetindedir. Ayasofya’nın Mânen Fethi   193 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 194  İstanbul halkı evvela cürmünü idrak ve itiraf etmeli, bu suretle de Ayasof- ya adlı Fetih Camii’nin manen fethine layık olmalıdır. Vaziyet acıdır ama, maalesef hakikat budur. Fetih Camii, İstanbul’un manen de fethinin en güzel ve kuvvetli timsa- lidir. Köhne Bizans’ın kocamış ganimeti olan Ayasofya’ya şahsiyet veren ve onu yeniden inşa edercesine ıslah ile sanat dünyasına canlı bir şekilde sunan Müslüman Türklerin tarihî, büyük hükümdarı Fatih Sultan Meh- med, o ortodoks tapınağını camiye çevirterek İslâm âlemine hediye etti. 1926 senesinde Paris’te, bu katolik merkezinde, Fatih Sultan Mehmed’in tarihi ve askeri şahsiyeti, büyüklüğü ve tesiri üzerine alimler tarafından konferanslar verilir ve konferansçı, gözleri yaş içinde, Fatih’in dehasını anlatırken bizde bu büyük Türk cihangirinin türbesi kapalı idi, ziyaret yasak edilmişti. Sümer, Elâm, Etiler’den çok evvel Selçuklularla ve Osmanlılarla iftihar etmemiz lâzım geldiğini bugün daha iyi anlıyoruz. Biz Oğuzlar’danız. Bu topraklardan Oğuzlar geçti, bize buralarını Oğuzlar ve onların aziz evlatları fethederek verdi. Bu vatan bizimdir. Bu vatanın mabedleri de bizimdir; Hıristiyan aleminin değildir. Camileri- mizi kullanma hakkına ancak biz sahibiz; bu sebeple köhne Ayasofya, 1453’ten itibaren de Fetih Camii, bizim kılıcımızın ganimetidir. O artık bi- zim mabedimiz, bizim camimizdir. İstanbul’un askeri bakımdan ve maddeten fethinden sonra manen de fethi şart olduğunu düşünürken Büyük Fatih’in meşhur Vakfiye’sinin 142’inci sahifesinde yazılı “lânetleme”sini ürpererek hatırladım. Her hâl ve vaziyette vakıf şartlarının en ufak şekilde dahi değiştirilmesine aslâ razı olmayan zeki hükümdar bu vakıf şartlarını değiştirecekler hakkında “Allah’ın ve meleklerin ve bütün insanların lâneti onların üzerine olsun! Onlar hiçbir zaman hafiflemeyen azap içinde bulunsunlar! Yüzlerine ba- kan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın!” diye beddua edi- yordu. (Bkz.: Yeni İstiklal Gazetesi, 1965/192’inci sayıda “Türk Ayasofya” yazısı.) İstanbul’un manen fethine en muhtaç semt, muhakkak ki Beyoğlu ta- rafıdır. Mesai saatleri ve ders zamanları içinde Beyoğlu’nun hemen bütün sinemaları, o sırada vazifelerinde veya mekteplerinde bulunmaları icabe- den insanlarla vıcık vıcık doludur. Memur hanımlar sabahları, vazifeye giderken, baloya davetli imiş gibi giyinir ve sokağa çıkar. Ayasofya’nın Fetih Camii olarak fethi ile birlikte bu şehrin birçok in- sanlarının da manen fethedilmeye şiddetle ihtiyacı vardır. Bu manevi fethi ise biz içindekiler başarmalıyız; çalışmalı, tenbih, ikaz ve ihtar etmeliyiz. Hemşehrilik vazifemizi hakkıyla yapmamız şarttır. Yürekler Acısı Ayasofya   195 Râci Putsevmez, “Yürekler Acısı Ayasofya”, Yeni İstiklal, Sayı: 201, 16 Haziran 1965, s. 2. Yürekler Acısı Ayasofya Râci Putsevmez S osyolojik tedkikler göstermiştir ki, aşağılık hissi denen o meşum kompleks, insanlar gibi milletle- ri de pençesinde kıvrandırabilmektedir. Bu acıklı hâle, bir çok faktörlerin tesiriyle millet- lerin de duçar olduğu tarihî bir hakikattir. Allah’ın ve Resul-i Ekremi, sevgili Peygamberi- mizin(sav) yüksek takdirlerine mazhar olarak tarihte devirler açıp, devirler kapayan şanlı milletimizin karanlık zillet vadilerine düşmanlar tarafından sü- rüklenmek istendiği haller olmuş, içinden çıkan kahramanlar, esasen ruhu cevher dolu Türk mille- tini izzet ve şerefin evc-i bâlasına yükseltmişlerdir. Birinci Cihan Harbinde Avrupalı zalimlerin çiz- meleriyle boğazımıza basarak, bedenimizle birlikte ruhumuzu da öldürmek istedikleri bir hengâmda mert bir şair çıkmış: Garbın cebin-i zâlimi affetmedim seni, Türküm ve düşmanım sana, kalsam da tek kişi. diye erkekçe haykırmıştır. “Aç canavara tahabbüb (sevgi göstermek), mer- hametini değil iştihasını celb eder. Bir de üstelik diş kirası da ister.” Hakikatli bir âlim bu vecizesi ile ru- humuzu bedenimizden ayrımak, bizi maddeten ve manen çökertmek, zillet derelerine yuvarlayıp ta- rihin nisyan sinesine gömmek isteyen meşum zih- niyete karşı nasıl davranmamız gerektiğini göster- mekte, yolumuza ışık tutmaktadır. Hâdiseler gösteriyor ki, henüz dostumuzu düş- Millî birlik ruhunu ihyâ edip milleti millet yapan değerleri sağlam tutmakla mümkün olacağını anlamayan kaldı mı? Atalarımızın yadigârı olarak, millî mirasımız ve mukaddesatımız arasında en parlak bir mevkide olan Ayasofya’yı artık ibadete açalım! “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 196  manımızdan ayırabilecek bir rüşde erişmiş değiliz. Nitekim, güya mede- niyetin ve hümanizmanın öncüsü olduklarını iddia eden Yunanlılar efen- dilerinin “aport!” deyip üzerimize saldırtmaları üzerine, Anadolumuzda taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadılar, yakıp yıktıkları yerler, kirlettikleri ırz ve namus hadd ü hesabı aştı, insanlığın yüz karası bu şe- naati cezasız, kefaretsiz, tazminatsız atlattılar. Avrupalı hâmileri onlara kanat gerdi, eski Yunanın dalkavukları, zelilce mağlûp olan palikaryalara YÜREKLER ACISI AYASOFYA Ayasofya Türkün Kahramanlık Ruhunun Sem bolüdür. Cami Y apılm ası M illî Şerefimiz ve İzzet-i Nefsimizin İcabıdır S o s y o l o j ik tedkikier gös. tirmişti ki, aşağılık hissî de­ nen o meş’um kompleks, in­ sanlar gibi milletleri de pençesin­ de kıvrandırabilmektedir. Bu acıklı hâle, bir çok faktör, lerin tesiriyle milletlerin de du­ çar olduğu tarihî bir hakikattir. Allah’ın've Resul-i Ekremi, sevgili peygamberimizin (S.A.) \ üksek takdirlerine mazhar ola­ rak tarihte devirler açıp, devirler kapayan şanlı milletimizin karan, lık zillet vâdilerine düşmanlar ta rafından sürüklenmek istendiği haller olmuş, içinden çıkan kah­ ramanlar, esasen ruhu cevher do­ lu Türk milletini izzet ve şerefin evc-i hâlasına yükseltmişlerdir. Birinci Cihan Harbinde Avru­ palI zâlimlerin çizmeleriyle boğa­ zımıza basarak, bedenimizle birlik te ruhumuzu da öldürmek iste, dikleri bir hengûmda mert bir şâir çıkmış: «Garbın cebin-i zâlimi aîfetme- dim seni, Türküm ve düşmanım sana, kal­ sam da tek kişi.» diye erkekçe haykırmıştır. «Aç canavara îahabbüb (sevgi göstermek), merhametini değil, iştihasını celb eder. Bir de üste­ lik diş kirası da ister.» Hakikat­ li bir âlim bu vecizesi ile, ruhu­ muzu bedenimizden ayırmak, bi. zi maddeten ve mânen çökertmek zillet derelerine yuvarlayıp tari­ hin nisyan sinesine gömmek iste­ yen meş'um zihniyete karşı nasıl davranmamız gerektiğini göster, mekte, yolumuza ışık tutmakta­ dır. Hâdiseler gösteriyor ki, henüz dostumuzu düşmanımızdan ayıra­ bilecek bir rüşde erişmiş deği­ liz. Nitekim, güya medeniyetin ve hümanizmanın öncüsü olduklarını iddir eden Yunanlılar efendileri­ nin «aport!» deyip üzerimize sal. dırtmalan üzerine, Anadilumuzda taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmadılar, yakıp yıktıkla, n yerler, kirlettikleri ırz ve na- flûci Pulsevmez • mus hadd U hesabı aştı, insanlığın yüz karası bu şenaati cezasız, ke- faretsiz, tazminatsız atlattılar. Av rupalı hâmileri onlara kanat ger. di, eski Yunanın dalkavuklan, ze­ lilce mağlûp olan palikaryalara alkış tuttu. Emr-i vâkilerle, dip­ lomasi oyunları ile arslan payı al­ dılar, onlara verildi. Dünkü uşak­ larımız bizden hem tokat, hem de ganimet aldılar. Dökülen mübarek kanlar kuru­ madan, harb malûllerinin yarala­ rı kapanmadan, geride boynu bü­ kük yetim ve Jul kalanların âh-ü eninleri dinmeden kendimizi bir Yunan dostluğu cezbesine kaptır­ dık. Bu ham hayaller içinde ver­ mediğimiz taviz, açmadığımız ka­ pı kalmadı. Hattâ sâkıt bir Cum­ hurbaşkanı bir ziyafet sofrasının verdiği mestlikle bir Türk—Yu­ nan birliğinden bile bahsetti. Ka­ famızı Kıbrıs taşma çarpıp dfınk edinceye kadar bu boş hülyalar içinde laklakıyat yaptık. Yunan dostluğu kimin hesabına ve kime karşıdır? Anlaşılmaz!... Rusva’va karşı Türkiyeyi Yunan dostluğu mu koruyacaktır? Tür- kiyenin bu dostlulctan şimdiye kadar ne kazancı olmuştur, bilin­ mez... Yunan millî politikasının «Büyük Yunan dâvası», yâni Tür­ kiye toprakları üzerinde Bizans devleti Mırmak siyaseti, maalesef Türkiyede hakkivle idrak edileme miş ve bu yüzden varlığımızın düşmanı olan bu dâvaya hizmet eden öyle hareketlerimiz olmuş- tur ki, bunları yaparken düşünme diğimiz gibi, hâlâ tenkid edilme­ sini de istemeyiz. Meselâ Avasof- ya Bizans hâkimiyetinin, Bizans idealinin sembolüdür. 1453 de fet­ hin ve Türk hâkimiyetinin bir sembolü olarak câmi haline ge­ tirilmiş ve maddeten de Mimar Koca Sinan tarafından tâmir e- ü ilerek bu sayede bugüne kadar yıkılmadan durabilmiş, beş asra yakın bir zaman câmi vasfını mu hafaza etmiş. Hattâ Istanbulun 1918—1922 işgal yıllarında bile Yu nanlıların onu kilise haline sok­ mak teşebbüsleri —Ona el sürdür mektense berhava etmeyi bile gö­ ze alacak kadar fiilen müdafaaya kararlı olduğumuzun anlaşılması üzerine!— âkîm bırakılmış idi. is­ te bövle bir vasfa mâlik olan Ava. sofva câmiini Yunan dostluğu ve Garb âlemine hoş görünmek dü- şüncesile (!) kendi elimizle hod- be-hod vakfiyesini bozup câmilik ten çıkarmış ve müze adı altın­ da fiilen onu fetihten önceki ha- ’ıne sokmıışuzdur. Bir milleti ayakta tutan mânevi l emelleri pervasızca zedelemenin tipik bir örneği olan bu tutumun bize milletçe hiç bir şey kazan­ dırmadığı ortadadır. Islâm âlemin den yükselen kadirşinas sesler müstesna, hakiki bir dostumuz ol­ madığını Kıbrıs meselesi bize iyi­ ce öğretti. Millî birlik ruhunu ihyâ edip milleti millet yapan değerleri sağ lam tutmakla mümkün olacağını anlamayan kaldı mı? Atalarımı­ zın yadigârı olarak, millî mirası­ mız ve mukaddesatımız arasında en parlak bir mevkide olan Aya- sofyavı artık ibadete açalım! Mil­ letimizin derin bir iştiyak ve has retle beklediği bu müsbet karar, A Va sofya ile birlikte Istanbulumu zu da yutmak vl Bizans devleti kurmak isteyen zorbalara verile­ cek en güzel ve unutulmaz bir ders olacaktır. Aksi halde - Allah korusun! - milletçe göz yaşlan dö kerken Endülüs hükümdanna an­ nesinin söylediği: — Sus! erkekler gibi savaşma­ dığın bir şehir için, kadınlar gibi ağlama! ihtarını sonra hatırlanz. Fakat bize acıyan kimse olmaz. Zira: «Zarara razı olana acınmaz ve bakılmaz.» o. ç V F !N I Sayı: 201 16 Haziran 1965 istiklâl • H AFTALIK SİYASI GAZETE • NÜSHASI 50 KURU$ • ABONE ŞARTLARI: YILLIK 25, ALTI A Y LIK 12,5 LİRA • 12 sayfa 50 kuruş Yürekler Acısı Ayasofya   197 alkış tuttu. Emr-i vâkilerle, diplomasi oyunları ile arslan payı aldılar, on- lara verildi. Dünkü uşaklarımız bizden hem tokat hem de ganimet aldılar. Dökülen mübarek kanlar kurumadan, harb malûllerinin yaraları ka- panmadan, geride boynu bükük yetim ve dul kalanların âh-ü eninleri dinmeden kendimizi bir Yunan dostluğu cezbesine kaptırdık. Bu ham ha- yaller içinde vermediğimiz taviz, açmadığımız kapı kalmadı. Hattâ sâkıt bir Cumhurbaşkanı bir ziyafet sofrasının verdiği mestlikle bir Türk-Yu- nan birliğinden bile bahsetti. Kafamızı Kıbrıs taşına çarpıp dank edince- ye kadar bu boş hülyalar içinde laklakiyat yaptık. Yunan dostluğu kimin hesabına ve kime karşıdır? Anlaşılmaz!.. Rus- ya’ya karşı Türkiye’yi Yunan dostluğu mu koruyacaktır? Türkiye’nin bu dostluktan şimdiye kadar ne kazancı olmuştur, bilinmez... Yunan millî politikasının “Büyük Yunan” dâvası, yani Türkiye toprakları üzerinde Bi- zans devleti kurmak siyaseti, maalesef Türkiye’de hakkıyla idrak edile- memiş ve bu yüzden varlığımızın düşmanı olan bu dâvaya hizmet eden öyle hareketlerimiz olmuştur ki, bunları yaparken düşünmediğimiz gibi, hâlâ tenkid edilmesini de istemeyiz. Meselâ Ayasofya Bizans hâkimiye- tinin, Bizans idealinin sembolüdür. 1453’te fethin ve Türk hâkimiyetinin bir sembolü olarak cami haline getirilmiş ve maddeten de Mimar Koca Sinan tarafından tâmir edilerek bu sayede bugüne kadar yıkılmadan du- rabilmiş, beş asra yakın bir zaman cami vasfını muhafaza etmiş. Hatta İstanbul’un 1918-1922 işgal yıllarında bile Yunanlıların onu kilise haline sokmak teşebbüsleri –ona el sürdürmektense berhava etmeyi bile göze alacak kadar fiilen müdafaaya kararlı olduğumuzun anlaşılması üzeri- ne!– akîm bırakılmış idi. İşte böyle bir vasfa mâlik olan Ayasofya Camiini Yunan dostluğu ve Garb âlemine hoş görünmek düşüncesiyle (!) kendi elimizle hod-be-hod vakfiyesini bozup camilikten çıkarmış ve müze adı altında fiilen onu fetihten önceki haline sokmuşuzdur. Bir milleti ayakta tutan mânevi temelleri pervasızca zedelemenin tipik bir örneği olan bu tutumun bize milletçe hiçbir şey kazandırmadığı orta- dadır. İslâm âleminden yükselen kadirşinas sesler müstesna, hakiki bir dostumuz olmadığını Kıbrıs meselesi bize iyice öğretti. Millî birlik ruhunu ihyâ edip milleti millet yapan değerleri sağlam tut- makla mümkün olacağını anlamayan kaldı mı? Atalarımızın yadigârı ola- rak, millî mirasımız ve mukaddesatımız arasında en parlak bir mevkide olan Ayasofya’yı artık ibadete açalım! Milletimizin derin bir iştiyak ve hasretle beklediği bu müsbet karar, Ayasofya ile birlikte İstanbul’umuzu da yutmak ve Bizans devleti kurmak isteyen zorbalara verilecek en güzel ve unutulmaz bir ders olacaktır. Aksi halde –Allah korusun!– milletçe göz yaşları dökerken Endülüs hükümdarına annesinin söylediği: “Sus! erkekler gibi savaşmadığın bir şehir için, kadınlar gibi ağlama!” ihtarını sonra hatırlarız. Fakat bize acıyan kimse olmaz. Zira: “Zarara razı olana acınmaz ve bakılmaz.” KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 198  CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ Yürekler Acısı Ayasofya   199 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 200  Hulusi Yavaşlar, “Ayasofya Nasıl Müze Yapıldı”, Yeni İstiklal, Sayı: 204, 7 Temmuz 1965, s. 9. Ayasofya Nasıl Müze Yapıldı? Hulusi Yavaşlar G enel Kurmay Başkanlığı arşivlerindeki bir rapo- ra göre; Ayasofya Camii, 32 sene önce Bulgaris- tan’da toplanan “Bizans Asarını İhya Cemiyeti”nin kararına uyularak müze haline getirilmiştir. Ayasofya Camii müze yapılmadan önce, devrin Başbakanı olan şimdiki CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Bulgaristan’ın hükûmet merkezi olan Sof- ya’da toplanan ve delegelerinin çoğunluğunu Hıris- tiyan misyonerlerin teşkil ettiği “Bizans Asarını İhya Cemiyeti Kongresi”ne, bir milletvekilini murahhas olarak Sofya’ya göndermiştir. Bu milletvekilinin, dönüşünde İnönü’ye verdiği gizli bir rapordan son- ra Ayasofya’nın ibadete kapatılması konusu ortaya atılmış ve İnönü’ye yakın çevreler, Atatürk’e telkina- ta başlamışlardır. Nitekim bir süre sonra Ayasofya müze haline getirilmiş, fakat buna dair karar, ne- dense Resmî Gazete’de yayınlanmamıştır. Genelkurmay’daki Rapor Öte yandan Bulgaristan Türklerinden olup sene- lerce önce vefat eden avukat Halil Bey’in, zamanın Genel Kurmay Başkanı merhum Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak’a verdiği gizli bir raporda da bu hu- sus yer almaktadır. Halen Genelkurmay Başkanlığı arşivlerindeki bu raporda, Sofya’da toplanan mis- yonerlerden kurulu “Bizans Asarını İhya Cemiyeti Kongresi”nin mahiyeti ve aldığı kararlardan bah- solunmakta ve Ayasofya’nın Türk eserlerinden te- mizlenerek bir Bizans müzesi haline getirilmesinin kararlaştırıldığı” belirtilmektedir. Bu hususu bazı Sofya’da toplanan misyonerlerden kurulu “Bizans Asarını İhya Cemiyeti Kongresi”nin mahiyeti ve aldığı kararlardan bahsolunmakta ve Ayasofya’nın Türk eserlerinden temizlenerek bir Bizans müzesi haline getirilmesinin kararlaştırıldığı” belirtilmektedir. “ Ayasofya Nasıl Müze Yapıldı?   201 tarihçiler de doğrulamakta ve Bizans hülyası içinde yaşayan Rumları memnun etmek için Ayasofya’nın müze yapılması kararının alındığını söylemektedirler. Ayasofya Nasıl Müze Yapıldı? , ­ ­ ­ , ) f^en el Kurmay Başkanlığı arşiv- ^ lerindeki bir rapora göre; A- yasofya Camii, 32 sene önce Bul­ garistan’da toplanan «Bizams Asa- llulusî YAVAŞLAR nnı ihya Cemiyeti» nin kararma uyularak müze haline getirilmiş­ tir. Ayasofya camii müze yapılma­ dan önce, devrin Başbakanı olan şimdiki CHP Genel Başkanı îsmet İnönü, Bulgaristan’ın hükümet merkezi olan Sofya’da toplanan ve delegelerinin çoğunluğunu Hıristi­ yan misyonerlerinin teşkil ettiği «Bizans Esannı ihya Cemiyeti Kongresi» ne, bir milletvekilini murahhas olarak Sofya’ya gönder­ miştir. Bu milletvekilinin, dönü­ şünde İnönü’ye verdiği gizli bir rapordan sonra Ayasofya’nın iba­ dete kapatılması konusu ortaya atılmış ve İnönü'ye yakın çevre­ ler. Atatürk’e telkinata başlamış­ lardır. Nitekim bir süre sonra A- yasofya müze haline getirilmiş, fakat buna dair karar, nedense, Resmi Gazete’de yayınlanmamış­ tır. GENEL KURMAYDAKİ RAPOR Ote yandan Bulgaristan Türkle­ rinden olup senelerce önce vefat eden avukat Halil Beyin, zamanın Genel Kurmay Başkanı merhum Mareşal Mustafa Fevzi Çakmak'a verdiği gizli bir raporda da bu husus yer almaktadır. Halen Ge­ nel Kurmay Başkanlığı arşivlerin­ deki bu raporda, Sofya’da topla­ nan misyonerlerden kurulu «Bi­ zans Asannı ihya Cemiyeti Kon­ gresi» nin mahiyeti ve aldığı ka­ rarlardan bahsolunmakta ve A- yasofya'nm Türk eserlerinden te­ mizlenerek bir Bizans müzesi ha­ line getirilmesinin kararlaştırıldı­ ğı» belirtilmektedir Bu hususu bazı tarihçiler de doğrulamakta ve Bizans hülyası içinde yaşayan Rumları memnun etmek için Aya- sofya’nm müze yapılması kararı­ nın alındığını söylemektedirler. e-i Nur rların Isnadları lmi Bîr Tahlil Yazan: Eşrep EDİP hisler şunlardır: n kalemlerini şeref ve haysiyetle il­ erin. Her türlü garazdan azade. İlmi olunması gerekir — Hak ve hakikati ve vicdaniyedir. Mustafa Sabri Efendi nâmına neşr ok ahmakça bir düzenbazlık — Vesi­ dana çıkarılması — Hüviyetini gizle vicdansız meçhul bir yazar. n, komünistliğin İnsanlık şerefine uy yen. Dinsizliğin kanunla himaye edil­ ayaklar altına alan br Asistan’ın . eşinden melânkolik hale geldiğini üthiş Islâm düşman; bir yahudlye n... kendi yaptıkların- başkalarına eden bir General’ln Abld, zâhld, sızca saldırışları. ilmi kudret ve Ehliyett — Risale-i u — Risale I Nur talebelerinin Ustad- ılıkları — Keramet, Beşaret mesele. sale-i Nur müellifi geri fikirli midir? arikat mıdır? — Tarikatlardaki esas­ katçılar — Şeriatçılık meselesi — 31 ücadeledeki hizmeti — Risale-i Nur — Bu hususta 300 küsür mahkeme­ eme ve takipsizlik kararlyle bu eser­ cihet bulunmadığı Kur'andan mül­ ve hikemiyyeden İbaret bulunduğu -I Hiikkân — Türk adüyeslnln cihan elişi Emekli General M. Saadettin lmi bir tahlil, Sebilürreşad kütüphanesi lu — İstanbul 3 liradır) Y E N İ ( y y ) Sayı: 204 7 TEMMUZ 1965 istiklâl • H A FTALIK SIYASI GAZETE • NÜSHASI SO KURUŞ • ABONE ŞARTLARI : YILLIK 25, A LTI AYLIK 12,S LİRA • 12 sayfa 59 kuruş KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 202  CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ Ayasofya Nasıl Müze Yapıldı?   203 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 204  Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, “Bir Galata Kavgası Bana Ayasofya Camii Şerifini Bir Daha Hatırlattı”, Yeni İstiklal, Sayı: 219, 20 Ekim 1965, s. 3. Bir Galata Kavgası Bana Ayasofya Camii Şerifini Bir Daha Hatırlattı Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu P apa Birinci Eftim’le, İkinci Athenagoras arasın- daki çatışmalara, Papa Altıncı Pol de karıştı… Yahut karıştırıldı. Yâni Galatalılarla Fenerliler ara- sındaki sokak kavgalarına Vatikanlılar da müdahale etmek meylini gösterdiler. Memleketimizde Eshâb-ı Çelîpâ arasında zaman zaman kopan bu çeşit kavga- lar, âdi zâbıta vak’alarıdır. Tıpkı İsevî kutsal makam- ların Osmanlı saltanatı himayesinde bulunduğu de- virlerde Kudüs’ün “Fener”e bağlı Ortodoks keşişleri ile “Vatikan”a bağlı Katolik keşişlerinin boğaz boğa- za gelmeleri gibi… Âdi, bayağı zabıta vak’aları. O zaman, böyle tepişmeler oldu mu, hâlis tiftik bi- rinci Lûi çuhalardan ısmarlama yapılmış üniforma- ları, ayna gibi pırıl pırıl çizmeleri ve mavi püsküllü kırmızı ipek fesleri içinde pek heybetli zaptiyeleri- miz, Kammâme gibi en ulu mâbetlerinin hariminde bile din saygısızlığı gösteren o pis heriflerin araları- na dalarlar, edepsizliklerine son verirlerdi. Bazen bu kavgalar çok kanlı olurdu. Meselâ bu asrın ilk yılla- rında bir yortu arifesinde iki tarafın da gözleri ka- rarmış, hele Fenerliler sopalar ve bıçaklarla öylesine bir “veryansın etmişlerdi” ki zaptiyelerimiz kamçı ve dipçik kullanmaya mecbur olmuşlardı. Ortodoks keşişlerin bir hayli Katolik keşişi yere serdikleri o kavgaya benzemedi bu seferki Galata-Fener dırıltı- sı… Benzeyemezdi, benzetilemezdi de tabiî… Ama ne de olsa can sıkıcı bir durum yarattı. Hele memleket dışına aksettirilişi? Rimpapa’ya verilen jurnaller? Ayasofya’da ibadetin müslüman için bir “Fetih hakkı” olduğunu, benim neslime, Ayasofya imam-ı evveli efendi hazretleri Cuma günlerinde minbere çıkarken elinde tuttuğu kılınçla ne güzel hatırlatırdı! “ Bir Galata KavgasıBana Ayasofya Camii Şerifini Bir Daha Hatırlattı   205 Bazı yabancıların, Türkiye’deki en âdi zâbıta vak’alarını dahi vesile edi- nerek âdeta “haçlı müdahale ittifakları” dokumaya kalkışmaları? Tüy diktiler, tüy! Önce Paris’te çıkan Le Monde gazetesinin bu ay başında 6443 numara- lı nüshasında dokuzuncu sahifenin beşinci ve altıncı sütunlarında neşre- dilen şu yazıyı beraberce okuyalım: “Fransa’daki Grek Ortodoks kilisesinin başı Metropolit Meletiyos bize şu notu göndermiştir: “Kostantiniye cihan patriki, bütün dünya Ortodokslarının en üstün mânevî makamı, yeni ve tehlikeli bir duruma karşı cephe almaya zorlan- mıştır.” Sayı: 219 20 EKİM 1965 ►? s. Ekini T E N t Devlet Nüshası • H A F T A L I K S İ Y A S İ G A Z E T E • N Ü S H A S I 50 K U R U Ş • A B O N E Ş A R T L A R I ; Y I L L I K 25, A L T I A Y L I K 12,5 L İ R A • A e=^ E îI \ iî.-: E a pAPA birinci Eftim’le Papa * ikinci Athenagoras arasın­ daki çatışmalara, Papa altın­ cı Pol de karıştı... Yahut ka­ tıştırıldı. Yâni Galata’lılarla Fener'liler arasındaki sokak kavgalarına Vatikan’lılar da müdahale etmek meylini gös­ terdiler. Memleketimizde Es- hâb-ı Çelîpâ arasında zaman zaman kopan bu çeşit kavga­ lar, âdi zabıta vak’alarıdır. Tıpkı İsevî kutsal makamla­ rın Osmanlı saltanatı hima­ yesinde bulunduğu devirler­ de Kudüs’ün «Fener»e bağlı Ortodoks keşişleri ile, «Vati­ kan »a bağlı katolik keşişleri­ nin boğaz boğaza gelmeleri gibi... Âdi, bayağı zâbıta vak’aları. O zaman, böyle tepişmeler oldu mu, hâlis tiftik birinci Lûi çuhalardan ısmarlama yapılmış üniformaları, ayna gibi pırıl pırıl çizmeleri ve mavi püsküllü kırmızı ipek fesleri içinde pek heybetli zaptiyelerimiz, Kammâme gi­ bi en ulu mâbetlerinin hâri- minde bile din saygısızlığı gösteren o pis heriflerin ara­ larına dalarlar, edepsizlikleri­ ne son verirlerdi. Bazen bu kavgalar çok kanlı olurdu. Meselâ bu asrın ilk yılların­ da bir yortu arifesinde iki ta­ rafın da gözleri kararmış, he­ le Fenerliler sopalar ve bı­ çaklarla öylesine bir «ver­ yansın etmişlerdi» ki zaptiye­ lerimiz kamçı ve dipçik kul- lanmıya mecbur olmuşlardı. Ortodoks keşişlerin bir hayli katolik keşişi yere serdikleri o kavgaya benzemedi bu se­ ferki Galata - Fener dırıltı­ sı... Benziyemezdi, bcnzetile- mezdi de tabiî... Ama ne de olsa can sıkıcı bir durum yarattı. * Hele memleket dışına ak- settirilişi? Rimpapa’ya verilen jurnal­ ler? Bâzı yabancıların, Türki- yedeki en âdi zâbıta vak’ala- rım dahi vesile edinerek âde­ ta «haçlı müdahale ittifakla­ rı» dokumıya kalkışmaları? Tüy diktiler, tüy! >^NCE Paris’te çıkan «Le ^ Monde» gazetesinin bu ay başında 6443 numaralı nüshasında dokuzuncu sahi- fenin beşinci ve altıncı sü­ tunlarında neşredilen şu ya­ zıyı beraberce okuyalım : «Fransa’daki Grek Or­ todoks kilisesinin başı met­ ropolit Meletiyos bize şu notu göndermiştir: «Kostantiniye cihan pat­ rik!, bütUn dUnya orto- dokslarınm en üstün ma­ nevî makamı, yeni ve teh­ likeli bir duruma karşı cephe almağa zorlanmış- Bir Galata kavgası bana Ayasofya Camii Şerifini bir daha hatırlattı «... Biz, ecdadın asırlarca içinde) ;tek gerçek Allah’a dua ettiği camile- !ri, içimiz sızlamadan müze yaparız...; lAyasofyada ibadetin müslümanlar; »için bir «Fetih hakkı» olduğunu, be-! ;nim neslime, Ayasofya imam-ı evveli ; efendi hazretleri, Cuma günleri min-' ;bere çıkarken elinde tuttuğu kılıçla ne kadar güzel anlatırdı! Yazan: Nizamettin Nazif TEPEDELENLİOGLU «Kullanılan vasıta, bir defa daha sahnede beliren ve oğlundan yardım gören eski tahrikçi Papa Eftim’- dir.» «22 eylül gecesinde Ga- Iatadaki Aya Nikoia ve Aya Yani kiliselerinin ka­ pıları, Papa Eftim’in pa­ rayla tuttuğu adamlar ta­ rafından kırılmış ve polis müdahale etmemiştir (1). Bu tasallutun devam ettiği müddet içinde polis, bir iki kilise önünde nöbet tu­ tan memurlarını uzaklaş­ tırmış ve saldıranlar kili­ seleri işgal ettikten sonra, sırf onları korumak için, polis memurları tekrar o civarda belirmişlerdir.» «Aya Nikoia ile Aya Yani’nin duvarlarına (Türk Ortodoks kilisesine ait) ol­ duklarını bildiren levha­ lar asılmış ve Türk resmî ajansı (bundan sonra bu kiliselerde ruhanî âyinle­ rin Türkçe yapılacağını) ilân etmiştir.» «Bu Papa Eftinı bir Türk Ortodoks kilisesi kurmuş olduğunu iddia et­ mektedir ve kendi kendini (Türk Ortodoksları baş pis­ koposu), (Cihan Patriki) Unvanları ile bu kilisenin başına geçirmiştir. Patrik Athenagoras’ı afaroz et­ mek, kutsal Sinod mecli­ sini feshetmek ve Kostan­ tiniye patrikpğini lâğvet­ mek gibi tehditler savur­ maktadır.» «Milyonlarca Ortodoks hıristiyan, şu ânda, en üs­ tün mânevi makamlarının geçirmekte olduğu bu acı durumu ıstırapla düşün­ mekte ve bütün dünya hı- ristiyanlarından hayırhah bir ilgi beklemektedir.» Nasıl? Beğendiniz mi? Size soruyorum eeey Bi­ zans müzecileri! Beğendiniz mi? Paris’te zünnar’ı kimbilir kaç bin zinâya çözülmüş şu Meletiyos’un bir Galata - Fe­ ner kavgasından neler söyle­ mek fırsatını aldığını gördü­ nüz mü? Herif tam bir Piyer Ler- mit ağzı ile konuşuyor. Cen- netmekân Fatih Sultan Mu- hammed Hân’ın İstanbul sur­ larından girdiği gün Papa be­ şinci Nikoia ve hemen ardın­ dan Papa üçüncü Kalikst (2) Batıda Haçlı seferi bayrağı açmak için daha ateşli ko­ nuşmuş değillerdi... QNLARIN tahtında otu- V ran bugünkü Papa Pol VI. bu sırada kırk sekiz saat için Amerika’ya uçmuş bu­ lunuyordu. Amerikadaki baş metropolit Yakovas da fır­ sat kaçırır mı? Hoş geldiniz demek bahanesi ile Rimpa- pa’nın yanına vardığı ânda hemen: «İstanbul’da karşıla­ şılan güçlüklerden» bahsetti... Ve kimbilir neler söyledi, na­ sıl açındırdı Altıncı Polii ki pek yufka yürekli olan bu bîçâre Rimpapa-i hâzır he­ men istavroz çıkarıp Yaka- vos ile birlikte secde-i Ye- sûğ’a vardı. Kim bilir ne afsunlar okudular, kim bilir cehennemin hangi yıldırımla­ rını bize musallat etmek iste­ diler. Bunun dahi gizli bir tarafı yok. Çünkü yüzde kırk grek sermâveli Amerikan ajansı Associated Press New York- tan telsizle bütün dünyaya açık açık yaydı: «Papa mümkün olan yar­ dımı yapmağa istekli olduğu­ nu Yakavos’a söylemiştir...» Kendisi de ilâve ediyor: «Katolik kilisesi ruhânî li- derinin Türkiyedeki Ortodoks kardeşlerimize gösterdiği il­ giden ötürü çok mütehassıs oldum.» Bu kırılış kıyamet hep iki kilisenin el değiştirmesinden... Ne olmuş bu kiliselere? Pa­ pa Eftim Aya Nikolada bar mı açmış, yoksa Aya Yani bir sinemacıya mı verilmiş? Yoooo... Ne o, ne bu. Ki­ liseler gene kilise ama, Papa Eftim bunlarda Türkçe âyîn yaptırıyor. Adamlardaki taassuba ba­ kınız... Adamlardaki Türk düşmanlığına bakınız... Bir kilisenin İslâm eline geçmesi şöyle dursun, içinde Türkçe dua okunmasına ve galiba bir Ortodoksun «Türküm» deme­ sine bile tahammülleri yok. Böyledir de a efendiler, ecdâd yâdigârlanmızı müze- leştirince sız kime, ortodoksa mı, katoliğe mi, kime, gâvu­ run ne türlüsüne yaranabile­ ceğiniz! sandınız? Tarih gös­ teriyor ki şimdi «Türkiyede Ortodoksluğun karşılaştığı güç lükler (!!) için birlikte dua ettikleri» söylenenler, yüz on yıl önce, Kudüsteki Kam­ mâme kilisesinin bilmem ne­ resinden aşırılmış bir mermer parçası içiıı, bizi bir Kırım harbine sürükleyecek derece­ de birbirlerine kanlı bıçaklı düşman olmuşlardı. 1453’e yaklaşan günlerde ise tstan- bul Grek Ortodokslarına en menfûr olan şey, Roma kar­ dinallerinin şapkası değil miy­ di? Galatadaki Aya Nikoia ve Aya Yani kiliselerinde Pa­ pa Eftim’in yerini Papa Pol almak isterse acaba Yakavos ona rahmet okur mu? Ne gezer... Billâh adamı kazığa oturtur. Ve bu derece katılaşmış bir taassup ortasında biz, ecda­ dın asırlarca içinde tek ger­ çek Allaha dua ettiği câmile- ri, içimiz zerre kadar sızla­ madan müze yaparız. İçimiz sızlamadan mı dedim? Hay dilim kopaydı da bir ân ka­ lemim bu hataya düşmeyey- di: içleri sızlamadan demek gerekti. Ayasofya müze... Ve müzeciliğimizin bütün gayreti en âdi tuğla kırıkları­ nı dahi toplayıp azametli câ- miin en göze vuran yerine dizmek: — Bakın, bakın, bakın! Bütün bu vesikalar bu ese­ rin bir kilise olduğunu ispat ediyor! Diye bağırmak. Ayasofya’da ibadetin müs­ lümanlar için bir «Fetih hak­ kı» olduğunu, benim nesli­ me, Ayasofya imam-ı evveli efendi hazretleri Cuma gün­ lerinde minbere çıkarken e- linde tuttuğu kılınçla ne gü­ zel hatırlatırdı! Evet, bizim olduğunu ve dünya durdukça Islâmın nû- ru içinde ışıldaması mukad­ der olduğunu hiç unutmaz­ dık. Unutmadığımızın delili son elli beş yılda Orta Doğu­ da temiz kanımızla sulan­ mış tek karış toprak kalma­ mış olmasıdır. Ayasofya câmii müze, Ka’- riye camii müze, Fenârî İsa camii müze, Imrahor Bod­ rum müze! Sorarım, gâvur içinde kal­ mış Türk yapısı hangi câmi, hangi gâvur tarafından mü­ ze hâline sokuldu? Hudâven- digâr Murad’ın Kosovası ile Sultan Reşad’ın Kosovası ara­ sında geçen beşyüz otuz yıllık bir hayat boyunca, OsmanlI, hüküm sürdüğü yerlerde hiç mi hiç bir beğenilir hâtıra bırakmadı? Acaba bunların hangisi, müze hâline kon­ muş bir eski Osmanlı câmii içinde saklanıyor? Macarı da, Almanı da, Er- dillisi, Todolyalısı da, Bulga­ ri, Greki, Sırbı ve Ulahı da ellerine geçirdikleri câmileri ya yıkmışlardır, yahut he­ men kiliseye çevirmişlerdir. Papa Eftimle Atenagoras’- ın, iki Galata kiliseciği için nasıl gırtlaklaştıklarına baka­ rak ibret alalım. Allah indinde ve insanlar arasında ecdâdın kazandığı sevapları ve şerefleri sersem hovardalar gibi har vurup harcamıyalım. (1) Tam tercümesi : «Türk po­ lisinin hayırhah nazarları önünoi*..-» şeklindedir. (2) Calixte III. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 206  “Kullanılan vasıta, bir defa daha sahnede beliren ve oğlundan yardım gören eski tahrikçi Papa Eftim’dir.” “22 Eylûl gecesinde Galata’daki Aya Nikola ve Aya Yani kiliselerinin ka- pıları, Papa Eftim’in parayla tuttuğu adamlar tarafından kırılmış ve polis müdahale etmiştir.1 Bu tasallutun devam ettiği müddet içinde polis, bir iki kilise önünde nöbet tutan memurlarını uzaklaştırmış ve saldıranlar kiliseleri işgal ettikten sonra, sırf onları korumak için, polis memurları tekrar o civarda belirmişlerdir.” “Aya Nikola ile Aya Yani’nin duvarlarına ‘Türk Ortodoks kilisesine ait’ olduklarını bildiren levhalar asılmış ve Türk resmî ajansı ‘Bundan sonra bu kiliselerde ruhânî âyinlerin Türkçe yapılacağını’ ilân etmiştir.” “Bu Papa Eftim bir Türk Ortodoks kilisesi kurmuş olduğunu iddia etmektedir ve kendi kendini ‘Türk Ortodoksları Baş Piskoposu’, ‘Cihan Patriki’ ünvanları ile bu kilisenin başına geçirmiştir. Patrik Athenagoras’ı aforoz etmek, kutsal Sinod Meclisi’ni feshetmek ve Kostantiniye Patrikli- ği’ni lağvetmek gibi tehditler savurmaktadır.” “Milyonlarca Ortodoks hıristiyan, şu anda, en üstün manevi makam- larının geçirmekte olduğu bu acı durumu ıstırapla düşünmekte ve bütün dünya hıristiyanlarından hayırhah bir ilgi beklemektedir.” Nasıl? Beğendiniz mi? Size soruyorum eeey Bizans müzecileri! Beğendiniz mi? Paris’te zünnar’ı kimbilir kaç bin zinâya çözülmüş şu Meletiyos’un bir Galata-Fener kavgasından neler söylemek fırsatını aldığını gördünüz mü? Herif tam bir Piyer Lermit ağzı ile konuşuyor. Cennetmekân Fatih Sul- tan Muhammed Hân’ın İstanbul surlarından girdiği gün Papa Beşinci Ni- kola ve hemen ardından Papa Üçüncü Kalikst2 Batıda Haçlı seferi bayrağı açmak için daha ateşli konuşmuş değillerdi… Onların tahtında oturan bugünkü Papa Pol VI. bu sırada kırk sekiz saat için Amerika’ya uçmuş bulunuyordu. Amerika’daki Baş Metropolit Yako- vas da fırsat kaçırır mı? Hoş geldiniz demek bahanesi ile Rimpapa’nın yanına vardığı ânda hemen, “İstanbul’da karşılaşılan güçlüklerden” bah- setti… Ve kimbilir neler söyledi, nasıl acındırdı Altıncı Pol’ü ki pek yufka yürekli olan bu bîçâre Rimpapa-i hâzır hemen istavroz çıkarıp Yakavos ile birlikte secde-i Yesûğ’a vardı. Kim bilir ne afsunlar okudular, kim bilir cehennemin hangi yıldırımlarını bize musallat etmek istediler. Bunun dahi gizli bir tarafı yok. Çünkü yüzde kırk Grek sermayeli Ame- rikan ajansı Associated Press New York’tan telsizle bütün düyaya açık açık yaydı: 1 Tam tercümesi: “Türk polisinin hayırhah nazarları önünde…” şeklindedir. 2 Calixte III. Bir Galata KavgasıBana Ayasofya Camii Şerifini Bir Daha Hatırlattı   207 “Papa mümkün olan yardımı yapmaya istekli olduğunu Yakavos’a söy- lemiştir…” “Katolik kilisesi ruhânî liderinin Türkiye’deki Ortodoks kardeşlerimi- ze gösterdiği ilgiden ötürü çok mütahassıs oldum.” Bu kırılış kıyamet hep iki kilisenin el değiştirmesinden… Ne olmuş bu kiliselere? Papa Eftim Aya Nikola’da bar mı açmış, yoksa Aya Yani bir si- nemacıya mı verilmiş? Yooooo…. Ne o, ne bu. Kiliseler gene kilise ama, Papa Eftim bunlarda Türkçe âyîn yaptırıyor. Adamlardaki taassuba bakınız… Adamlardaki Türk düşmanlığına ba- kınız… Bir kilisenin İslâm eline geçmesi şöyle dursun, içinde Türkçe dua okunmasına ve galiba bir Ortodoks’un “Türküm” demesine bile taham- mülleri yok. Böyledir de a efendiler, ecdâd yâdigârlarımızı müzeleştirince siz kime, ortodoksa mı, katoliğe mi, kime, gâvurun ne türlüsüne yaranabileceğinizi sandınız? Tarih gösteriyor ki şimdi “Türkiye’de ortodoksluğun karşılaştı- ğı güçlükler(!) için birlikte dua ettikleri” söylenenler, yüz on yıl önce, Ku- düs’teki Kammâme kilisesinin bilmem neresinden ayırılmış bir mermer parçası için, bizi bir Kırım harbine sürükleyecek derecede birbirlerine kanlı bıçaklı düşman olmuşlardı. 1453’e yaklaşan günlerde ise İstanbul Grek Ortodokslarına en menfur olan şey, Roma kardinallerinin şapkası değil miydi? Galata’daki Aya Nikola ve Aya Yani kiliselerinde Papa Ef- tim’in yerini Papa Pol almak isterse acaba Yakavos ona rahmet okur mu? Ne gezer… Billâh adamı kazığa oturtur. Ve bu derece katılaşmış bir taassup ortasında biz, ecdâdın asırlarca içinde tek gerçek Allah’a dua ettiği camileri, içimiz zerre kadar sızlama- dan müze yaparız. İçimiz sızlamadan mı dedim? Hay dilim kopaydı da bir ân kalemim bu hataya düşmeyeydi: İçleri sızlamadan demek gerekti. Ayasofya müze… Ve müzeciliğimizin bütün gayreti en âdi tuğla kırıklarını dahi toplayıp azametli camiin en göze vuran yerine dizmek: “Bakın, bakın, bakın! Bütün bu vesikalar bu eserin bir kilise olduğunu ispat ediyor!” diye bağırmak. Ayasofya’da ibadetin müslüman için bir “Fetih hakkı” olduğunu, be- nim neslime, Ayasofya imam-ı evveli efendi hazretleri Cuma günlerinde minbere çıkarken elinde tuttuğu kılınçla ne güzel hatırlatırdı! Evet bizim olduğunu ve dünya durdukça İslâm’ın nuru içinde ışılda- ması mukadder olduğunu hiç unutmazdık. Unutmadığımızın delili son elli beş yılda Orta Doğu’da temiz kanımızla sulanmış tek karış toprak kal- mamış olmasıdır. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 208  Ayasofya Camii müze, Kariye Camii müze, Fenârî İsa Camii müze, İm- rahor Bodrum müze! Sorarım, gâvur içinde kalmış Türk yapısı hangi cami, hangi gâvur tara- fından müze haline sokuldu? Hudâvendigâr Murad’ın Kosovası ile Sultan Reşad’ın Kosovası arasında geçen beşyüz otuz yıllık bir hayat boyunca, Osmanlı, hüküm sürdüğü yerlerde hiç mi hiç, bir beğenilir hâtıra bırak- madı? Acaba bunların hangisi, müze haline konmuş bir eski Osmanlı ca- mii içinde saklanıyor? Macarı da Almanı da Erdillisi, Todolyalısı da Bulgarı, Greki, Sırbı ve Ulahı da ellerine geçirdikleri camileri ya yıkmışlardır, yahut hemen kili- seye çevirmişlerdir. Papa Eftim’le Atenagoras’ın, iki Galata kiliseciği için nasıl gırtlaklaştık- larına bakarak ibret alalım. Allah indinde ve insanlar arasında ecdâdın kazandığı sevapları ve şe- refleri sersem hovardalar gibi har vurup harcamayalım. Ayasofya Camii Şerifi   209 Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, “Ayasofya Camii Şerifi”, Yeni İstiklal, Sayı: 224, 25 Kasım 1965, s. 3. Ayasofya Camii Şerifi Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu A yasofya Cami-i Şerifi’nin İslâm ibadetine iadesi, hani bir millî dava halini almıştır da denilse pek hata edilmiş olmaz. Esasen müze olduğu bildirildi- ği andan beri müslümanlar indinde bu Allah evinin İslâm ibadetgâhları teşrifatı dışına çıkmış sayılma- dığı da gün gibi âşikârdır. Resmî turistik rehberlerin ona müzeler listesinde yer göstermekte oluşu Aya- sofya’yı camilikten çıkarmamıştır. İstanbul’un müs- lüman hemşehrisi de Trakya ve Anadolu’nun müs- lüman vatandaşı da, sınırlarımız dışındaki altı yüz milyon insan da Ayasofya’ya halen cami demekte ve Ayasofya’yı el’an cami olarak kabul etmektedir. Tıpkı 512 yıldan beri önce tek, sonra çift, daha sonra dört minâreli olmasına rağmen, hıristiyan âleminin bu eşsiz ibadet sarayına kilise, katedral demekte ısrar etmiş olması ve cami demeye bir tür- lü rıza göstermemiş bulunması gibi, İslâm dünyası da iş bu müze bid’atine asla eyvallah dememiştir. Bu öyle ışıldayan bir gerçektir ki, belirtmeye tevessül etmek lüzumsuz bir gayret hatta abes olur. Biz Ayasofya üzerinde ebedî bir ibadet tasarru- fu için hiç kimseye hesap vermeye mecbur değiliz. Hatta Fatih Hazretlerinin ikide bir bahsedilen vak- fiyeleriyle zırhlanmaya dahi ihtiyacımız yoktur. Fa- tih Hazretlerinin fermanından, fermanıyla verilmiş beratlardan, varmış farzolunan beratlarına beş asır boyu isnat olunagelen imtiyazlardan medet aramak Cenab-ı Yesûğ’a vekâlet ve niyabet iddia edenlerin hüneri olsun! Biz müslüman olarak Ayasofya’nın bizzat kurucusu tarafından remzî bir tarzda İslâm’a Biz Ayasofya üzerinde ebedî bir ibadet tasarrufu için hiç kimseye hesap vermeye mecbur değiliz. Hatta Fatih Hazretlerinin ikide bir bahsedilen vakfiyeleriyle zırhlanmaya dahi ihtiyacımız yoktur. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 210  bahşolunduğuna dahi inan- mak zorundayız. 1428 yıl önce hayatının 54’üncü ve saltanatının 10’uncu yılında binası tamamlanan bu eşsiz ibadet sarayı ile dinsizlikler karanlığını biraz daha yırt- mayı düşünmüş olan çok ihtişamlı İkinci Jüstinya- nus, Şarkî Roma’nın o uzun ömürlü ve uzun saltanatlı Kayseri bu eserini mutlak surette hıristiyanlığa hedi- ye etmiş değildir. Gerçi bü- yük kapıdan girince dış sofa kapısı üstünde gözü çeken altın ve gümüş pırıltılı mo- zayik İsa çocuğu kucağına al- mış Meryem’e eserin takdim edilmekte olduğunu tasvir eder. Fakat eseri yaptıran, asıl hedefini, eserine taktı- ğı isim ile çok daha kudretli bir tarzda insanlığın iman tarihine perçinlemiştir, eseri- ne Ayasofya adını vermiştir. Kostantiniyye büyük kilisesi dememiştir. Şarkî Roma ka- tedrali dememiştir. Mâbed-i Hazret-i Yesûğ dememiştir. Hazret-i Meryem Kilisesi de- memiştir. Çok sevdiği zevce- si Vasilissa Teodora’nın ve kendisinin adlarını vermeyi de aklının kenarından geçir- memiştir. Evet… Sadece Aya- sofya demiştir. “Aya” Grekçe azize demek olduğuna göre, bu Ayasofya ne mânâya geli- yor? Sofiya adlı bir Hristiyan azizesinin adı mı demek bu? Hayır? Ayasofya, Hikmet-i Rabbaniye demektir. İkinci Jüstinyanus eserini, hikme- y T E N İ ~Jİ3SI İ Sayı: 224 25 KASIM 1965 is tik lâ l • H A F T A L IK S IY A S I G A ZETE • N Ü SH A SI SO K U R U Ş • ABONE Ş A R TL A R I s Y IL L IK 2S, A L T I A Y L IK I2.S LİR A • 12 Sayfa 50 Kuruş Ayasoiya Câmi-i Şerifi YAZAN: Nizaıııettin Nazif TEPEDELENLİOĞLU * yasofya Camii şerifinin Islâm İbadetine iadesi, hani bir millî j PAfiva halini almıştır da denilse pek hatâ edilmiş olmaz Esa- i sen müze olduğu bildirildiği andan beri müslümanlar İndinde bu ; \llah evinin Islâm ibadetgâhlan teşrifatı dışına çıkmış sayılma- dığı da gün gibi âşlkârdır. Resmi turistik rehberlerin ona müzeler üstesinde yer göstermekte oluşu Ayasofya’yı camllikten çıkarma, iniştir. Istanbulım müslüman hemşehrisi de Trakya ve Ana- dolunun müslüman vatandaşı da, sınırlarımız dışındaki altıyüz ııllyon müslüman İnsan da Ayasofya'ya halen cami demekte ve Vyasofya’yı el’aıı cami olarak kabul etmektedir. Tıpkı 512 yıldanberi önce tek, sonra çift, daha sonra dört minareli olmasına rağmen, hıristlyan âleminin bu eşsiz İbadet sa­ rayına kilise, katedral demekte ısrar etmiş olması ve cami demeğe bir türlü rıza göstermemiş bulunması gibi, Islâm dünyası da işbu müze bidatine aslâ eyvallah dememiştir. Bu öyle ışıldayan bir gerçektir kİ, belirtmeğe tevessül etmek lüzumsuz bir gayret hattâ abes olur. r>iz Ayasofya üzerinde ebedî bir ibadet tasarrufu için hiç kimse, w O ye hesap vermeğe mecbur değiliz. Hattâ Fatih Hazretlerinin ikideblr bahsedilen vakfiyeleriyle zırhlanmaya dahi ihtiyacımız voktur. Fatih Hazretlerinin fermanından, fermanlylc verilmiş be- -altardan. varmış farzolunan beratlarına beş asır boyu İsnat oluna, çeten Ihtlyazlardan medet aramak cenab ı Yesûğ’a vekâlet ve nl- g. . abet İddia edenlerin hüneri olsun! Biz müslüman olarak Ayasof. ı a’nın bizzat kurucusu tarafından remzi bir tarzda Islâma bahşo- lunduğuna dahi İnanmak zorundayız. 1428 yıl önce hayatının 54 «ncü ve saltanatının 10 uncu yılında binası tamamlanan bu eşsiz badet saravı İle dinsizlikler karanlığım biraz daha yırtmağı dü- g şünınüş olan çok İhtişamlı İkine] Jüstlnvanus. Şarkî Roma’nm o uzun ömürlü ve uzun saltanatlı Kavseri bu eserini mutlak surette j| hırlstlvantığa hcdlve etmiş değildir. Gerçi büyük kapıdan girince |S ■lış sofa kapısı üstünde gözü çeken altın ve gümüş pırıltılı moza- i vık Isa çocuğu kucağına almış Meryem’e eserin takdim edilmek, jf te olduunu tasvir eder. Fakat eseri yaptıran, asıl hedefini, eserine i taktığı Islın İle çok daha kudretli bir tarzda İnsanlığın İman tari­ hine nercinlemtştlr. eserine Ayasofya adını vermiştir. Kostantınıy- ve büviik kilisesi dememiştir. Şarkî Roma katedrali dememiştir. Mâbed-I HazretJ Yesuğ dememiştir HazreH Meryem kilisesi de­ nemiştir. Çok sevdiği zevcesi Vaslllssa Teodora’nm ve kendisinin adlarım vermeyi de aklının kenarından geçilmemiştir. Evet... Sa­ dece Ayasofya demiştir. (Ava) grekçe azize demek olduğuna göre, bu Avnsofva ne mânava geliyor? Soflva adlı bir hıristlyan aztzesl- ntn adı mı demek bu? Hayır? Ayasofya, HlkmetJ Rabbaniye de­ mektir. ikinci Jüstlnyanus eserini, hikmetinden sual olunmaz Rab Tealâ’mn ezellvctlne ve ebediyetine nezîr ve İthaf eylemiştir. Hlk- net-1 Rabbaniye, bu muhteşem İbadet sarayının Unvanı olmuştur. Dinsizlik karanlıklarını süresiz ve aralıksız olarak İman nurlyle vırtmak, bu İbadet sarayının değiştirilemez mukaddes kaderidir. Ayasofya'nın kurulduğu gün semâvf dinlerin seyri, kitap ehli ilanların İtikadına göre hıristiyanlık merhalesinde bulunuyordu. Ayasofya’nın dış sofasına yol veren kapının Üstünde gözü çeken altın ve gümüş pırıltılı mozayık sebebini bu itikattan alır. Yalnız doğuşu İle değil, tam kemâli ile de efhâr ı kâinat olacak nura nur insan bu tarihten otuzüç yıl sonra doğacaktır. Ve tam yetmlşüç yıl sonra Hlkmet-i Rabbaniye, Jüstlnyanus günlerinde olduğundan bambaşka bir tecelliye ulaşacaktır. Şu halde 537 de Hazret-I Isa’ya verilen, 610 da kendiliğinden Muhanımed’ine İntikal edecektir. Ben ne zaman bu mantık İçinde hülyaya dalarsam, Hazret'I Mu- hammed’ln Kostantiniyye zaptını işaret eden hadîsinde, Şarkî Roma’yı ele geçirmekten çok, Hlkmet-i Rabbaniye İbadet sarayım Islâmın nûruııa bir an önce kavuşturmak azmini sezer gibi olu­ rum. Cennetmekân Fatih Sultan Mehmed Hân Hazretlerinin Aya. sofya adını değiştirmeği bir an düşünmemiş olmasının sebebi de bu olsa gerektir. s » Ayasofya Camii Şerifi   211 tinden sual olunmaz Rab Teâlâ’nın ezeliyetine ve ebediyetine nezîr ve ithaf eylemiştir. Hikmet-i Rabbaniye, bu muhteşem ibadet sarayının ün- vanı olmuştur. Dinsizlik karanlıklarını süresiz ve aralıksız olarak iman nuruyla yırtmak, bu ibadet sarayının değiştirilemez mukaddes kaderidir. Ayasofya’nın kurulduğu gün semâvî dinlerin seyri, kitap ehli olanla- rın itikadına göre hıristiyanlık merhalesinde bulunuyordu. Ayasofya’nın dış sofasına yol veren kapının üstünde gözü çeken altın ve gümüş pırıltılı mozayik sebebini bu itikattan alır. Yalnız doğuşu ile değil, tam kemâli ile de mefhâr-ı kâinat olacak nura nur insan bu tarihten otuz üç yıl sonra doğacaktır. Ve tam yetmiş üç yıl sonra Hikmet-i Rabbaniye, Jüstinya- nus günlerinde olduğundan bambaşka bir tecelliye ulaşacaktır. Şu halde 537’de Hazret-i İsa’ya verilen, 610’da kendiliğinden Muhammed’ine inti- kal edecektir. Ben ne zaman bu mantık içinde hülyaya dalarsam, Hazret-i Muham- med’in Kostantiniyye zaptını işaret eden hadisinde, Şarkî Roma’yı ele ge- çirmekten çok, Hikmet-i Rabbaniye ibadet sarayını İslâm’ın nuruna bir an önce kavuşturmak azmini sezer gibi olurum. Cennetmekân Fatih Sul- tan Mehmed Han Hazretlerinin Ayasofya adını değiştirmeyi bir an dü- şünmemiş olmasının sebebi de bu olsa gerektir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 212  CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 214  İsmail Hami Danişmend, “Ayasofya Kızıl-Elması”, İslâm’ın İlk Emri Oku Mecmuası, Sayı: 52, Aralık 1965, s. 222. İsmail Hami Danişmend Ayasofya Kızıl-Elması İsmail Hami Danişmend E ski Türkler dünyanın üç kıtasıyla muhtelif de- nizleri ve adaları üzerinde tarihin en muaz- zam imparatorluklarından birini kurmadan evvel o muhteşem devleti millî vicdanlarında kurmuşlar ve Anadolu’daki ana-vatanlarını her tarafından geniş- letmek için âdetâ mânevî bir harita hazırlamışlardır: Gönüllere giren bu vicdani haritanın muhtelif isti- kametlerdeki büyük merkezlerine hep “Kızıl-alma = Kızıl-elma” ismi verilmiştir. Anadolu’nun etrafında uzak, yakın bir çok Kızıl-elmalar vardır. Eski Türk efsanelerine dayanan bu güzel timsal, ordunun gi- deceği büyük hedefleri gösterir: Yorulmak bilmeyen eski Türk hamleleri işte bu Kızıl-elmalara doğru atıldıkça asırlara göğüs gerecek muazzam bir impa- ratorluk kurulmuş ve her hamlede genişlemiştir. Bu manevi timsali maddileştirerek izah etmekte kolaylık gören eski Osmanlı müellifleri “Altın top”, “Altın hokka” ve “Küre-i la’l=Yâkut top” gibi elma şeklinde bir takım kızıl kürelerden bahsetmişler ve eski Türklerin “Kızıl-elma” adını taktıkları şehirle- rin hepsinde ya en büyük kilise kubbesinin veyahut bir saray damının işte böyle bir parlak topla göz ka- maştırdığına ait bir takım tafsilata bile girişmişler- dir! Mesela Evliya Çelebi Budin Sarayından bahse- derken: “Her kasrın kubbelerinde birer altun top asılı olduğundan, adına ‘Kızıl-Elma Sarayı’ derler.” diye Macaristan’ın payitahtına Türklerin “Kızıl-Elma” dediklerini anlatır. İslâmiyetin gazâ ve cihâd esasla- rıyla telif olunarak fethedilmiş veya edilememiş bir Ayasofya Kızıl-Elması   215 çok Kızıl-Elmalar vardır; bunların en mühimleri şöyle sıralanabilir. 1. Ayasofya yahut Kostantiniyye kızıl-elması: Istanbul 2. “Rim-Papa” kızıl-elması: Roma 3. Engerus (Macaristan) kızıl-elması: Budin 4. Orta-Macar kızıl-elması: Usturgon (Estergon) 5. Beç kızıl-elması: Viyana Bunlardan “Engerus kızıl-elması” demek, Budin’in en büyük kilisesi demektir. Hatta Roma’ya bile göz dikildiği için, “Rim-Papa kızıl-elması” meşhur (Saint Pierre kilisesi) mânâsına gelir. Ayasofya’nın ismi de “Kos- tantiniyye kızıl-elması” şekline tahvil edilmiştir. Bunlar gibi daha bir çok eski Türk Kızıl-elmaları vardır; isimleri de fetihlerinden çok evvel takar- rür etmiştir. Millî ve dinî gayelerin birer kilise şeklinde tasavvur ve tas- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 216  vir ettiği bütün bu müşterek hedeflerin camiye tahvili, eski Türk’ün en mukaddes ülküsüdür. Asırlar boyunca bütün şehitlerimiz işte bu millî ve dini gaye uğurunda kan döküp can vermişlerdir. Âdetâ bir kanun gibi daima riayet edilmiş muhteşem bir Türk an’anesi vardı: Her hangi bir kale yahut şehir fethedildiği zaman sûrun üstüne bay- rak çekilirken mutlaka ezan okunur ve Türklüğün timsali Müslümanlığın sesi ordunun zaferini müştereken ilan etmiş olurdu. Şehirdeki en büyük kilisenin camiye tahvili de işte bu ilk fetih gününün ilk işiydi. Eski Türk işte bu suretle “Kızıl-elma”sına kavuşmuş sayılır ve ilk Cuma namazı işte o Kızıl-elma camiinde, yani hem İslâmiyetin, hem Türklüğün hakimiyet timsali olan büyük camide kılınırdı. Mesela Kanuni Sultan Süleyman 1523 senesi Kânûnusânî ayının ikinci günü Rodos’un camiye tahvil edilen Saint Jean kilisesine askeri merasim- le girip ilk Cuma namazını orada kılmıştır. Yine Kânuni, Macaristan’ı fet- hedip Budin’e girdiği zaman şehrin en büyük kilisesini fetih timsali ola- rak “Fethiyye” ismiyle camiye tahvil ettirip 1541 senesi Eylül ayının ikinci günü kılınan ilk Cuma namazına askeriyle beraber iştirak etmiştir. Bu gibi camilere umumiyetle “Fethiyye” yahut “Kilise Camii” denilir ve bazan da “Ayasofya”da olduğu gibi eski ismi bir zafer alameti olarak ibka edilirdi. İşte bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, kiliseden çevrilmiş büyük cami demek, Türk ordusunun tarihi, millî ve dini bir zafer âbidesi ve aynı zamanda “Kızıl-elma”nın en büyük timsali demektir. Fatih İstanbul’a gir- diği gün, doğru Ayasofya’ya giderek Bizans’ın en büyük mabedini derhal camiye tahvil ettirmiş ve üç gün sonra 1453 senesi Haziranının birinci günü ilk Cuma namazını askeri merasimle işte orada kılmıştır. Bu tarihi namazı meşhur Akşemsüddin kıldırmış olmakla beraber, Hutbe’yi bizzat Fatih’in okuduğu hakkında da bir rivayet vardır. Bu vaziyete göre Ayasof- ya Camii yalnız bir Müslüman mabedi değil, aynı zamanda Türk fethinin en büyük millî ve tarihi âbidesidir. Netice itibariyle Istanbul’un 29 Mayıs 1453 Salı gününe tesadüf eden fethinden 24 Teşrinisani 1934 tarihinde bir Hey’et-i Vekile karariyle Bi- zans müzesine tahvil edilinceye kadar, miladi takvim ıslahından müte- vellit on günlük fark da hesap edilmek şartıyla 481 sene, 5 ay, 16 gün cami vaziyetiyle Kızıl-elma sıfatını muhafaza etmiş olan Ayasofya’nın otuz bir seneyi bulan bu son devri, şehrin Türk hakimiyet timsalinden mahrumi- yet devri demektir. Bu vaziyetten Müslümanlar kadar Katolik Hıristiyanlar da müteessir- dir. Hatta Papalık makamının o zaman İstanbul mümessilliğinde bulu- nan Kardinal Roncalli bu teessürünü bir toplantıda anlatırken Ayasof- ya’yı müze şeklinde görmektense İslâm mabedi halinde görmeyi tercih ettiğinden bahsetmiştir! İşte bundan da anlaşılacağı gibi, bugünkü vazi- yetten Avrupa Katolik âlemi de bizim kadar müteessirdir. Mübarek Hatıra: Ayasofya   217 Mustafa Yazgan, “Mübarek Hatıra: Ayasofya”, İslâm’ın İlk Emri Oku Mecmuası, Sayı: 52, Aralık 1965, s. 223. Mustafa Yazgan Mübarek Hatıra: Ayasofya Mustafa Yazgan M uhterem okuyucum! Türk milletinin bağrında kanayan bir has- ret gibi yaşayan Ayasofya, senelerden beri için için kurtuluşunu beklemektedir. Bu büyük eser, sadece eski bir kilise, daha sonra “Allah!” nidalarıyla çınla- yan bir cami ve günümüzde de mahzun ve küskün bir müze olmaktan çok, doğu ve batı âlemleri ara- sında ideolojik bir mücadelenin mihrakı olmak gibi fevkalâde önemi haiz mübarek bir hâtıra ve sembol- dür. Ayasofya, İstanbul’u İslâm bayrağına kavuşturan cennetmekân Sultan Fatih Mehmet Han’ın ilk Cuma namazını kıldığı tarihi şükür mekanıdır. Ayasofya, hakkın batıla ebedi galibiyetinin asır- lardan seslenen ispatıdır. Ayasofya, çevresini saran bahçelerde zikreden ilahi tevhidi dört koldan fezalara haykıran bir nur otağıdır. Ayasofya, hâlâ başı ezilmemiş olan barbarların “Bizansı ihya” parolasının kof hayallerde gölgesidir. Ayasofya, büyük fethin şerefini payimâl etmek ihtirasıyla kuduran kanlı papazların “Megalo İdea”- larının ufkudur. Ayasofya, 26 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da ef- zun alaylarının şerefsiz bozgunlarının intikamını, Kıbrıs taktiği ile almaya yeltenen cılız bir küfrün, kara bir ruhun, mütecaviz bir serseri güruhunun Müslüman Türklüğe saldırısının sebebidir. Nihayet, herşeyiyle Ayasofya bir tarih ve mukad- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 218  desat hazinesi veya bu hazinenin en kıymetli incisidir. Muhterem okuyucum!.. Bir zamanlar dört kıt’aya hakim olan dedelerimiz, o topraklarda sayı- sız dini, millî eserler bırakarak bu son vatan parçasını yurt edindiler. Bu- gün o topraklarda kaç eser kalmıştır acaba? Şu müzmin Kıbrıs buhranı bize hiçbir şey anlatmıyor mu? Süleymaniye Atina’da bir cami olsa idi, şu şartlarda Yunan hükûmeti acaba ne yapardı? Kıbrıs’a her değiştirme birliğimiz çıktıkça bir minâresi- ni kin olsun diye yıkardı. Hiçbir Yunanlı da çıkıp: “Yunanistan’da lâiklik var. Azınlık hakları var. San’ata hürmet var!” demezdi. Akla gelmesin ki, biz bu kaba ve medeniyetsiz hareketi tasvip edi- yoruz. Bilakis ibretle düşünüyoruz. Sultan Fatih’in verdiği din hürriyeti sûistimal edile edile bugüne ulaştık. Müslümanlık ve Türklük gerçekten centilmenliğin, efendiliğin sembolüdür. Bunu takdir edenler ise pek az. O halde ne istiyoruz? Devletler Hukukunun tanıdığı müstakil bir devlet olarak mülki haki- miyetimizin bütün dünyaya ilânını ve buna muktedir olduğumuzun en açık delilini istiyoruz: “Ayasofya cami olmalıdır.” Bahtsız Milletin Bahtsız Camii Esir Ayasofya   219 “Bahtsız Milletin Bahtsız Camii Esir Ayasofya”, Yeni İstiklal, Sayı: 225, 1 Aralık 1965, s. 1. Bahtsız Milletin Bahtsız Camii Esir Ayasofya Bu nasıl millî irade ki, bir müzeyi cami yap- tıramıyor? Fethin ezanları bu kubbeden aksetmiş, daha sonra bu minârelerden semâya dağılmıştı. Fa- kat bu en güzel fetih yadigârı, Fatih’in vasiyeti- ne rağmen mü’minlere kapalıdır. Yunanlılar Türk katili Hrisostomos’un heykelini diktiler, zalim Makarios’u Kıbrıs’a reisicumhur yap- tılar, Türkiye’den sürülen Rumlar Kıbrıs’a gönüllü olarak gidip zavallı Türkleri kestiler, Selânik’te kral Konstantin’i karşılayan halk “İstanbul’a… İstan- bul’a…” diye haykırdı. Ve biz hâlâ Ayasofya’yı müze olarak tutuyoruz. Hâlâ pısırıklık, korkaklık, aşağılık duygusu içinde bocalayıp duruyoruz. Hâlâ zillet, meskenet ve gaflet içinde günlerimizi geçiriyoruz. Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Bu günleri de mi görecek, bu felâkete de mi uğrayacaktık. Bu ne biçim millî iradedir ki, yıllardan beri bir camiyi bile açtıra- mıyor?.. Bu ne sırdır, bu ne muammadır? Lozan’da Türkün mukaddesatını Haçlı düşmanlara satan Hayim Naum’ların çömezleri sizi affetmeyeceğiz, sizinle olan davamızı mahşer gününün yanılmaz mahkemesine götüreceğiz. Sizi Resûlullah’a(sav) şikâ- yet edeceğiz. “Ayasofya’da bize ibadet etmeye izin vermediler. Atamız Fatih’in, İstanbul şehitlerinin, gazilerin, velilerin vasiyetlerini çiğnediler” diyece- ğiz. Ey zavallı millet! Bu nasıl hürriyet, bu nasıl de- ..Ve biz hâlâ Ayasofya’yı müze olarak tutuyoruz. Hâlâ pısırıklık, korkaklık, aşağılık duygusu içinde bocalayıp duruyoruz. Hâlâ zillet, meskenet ve gaflet içinde günlerimizi geçiriyoruz. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 220  mokrasi, bu nasıl halk idaresi ki, bütün feryatlarına, niyazlarına, gözyaş- larına rağmen bir camiye bile sahip olamıyorsun? Ey seçim zamanları türlü şaklabanlıklarla milletin gözünü boyayanlar! Ey politika cambazları! Bize Ayasofya’yı bile çok gördünüz. Eyvah size, yazık size, vah size… Allah’ım, bu zavallı, Türk milletinin elinden tut; hidayet ver, gayret ver, zafer ver… Y B N t t Cî Devlet N 1 ARALIK 1965 • HA FTALIK SIYASI GAZETE • NÜSHASI M KURU» • ABONE f ARTLARI i YILLIK U . A L TI AYLIK LİRA • 12 Sayfa 50 Kuruş Bahtsız Milletin - Bahtsız Camii ESİR AYASOFYA Bu nasıl milli irade ki, bir müzeyi cami yaptıramıyor? Fethin ezan lan ba kubbeden aksetm iş, d ah a sonra bu m inarelerden sem âya dağılm ıştı. F ak at bu en güzel fetih yadigân, Fatih'in vasiyetine rağm en M üm inlere kapalıdır. Yunanlılar Türk kaatili Hri- sostomos’un heykelini diktiler, zalim Makarios’u Kıbrıs’a rei­ sicumhur yaptılar, Türkiye’den sürülen rumlar Kıbrıs'a gönül lü olarak gidip zavallı Türkleri kestiler, Selânik’te kral Kons- tantin’i karşılayan halk «İstan­ bul’a... İstanbul’a...» diye hay­ kırdı... Ve biz halâ Ayasofya’yı müze olarak tutuyoruz. Halâ pı sırıklık, korkaklık, aşağılık duy gusu içinde bocalayıp duruyo ruz. Halâ zillet, meskenet ve gaflet içinde günlerimizi geçiri yoruz. Yazıklar olsun! Yazıklar ol­ sun! Bu günleri de mi görecek, İNÖNÜ ORTANIN SOLUNDA ISRAR EDİYOR (Gazeteler) — Paşam, inad etme de doğru yoldan gidelim.. Bizim araba bu bozuk yola dayanamaz... bu felâkete de mi uğrıyacaktık. Bu ne biçim millî iradedir ki, yıllardan beri bir camiyi bile açtıramıyor?.. Bu ne sırdır, bu ne muammadır? Lozan’da Tür­ kün mukaddesatını Haçlı düş­ manlara satan Hayim Naum* lann çömezleri sizi affetmiyece ğiz, sizi unutmıyacağız... ölsek bile, sizinle olan dâvamızı M ah şer gününün yanılmaz mahke­ mesine götüreceğiz, sizi Allaha şikâyet edeceğiz. Sizi Resûlul- lah’a (S.A.) şikâyet edeceğiz. «Ayasofya’da bize ibadet etme­ ğe izin vermediler. Atamız Fa­ tih’in, İstanbul şehidlerinin, ga zilerin, velilerin vasiyetlerini çiğ nediler» diyeceğiz. Ey zavallı millet! Bu nasıl hürriyet, bu nasıl demokrasi, bu nasıl halk idaresi ki, bütün feryatlarına, niyazlarına, göz­ yaşlarına rağmen bir camiye bile sahip olamıyorsun? Ey seçim zamanları türlü şak tabanlıklarla milletin gözünü bo yayanlar! Ey politika cambaz­ ları! Bize Ayasofya’yı bile çok gördünüz. Eyvah size, yazık size, vah size... * Allahını, bu zavallı, Türk milletinin elinden tut; hij£ş ver, gayret ver, zafer YENİ İSTİ BOKSÖR MUHAMMED ALİ «Allahın yardımiyle her zaman zafer bizim olacahtır» diyor Amerikalı siyah müslüman C. Muhammed Ali yine muzaffer. Soyunurken «Bende din kuvveti var» demişti. Haçlı umumi efkârı bu son maçta da ona karsı idi. Çünkü Clay müslüman. Amerikalı siyah adamdan nefret ettiği halde, sırf hıristiyan olduğu için ötek- siya­ hı, Patterson’u tuttu. Fakat Al­ lah Clay Muhammed Ali’yi mu­ vaffak kıldı... Maçtan önce, Patterson hıristi yan Amerikalılar.n hislerine hitap ederek şöyle diyordu: «Boksta siyah müslümanların nüfuzunu sona erdirip şampi­ yonluk titrinı Amerikaya iade etmek için döğüşeceğım.» Taassuba baka, ki mi's üman olduğu için dogma büyüme Ame ı ikalı olan Clay Amerikalı sayıl, mıyor. Hatırlarsanız ilk şampi­ yonluğuna kadar Clay. müslüman lığ’nı ilân etmemişti. Zaferden sonra «Ben müslümanım» deyin­ ce hıristiyan teşkilâtlan onun şampiyonluğunu iptale kalkışmış laıdı. Sı:< «tâilâheıllallah» dediği iyin gerek Petterson'un gerekse hıris- tiyan Amerikalıların şiddetli hü­ cumlarına maruz kalan Clay. bu defa ringe çıkmadan önce «Pat- terson’a karşı dinî bir sefer aç­ tım» dedi. İlk şampiyonluğunda Clay M. Ali'yi kurnaz Nâsır Mısıra davet etmişti. Ve bu Mısır lehine bir propaganda olmuştu. Türkiyenın şimdiki sağcı ikti­ darı da Clay M. Aliyi dpvet e- derse çok kârlı bir İş yapmış o- lur. TRT.ye gelince... Bir müslüma- mn dünya şampiyonu oluşundan hiç bahsetmedi. «Clay kazandı» deyiverdi. Amerikan amme efkâ­ rında dini yüzünden bu kadar hücumlara uğrayan bu gencin is- lâma geçişi, Muhammed Ali adı- n. alışı bu kadar belirtilmiyc deg mez bir haber miydi. Böyle laik radyo olmaz olsun! Seyyid Lokman tarafından Farsça ve manzum olarak yazılan ve Topkapı Sarayı Müzesi III.Ahmed Kitaplığına kayıtlı olan 1581 tarihli Şehname-i Selim Han el yazması içinde Ayasofya minyatürü. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 224  “Erzurumlular Başbakan’dan Ayasofya’nın Bir An Önce İbadete Açılmasını İstediler” “Erzurumlular Başbakan’dan Ayasofya’nın Bir An Önce İbadete Açılmasını İstediler”, Yeni İstiklal, Sayı: 228, 22 Aralık 1965, s. 8. Ayasofya’nın ibadete açılması milletçe arzu edil- mektedir. Bu davanın bir an önce halledilmesini iste- yen vatandaşlar, dernekler ve sendikalar, dileklerini telgraf ve dilekçelerle Başbakana ve ilgili makamla- ra bildirmektedirler. Aşağıdaki telgraf Erzurum’da bulunan dernek, teşekkül, sendika ve cemiyetler ta- rafından Başbakan’a çekilmiştir: Muhterem SÜLEYMAN DEMİREL Başbakan ANKARA Trakya, 12 ada, Kıbrıs’tan sonra: İzmir, İstanbul ve Ege sahilleri üzerindeki sinsî Yunan emellerinin, Müslüman Türk kasabı Hrisostomos’un heykel ka- idesindeki “Şehrimiz İzmir’in Yunanlılığını koru- yan, kahraman.” ifadesiyle alenen tatbik safhasına konuluşu karşısında, Cennet Mekân Fatih’in kılıcı ve Ecdad Ordusunun şüheda kanlarıyla yazılı Aya- sofya’nın camilik beratının yeniden ihyası günü gel- miştir. Vatan sathında yedisinden yetmişine millî varlığını, itibar ve şerefini muhafaza gibi meşrû bir esbab-ı mucibe ile meşbu her Müslüman Türk, bu karar anını sabırsızlıkla beklemektedir. Millet emrinde, millî bir hizmetçi olan Hükûme- timizin önüne geçilmez bu millî arzuyu tahakkuk ettirmesi 32 milyonun yeni bir fetih günü yaşaması- na iman ve gücünün tazelenmesine vesile olacaktır. Ayasofya’nın müze haline getirildiği günün ahval ve şeraitini yaşamış olanlar, bugünün ahval ve şera- Ayasofya’nın müze haline getirildiği günün ahval ve şeraitini yaşamış olanlar, millî gururun rencidesi karşısında reaksiyon gösterip, bu mâbedi tekrar cami olarak hizmete açmak suretiyle müstevlilerin hakettiği dersi vermiş olacaklarından asla şüphemiz yoktur. “ “Erzurumlular Başbakan’dan Ayasofya’nın Bir An Önce İbadete Açılmasını İstediler”   225 iti içinde, millî gururun rencidesi karşısında bizden daha çok reaksiyon gösterip, bu mâbedi tekrar cami olarak hizmete açmak suretiyle müstev- lilerin hakettiği dersi vermiş olacaklarından asla şüphemiz yoktur. Cefakâr milletin bu şiddetli arzusunun, onun meşrû hükûmetince yal- nız bir hükümet kararından ibaret olan basit bir mani ile tavsanmayaca- ğından emin bulunuyoruz. Kaldı ki, artık millet, bu kendi öz arzusuna karşı çıkacak iç, dış veya gizli, aşikâr hiç bir kuvveti tanımayacaktır. Artık millet reyinin mânasını idrâk ve namusunu korumak şuuruna ermiştir. Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Hakkın ve halkın olduğu asrımızda millet ri u­ ş­ e e- y­ i­ a a­ n­ er v­ t- u l­ ü v­ u­ p n r, e- l­ n e­ u y­ e- ti b­ a­ ç n e­ - h­ Erzurumlular Başbakandan Ayasoiyanın bir an önce ibadete açılmasını istediler Ayasofya’nın ibâdete açıl­ ması milletçe arzu edilmek­ tedir. Bu dâvanın bir an ön­ ce halledilmesini isteyen va­ tandaşlar, dernekler ve sen­ dikalar, dileklerini telgraf ve dilekçelerle Başbakana ve ilgili makamlara bildirmek­ tedirler. Aşağıdaki telgraf Erzurum’da bulunan der­ nek, teşekkül, sendika ve ce­ miyetler tarafından Başba­ kana çekilmiştir: Muhterem SÜLEYMAN DEMİREL BAŞBAKAN ANKARA Trakya, 12 ada, Kıbrıs’tan sonra: İzmir, İstanbul ve Ege sahilleri üzerindeki siusî Yu­ nan emellerinin, Müslüman TÜRK kasabı Hrisostomos’un heykel kaidesindeki «Şehri­ miz İzmir’in Yunanlılığını koruyan, kahraman.» ifade­ siyle alenen tatbik safhasına konuluşu karşısında, Cennet Mekân Fatihin kılıcı ve Ecdad Ordusunun şüheda kanlarıyla yazılı AYASOFYA’nın calili­ lik beratının yeniden ihyası gü nü gelmiştir. Vatan sathında yedisinden yetmişine millî var lığını, itibar ve şerefini mu­ hafaza gibi meşrû bir csbab-ı mucibe ile meşbu her Müslü­ man Türk, bu karar anını sa­ bırsızlıkla beklemektedir. Millet emrinde, milli bir hiz metçi olan Hükümetimizin ö- nüne geçilmez bu millî arzuyu tahakkuk ettirmesi 32 milyo­ nun yeni bir fetilı günü yasa­ masına intan ve gücünün taze­ lenmesine vesile olacaktır. Ayasofya’nın müze haline ge (irildiği günün ahval ve şerai- tini yaşamış olanlar, bugünün ahval ve şeraiti içinde, millî gururun rencidesi karşısında bizden daha çok reaksiyon gös terip, bu mabedi tekrar cami olarak hizmete açmak suretiyle müstevlilerin hakkettiği dersi vermiş olacaklarından asla şüp hemiz yoktur. Cefakâr Milletin bu şiddetli arzusunun, onun meşrû hükü­ metince yalnız bir hükümet ka ranndan ibaret olan basit bir mani ile tavsanmıyacağmdan e- min bulunuyoruz. Kaldı ki, ar­ tık millet, bu kendi öz arzusu­ na karşı çıkacak iç, dış veya gizli, aşikâr hiç bir kuvveti ta­ nının uçaktır. Artık millet re­ yinin mânasını idrâk ve na­ musunu korumak şuuruna er­ miştir. Hâkimiyetin kayıtsız ve şartsız Hakkın ve Halkın ol­ duğu asrımızda millet emaneti­ ni alanların ona hürmet ve in- kiyadıııda hassasiyet gösterme­ lerini milletçe beklemek ' tabii hakkımızdır. Bu milli ve tarihî dâvayı şim dilik biz aşağıdaki teşekkül, der nek, sendika, cemiyetler ile binlerce Erzurumlu mühür ve imzaları ile Hükümet huzuruna getiriyor. Ayasofyaııııı cami o- larak hizmetinde Hükümetin Millet karşısındaki ilk imtiha­ nına intizar ediyoruz. Cenah-ı Ilakdan millet, hak ve hakikat uğrundaki dâvala­ rında hükümetimizin muvaffa­ kiyetlerini temenni ve ber hak dâvada milletçe yanlarında ol­ duğumuzu teyid ederiz. Ayasofya’nın cami olarak tek rar hizmete açılmasını hükü­ metten talep eden Dernek, Te­ şekkül, Sendika, Cemiyet ve vatandaştan Türkiye Komünizmle Müca dele Derneği Erzurnm Şubesi, Erzurum Esnaf Dernekleri Bir­ liği, Araba ve Faytoncular Der neği, Alçı - Boya • Sıvacılar Derneği, Bakırcılar ve Kalaycı- l a r D e r n e ğ i , Elbse- cilcr Derneği, Berberler Derne­ ği, Demirciler Derneği, Fı- nn ve Pastacılar Derneği, Han cılar Derneği, Küçük Celep­ ler Derneği, Kasaplar Derneği, Kuyumcular Derneği, Kundu­ racılar Derneği, Maden-lş Sa­ natkârları Derneği, Madeni Sa natlar Tamir vc İmalâtçılar Der neği, Nal - Mıh İmalâtçılar Ce nıiycti. Otel ve Kahveciler Ce­ miyeti, Marangoz - Mobilya ve Duvarcılar Derneği, Sıhhî Su - Kaloriferciler Derneği, Lokan­ tacılar Derneği, Elektrik Teknis yenleri Derneği, Otomobilciler Derneği, Terziler Derneği, Tuğ ■acılar Derneği, Fotoğrafçılar Derneği, İmanı - Hatip Okulu Açına Derneği, Gazeteciler Cc miyeti, Türk Basın Birliği, Yük sek Ticaret ve İktisatçılar Der neği, Erzurum Harlı - İş Sen­ dikası, Matbaacılar Derneği. Geçmişten ibret levhaları: I 9 Hart 1^6 Sayı: 228 22 ARALIK 1965 y k n ı Devlet D üslîası j istiklâl • H A FTALIK SIYASI GAZETE • NÜSHASI M KURUŞ • ABONE ŞARTLARI : YILLIK İS, A L TI A Y LIK 11,S LİRA • 12 Sayfa 50 Kuruş KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 226  emanetini alanların ona hürmet ve inkiyadında hassasiyet göstermeleri- ni milletçe beklemek tabiî hakkımızdır. Bu millî ve tarihî dâvayı şimdilik biz aşağıdaki teşekkül, dernek, sendi- ka, cemiyetler ile binlerce Erzurumlu mühür ve imzaları ile Hükûmet hu- zuruna getiriyor. Ayasofya’nın cami olarak hizmetinde Hükûmetin millet karşısındaki ilk imtihanına intizar ediyoruz. Cenab-ı Hakk’tan millet, hak ve hakikat uğrundaki dâvalarında Hükû- metimizin muvaffakiyetlerini temenni ve her hak dâvada milletçe yanla- rında olduğumuzu teyid ederiz. Ayasofya’nın cami olarak tekrar hizmete açılmasını hükûmet- ten talep eden Dernek, Teşekkül, Sendika, Cemiyet ve vatandaşlar: Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği Erzurum Şubesi, Erzurum Esnaf Dernekleri Birliği, Araba ve Faytoncular Derneği, Alçı, Boya, Sıva- cılar Derneği, Bakırcılar ve Kalaycılar Derneği, Elbiseciler Derneği, Ber- berler Derneği, Demirciler Derneği, Fırın ve Pastacılar Derneği, Hancılar Derneği, Küçük Celepler Derneği, Kasaplar Derneği, Kuyumcular Der- neği, Kunduracılar Derneği, Maden-İş Sanatkârları Derneği, Madeni Sa- natlar Tamir ve İmalâtçılar Derneği, Nal-Mıh İmalâtçılar Cemiyeti, Otel ve Kahveciler Cemiyeti, Marangoz-Mobilya ve Duvarcılar Derneği, Sıhhî Su-Kaloriferciler Derneği, Lokantacılar Derneği, Elektrik Teknisyenleri Derneği, Otomobilciler Derneği, Terziler Derneği, Tuğlacılar Derneği, Fo- toğrafçılar Derneği, İmam Hatip Okulu Açma Derneği, Gazeteciler Cemi- yeti, Türk Basın Birliği, Yüksek Ticaret ve İktisatçılar Derneği, Erzurum Harb-İş Sendikası, Matbaacılar Derneği. “Erzurumlular Başbakan’dan Ayasofya’nın Bir An Önce İbadete Açılmasını İstediler”   227 1938, Ayasofya-i Kebîr Cami-i Şerifi ve civarı. CUMHURBAŞKANLIĞI İLETİŞİM BAŞKANLIĞI ARŞİVİ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 228  Mehmetçik, “Fethin 522. Yıldönümünde Ayasofya ve Ben Ağladık”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 8, Sayı: 88, Haziran 1975, ss. 24-25. Yolum geçerken Ulu Mâbedin kapısından; Ne hazîn sesler duydum ilâhî yapısından. En içli feryâdıyla çırpınıp ağlıyordu. Göz yaşları; âtîyi maziye bağlıyordu. Altın bir taht üstünde dalga dalga hilâli; Cihana şeref ve şan veriyordu bu hâli. O; nasıl rüzgârdı ki! Yedi iklimde esti! Ezan, ehl-i salîbin çan seslerini kesti! Kılınçlar besteledi asırlarca bu marşı. Neferlerin ağzında tekbîr gürletti arşı Bir, “Allah-u Ekber”di; toplardan çıkan mermi. Surlara tırmanan bir melek mi, yoksa er mi? Nice kahraman etti canını yola fedâ. Fakat ecel yetişti, fethi etmeden edâ. Şehitliğin şerbeti Ebâ Eyyub’e tatlı! Şahlanan bir arslan ki, göğe nurdan kanatlı. Fatih’in pâk alnında, medihlerin yücesi! Nakşolmuştu semaya, büyük fethin müjdesi! Altınla yazılmıştı yıldızların kalbine. Akşemseddin, duâlar ediyordu Rabbi’ne Dağ-taş... karışıyordu yükselen ulvî sese Bu fethin müjdesini veriyordu herkese. Uyanıyordu dünya! Bir ölüm uykusundan. Uyanıyordu insan, inkârcı duygusundan. Açarken mor şafağı, gökte Ayasofya’nın; Artık sonu gelmişti, on asırlık rüyanın. Tarihim örmedeydi, zaferle gündüzünü. Şehitlerle melekler tutmuştu gökyüzünü. Müjde bekliyorlardı cennetin bahçesinden; Minârede ötecek tatlı bülbül sesinden. Fethin 522. Yıldönümünde Ayasofya ve Ben Ağladık Mehmetçik Fethin 522. Yıldönümünde Ayasofya ve Ben Ağladık   229 Zaferin rüzgârıyla, ezanlar dalgalandı! Nur okyanusu gibi, gönüller çalkalandı! Ayasofya! Kulların dünyada güzel yurdu! Bir fethin müjdesini, ezanlarla duyurdu. Şimdi, nerde ezanlar? Susmuş, taşların dili! Ramazan gecesinde, yanmaz olmuş kandili! Tatlı bülbül sesleri, bahçesinden gelmiyor! Artık, Kur’ân sesleri, kubbede yükselmiyor! Taşıyla toprağıyla ağlayan bu âbide; Göz yaşından bir umman, sanki, durur camide. Elem, üstüne yuva yapmış kûfî hatların; Bir numunesi olmuş yükselen feryatların. Güzelim Ayasofyam; mahkûm edilmiş hiç’e, Kalbindeki yanardağ, elem, keder iç içe. Boynunda yalnız zincir, ellerinde kelepçe! İçinde karanlıklar deniz, korkular kepçe! Nur tahtını kapatmış, kara kara perdeler. Çiçeklerin öptüğü secdelerim nerdeler? Arşa uzanan yollar; secdelerde düğümlü. İbâdet kula kanat, fakat insan ölümlü. Sen… Garip Ayasofya’m! Ağlama çağındasın. O kanlı yaşlarınla; zehirin ağındasın. Yeni tarihimizi; hüznünle yazacağız! Kurulan tuzakları, kökünden kazacağız! Fethimin müjdesini, yine Sen vereceksin. Zaferli günlerimi, yine, Sen dereceksin. Yarın biz, senin için, çıkacağız akına! Ağlama… Ayasofya’m! Yeter… Allah aşkına. İstanbul, 7 Mayıs 1975 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 230  T. Reis, “Ayasofya’ya Haçlı Bayrak Dikmek Sevdasında Olanlar”, Yeni İstiklal, Sayı: 228, 22 Aralık 1965, s. 9. Ayasofya’ya Haçlı Bayrak Dikmek Sevdasında Olanlar T. Reis K atolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilme- si için 512 yıl sonra iki mezhebin ruhânî lider- lerinin giriştiği teşebbüs, Hıristiyan âleminin çok önemli saydığı bir olaydır. Bu meyanda Türk halk efkarının dikkati yine Ayasofya üzerine toplanmış bulunuyor. İstanbul’un fethini müteakip camiye çevrilen Ayasofya 482 yıl İslâm’a mâbetlik yaptıktan sonra, 1935’te müze haline getirilmiştir. Bu karar Hıristiyan âleminde büyük memnuniyet uyandırmış, Bizans hayranlarına ve büyük Yunanistan’ı ihyâ etmek is- teyen Elen emperyalistlerine cesaret vermiştir. Fatih Sultan Mehmed Han caminin âkıbetini sezmişçesine ve müteaddit vakfiyelerinde bıraktı- ğı hayratın vakıf şartlarını değiştirmek isteyenleri şöyle lânetlemektedir: “Allah’ın, meleklerin ve bü- tün insanların lâneti onların üzerine olsun, hiçbir zaman hafiflemeyen azap içinde bulunsunlar, yüz- lerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bu- lunmasın.” Ayasofya’nın müze haline getirilmesini, kili- se de olur diye, bir kademe olarak değerlendiren Ortodoks kilisesi, Türk-Yunan münasebetlerinin 1950’den sonraki yakınlaşma devresinde harekete geçmiştir. Patrikhaneyi, Ayasofya’nın yakınına nak- letmek için, bu camiin civarında geniş arazi almak istemiştir. Ancak Kıbrıs meselesinin patlak vermesi Patrikhanenin bu emeline set çekmiştir. 1963 Eylül ayında Aynaroz’un 1000’inci yıldönü- Ayasofya’nın müze haline getirildiği günün ahval ve şeraitini yaşamış olanlar, millî gururun rencidesi karşısında reaksiyon gösterip, bu mâbedi tekrar cami olarak hizmete açmak suretiyle müstevlilerin hakettiği dersi vermiş olacaklarından asla şüphemiz yoktur. “ Ayasofya’ya Haçlı Bayrak Dikmek Sevdasında Olanlar   231 mü kutlanmış, hatta Patrik Athenagoras da bizzat gidip Bizans kartallı cüppesini giymiştir Bu yıldönümü münasebetiyle, Dahm P. Chrysos- tomos ve Bernhard P. Ludger adlı iki kişi “Athos Berg der Verklarung” (İsa’nın tecelli dağı), adlı Almanca resimli, arka kapağında 45 devirli ki- lise âyinlerini hâvî büyük boy bir kitap çıkardılar. Kitabın önsözünü, bir Yunan hayranı olan ve bu hayranlığını Yunanistan’ı ziyareti esnasında ­ |iııınııııııııııııııııınıınııııııııııııııııııııııııınıııııııııi!iıııııtıiHiııııııııııııııııııımııııımıııııııııımiiiııııııııuKİ | Ayasofya’ya haçlı bayrak ) I dikmek sevdasında olanlar j Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleştirilmesi için 512 3 1 yıl sonra iki mezhebin ruhânî liderlerinin giriştiği teşebbüs, 1 i Hristiyan âleminin çok önemli saydığı bir olaydır. Bu me- 1 ş yanda Türk halk efkârının dikkati yine Ayasofya üzerine top- a İ lanmış bulunuyor. İstanbul’un fethini müteakip cami’e çevrilen Aya ofya 5 3 482 yıl îslâma mâbetlik yaptıktan sonra, 1935’de müze hali- g 1 ne getirilmiştir. Bu karar Hristiyan âlemine büyük memnu- ğ s niyet uyandırmış, Bizans hayranlarına ve Büyük Yunanista- = = m ihyâ etmek isteyen Elen emperyalistlerine cesaret vermiş- fj Fatih Sultan Mehmed Han cami’in âkibetini sezmişcesı- 3 s ne müteaddit vakfiyelerinde bıraktığı hayratın vakıf şartlan- i = nı değiştirmek isteyenleri şöyle lânetlemektedir: «Allahın, me- 9 g leklerin ve bütün ınsanlann lâneti onlann üzerine olsun, hiç § ü bir zaman hafiflemeyen azap içinde bulunsunlar, yüzlerine 9 1 bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın.» Ayasofya’nın müze haline getirilmesini, kilise de olur 5 ğ diye, bir kademe olarak değerlendiren Ortodoks kilisesi, 3 = Türk - Yunan münasebetlerinin 1950’den sonraki yakınlaşma g = devresinde harekete geçmiştir. Patrikhaneyi, Ayasofya’nın ya- 3 H kınına nakletmek için, bu cami’in civarında geniş arazi al- j| ğ inak istemiştir. Ancak Kıbrıs meselesinin patlak vermesi Pat- S 1 rikhanenin bu emeline set çekmiştir. 1963 eylül ayında, Aynaroz’un 1000 inci yıldönümü kut- g 9 lanmış, hattâ Patrik Athenagoras da bizzat gidip Bizans kar- 2 İ tallı cüppesini giymişti. Bu yıldönümü münasebetiyle, Dahm 5 9 P. Chrysostomos ve Bemhard P. Ludger adlı iki kişi «Atbos = İ Berg der Verklarung» «İsa’nın tecelli dağı), adlı Almanca re- g 3 simli, arka kapağında 45 devirli kilise âyinlerini hâvî büyük ğ 1 boy bir kitap çıkardılar. Kitabın önsözünü, bir Yunan hay- g § ram olan ve bu hayranlığım Yunanistam ziyareti esnasında 3 j| kapıldığı tifoyla ödeyen Bizantiolog Heisenberg’in asistanla- 3 i rından Franz Dölger yazmıştır. Şimdi aşağıda okuyacağımız önsözden sonra, halâ neyi j§ ğ beklediğimiz bilinmiyor: «Aynaroz manastırı arşivinde, ev- 1 Ü velce Bizans ülkesinde diğer arşivlere oranla, Bizans împara- 9 f§ torlarının ve diğer Ortodoks Kıralların manastırlara, zengin 3 1 malikâneler bağışladıklarına dair pek çok berat bulunuyorsa g ğ bunun sebebi; Türk Sultanları tarafından nisbeten dokunul- j| 3 mamış, papzalann İstanbul’un Türkler tarafından zaptında g ğ şehir surlarında savaşarak ölmüş olan son Bizans İmparatoru s = X II nci Konstantin Paleologos’un günün birinde GİZLİ ME- g = ZARINDAN TEKRAR DİRİLECEĞİ ve HAÇLI BAYRA- f | GI AYASOFYA’YA ÇEKECEĞİ yolunda kutsal dağda (Ay- i 3 narozda) pek derin kök salmış, bir inanç olduğundan bu ha- |§ 3 zinelerin, korunmasında hususî bir ihtimam gösterilmelidir; § = işte o zaman kutsal dağdaki manastırda orta cağdaki muhte- ğ = şem devir yeniden başlayacaktır.» I T. R EİS I fjııııııııııııiiiııııııııııııııııııiiiıııııııııııııııııııımıııııııımıııııımııımmııııımıımııııımmııımmıımııııııii^ I 9 Hart 1^6 Sayı: 228 22 ARALIK 1965 y k n ı Devlet D üslîası j istiklâl • H A FTALIK SIYASI GAZETE • NÜSHASI M KURUŞ • ABONE ŞARTLARI : YILLIK İS, A L TI A Y LIK 11,S LİRA • 12 Sayfa 50 Kuruş KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 232  kapıldığı tifoyla ödeyen Bizantiolog Heisenberg’in asistanlarından Franz Dölger yazmıştır. Şimdi aşağıda okuyacağımız önsözden sonra, hâlâ neyi beklediğimiz bilinmiyor: “Aynaroz manastırı arşivinde, evvelce Bizans ülkesinde diğer arşivlere oranla, Bizans imparatorlarının ve diğer Ortodoks krallarının manastırlara, zengin malikâneler bağışladıklarına dair pek çok berat bu- lunuyorsa bunun sebebi; Türk Sultanları tarafından nisbeten dokunul- mamış, papazların İstanbul’un Türkler tarafından zaptında şehir surla- rında savaşarak ölmüş olan son Bizans İmparatoru XII’nci Konstantin Paleologos’un günün birinde GİZLİ MEZARINDAN TEKRAR DİRİLECE- Ğİ VE HAÇLI BAYRAĞI AYASOFYA’YA ÇEKECEĞİ yolunda kutsal dağda (Aynaroz’da) pek derin kök salmış, bir inanç olduğundan bu hazinelerin, korunmasında hususî bir ihtimam gösterilmelidir. İşte o zaman kutsal dağdaki manastırda orta çağdaki muhteşem devir yeniden başlayacak- tır.” Fatih ve Ayasofya   233 Prof. Dr. Şehabeddin Tekindağ, “Fatih ve Ayasofya”, Tarih Dünyası, Sayı: 26, Mart 1966, ss. 2192-2194. Fatih ve Ayasofya Prof. Dr. Şehabeddin Tekindağ Batılı tarihçiler bu büyük Türk hükümdarı hakkında kasıtlı hükümler vermiştir. Görgü şahidi Polonyalı bir Yeniçerinin hâtıraları ise, aksini ortaya koymaktadır. İ stanbul’un fethi günü, doğru gittiği Ayasofya’ya karşı hürmetkâr bir şekilde hareket eden Fatih Sultan Mehmed hakkında çağdaş Lâtin ve Rum mü- elliflerinin hurâfe ile karışık verdikleri haberler, hı- ristiyanlık taassubu ile hareket eden batılı müellifler tarafından bir hakikat gibi benimsenmiş, mağluplar hakkında hudutsuz müsamaha gösteren bu büyük Türk Hakanı’na bir takım müfrit hareketler isnat edilmiştir. Hemen belirtelim ki, başta müteveffa Gustav Schlumberger olmak üzere Franz Babinger ve S. Runciman gibi Bizans hayranı batılı müellifler, bu hususta bir takım zuhullerde bulunmuş, hadi- seye şahid çağdaş, fakat bîtaraf müelliflerin kayıt- larını sükûtla geçerek, Ayasofya’da cereyan eden hadiselere şahit olmayan hayalperest Grek ve Lâtin müelliflerin hakikatle ilgisi olmayan haberlerini be- nimsemişlerdir. Şüphesiz, bîtaraf bir ilim adamının, çağdaş Lâtin ve Rum kaynaklarını, Osmanlı-Türk kaynaklarında mevcud malumatla karşılaştırma- sı, bu suretle iki tarafın haberlerine aynı zamanda önem vermesi icap eder. Bu bakımdan, biz, Fatih’in Ayasofya hakkındaki fikir ve düşüncelerini her iki tarafın ifadelerine, bil- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 234  hassa, hadisenin şahidi Polonyalı Yeniçerinin 1498’de kaleme almış oldu- ğu hatıratına ve ihmal edilmiş çağdaş bir kaynağa istinat etmek suretiyle belirtmeye çalışacağız. Polonyalı Bir Yeniçerinin Anlattıkları 1453 senesi Mayısının 29’uncu Salı günü sabahından itibaren İstan- bul’u işgale başlayan Türkler, hadiseye çağdaş müelliflerden Phrantzes’e göre saat iki buçukta, Dukas’a göre ise sekizde bütün şehre hakim olmuş- lardı. Olayların çağdaşı Polonyalı Yeniçerinin ifadesine göre1, şehrin mu- kavemetinin kırılmış ve şehirlilerin itaati temin edilmiş olmasına rağmen, herhangi bir suikasta maruz kalmak endişesiyle, Sancak Beyleri ile mai- yetindeki askerleri daha evvel şehre sokan Fatih, bütün sokakları tuttur- muş ve Bizans İmparatorluğunun tevarüs ettiği servete hukuken sahip olarak, merasimle, Topkapu (Porta Ste. Romano) sundan şehre girmiştir. Polonyalı Yeniçerinin ifadesi ile bağdaşan bir kaynak da2, At Meydanı (Hipodrom) dan geçerek doğu imparatorluğunun embleme’i Ayasofya’ya vasıl olan Fatih’in Türk ve Rum ölülerinin toplatılıp yakılmasını emrettiği kayıtlıdır. Polonyalı Yeniçerinin belirttiğine göre, patrik, (?)3 ruhban ve ahalinin birikmiş bulunduğu bu kilisenin önünde atından inen Fatih, ibadet için başını örttükten sonra mukaddes mahalde durmuş ve başta patrik (?) ol- mak üzere yerlere kapanarak ağlayan halka eli ile susmalarını işaret et- miştir. “Ayağa kalk! Ben Sultan Mehemmed, sana, arkadaşlarına ve bütün toplananlara söylüyorum ki, bu günden itibaren artık hayatınız ve hürri- yetiniz için benim gazabımdan korkmayınız!” şeklinde bir hitabede bu- lunduğunu ifade eden müellif, genç hükümdarın başta paşalar ve sancak beyleri olmak üzere askerlerine, halka hiçbir fenalık yapmamalarını emir, halkın ise selametle evlerine gitmelerini arzu ettiğini kaydeder. 1204’te vuku bulan korkunç Lâtin yağmasının acı hatıralarını taşıyan bu kiliseye karşı4 hürmetkâr davranan Fatih, buraya zarar vermek isteyen bir askeri bizzat menetmiş, şehrin bütün binaları gibi burasının da ken- disine ait olduğunu ilan ettirip, müezzinlerinden birini mihraba çıkarmış ve ezan-ı Muhammedî, ilk defa, bu eski kilisede okunarak mü’minleri na- maza davet etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki, Fatih’in emriyle mermerden kıbleye alelacele min- 1 Bkz.: Mémories d’un Janissair Polonais, témoin oculaire et actif du siège et de la prise de C.P. neşir ve ter- cüme: Th. d’Oksza, Mon. Hung. Hist. XXII, s. 1116. 2 Bkz.: N. Jorga, une source négligée de la prise de Constantinople, Türkçe Tercüme: F. Işık Özü, A.S. Erzl, Belleten Mecmuası, Sayı: 49, 1949, s. 145. 3 Anastasios II’nin istifasından beri patriklik makamının boş olduğu bilindiğine göre, başka bir din adamı bahis konusudur. 4 Bütün kiliseler gibi Ayasofya’nın da maruz kaldığı bu korkunç yağma üç gün sürmüş idi. İşin garibi, bu yağmaya, askerlerin yanında, Lâtin keşişlerle rahipler de iştirak etmişlerdir. İşte bu yüzdendir ki, hadise- lerin şahidi Nicétas Choniatès, Kudüs’ü alan müslümanların, kendilerini İsa’nın askerleri sayan bu Lâtin- lerden daha merhametli olduklarını iddia ediyordu. Öte yandan, F. Ouspenki de fetih günü şehirde yağma- larda bulunan Türklerin Lâtinlerden daha insani bir şekilde hareket ettiklerini itiraftan çekinmemiştir. Fatih ve Ayasofya   235 ber ve mahfil yapılarak Cuma gününe yetiştirilmesine çalışıldığı bir sıra- da, Ayasofya dahilinde bazı tadilat yapılmıştır. Nitekim, evvelce mevcut resimler ile altın mozayikler, üstleri ince bir badana ile örtülmek suretiyle kapatıldığı gibi, papazlar ile halkı ayıran parmaklıklı bölme de kaldırılmış ve 1204 Lâtin istilasından masun kalabilmiş bir kısım mukaddes eşya da dışarı çıkarılmıştır.5 1544’te P. Gyllius ile Jerome Maurand’ın, 1547’de biz- zat kubbeye çıkan Chesneau’nın Ayasofya’nın altın mozayikleri hakkında verdikleri bilgileri dikkat nazarına alacak olursak, mozayiklerin badana ve çirkin çiçeklerle örtülmesi 19. yüzyıldadır. Bu hazırlıklar sırasında şehri eserleriyle birlikte tedkik eden Fatih, er- tesi gün yeniden ziyaret ettiği Ayasofya’nın kubbesine çıkmıştır. 5 Mukaddes eşyalardan bir kısmı Bayezid-Cem mücadelesi sırasında batıya gönderilmiştir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 236  Ayasofya’da İlk Cuma Namazı 1 Haziran Cuma günü, Türk ve İslâm tarihinin en müstesna günlerin- den biri olmuştur. Zira, o gün, Fatih, cemaatle birlikte namaz kılmış, son- radan ilk tefsir dersini mihrabın yanındaki serin pencere önünde veren hocası Akşemseddin, ilk defa, minbere çıkarak, önce doğunun ilk metro- politlik kilisesi, şimdi de Türk ve İslâm dünyasının en büyük camisi olan Ayasofya’da Türk Hakanı namına hutbe okumuştur. Namazı müteakip patriklik makamı ile meşgul olan Fatih, Anastasios II’nin istifasından beri boş kalan bu makamı metruk ve sahipsiz bırakmak elinde olduğu hal- de, galiplerin mağluplarla bir arada yaşamalarını temin maksadıyla, yeni bir patrik seçilmesini emretmişti. Bu emir üzerine toplanan kilise başları, ruhban ve şehirde yeniden toplanan halk, lâik sınıfına mensup Osman- lı taraftarı Georgios Skolarios’ı Gennadios namı ile patrik intihap ettiler. Seçimi müteakip Gennadios’u yemeğe daven eden Fatih, ona ruhani ha- kimiyeti temsil eden patriklik asası ile tacını verdiği gibi, yeni patriklik makamı olarak da Havâriyyûn Kilisesi’ni (St. Apotres, sonradan: Fatih Camii) tahsis etmiştir.6 Fatih’in, vakfiyelerde el-Cami’ü’l-Kebîrü’l-Atik (Eski Büyük Cami) ola- rak zikredilen Ayasofya’nın bakımına büyük bir önem verdiği anlaşıl- maktadır. Nitekim, pek çok arazi, mahalle, dükkân ve akarın bu sırada Ayasofya’ya vakf ve tahsis edildiği bilinmektedir. Öte yandan, Fatih, Aya- sofya’nın menşei hakkında sayısız efsanelerin toplanarak yazılmasını emretmişti. Bu emir üzerine, Derviş Şems ile İbn Müneccim, rumcadan tercümelerde bulundukları gibi daha Fatih devrinde Camiin vakıflarını tespit etmekle vazifeli olduğu Ayasofya Vakıfları Tahrir Defteri’nde kayıt- lı Ahmed b. Ahmed el-Münşiyü’l-Cîlânî de 1489’da rumca numunelerine göre, Ayasofya’nın Farsça bir tarihini yazmış, Şemseddin-i Karamanî gibi müellifler de Ayasofya’nın önemini ve mimari durumunu belirten eserler kaleme almışlardır. 6 Bununla beraber patriklik makamı 1455’te Pammakaristos Manastırı’na (Fethiye Camii), 1586 veya 1591’de ise, bugünkü yerine, yani Aziz Georgios Manastırı’na nakledilmiştir. Ayasofya MinâreleriniNasıl Kurtardım?   237 İbrahim Hakkı Konyalı, “Ayasofya Minârelerini Nasıl Kurtardım?”, Yeni İstiklal, Sayı: 244, 13 Nisan 1966, s. 4. Ayasofya Minârelerini Nasıl Kurtardım? İbrahim Hakkı Konyalı İbrahim Hakkı Konyalı Aşağıdaki yazı yakın tarihimizin yüz kızartıcı teşebbüslerinden birinin hikâyesidir. Yıl bin dokuz yüz otuz küsur… CHP oligarşisinin azgın günlerinden biri... İstanbul Müzeler Müdürlü- ğüne Ankara’dan bir telefon geliyor. “Küçük ve Büyük Ayasofya camilerinin minârelerini bu gece yıkacaksınız!..” İbrahim Hakkı Konyalı Üstadımız o günleri yaşamış bir Türk tarihçisi olarak, aşağıdaki satırlarda bu korkunç teşeb- büsün nasıl önlendiğini anlatıyor: B ir gün bana İstanbul Müzeler Mimarı merhum Kemal Altan geldi. İki gözü iki çeşme ağlıyordu. Kemal Altan, tarihî Türk ve İslâm eserlerinin üs- tüne titreyen, dede yadigârlarının üstüne toz kon- durmayan Allah’ını, şerefli tarihini seven, yeni de- yimle milliyetçi, mukaddesatçı büyük bir sanatkâr idi. “Yıktılar, bu gece yıktılar!”, diyordu. Hıçkırıkları- nı tutamıyor, “Sülün gibi minâreyi bir gecede teme- line kadar yıktılar, yerle bir ettiler!” diyordu. İri göz yaşı tanelerini mendiline içirdikten sonra: “Nereye gideyim? Sana geldim. Dertlerimi döke- yim”, dedi. Kırık ve ağlayan bir sesle anlattı. İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Aziz Ogan, evvelki gün beni çağırdı. “Ayasofyaların (Büyük ve Küçük Ayasofya Cami- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 238  lerinin) minârelerini yıkacağız. Emir aldım”, dedi. “Dün gece sabaha ka- dar Kadırga civarındaki Küçük Ayasofya Camiinin, bulutlarla öpüşen, şe- refe altı istalaktitli, muntazam kesme taşlarla yapılmış, Türk minârecilik mimarisinin şaheser bir örneği olan minâresi temeline kadar yıkıldı yok oldu. Bu gece de Büyük Ayasofya’nın minârelerini yıkacağız. Bir Bizans kilisesi haline getireceğiz.” Kemal Altan ağlıyordu. Bu kilise (Küçük Ayasofya) Bizans İmparatoru Birinci Jüstinyen tara- fından Serkiyo ve Baküs adlı iki Hristiyan azizi adına 527 ve 536 milâdî yılları arasında yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldığı zaman yerlere serilmek üzere idi. Ankara’da kadim kayıtlar arşivinde 543 numa- ralı defterin 25’inci sayfasında bulduğumuz 913 hicrî, 1507 milâdî yılında tanzim edilen bir vakfiye ile burasını Kapuağası Abdü’l-Hayy oğlu Hüse- yin Ağa camiye çevirmiştir. Yanında Ağa’nın türbesi, 36 hücreli, 3 kapılı zaviye, mektep, imarethane, Darülhadîs, avlusunda şadırvan vardır. Tam teşekküllü bir hayır ve irfan külliyesi halinde idi. Kemal Altan’ın yanan kalbine teselli suyu serptim: “Otur”, dedim. “Büyük Ayasofya’nın minârelerini yıkamazlar. Bir rapor ver, ben söyleyeyim sen yaz!” dedim. Dikte ettiğim rapor özetle şöyle idi. “… Bizans İmparatoru Jüstinyen’in milâdi 537 yılında ‘Ey Süleyman senin mabedini geçtim’ diye öğünerek ibadete açtığı Ayasofya, Bizans’ın çökme ve çözülme devrinde çok haraptı. Bizans’ın bunu tamir edecek kudrette mimarı yoktu. İmparator, Sultan İkinci Murad’a müracaat ede- rek bir mimar istemişti. Padişah, Neccar vasfı ile anılan Ali isminde bir sanatkârı göndermişti. Çökmek ve yerlere serilmek üzere olan mabede payandalar, göğüsleme duvarları yaparak ömrünü uzattı. Rivayete göre Bizans’ın Türkler tarafından alınacağına inandığı için kıble tarafının sa- ğındaki bir payandayı minâre temeli ve kaidesi olarak yapmıştır. “Fatih İstanbul’u aldıktan sonra bu yaralı mabedi esaslı bir şekilde ta- mir ettirmiştir. İlk tahta minâre yerine sonra tuğla minâre, oğlu soluna ikinci minâreyi yaptırmıştır. Hemen her Osmanlı padişahı bu tarih yadi- gârını, ilk fetih mabedini ayakta tutmak için tamirler yaptırmıştır. Fatih Ayasofya’yı aldığı zaman etrafı plansız, adi yapılar örümcek ağı gibi sar- mıştı. Fatih bunları temizletti. Yanına mektep, medrese yaptırdı. İkinci Selim zamanında mabed 1037 yaşını dolduruyordu. Bir tarafına 1,5 arşın kadar eğilmişti. Dört tarafına kırlangıç yuvaları gibi evler, dükkânlar yap- tırılmıştı. Padişah mimarlar başı Koca Sinan’ı çağırdı. Beraberce mabedi incelediler. Esaslı bir surette tamir edilmesine karar verildi. Sinan derhal işe başladı. Evvelâ etrafını saran köhne binaları yıktı. Civar fare, sansar, gelincik, yarasa istilâsına uğradı. Yıkılan tufeyli binalardan kaçan zararlı hayvanlar senelerce civar mahalleleri rahatsız etti. Sinan mabedi kalın ve yayvan payandalarla destekledi. Ana kubbeyi tutmak için bunları yeter Ayasofya MinâreleriniNasıl Kurtardım?   239 görmedi. Kuzeybatı tarafına kubbe büyüklüğüne uyan iki kalın minâre yapmak suretiyle kubbenin ve mabedin ömrünü uzattı. Aradan hayli za- man geçtikten sonra zaman ve zelzeleler yine mabedi tamire muhtaç bir hale getirmişti. Sultan Abdülmecid zamanında kubbesinden insan gire- cek kadar bir yarık peyda olmuştu. Kubbeden içeriye yağmur, kar yağı- yordu. Kubbeyi tutan kemerlerinin baskısıyla hücre ve dehlizlerin 13 sü- tunu eğrilmişti. Mabed bir daha esaslı bir surette tamir edildi. “Şimdi mabedin yaşı daha ilerlemiştir. Minâreler ana kubbenin dayan- dığı son payandalar olmuştur. Minâreler yıkılırken ana kubbe de muhak- kak yere serilecektir. Hıristiyanlık âlemi Türklerin bu teşebbüsüne ‘Türk- ler Ayasofya’yı yıktılar’ kara damgasını basacaklardır…” Kemal Altan bu mealdeki raporunu ilgililere verdi. Minârelerin yıkıl- Ayasofya Minarelerini Nasıl Kurtardım Aşağıdaki yazı yakın tarihimizin yüz kızar­ tıcı teşebbüsleri inlen hiriııin hikâyesidir. Yıl bin dokuz yüz oluz küsur... CHP oligarşisinin az­ gın günlerinden biri.. İstanbul Müzeler Müdür­ lüğüne Ankara’dan bir telefon geliyor: «Küçük ve Büyük Ayasofya camilerinin minarelerini bu gece yıkacaksınız!..» İbrahim Hakkı Konyalı üstadımız o günler; yaşamış bir Tiirk tarihçisi olarak, aşağıdaki satırlarda bu korkunç teşeb­ büsün nasıl önlendiğini anlatıyor: B ÎR giin bana İstanbul Müzeler Mimarı merhum Kemal Altan geldi. İki gözü iki çeşme ağlıyordu. Kemal Altan, tarihi Türk ve İslâm eserlerinin üstüne titreyen, dede yadigârlarının üstüne toz kondurmayan Al­ lahını, şerefli tarihini seven, yeni deyimle milliyetçi, mu­ kaddesatçı büvük bir sanatkâr idi.— Yıktılar, bu gece yıktılar, diyordu Hıçkırıklarım tuta­ mıyor, sülün gibi minareyi bir gecede temeline kadar yıktı­ lar. yerle bir ettiler, diyordu. İri göz yaşı tanelerini mendi­ line içirdikten sonra : — Nereye gideyim? Sana geldim. Dertlerimi dökeyim, dedi. Kırık vc ağlayan bir sesle anlattı. İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Aziz Oğan, evvelki gün beni çağırdı. — Ayasofyaların (Büyük ve Küçük Ayasofya Camilerinin) minarelerini yıkacağız. Emir aldım, dedi. Dün gece sabaha kadar Kadırga civarındaki Kü çük Ayasofya Camiinin, bulut­ larla öpüşen, şerefe altı ista- laktitli, muntazam kesme taş­ la yapılmış. Türk minarecilik mimarisinin şaheser bir örne­ ği olan minaresi temeline ka­ dar yıkıldı, yok oldu... Bu ge­ ce de Büyük Ayasofya’mn minarelerini yıkacağız. Bir Bizans kilisesi haline getirece­ ğiz. Kemal Altan ağlıyordu. Bu kilise (Küçük Ayasofya) Bizans İmparatoru Birinci Justinyen tarafından Serkiyo ve Baküs adlı iki hıriştiyan azizi adına 527 ile 536 milâdî yılları arasmda yapılmıştır. Fatih Sultan Mehmed İstan­ bul’u aldığı zaman yerlere se­ rilmek üzere idi. Ankara’da kadim kayıtlar arşivinde 543 numaralı defterin 25 inci say­ fasında bulduğumuz 913 hic­ ri, 1507 milâdî yılında tanzim edilen bir vakfiye ile burasını Kapuağası Abd-ül-Hayy oğlu Hüşeyin Ağa Camiye çevir­ miştir. Yanında Ağanın türbe­ si, 36 hücreli, 3 kapılı zaviye, mektep, imarethane. Darülha- dîş, avlusunda şadırvan var­ dır. Tam teşekküllü bir hayır ve İrfan külliyesl halinde idi. Kemal Altamn yanan kalbi­ ne teselli suyu serptim : — Otur, dedim. Büyük Aya- sofya’nm minarelerini yıka­ mazlar. Bir rapor ver. ben söy- liyeyim sen yaz. dedim. Dikte ettiğim rapor özetle şöyle idi. «...Bizans İmparatoru Jüs- tinyçn’in milâdî 537 yılında (Ey Süleyman senin mabedini geçtim) diye öğünerek ibade­ te açtığı Ayasofya, Bizansın çökme ve çözülme devrinde çok haraptı. Bizansın bunu ta­ mir edecek kudrette mimarı yoktu. İmparator. Sultan İkin­ ci Murad’a müracaat ederek bir mimar istemişti. Padişah, Neccar vasfı ile anılan Ali is­ minde bir sanatkârı gönder­ mişti. Çökmek ve yerlere se­ rilmek üzere olan mabede pa­ yandalar, göğüsleme duvarları yaparak ömrünü uzattı. Riva­ yete göre Bizansın Türkler ta­ rafından alınacağına inandığı için kıble tarafının sağındaki bir payandayı minare temeli ve kaidesi olarak yapmıştır. İhralıiııı Hakkı KONYALI Fatih İstanbul’u aldıktan son­ ra bu yaralı mabedi esaslı bir şekilde tamir ettirmiştir, tik tahta minare yerine sonra tuğla mipare, oğlu soluna ikin­ ci minareyi yaptırmıştır. He­ men her OsmanlI padişahı bu tarih yadigârını, ilk fetih ma­ bedini ayakta tutmak için ta­ mirler yaptırmıştır. Fatih A- yasofya’yı aldığı zaman etra­ fı, plânsız, adi yapılar örüm­ cek ağı gibi sarmıştı. Fatih bunları temizletti. yanma mektep, medrese yaptırdı, it­ kine! Selim zamanında mabdd 1037 yaşını dolduruyordu. Bir tarafına 1,5 arsın kadar eğil­ mişti. Dört tarafına kırlangıç yuvaları gibi evler, dükkânlar yaptırılmıştı. Padişah mimar­ lar başı Koca Ağa Sinan’ı ça­ ğırdı. Beraberce mabedi ince­ lediler. Esaslı bir surette tamir edilmesine karar verildi. Si­ nan derhal işe başladı. Evvelâ etrafını saran köhne binaları yıktı. Civar fare, sansar, gelin­ cik, yarasa istilâsına uğradı. Yıkılan tufeyli binalardan ka­ çan zararlı hayvanlar seneler­ ce civar mahalleleri rahatsız etti. Sinan mabedi kaim re yayvan payandalarla destek­ ledi. Ana kubbeyi tutmak için bunları yeter görmedi. Kuzey­ batı tarafına kubbe büyüklü­ ğüne uyan iki kalın minare yapmak suretiyle kubbenin ve mabedin ömrünü uzattı. Ara­ dan hayli zaman geçtikten sonra zaman ve zelzeleler yine mabedi tamire muhtaç bir ha­ le getirmişti. Sultan Abdiilme- cid zamanında kubbesinden insan girecek kadar bir yarık peyda olmuştu. Kubbeden İçe­ riye yağmur, kar yağıyordu. Kubbeyi tutan kemerlerinin baskısıyla hücre ve dehlizle­ rin 13 sütunu eğrilmisti. Ma- bed bir daha esaslı bir surette tamir edildi. Şimdi mabedin yaşı daha ilerlemiştir. Minareler ana kubbenin dayandığı son pa­ yandalar olmuştur. Minareler yıkılırken ana kubbe de mu­ hakkak yere serilecektir. Hı­ ristiyanlık âlemi Türklerin bu teşebbüsüne (Türkler Ayasof- yayı yıktılar) kara damgasını basacaklardır...» Kemal Altan bu mealdeki raporunu ilgililere verdi. Mi­ narelerin yıkılmasını böylece önleme hizmetini yapmıştım. Arkeoloji müzesi müdürü A- ziz Oğan kraldan ziyade kral taraftan İdi. Minarelerin yı­ kılması durdurulduğu halde, mabedin kubbe kasnağını süs- liyen meşhur hattat Rakım’ın Peygamber Efendimizin dört seçkin yarinin ve Cennetle müjdelenen ashabın isimlerini havi şaheser levhalarını indir­ mişti. Bunlar o kadar büyük hazırlanmış ve çerçevelenmiş­ ti kİ kapulardan cıkanlama- dığı için İndirildiği yerlerde kaldılar. Ayasofyadakl mih­ raplı yekpare halıları makas­ larla parçalara ayrılarak ca­ milere dağıtıldı. Bu halıların tarihi kıymetleri çok yüksek­ ti. Üstlerinde vakfedenlerin adlan yazılı kıymetli şamdan­ lar toplattırılarak devletin dö­ küm fabrikalanna gönderildi. Bunları önliyemedim. Yalnız damad İbrahim Paşanın Bu- din kilisesinden aldığı ve üst­ lerine vakfiyelerini kazıttığı iki şamdanı kurtarabilmiştim. Şimdi bunlar mihrabın önün­ dedir. Atatürk tarafından lo- calan kapatılan masonlarla Bizans nerester elele verdiler. Fatihin vakfiyesinde lânetledi- fti bir İşi yaptılar. Camiden Allahın adını sildiler... Lanet olsun onlara.... KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 240  masını böylece önleme hizmetini yapmıştım. Arkeoloji Müzesi Müdürü Aziz Ogan kraldan ziyade kral taraftarı idi. Minârelerin yıkılması durdurulduğu halde, mabedin kubbe kasnağını süsleyen meşhur hattat Rakım’ın Peygamber Efendimizin dört seçkin yâ- rinin ve cennetle müjdelenen ashabının isimlerini havi şaheser levhala- rını indirmişti. Bunlar o kadar büyük hazırlanmış ve çevrelenmişti ki bu kapulardan çıkarılmadığı için indirildiği yerlerde kaldılar. Ayasofya’daki mihraplı yekpare halıları makaslarla parçalara ayrılarak camilere dağıtıl- dı. Bu halıların tarihî kıymetleri çok yüksekti. Üstlerinde vakfedenlerin adları yazılı kıymetli şamdanlar toplattırılarak devletin döküm fabrika- larına gönderildi. Bunları önleyemedim. Yalnız Damad İbrahim Paşa’nın Budin kilisesinden aldığı ve üstlerine vakfiyelerini kazıttığı iki şamdanı kurtarabilmiştim. Şimdi bunlar mihrabın önündedir. Atatürk tarafından locaları kapatılan masonlarla Bizansperestler el ele verdiler. Fatih’in vak- fiyesinde lânetlediği bir işi yaptılar. Camiden Allah’ın adını sildiler. Lânet olsun onlara… Ayasofya’ya Çan Takılamaz   241 Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu, “Ayasofya’ya Çan Takılamaz”, Yeni İstiklal, Sayı: 250, 25 Mayıs 1966, s. 3. Ayasofya’ya Çan Takılamaz Nizameddin Nazif Tepedelenlioğlu Sakarya zaferinde Yunan’ın şarapnelin- den ve süngüsünden ziyade, tetanos şırın- gası bulunmadığı için, ufak bir yara alınca revirlerde kaskatı kesilip ölmek suretiyle şehit olan arslan gençlere ve Dumlupınar ordularına kim çıkıp “Günün birinde is- tiklâle kavuşunca Ayasofya müze olacak!” diyebilirdi… demeye cesaret edebilirdi?.. Cevap verin bakalım! Y eni nesillerin Ayasofya’ya çevrilen gözlerinde, artık, o çok kerre yüzyıllanmış tarih, gereği gibi ışıldamaktadır! Yeni nesillerin bu gözlerle Ayasofya’ya hayran hayran bakmalarını hafife almamalıdır. Ve yadırga- mamalıdır bu yeni, temiz nesilleri! Bilâkis, lekelen- miş ruhlarda an’anevî Ayasofya anlayışının yeniden canlanmasına sevinmelidir. Çünkü yüreklerindeki bu Ayasofya deprenişi, onların nihayet kaybedilen bir cevheri bulduklarına delâlet eder… Dedelerinin ve dedelerinin dedelerinin şuuruna tekrar kavuş- tuklarına delâlet eder. * * * Şimdi, bir bunların nâsiyelerindeki iman asale- tine bakınız, göğüslerini geren millî asâletin yüce- liğini düşününüz; bir de karşılarındaki züppelerin çarpık yavanlıklarını… Yeni nesillerin yüreklerindeki bu Ayasofya deprenişi, onların nihayet kaybedilen bir cevheri bulduklarına delâlet eder… Dedelerinin ve dedelerinin dedelerinin şuuruna tekrar kavuştuklarına delâlet eder. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 242  Bir yanda: “Başka büyük cami mi yok efendim? Gitsinler, namazlarını öteki ca- milerde kılsınlar!” diyebilenlerin kabalığı… Bir yanda da dedeler yadigârı kutsal bir emanet üzerine titreyen özlü ve cevherli insanların masum ür- perişi. * * * Bre cahiller! Siz bu millet için Ayasofya’nın ne demek olduğunu bile öğrenememişsiniz… Ayasofya bu memleketin bağrında sadece bir “iba- detgâh” mıdır? Hayır ibadetgâh olması asıl olmakla beraber, bir de “çok başka bir şey”dir. Namazlarımızın ve niyazlarımızın yerini seçmek ve yönünü korumak hakkımızı hiçbir hoyrat iradeye ram etmek niyetinde olmadığımızı bir daha belirterek söyleyelim. Bu yolda emir dinlemek şöyle dursun, hatta rica edilmesine dahi müsamahamız olmadığını, bir kere daha haykırarak söyleyelim: “İslâm’da dua ve niyaz gönül temizliğinden, iman salâbetinden kıymet alır. İslâm’da ibadet için, hatta saltanatlı yapıya da ihtiyaç yoktur. Dua ve niyazın ululuk derecesi makam, dekor, depdebe ve tumturak ile ölçül- mez. Seccadesini nereye sererse, Allah’ına nerede teveccüh ederse bir Müslüman için ibadet yeri orasıdır. Bostan, sahra, çöl, dere kenarı, göl ke- narı, pınarbaşı, tepe, dağ… Ve dört duvarla sınırlanmayan, bir ibadet yeri, insanoğlunun bütün âbidelerinden de, tasavvurlarından da, nâmütenahi derecede muhteşemdir. Zira anın adına ‘Cümle Âlem’ denir. Söyleyin… ‘Tak-ı sipihr’ ile ölçüşecek kubbe mi vardır?” * * * Milyonda bir ihtimal ile bile sizde bir doğru taraf vehmedilebileceği- ni sanabilseydik, içimize zerrenin zerresi miktarında bir şüphe düşebil- seydi, kendimizi avutmak veya aldatmak için bazı sebepler icad etmeye çalışır, bahaneler uydurur, “Hikmet-i Rabbâniye” Cami-i Şerifi’nin İslâm ibadetine devrini istemekten vazgeçerdik ve o kutsal yerin de arpa am- barı, erzak deposu, hatta hatta belediye tanzifat ahırı veya itfaiye garajı haline sokulmayıp, müze sıfatı takıldığına şükrederdik, susardık. Ama kazın ayağı böyle değildir. Bilhassa son iki buçuk asır içinde Ayasofya biz- de vatan anlamının başlıca unsurlarından biri olmuştur. Batı Müslüman devletinin duraklayıp müdafaaya geçişinden sonra, gâvurun kuvvetleni- şinden hıncı ve hıncından da taarruzlarındaki şiddet arttıkça Ayasofya bizim dayanışımızın âdeta sembolü halini almıştır. Sözü uzatmadan söyleyelim: “Hey gaziler…”i gümbürdeten davullarla o yanık zurnaların ardından gelip bazısına “İnnâ fetehnâ leke fethen mübinâ…” bazısına “Nasrun min Allah ve fethûn karîb…” sırmalanmış o altun saçaklı al sancakların göl- gelerinde ateş hatlarına sürülen nice milyonlarla genç, hep Ayasofya’ya çan taktırmamak için canlarını fedâ etmişlerdir… Her Türk süngü hücu- Ayasofya’ya Çan Takılamaz   243 ,11 Tesffiuı 19R6 Nüshası Y k \ 1 istiklâl • H A FTALIK SIYASI GAZETE • NÜSHASI SO KURUŞ • ABONE Ş AR TLAR I] YILLIK U , A L TI A Y LIK İM LİRA • Ayusofyo'ya Çan Takılamaz! Sakarya zaferinde Yunanın şarapnelinden ve süngüsünden ziyade, tetanos şırıngası bulunm adığı için- ufak bir yara alınca revirlerde kaskatı kesilip ölmek sureti ile şehid olan arslan gençlere ve Dumlupmar ordularına kim çıkıp. «— Gü­ nün birinde istiklâle kavuşunca A yasofya müze olacak!» di­ yebilirdi... dem eğe cesaret edebilirdi?.. Cevap verin bakalım! Yazan: IMİzamettin Nazif TEPEDELENLİOGLli Yeni nesillerin Ayasofya’ya çevrilen gözlerinde, artık, o çok kerre yüzyıllanmış tarih, gere­ ği gibi ışıldamaktadır! Yeni nesillerin bu gözlerle Ayasofya’ya hayran hayran bakmalarını hafife almamalıdır.. Ve yadırgamamalıdır bu yeni, temiz nesilleri! Bil’âkis, lekelen­ miş ruhlarda an’anevî Ayasofya anlayışının yeniden canlanma­ sına sevinmelidir. Çünkü yürek­ lerindeki bu Ayasofya deprenişi, onların nihayet kaybedilen bir cevheri bulduklarına delâlet eder... Dedelerinin ve dedelerinin dedelerinin şuuruna tekrar ka­ vuştuklarına delâlet eder. ★ ★ ★ Şimdi, bir bunların nâsiyele- rindeki imân asaletine bakınız, göğüslerini geren millî asâletin yüceliğini düşününüz; bir de karşılarındaki züppelerin çarpık yavanlıklarını... Bir yanda : «Başka büyük cami mi yok efendim? Gitsinler, namazlarını öteki camilerde kılsınlar!» Diyebilenlerin kabalığı... Bir yanda da dedeler yadigârı kut­ sal bir emânet üzerine titreyen özlü ve cevherli insanların ma­ sum ürperişi. ★★★ Bre câhiller! Siz bu millet için Ayasofya’nın ne demek ol­ duğunu bile öğrenememişsiniz... Ayasofya bu memleketin bağrın­ da sadece bir «ibadetgâh» mıdır? Hayır ibadetgâh olması asıl ol­ makla beraber, bir de «çok baş­ ka bir şey» dir. Namazlarımızı nve niyazları­ mızın yerini seçmek ve yönünü korumak hakkımızı hiçbir hoy­ rat iradeye ram etmek niyetinde olmadığımızı bir daha belirte­ rek söyliyelim. Bu yolda emir dinlemek şöyle dursun, hattâ ri­ ca edilmesine dahi müsamahamız olmadığını, bir kere daha hay­ kırarak söyliyelim : «Islâmda dua ve niyaz gönül temizliğinden, imân salâbetinden kıymet alır. İslâmda ibadet için, hattâ saltanatlı yapıya da ihtiyaç yoktur. Dua ve niyazın ululuk derecesi makam, dekor, depdebe ve tumturak ile ölçülmez. Sec­ cadesini nereye sererse, Allahına nerede teveccüh ederse bir Müslü man için ibadet yeri orasıdır. Bostan, sahra, çöl, dere kenarı, göl kenarı, pınarbaşı, tepe, dağ... Ve dört duvarla sınırlanmıyan, bir ibadet yeri, insanoğlunun bütün âbidelerinden de, tasav­ vurlarından da, nâmütenahj de­ recede muhteşemdir. Zira anın adına «Cümle Âlem» denir. Söyleyin... «Tak-ı sipihr» ile ölçüşecek kubbe mi vardır? ★★★ Milyonda bir ihtimal ile bile sizde bir doğru taraf vehmedi- lcbileceğini sanabilseydik, içimi­ ze zerrenin aerresi miktarında bir şüphe düşebilseydi, kendimi­ zi avutmak veya aldatmak için bazı sebepler icad etmeğe çalı­ şır, bahaneler uydurur, «Hikmeti Rabbâniye» câmi-i şerifinin İs­ lâm ibadetine devrini istemekten vazgeçerdik ve o kutsal yerin de arpa ambarı, erzak deposu, hat­ tâ hattâ Belediye tanzifat ahırı veya itfaiye garajı haline sokul- mayıp, müze sıfatı takıldığına şükrederdik, susardık. Ama ka­ zın ayağı böyle değidir. Bilhassa son İki buçuk asır içinde Aya­ sofya bizde vatan anlamının baş­ lıca unsurlarından biri olmuş­ tur. Batı Müslüman devletinin duraklayıp müdafaaya geçişin­ den sonra, gâvurun kuvvtleni- şinden hıncı ve hıncından da ta­ arruzlarındaki şiddet arttıkça A- yasofya bizim dayanışımızın âdeta sembolü halini almıştır. Sözü uzatmadan söyliyeyim: «Hey gaziler...» i gümbürde­ ten davullarla o yanık zurnala­ rın ardından gelip bazısına «In- nâ fetehnâ leke, fethen mu- binâ...» bâzısına «Nasrun min Allah ve fethûn karib...» sırma- lanmış o altun saçaklı al sancak ların gölgelerinde ateş hatlarına sürülen nice milyonlarla genç, hep Ayasofya’ya çan taktırma­ mak için canlarını fedâ etmiş­ lerdir... Her Türk süngü hücu­ munun «Allah Allah» giılban- kında, daima «Ayasofya’ya çan takılamaz!» kasemi, andı ıığul- damıştır. Prut kenarjnda böyleydi, Sa- lankamen’de de böyle... 93 te böyleydi, 313 te de böy­ le... Balkan harbinde, dizlerimize kadar kana batırılarak param­ parça edildiğimiz günlerde ve Bi­ rinci Dünya Harbinde, gözleri­ mizi kan bürüdüğü o hengâmede meydana koyduğumuz eşsiz des­ tanlarda beyinlerimiz ve kulak­ larımız hep «Ayasofya’ya çan takılamaz!» gulgulesi ile uğul- damıştır. Düşmanlar da bütün kötü ka­ rarlarını daima şu şiâr ile hulâ­ sa etmişlerdir: — Ayasofya’ya çan takaca­ ğız! Birinci Petro (Deli) güneye hep bu emelle sarkmıştır. Onun ölümünü İkinci Katcrina’nin ik­ balinden ayıran otuz yedi yıl bo­ yunca. Rusya’nın her tarafı hep Ayasofya ihtirası ile sarsılmış­ tır. Kırım elimizden çıktıktan sonra yarımadanın Karadeniz’e yaslanan en sivri noktasını, İkin­ ci Katerina sırf İstanbul’a uza­ tılmış bir hançer haline sokmak için Sivastopol şehrini ve deniz üssünü kurmuştur. Kırım hanlı­ ğının Ahtiyar adlı bir küçük ba­ lıkçı kasabacığı üzerine bu Si­ vastopol'ün kuruluşu bu yıl tam 180 inci yılını dolruruyor. Sivastopol... Yâni kıral şeh­ ri, imparatorluk beldcsil 2 nci Katerina, bir atlama tahtası olarak kullanmak istedi­ ği bu Sivastopol'dün Ayasofyaya ulaşamadı. Fakat oğlu birinci Pol ile iki torunu yâni 1 inci Aleksandr ve 1 inci Nikola, hiç durmadan Ayasofya’ya çan tak­ mak için çalıştılar. Birinci Alek­ sandr, Osmanlı Devletinin her tarafını paylaşmak için anlaştığı 0 Napoleone adlı Korsika serse­ risi ile, sırf İstanbul ve Ayasofya üzerinde uzlaşamadığı için bo­ zuştu. Napoleone Moskova’ya dayanıncaya kadar ve Aleksandr Paris’e dalıncaya kadar boğazlaş- tılar. Aleksandr, zaferinden edindiği prestiji sırf Ayasofya’yı ele geçirmek için harcadı. Kor­ sikalI serserinin ardından yeni bir Avrupa kurmağa kalkışanlar, harita üzerinde toprakları mik­ roskopla dahi farkcdilmiyccek mini mini prenslikleri dahi Vi­ yana kongresine (1814) dâvet et­ tiler, yalnız bize söz hakkı tanı­ madılar. Aleksandr böyle olmasını is­ tediği için... Bütün Balkan yarımadasına, Adriyatik’in bütün doğu kıyıla­ rına, bugünkü Yugoslavya’ya, Arnavutluğa, Yunanistan’a, Bul- garya’ya, Romanya’ya sahip ol­ duğumuz halde... Avusturya ile sınırdaş olduğumuz halde, bizi Avrupa içinde yok farzettiler. Çünkü biz İstanbul’a sahiptik ve 1 inci Aleksandr Ayasofya’ya çan takmak istiyordu... Onun karde­ şi var 1 inci Nikola ve bu Ni- kola’nin oğlu 2 nci Aleksandr’ın devirlerinde Türkiye, Rusların çeşitli ihtilâl tahrikleri yüzünden devamlı surette huzursuzluk için­ dedir. Elli üç yılda ikisi orta çapta, ikisi büyük, dört Osmanlı - Rus harbi patlar. Ayasofya hep ön plândadır. Bu arada bir de Yunanistan tiireyiverir. Daha pa lazlanmadan cıyak cıyak bağır­ mağa başlar: — Ayasofya, Ayasofya!... 1868 de veliahd prens doğduğu zaman ilk akla gelen isim Kons- tantin olur. Vaftiz edilirken mi­ ni mini devletin bir avuç tebaa­ sı «Ayasofya! Ayasofya!» diye gösteri yapar. 1896 da bu ço­ cuk 21 inci yaşına ulaşıp Al­ manya imparatoru Vilhelm’in kızkardeşi ile evlendiği zaman, çılgınlık arttıkça artar. Bir borç taksitinin ödenmesi için kendisi­ ni zorlıyan Fransa elçisine Yu­ nan Başbakanı ciddî bir tavır ta­ kınarak şu cevabı verir : — Az daha sabrediniz ekse­ lans... Henüz Ayasofya elimi­ ze geçmedi! ★* ★ Bu şımarıklığın cezasını Sul­ tan 2 nci AbdiilhamU Han cen- netmekân vermekte gecikmez. «Ayasofya! Ayasofya!» diye kı­ zıştırılan Yunan Ordusuna kar­ şı», «Ayasotya’ya çan takıla- maz!» diye süngüye davranan ordumuz, öyle bir şehâmetle ile­ riye fırlar ki Yunan Başkuman­ danı veliaht Konstantın hiçbir yerde tutunamaz... Paniğe uğ­ rar, memleket dışına kaçar. Ama Atina’da da, Petrograd’ ta da Ayasotya unutulmaz... Çar Üçüncü Aleksandr’la oğlu 2 nci Nikola’nın 1881 den 1917 ye kadar süren saltanatları hep Ayasofya mihverinde döner. Bu arada bir üçüncü «Ayasofyacı düşman» daha belirir : Bulgar krallığı... «Marş marş Çarigirad naş...» (1) nakaratlı millî marşı ile Bul- garya ortada belirince küçük Yu. nanistan bu rakibi de çiğnemek hırsına tutuldu. Bulgar millî mar şına karşılık bir Yunan şâiri. Maçukas, yazdığı çok tutulan bir manzumesinde şöyle dedi: «Mutlaka mutlâka kıral Sof­ ya’ya da girecek, Ayasofya’ya da...» Ve önce Avrupa Türkiyesinin her tarafında bir kanlı Balkan savaşına, sonra imparatorluğun bütün sınırlarında korkunç bir dünya savaşma göğüs gerdik. Kafkas cephesinde Allahüekber dağında yüz bin genç sırf Aya­ sofya’ya Çan takılmaması için karlar altında can verdiler. Os­ mancık taburu fedaileri Kanalda boğulurlarken ; Gazetelerde en mükemmel atlara bindirilmiş Gurka süvarilerine katıra bindi­ rilmiş oarak taarruz eden dilâver atlılarımız ılgar ederlerken vo çöllerde kavrulanlar Allahlarına kavuşurlarken hep Ayasofya’ya çan takılamaz inancı içindeydi­ ler. Çanakkale’de yarım milyon en seçme evlâdımız, dünyanın en azametli donanmasına ve en kudretli düşmanlara karşı sava­ şıp şehid olurlarken «Ayasofya’ya çan takılamaz!» sözünün sem­ bolleştirdiği idealden başka bir dâvaları var mıydı? ★★ ★ 1919 Mayısındaki İstanbul mitinglerinde Atmeydanını dol­ duran ikiyüz bin kişi başka ne düşünüyordu? Anadolu’ya fevş fevç akıp giden yüksek tahsil genlçerinde, yedek ve muvazzaf subaylarda yeni bir savaş kararı­ nın başka bir motoru mu var­ dı? Sakarya zaferinde Yıınan’ın şarapnelinden ve süngüsünden ziyade, tetanos şırıngası bulun­ madığı için, ufak bir yara alın- ca revirlerde kaskatı kesilip öl- mek sureti ile şehid olan arslan gençlere ve Dumlupmar ordula­ rına kim çıkıp : «— Günün birinde istiklâle kavuşunca Ayasofya müze ola- cak!» Diyebilirdi... Demeğe cesaret edebilirdi? ★ ★ ★ Bizden hangi ülke koparılmış­ sa, önce orada bir muhtar ida­ re kurulmuştur. Ardından hepsi müstakil devlet oluvermişlerdir. Ayasofya’nın müze oluşu ger­ çi hıristiyanlığm devredilişi de­ mek değildir... Ama mutlâka İs­ lâm dünyasından çıkarılışı mâ­ nasına alınabilir. Bu hatânın tashihi idrak erba bı için ihmal edilemez bir vazi­ fedir. (1) Yürü, yiirii, İstanbul bi­ zim... Paşa — Hiii... Ne semiz at! Gene canım 5 scııc önce yediğim , M sucuklu sandviçten istedi... '* «mm mm mm mmmmmmm m mmmmmmm I Senada bîr dela a«te yarısından lonra Osman Biber: Bir şişe Black Osman Edip Şeydi: Satar taşı Namık Kemal Martı: Sacit Öncel: Yoklama defteri Rafet Haku!: Bir kutu Cevdet Cactıli: Bir kilit Çetin Attan: Bir Yeşilay rozeti İbrahim Hoyi: Düğün pastası Hakkı Digimen : Kristal rakı kadehi ite viskisi w ---“35W Çetin Altan Masoıı Çetin Altan masonmuş... inanılmayacak şey doğrusu. Hem Mark­ sist, hem Mason; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?.. Hayret mayret ama vesikalar yalan söylemez. Yukarıda fotoğrafisini gör­ düğünüz (Hediyeler) listesi, 25-26 Mart 1961 de basılan (MA­ SON BAL.OSU GAZETESİ) nde aynen çıkmıştır. Balolara mah­ sus sululuklardan bir örnek olan, bu listede Çetin Altan’a, ayyaşlığı­ na kinaye, Yeşilây rozeti hediye edilmektedir. Mason balolarına masonlardan başkası gelmediğine ve yukarıdaki listedeki şahısların hepsi mason bulunduğuna göre toplumbaz vazar, TİP mebusu Bay Çetin Altan da masondur. Şu masonlar becerikli adamlar doğru­ su... Türkiyedeki Marksist hareketi de kendi üyelerinden biri vası­ tasıyla kontrol ediyorlar. Solcu yoldaşlara duyururuz: Hem Mason, hem yoldaş... Bu nasıl olur?.. YEN İ İST İK L A L , S A Y I: 250 SAYFA: Q KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 244  munun “Allah Allah” gülbankında, daima “Ayasofya’ya çan takılamaz!” kasemi, andı uğuldamıştır. Prut kenarında böyleydi, Salankamen’de de böyle… 93’te böyleydi, 313’te de böyle… Balkan harbinde, dizlerimize kadar kana batırılarak paramparça edil- diğimiz günlerde ve Birinci Dünya Harbinde, gözlerimizi kan bürüdüğü o hengâmede meydana koyduğumuz eşsiz destanlarda beyinlerimiz ve kulaklarımız hep “Ayasofya’ya çan takılamaz!” gulgulesi ile uğuldamıştır. Düşmanlar da bütün kötü kararlarını daima şu şiâr ile hulâsa etmiş- lerdir: “Ayasofya’ya çan takacağız!” Birinci Petro (Deli) güneye hep bu emelle sarkmıştır. Onun ölümünü İkinci Katerina’nın ikbalinden ayıran otuz yedi yıl boyunca, Rusya’nın her tarafı hep Ayasofya ihtirası ile sarsılmıştır. Kırım elimizden çıktıktan son- ra yarımadanın Karadeniz’e yaslanan en sivri noktasını, İkinci Katerina sırf İstanbul’a uzatılmış bir hançer haline sokmak için Sivastopol şehri- ni ve deniz üssünü kurmuştur. Kırım hanlığının Ahtiyar adlı bir küçük balıkçı kasabacığı üzerine bu Sivastopol’un kuruluşu bu yıl tam 180’inci yılını dolduruyor. Sivastopol… Yani kral şehri, imparatorluk beldesi! İkinci Katerina, bir atlama tahtası olarak kullanmak istediği bu Sivas- topol’dan Ayasofya’ya ulaşamadı. Fakat oğlu birinci Pol ile iki torunu yâni Birinci Aleksandr ve Birinci Nikola, hiç durmadan Ayasofya’ya çan tak- mak için çalıştılar. Birinci Aleksandr, Osmanlı Devleti’nin her tarafını pay- laşmak için anlaştığı o Napoleone adlı Korsika serserisi ile sırf İstanbul ve Ayasofya üzerine uzlaşamadığı için bozuştu. Napoleone Moskova’ya da- yanıncaya kadar boğazlaştılar. Aleksandr, zaferinden edindiği prestiji sırf Ayasofya’yı ele geçirmek için harcadı. Korsikalı serserinin ardından yeni bir Avrupa kurmaya kalkışanlar, harita üzerinde toprakları mikroskop- la dahi farkedilmeyecek mini mini prenslikleri dahi Viyana kongresine (1814) davet ettiler, yalnız bize söz hakkı tanımadılar. Aleksandr böyle olmasını istediği için… Bütün Balkan yarımadasına, Adriyatik’in bütün doğu kıyılarına, bu- günkü Yugoslavya’ya, Arnavutluk’a, Yunanistan’a, Bulgarya’ya, Roman- ya’ya sahip olduğumuz halde… Avusturya ile sınırdaş olduğumuz halde, bizi Avrupa içinde yok farzettiler. Çünkü biz İstanbul’a sahiptik ve Birinci Aleksandr Ayasofya’ya çan takmak istiyordu… Onun kardeşi var Birinci Nikola ve bu Nikola’nın oğlu İkinci Aleksandr’ın devirlerinde Türkiye, Rusların çeşitli ihtilâl tahrikleri yüzünden devamlı surette huzursuzluk içindedir. Elli üç yılda ikisi orta çapta, ikisi büyük, dört Osmanlı-Rus har- bi patlar. Ayasofya hep ön plandadır. Bu arada bir de Yunanistan türeyi- verir. Daha palazlanmadan cıyak cıyak bağırmaya başlar: Ayasofya’ya Çan Takılamaz   245 “Ayasofya, Ayasofya!..” 1868’de veliaht prens doğduğu zaman ilk akla gelen isim Konstantin olur. Vaftiz edilirken mini mini devletin bir avuç tebaası “Ayasofya! Aya- sofya!” diye gösteri yapar. 1896’da bu çocuk 21’inci yaşına ulaşıp Almanya İmparatoru Wilhelm’in kızkardeşi ile evlendiği zaman, çılgınlık arttıkça artar. Bir borç taksitinin ödenmesi için kendisini zorlayan Fransa elçisine Yunan Başbakanı ciddî bir tavır takınarak şu cevabı verir: “Az daha sabrediniz ekselâns… Henüz Ayasofya elimize geçmedi!” * * * Bu şımarıklığın cezasını Sultan İkinci Abdülhamid Han cennetmekân vermekte gecikmez. “Ayasofya! Ayasofya!” diye kızıştırılan Yunan Ordu- suna karşı, “Ayasofya’ya çan takılamaz!” diye süngüye davranan ordumuz, öyle bir şehâmetle ileriye fırlar ki Yunan Başkumandanı Veliaht Konstan- tin hiçbir yerde tutunamaz… Paniğe uğrar, memleket dışına kaçar. Ama Atina’da, Petrograd’ta da Ayasofya unutulmaz… Çar Üçüncü Aleksandr’la oğlu İkinci Nikola’nın 1881’den 1917’ye kadar süren salta- natları hep Ayasofya mihverinde döner. Bu arada bir üçüncü “Ayasofyacı düşman” daha belirir: Bulgar krallığı… “Marş marş Çarigirad naş…”7 nakaratlı millî marşı ile Bulgarya ortada belirince küçük Yunanistan bu rakibi de çiğnemek hırsına tutuldu. Bul- gar millî marşına karşılık bir Yunan şairi, Maçukas, yazdığı çok tutulan bir manzumesinde şöyle dedi: “Mutlaka mutlaka kral Sofya’ya da girecek, Ayasofya’ya da…” Ve önce Avrupa Türkiyesi’nin her tarafında bir kanlı Balkan savaşına, sonra İmparatorluğun bütün sınırlarında korkunç bir dünya savaşına göğüs gerdik. Kafkas cephesinde Allahuekber dağında yüz bin genç sırf Ayasofya’ya çan takılmaması için karlar altında can verdiler. Osmancık taburu fedâileri Kanal’da boğulurlarken; gazetelerde en mükemmel atla- ra bindirilmiş Gurka süvarilerine katıra bindirilmiş olarak taarruz eden dilâver atlılarımız ılgar ederlerken ve çöllerde kavrulanlar Allah’larına ka- vuşurlarken hep Ayasofya’ya çan takılamaz inancı içindeydiler. Çanakkale’de yarım milyon en seçme evlâdımız, dünyanın en azametli donanmasına ve en kudretli düşmanlara karşı savaşıp şehit olurlarken “Ayasofya’ya çan takılamaz!” sözünün sembolleştirdiği idealden başka bir davaları var mıydı? * * * 1919 Mayısındaki İstanbul mitinglerinde Atmeydanı’nı dolduran iki- yüz bin kişi başka ne düşünüyordu? Anadolu’ya fevc fevc akıp giden 7 “Yürü yürü, İstanbul bizim…” KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 246  yüksek tahsil gençlerinde, yedek ve muvazzaf subaylarda yeni bir savaş kararının başka bir motoru mu vardı? Sakarya zaferinde Yunan’ın şa- rapnelinden ve süngüsünden ziyade, tetanos şırıngası bulunmadığı için, ufak bir yara alınca revirlerde kaskatı kesilip ölmek sureti ile şehit olan arslan gençlere ve Dumlupınar ordularına kim çıkıp: “Günün birinde istiklâle kavuşunca Ayasofya müze olacak!” diyebilir- di; demeye cesaret edebilirdi? * * * Bizden hangi ülke koparılmışsa, önce orada bir muhtar idare kurul- muştur. Ardından hepsi müstakil devlet oluvermişlerdir. Ayasofya’nın müze oluşu gerçi hıristiyanlığın devredilişi demek değil- dir… Ama mutlaka İslâm dünyasından çıkarılışı mânâsına alınabilir. Bu hatanın tashihi idrak erbabı için ihmal edilemez bir vazifedir. Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya   247 İbrahim Hakkı Konyalı, “Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya”, Yeni İstiklal, Sayı: 257, 13 Temmuz 1966, s. 4. Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya İbrahim Hakkı Konyalı F atih İstanbul’u aldıktan sonra camiye çevirdiği, kıyamete kadar cami olarak kalmasını şart koş- tuğu ve Arapça vakfiyelerinde “El Keniset-ün-nefi- set-ül-mevsûmeti bî Ayasofya”1 şeklinde vasıflan- dırdığı Ayasofya’yı, yanına yaptırdığı medreseyi ve mektebi, yaşadığı müddetçe kendisi idare edecektir. Yani mütevelliliğini kendisi yapacaktır. Ölümün- den sonra tevliyet en iyi erkek evladına geçecektir. Bu, nesiller boyunca böyle devam edecektir. Arapça vakfiyenin tevliyet şartlarını tesbit eden satırlarını dilimize çeviriyorum: “Mütevelliliği, aziz ruhu kendisine arkadaşlık et- tikçe nefsi için şart koşmuştur. Allah onun ömrünü uzun ve geniş etsin. O’nu bütün âfetlerden korusun. (Âmin) “O, Ayasofya’yı ve yeni tesislerini dilediği gibi ida- re edecektir. İsterse verdiği vazifeleri, maaşları ve tahsisleri arttırabilecek, dilerse indirecektir. Bunu da nefis kiliseyi ‘Ayasofyayı’ çok iyi istediği gibi yönetmek için yapacaktır. Doğu ve Batı sultanları üzerine gölgesi uzanan, bütün halka, nimetleri ve iyilikleri serpilen Sultan ömrünü tamamlayıp Tan- rısına yükseldiği zaman Ayasofya’nın mütevelliliği nesiller ve kuşaklar boyunca, en iyi erkek evladına verilecektir. Allah onların şerefli vârislerini kıyame- te kadar eksik etmesin. Ama bâkî ancak Samed olan Allah’tır. Her şey fânidir. Evlâdından ve torunların- 1 “Ayasofya adı verilen nefis kilise” demektir. İbrahim Hakkı Konyalı KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 248  dan hiç kimse kalmazsa, o vakit bu saltanat makarrına hâkim olan ve memleket tahtına oturan kişi, benim mütevelliyetimi üstüne alacaktır. O, Ayasofya’nın koyduğum şartlara göre idaresini, dindar, her cihetle kendi- sine güvenilebilir, mütevelliliğe ve nezarete ehil bir kimseyi bu işe memur edecektir.” Allah’tan başka her şeyin fenâ bulacağına inanan ve cami olarak vak- fettiği Ayasofya’nın kıyamete kadar öyle devam etmesini sağlamak için kanuni müeyyidelerin hüküm süremediği zamanları da gözönüne alan büyük Sultan vicdanlara müracaat ve şartlarını yerine getirmeyenlere in- kisar ediyor. Ayasofya Kıyamete Kadar Camidir: Biz Arapça vakfiyenin bu kısmını da dilimize çeviriyoruz: “Yerler ve gökler devam ettiği müddetçe benim vakfettiğim şeyin (Aya- sofya’nın) bu vakfiyemde koştuğum şartlarımı kimse değiştiremez, boza- maz. Koyduğum esaslar birer kanundur. Bunların bir tek noktasını kimse ne eksiltebilir, ne de çoğaltabilir. Bunları yapmak Allah’ın haram kıldığı şeylerdendir. Koyduğum şartların ve esasların muhafazacısı Allah’tır. O Allah ki, levhin, kalemin, arşın, kürsî’nin, yerlerin ve göklerin hâlıkı ve muhafızıdır. “Nefis kilise (Ayasofya) kıyamete kadar cami olarak vakfedilmiştir. Bunu Allah’a, âhirete, O’nun heybetine inanan hiçbir yaratık, –Sultan ol- sun, hâkim olsun, bir mütagallibe olsun– değiştiremez. Vakıf şartlarını kim değiştirirse, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların ve lânet edenle- rin lâneti onların üzerlerine olsun. Onlar hiçbir zaman hafiflememiş azap içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın!” Fatih İstanbul’u aldıktan sonra bir zeytin ormanlığı halinde bulunan Bizans’ın eski akrapolinin (Sarayburnu’nun) yerine yeni sarayını (Topka- pı Sarayı’nı) yaptırırken de eski ve harap patrikhânenin eşiğindeki Aya İrini Kilisesi Sarayı’nı kuşatan sûr içine almıştır. Vakfiyesinde bu kiliseye Fatih, “Kenise-i Sultaniyye = padişah kilisesi” diyor. Patrikhânenin eşiğindeki Aya İrini kilisesi sultanî vasfına lâyık bir hale gelmiş ve sonra burası Osmanlı Devleti’nin bir cephanesi2 haline getiril- miştir. Burada eski ve tarihî silâhlar, dede yâdigârları, harb ganimetleri, kitaplar, mübarek emanetler de saklanırdı. Burası Osmanlı İmparatorlu- ğu’nun bir hazinesi, yeni deyimle bir müzesi idi. Aya İrini kilisesi, Türk- lerin İstanbul’da ilk askerî müzeleri idi. İkinci Cihan Harbine kadar da müze idi. Büyük bir Türk keşşafı olan Ayasofya müzesinin eski merhum müdürü Muzaffer Ramazanoğlu, bu kilisenin etrafında kazı yaparken Bi- 2 Türkçe “Cebe” zırh demektir. Demir zincirlerle örülmüş zırha böyle deniyor. Demir levhalardan yaftalar- dan yapılan zırha da “Cevşen” derler. Zırh saklanan yere Türkler “Cebehane” demişler. Bu kelime sonra avamın dilinde “cephane” olmuştur. Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya   249 has Sayı: 257 13 TEMMUZ 1966 • H A F T A L IK SİYASİ G AZETE • NÜSHASI SS KURUŞ • ABO N E Ş A R TLA R I : Y IL L IK M, A L T I A Y L IK 12.5 LİR A • 12 Savla I 4 50 Kuruş 1 ■> FATİH’in Vakfiyesi ve AYASOFYA 0 F ATİH İstanbul'u aldıktan sonra camiye çevirdiği, kıyamete kadar cami olarak kalmasını şart koş­ tuğu ve arapça vakfiyelerinde «El Keniset - ün - nefiset - ül - mevsûme- ti bî Ayasofya» (1) şeklinde vasıflan­ dırdığı Ayasofya’yı, yanına yaptırdı­ ğı medreseyi ve mektebi, yaşadığı müd­ detçe kendisi idare edecektir. Yâni mütevelliğini kendisi yapacaktır. Ölü­ münden sonra tevliyet en iyi erkek ev­ lâdına geçecektir. Bu, nesiller boyun­ ca böyle devam edecektir. Arapça vak­ fiyenin tevliyet şartlarını tesbit eden satırlarını dilimize çeviriyorum : «Mütevelliliği, aziz ruhu kendisi­ ne arkadaşlık ettikçe nefsi için şart koşmuştur. Allah onun ömrünü uzun ve geniş etsin. O’nu bütün âfetlerden korusun. <Âmin) O, Ayasofya’yı ve yeni tesislerini dilediği gibi idare edecektir. İsterse verdiği vazifeleri, maaşları ve tahsisle­ ri arttırabilecek, dilerse indirecektir. Bunu da nefis kiliseyi ‘Ayasofyayı’ çok iyi istediği gibi yönetmek için yapa­ caktır. Doğu ve Batı sultanları üzeri­ ne gölgesi uzanan, bütün halka, nimet­ leri ve iyilikleri serpilen Sultan ömrünü tamamlayıp Tanrısına yükseldiği za­ man Ayasofya'nın mütevelliliği nesil­ ler ve kuşaklar boyunca en iyi erkek ev­ lâdına verilecektir. Allah onların şeref­ li vârislerini kıyamete kadar eksik et­ mesin. Ama baki ancak Sâmed oh-r. Al­ lah'tır. Her şey fânidir. Evlâdından ve torunlarından hiç kimse kalmazsa, o vakit bu saltanat makarrıııa hâkim olan ve memleket tahtına oturan kişi, benim mütevelliyetimi üstüne alacak­ tır. O, Ayasofya’nın koyduğum şartlara göre idaresini, dindar, her cihetle ken. dişine güvenilebilir, miitevelliliğe ve ne­ zarete ehil bir kimseyi bu işe memur edecektir.» Allah’tan başka her şeyin fenâ bu­ lacağına inanan ve cami olarak vakfet­ tiği Ayasofya’nın kıyamete kadar böy­ le devam etmesini sağlamak için kanu­ nî miieyyideleıin hüküm süremediği zamanları da gözönüne alan büyük Sultan, vicdanlara müracaat ve şart­ lanın yerine getirmiyenlere inkisar ediyor. AYASOFYA KIYAMETE KADAR CAMİDİR : B İZ Arapça vakfiyenin bu kısmını da dilimize çeviriyoruz : «Yerler ve gökler devam ettiği müddetçe benim vakfettiğim şe­ yin (Ayasofya’nın) bu vakfiyemde koş­ tuğum şartlarımı kimse değiştiremez, bozamaz. Koyduğum esaslar birer ka­ nundur. Bunların bir tek noktasını kim­ se ııc eksiltebilir, ne de çoğaltabilir. Bunları yapmak Allah’ın haram kıldığı şeylerdendir. Koyduğum şartların ve esasların mulıafazacısı Allahtır. O Al­ lah ki, levhin, kalemin, arşın, kürsî’nin, yerlerin ve göklerin tıaiîki ve muhafızı­ dır. Nefis kilise (Ayasofya) kıyamete kadar cami olarak vakfedilmiştir. Bu­ nu Allaha, ahirete, O’nun heybetine inanan hiçbir yaratık, —Sultan olsun, hâkim olsun, bir miitagallibc olsun— değiştiremez. Vakıf şartlarını kim de­ ğiştirirse, Allahın, meleklerin, bütün insanların ve lânet edenlerin lâneti onların üzerlerine olsun... Onlar hiç­ bir zaman hafiflememiş azâp içinde bu­ lunsunlar. Yüzlerine bakaıı ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın!» Fatih İstanbul’u aldıktan sonra bir zeytin ormanlığı halinde bulunan Bizans’ın eski akrapolinin (Saraybur- nu’nun) yerine yeni sarayını (Topkapı Sarayını) yaptırırken de eski ve harâp patrikhanenin eşiğindeki Aya’rini ki­ lisesi sarayını kuşatan sûr içine al­ mıştır. Vakfiyesinde bu kiliseye Fatih, «Kenise-i Sultaniyye = padişah kili­ sesi» diyor. patrikhanenin eşiğindeki Ayairini ki- sultanî vasfına lâyık bir hale gelmiş ve sonra burası Osmanlı Devletinin bir cebehânesi (2) haline getirilmiştir. Burada eski ve tarihî silâhlar, dede yâdigârları, harb ganimetleri, kitaplar, mübarek emanetler dc saklanırdı. Bu­ rası Osmanlı İmparatorluğunun bir hâzinesi, yeni deyimle bir müzesi idi. Ayairini kilisesi, Türklerin İstanbul'da ilk askeri müzeleri idi. İkinci Cihan Harbine kadar da müze idi. Büyük bir Türk keşşafı olan Ayasofya müzesi­ nin eski merhum müdürü Muzaffer Ramazanoğlu, bu kilisenin etrafında kazı yaparken Bizans’ın eski mabedinin temellerini bulduğu ve etrafını açtığı için, İstanbul un en rütubetsiz bir bina­ sı haline getirmişti. KORKUNÇ TAHRİPLER : Ayasofya’yı kilise ve Ayairini’yi patrikhâne yapmak isteyen Bizanspe- restler, korkunç mason teşkilâtı İkinci Cihan Harbinde askerî müzeyi bura­ dan çıkartmışlar, senelerce Niğde’nin harap ve riitubetii kilise bodrumların­ da İslâm vc Türk eserlerini çürüttük­ ten sonra da Türk’ün mâzisi ile, tari­ hi ile, dini ile, güzel gelenekleriyle alâ­ kasını kesmek îfin İstanbul'a getirdik­ leri müze eşyasını Maçka silâtıhanesi- nin bir sarnıç halindeki bodrumlarına ve sonra eski Harbiye Mektebinin bir spor salonuna arttırmışlardır. Maksat­ ları eski ve tarihî eserleri yok etmek suretiyle Türk’ün diniyle, mukadde­ satıyla .eski eserleriyle bağlarını ko­ parmaktır. S İMDİ ahirete göçmüş olan bir Hariciye Vekili, bir ara İstanbul'­ daki rum ekalliyetinin reylerini j partisine kazandırmak için Ayai­ rini’yi patriğe vâdetnıişti. Ben bunu şiddetli bir seri yazımla duyurabil­ mişim. Ama göçebe halinde bulunan askerî müzeyi bir türlü buraya getirte- memiştim. Bu bina tâınir edilmiştir. Hâlâ bomboş durmaktadır. Bizans • perestler (eski vaadlarını tutmuş ol­ mak için burasını boş tutuyorlar.) As­ keri müzemizi çürütüyorlar... Patrik­ hâne varlığını kurtaran ve bugüne ka­ dar yaşamasını sağlayan Fatih’in hâ- rînıî ismetine .sarayının içindeki sul­ tanî kilisesine göz koymaktan çekin­ miyorlar. Orasını patrikhâne, Ayasof- ya’yı da kilise yapmak hususundaki ham hayâllerinden vazgeçmiyorlar, lllcrgün» gazetesinin sahibi ve başmu­ harriri Sayın Faruk Gürtunea Atina’­ dan birçok yunanca kitap getirtmiştir. Bunların arasında yunan mekteplerin­ de okutulmak için yazılmış «Ayasofya ve Bizans» adlı bir kitap da vardır. Yunanlılar çocuklarına «Bizans’ı ala­ cağız, Ayasofya’yı kilise yapacağız!.» di­ yorlar. Fatih vakfiyesinde sultanî kilise­ sini bu hale getirenlere de lânet edi­ yor. (1) «Ayasofya adı verilen nefis kilise» demektir. (2) Türkçe «Cebe» zırh demektir. De­ mir zincirlerle örülmüş zırha böy­ le deniyor. Demir levhalardan, yaf talardan yapılan zırha da «Cev- şen» derler. Zırh saklanan yere de Tüıkler «Cebehane» demişler. Bu kelime sonra avamın dilinde «cephane» olmuştur. İbrahim Hakkı KONYALI KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 250  zans’ın eski mâbedinin temellerini bulduğu ve etrafını açtığı için İstan- bul’un en rutubetsiz bir binası haline getirmişti. Korkunç Tahripler Ayasofya’yı kilise ve Aya İrini’yi patrikhâne yapmak isteyen Bizans- perestler, korkunç mason teşkilâtı İkinci Cihan Harbinde askerî müzeyi buradan çıkartmışlar, senelerce Niğde’nin harap ve rutubetli kilise bod- rumlarında İslâm ve Türk eserlerini çürüttükten sonra da Türk’ün mazisi ile, tarihi ile, dini ile, güzel gelenekleriyle alâkasını kesmek için İstanbul’a getirdikleri müze eşyasını Maçka silâhhanesinin bir sarnıç halindeki bodrumlarına ve sonra eski Harbiye Mektebinin bir spor salonuna arttır- mışlardır. Maksatları eski ve tarihî eserleri yok etmek suretiyle Türk’ün diniyle, mukaddesatıyla eski eserleriyle bağlarını koparmaktır. Şimdi âhirete göçmüş olan bir Hariciye Vekili, bir ara İstanbul’daki Rum ekalliyetinin reylerini partisine kazandırmak için Aya İrini’yi patri- ğe vadetmişti. Ben bunu şiddetli bir seri yazımla duyurabilmiştim. Ama göçebe halinde bulunan askerî müzeyi bir türlü buraya getirtememiştim. Bu bina tamir edilmiştir. Hâlâ bomboş durmaktadır. Bizansperestler (eski vaadlarını tutmuş olmak için burasını boş tutuyorlar). Askerî müzemizi çürütüyorlar… Patrikhâne varlığını kurtaran ve bugüne kadar yaşamasını sağlayan Fatih’in harîm-i ismetine, sarayının içindeki sultanî kilisesine göz koymaktan çekinmiyorlar. Orasını patrikhâne, Ayasofya’yı da kilise yapmak hususundaki ham hayallerinden vazgeçmiyorlar. “Hergün” ga- zetesinin sahibi ve başmuharriri Sayın Faruk Gürtunca Atina’dan birçok Yunanca kitap getirtmiştir. Bunların arasında Yunan mekteplerinde oku- tulmak için yazılmış “Ayasofya ve Bizans” adlı bir kitap da vardır. Yunan- lılar çocuklarına “Bizans’ı alacağız, Ayasofya’yı kilise yapacağız!” diyorlar. Fatih vakfiyesinde sultanî kilisesini bu hale getirenlere de lânet ediyor. Ayasofya’yı Affediniz ve Tekrar Cami Yapınız!   251 “Ayasofya’yı Affediniz ve Tekrar Cami Yapınız!”, Yeni İstiklal, Sayı: 258, 20 Temmuz 1966, s. 1. Ayasofya’yı Affediniz ve Tekrar Cami Yapınız! Ş u Ayasofya’nın suçu ne büyükmüş ki, peşpeşe çıkan afların hiçbirine dâhil edilmiyor. Suç mu?.. Ayasofya’nın suçu olur mu hiç!.. Cami olmak, içinde Allah’a ibâdet edilen mukaddes bir bina olmak suç mudur ki?.. Ama vaktiyle bunu suç saymışlar, Aya- sofya’nın kandillerini söndürmüş, tehlillerini sindir- miş, ezanlarını susturmuşlardı. Ayasofya, İslâm’ın fetih timsali, Türk’ün kızılelması idi. Şimdi ise mü- zedir. Secde eden alınların aşındırdığı mermerleri şimdi pis ayakkabılar çiğniyor; lâhûtî Kur’ân tilâvet- lerinin yerine, kubbesinde artık turist tercümanları- nın hımhım sesleri çınlıyor… Evet, aflar çıkıyor, kâtiller, zâniler, dolandırıcılar, ırz düşmanları, eroinciler, ihtilâlciler, yankesiciler, bütün suçlular, bütün suçlar affediliyor. Fakat Aya- sofya ve Türk’ün yaralı ve esir mukaddesatı af dışı bırakılıyor… Ayasofya yine karanlık, yine ezansız… Ayasofya’da yeniden Ezân-ı Muhammedî okun- masına müsaade etmedikçe millet, mes’ulleri affet- meyecektir.  t n k k m Ayasoîyajı da Affediniz ve Tekrar Cami Yapınız! ti U Ayasofya’nın suçu ne büyük- ynıiiş ki, peşpeşe çıkan afların hiç­ birine dâhil edilmiyor. Suç mu?.. Aya- sofya’ııın suçu olur mu hiç!.. Cami ol­ mak, içinde Allaha ibâdet edilen mukad­ des bir bina olmak suç mudur ki?.. Ama vaktiyle bunu suç saymışlar, Ayasofya’- ııııı kandillerini söndürmüş, telılillerini sindirmiş, ezânlaruıı susturmıışlardı. Ayasofya, İslâm’ın, fetih timsâli, Türk’­ ün kızıl elması idi. Şimdi ise müzedir. Secde eden altlıların aşındırdığı mer­ merleri şimdi pis ayakkabılar çiğniyor; lâlıûtî Kur’ân tilâvetlerinin yerine, kub­ besinde artık turist tercümanlarının hımhım sesleri çınlıyor... Evet, aflar çıkıyor, kaatiller, zâııi- ler, dolandırıcılar, ırz düşmanları, eroin- ] çiler, ihtilâlciler, yankesiciler, bütün | suçlular, bütün suçlar affediliyor. Fa- I kat, Ayasofya ve Türk’ün yaralı ve esir ] mukaddesatı af dışı bırakılıyor... Aya­ sofya yine karanlık, yine ezânsız... Ayasofya’da yeniden Ezân-ı Mu- I hammedî okunmasına müsaade etme- I dikçe millet, ınes’ulleri affetmiyecektir. S S A Y I : im 20 TEM M UZ 1966 istik lâl HAKKIN ve H AKLILAR IN HİZMETİNDE H AFTALIK SİYASI M ÜSTAKİL GAZETE Fiiliı: , 1 kış. Alııııu' şiirlim i İ D A R E H A N E Nuruosmaniye Cad. No. 17/1 Cağaloğlu - İstanbul 1 Yıllık : 25 lira 6 Aylık : 12,5 lira KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 252  Brindesi’nin gravüründe III. Ahmed Çeşmesi ve Ayasofya-i Kebîr Camii. Caminin bu cephesinde Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan hünkâr kasrının girişi ve en sağda I. Mahmud’un yaptırdığı imarethanenin Bab-ı Hümayun’a açılan muhteşem kapısı görülmektedir. Ayasofya’yı Affediniz ve Tekrar Cami Yapınız!   253 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 254  Nuri Baş, “Ayasofyam”, İslâm’ın İlk Emri Oku Mecmuası, Sayı: 112, Temmuz 1971, s. 112. Ayasofyam Nuri Baş Yıllar yılı geçtim, yüce, heybetli önünden, Matem dolu, bir külçeye benzer Ayasofya’m. Bin hâtıra canlandı da haşmetli gününden, Rûhumda derin bir yara, kanser Ayasofya’m. Hâlâ mı garipsin, yine sen öz vatanında? Bir bekçi mi vardır yalnız şimdi yanında? Hep yas’da mı mihrab ile minber ve minâren? Mâzîleri andıkça helâk olmadasın sen. İsmin anılırken yakıyorsun beni içten, Sesler geliyor Topkapı’dan dertli Haliç’ten Nurlar dolu çehrende tebessüm hani, nerde? Mehtap mı ziyâretçin o ıssız gecelerde? Mânânda Fetih hamlesi volkanlaşıyorken, Binlerle cihâd ordusu arslanlaşıyorken, Her ân, gece gündüz gözü sendeydi erâtın, Şükrân dolu secdeyle onaylandı berâtın. Bahtın, yeniden çağ açılan günleri gördü. Ömrün, ne tecelli dolu nur demleri sürdü. Avizenin altında gönüller yıkanırdı. İnsan, yüce, feyyâz olan Allah’ı tanırdı. Ayasofyam   255 Gündüz, ışık almıştı o aydın gecelerden, Hakk, bâtıl’ı çözmüştü bütün bilmecelerden Arştan dökülen feyz ile Kur’ân okunurken, Kalbler, nice mânâ ile baştan başa nûrken, Kudsî, ulu mâbet, sana hayrandı felekler! Âhengini seyretmeye âşıktı melekter. Fatih ile fethin, o büyük sembolü sendin, Mânândaki haşmetle bütün güçleri yendin. Haykırmadasın şimdi: “O Türk gençleri nerde? Bir çare bulunmaz mı şu sînemdeki derde?” Elbet bulunur, kendimi evvel bulabilsem, Ruhumdaki mânâlara lâyık olabilsem. Teşhis ve tedavimize bir bir inebilsem, Bir gün, bu büyük illeti kökten yenebilsem, Her yönde fetihler bize lâyık olacaktır. Ergeç Ayasofya’m, bu yasın, son bulacaktır. Ruhlar, gene bir Fatih’e muhtaç yeni baştan, Ya Rabb, ne olur te’yidini indir bize arştan… İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin Ayasofya çizimlerinden. Ayasofyam   257 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 258  İbrahim Hakkı Konyalı, “Fatih’in Vakfiyeleri”, Yeni İstiklal, Sayı: 263, 24 Ağustos 1966, s. 4. İbrahim Hakkı Konyalı Fatih’in Vakfiyeleri İbrahim Hakkı Konyalı F atih İstanbul’u zaptedip, Osmanlı ülkesine kat- makla, yalnız üçgen bir kale içine sıkışmış kal- mış, açlık, sefalet içinde çırpınan bir avuç bedbaht Bizanslıları kurtarmış değil, aynı zamanda, yerlere serilmek üzere olan Bizans’ın tarihî âbidelerinin ömürlerini de uzatmıştır. Eğer Bizans’ın fethi çok değil, beş on sene daha gecikse idi, ayakta tek bir Bi- zans âbidesi kalmayacaktı. Geniş sınırlı muazzam Doğu Roma İmparatorluğu üç köşeli İstanbul kalesi- nin içinde toplanmıştı. Büyük âbidelerini tamir ede- cek bütçesi, mimarı, fen adamı yoktu. Pırlanta değe- rindeki mimarî eserler, bakımsızlıktan yıkılıyordu. Eğer Türk mimarı Neccar Ali, İkinci Murad zama- nında Ayasofya’yı tamir etmeseydi, Türkler içeriye girmeden önce bu muazzam mâbed yerlere serile- cekti. Fatih çok iyi tarih bilirdi. Eski eserlerin nabzı- nı onun kadar isabetle tutan yoktu. Mensup olduğu din her türlü taassubu menediyordu. İstanbul’u aldıktan sonra üçgen surların içinde- ki, Galata’daki ve Silivri’deki tarih yadigârı, mimarî değerleri yüksek Bizans âbidelerini gözden geçirdi. Bunların yerlere serilmesine, yok olmasına razı ol- madı. Bunlara camilik veya diğer hayırlı vazifeler vererek kurtarmak istedi. Vakfiyesinde “Nefis Kili- se” şeklinde vasıflandırdığı Ayasofya’ya en büyük vazifeyi verdi. Orasını Allah’ın evi yaptı. Mümin- lerin kıyamete kadar burada Allah’a secde etmele- rini şart koştu. Yanına bir medrese, bir de mektep yaptırarak, Peygamberimizin(sav) “İlim, kadın erkek ve mü’mine farzdır.” emrini yerine getirdi. İslâm’ın Fatih’in Vakfiyeleri   259 ilme verdiği yüksek değeri gösterdi. Zeyrek’te, Şehzâdebaşı’nda, Fatih’te tarihî değerleri yüksek birer kilise daha vardı. Bunlar da yüzüstü bırakıl- mışlardı. Bunlara da vazife verdi. Bu yazımda bunlardan Şehzâdebaşında Talebe Yurdunun karşısında Bozdoğan Kemeri’nin yanındaki Kalenderhane Camiinden bahsedece- ğim. Bu, Bizanslıların Aya Mariya Diya Konisis dedikleri pek muhteşem bir kilise idi. Burası Kiryakos tarafından 593 ile 611 milâdî yılları arasın- da yapılmıştı. Mermer kaplamaları ile pek meşhurdu. Yıkılmak üzere idi. Fatih kurtardı. Burasını Kalenderhane yaptı. “Kalenderhane” yoksulların barınacakları, sığınacakları yer demektir. Kiliseyi bir sosyal yardım mü- essesi haline getirdi. Arabî vakfiyesinde burası şöyle anlatılıyor: “Büyük hükümdarın Kostantaniyye’de vakfettiği yerlerden birisi de şimdi Kalen- derhane denilen kilisedir. Burası, pek meşhur olduğu için, sınırlarıyla ta- rif etmeye lüzum yoktur. Fakirlere ve yoksullara vakfetti.” Fatih burasının kıyamete kadar ayakta kalması, fakirleri barındırma- i SAYI: IMS 24 AĞUSTOS 1966 I ( D A K E I I A N E Nuruosmaniye Cad. No. 17/1 Cağaloğlu • İstanbul HAKKIN ve HAKLILARIN HİZMETİNDE HAFTALIK SİYASİ MÜSTAKİL GAZETE Fiatı^M krş. Abone şartlan 1 Yıllık : 25 lira 6 Aylık : 12,5 lira Fâlilı Vakfiyeleri jıiiiıııııııııııımmıııııııııımmııiiiııııııııııı ıııııııı......... Kalenderhâne, asırlar boyu nezih bir edep, terbiye ve sohbet yeri olmuştu. Kilisede 5 = beş vakit namaz da kılınırdı. Bu muhteşem tarih bergıizârı, Fatih’in mü’minlere hediye § = ve vakfettiği bu âbide, son yarım asır içinde bir köpek yuvası haline getirilmiştir. Pır- E İ lan ta kadar kıymetli eserin şurasına, burasına delikler açılmış, kırlangıç yuvaları gibi E E çirkin ilâveler yapılmış, etrafı doldurularak bir kuyu haline getirilmiştir. ııımııııııııııııııııııııııııııııımıııııııııımııiî atih İstanbul’u zaptedip, Osmanlı ülkesine kat­ makla, yalnız Üçgen bir kale İçine sıkışmış kal­ mış; açlık, sefalet içinde çırpınan bir avuç bed­ baht BizanslIları kurtarmış değil, aynı zamanda, yer­ lere serilmek Üzere olan Bizansm tarihi âbidelerinin ömürlerini de uzatmıştır. Eğer Bizans’ın fethi çok değil, beş, on sene daha gecikse İdi, ayakta tek bir Bizans âbidesi kalmıyacaktı. Geniş sınırlı muazzam Doğu Koma İmparatorluğu üç köşeli İstanbul kalesi­ nin içinde toplanmıştı. Büyük âbidelerini tâmlr ede­ cek bütçesi, mimarı, fen adamı yoktu. Pırlanta değe­ rindeki mimari eserler, bakımsızlıktan yıkılıyordu. Eğer Türk mimarı Neccar Ali, ikinci Murad za­ manında Ayasofya’yı tamir etmeseydi, Türkler içeriye girmeden önce bu muazzam mâbed yerlere serilecekti. Fatih çok iyi tarih bilirdi. Eski eserlerin nabzını onun kadar isabetle tutan yoktu. Mensup olduğu din her türlü taassubu menediyordu. İstanbul'u aldıktan sonra üçgen surların İçindeki, Galatadaki ve Silivrtdek! tarih yadigârı, mimari de­ ğerleri, yüksek Bizans âbidelerini gözden geçirdi. Bunların yerlere serilmesine, yok olmasına razı ol­ madı Bunlara câmilik veya diğer hayırlı vazifeler vererek kurtarmak İstedi. Vakfiyesinde (Nefis kilise) şeklinde vasıflandırdığı Ayasofya’ya en büyük vazife­ yi verdi. Orasını Allah’ın evi yaptı. Mü’minlerln kı­ yamete kadar burada Allah’a secde etmelerini şart koştu. Yanına bir medrese, bir de mektep yaptırarak, Peygamberimizin «aleyhlsselâm» (ilim, kadın erkek her mü’mlne farzdır) emrini yerine getirdi. Islâm’ın İl­ me verdiği yüksek değeri gösterdi. Zeyrek’de, Şehzâ- debaşında, Fatih’te tarihi değerleri yüksek birer ki­ lise daha vardı. Bunlar da yüzüstü bırakılmışlardı. Bunlara da vazife verdi. Bu yazımda bunlardan Şehzâdebaşında Talebe Yurdunun karşısında Bozdoğan Kemerinin yanındaki Kalenderhane Camiinden bahsedeceğim. Bu, Bizans­ lIların AYA MARlYA DÎYA KONlSlS dedikleri pek muhteşem bir kilise idi. Burası KÎRYAKOS tarafın­ dan 593 ile 611 milâdi yıllan arasında yapılmıştı. Mermer kaplamaları ile pek meşhurdu. Yıkılmak üze­ re idi. Fatih kurtardı. Burasını Kalenderhane yaptı. (Kalenderhane) yoksullann barınacakları, sığınacak­ ları yer demektir. Kiliseyi bir sosyal yardım mtiesse- sesl haline getirdi. Arabi vakfiyesinde burası şöyle anlatılıyor: «Büyük hükümdarın Kostantaniyyede vakfettiği yerlerden birisi de şimdi Kalenderhane de­ nilen kilisedir. Burası, pek meşhur olduğu için, sınır­ larıyla tarif etmeğe lüzum yoktur. Fakirlere ve yok­ sullara vakfetti.» Fatih burasının kıyamete kadar ayakta kalması, fakirleri .barındırması için büyük gelir kaynaklan da sağladı. Yanına da, sonra medrese haline getirilen (Tabhane) denilen dinlenme yurdunu yaptı. Tekke­ ler Islâm dünyasında bilhassa yeni fethedilen yerlerde birer birleştirme, kaynaştırma âmili olmuştur. Os­ manlIlar Erzurum'u ve çevresini aldıkları zaman bu­ ralarda tek İnsan kalmamıştı. Erzurumda tam 60 se­ ne tek bir insan yoktu. Muazzam ve muhteşem âbide­ lerde baykuşlar tünemişti. Yavuz, Çaldırana giderken bu kimsesiz ve metrûk şehre bile uğramamıştı. Yo­ luna Çermik denilen kaplıcadan devam etmişti. Oğlu Kanunî Sultan Süleyman büyük vaadlerle Erzurum’a seksen kişi göndermişti. Buralarda küçük, büyük tek­ keler açtı, insanların buralarda oturmaları, yiyip iç­ meleri için paralar tahsis etti. O yurd parçası ancak tekkeler, zâviyelerle kalkındı. Eğer zâviyeler olma­ saydı oralar şenlenmiyecek, i’mar edilmiyecekti. Tek­ kelerin yurdun kalkınmasında büyük rolleri vardı, iş­ te Fatih yeni alınan, nüfusunun çoğunu kaybeden îs- îiıııııııııııııııııııııııııııııııııııımıımııımııı İbrahim Hakkı KİM İLİ tanbul’u şenlendirmek, nüfusunu artırmak için bu Kalenderhâneyi açtı. Fatih burasım ayni zamanda bir ilim ve terbiye mahfeli haline sokmuştu. Burada toplantılar yapılır, şiirler okunur, konferanslar verilirdi. Geleneklere gö­ re Mesnevi okunurdu. Fatih’in Topkapı müzesinde bulunan arabt vakfiyesinden bu Kalenderhftneye ayrı­ lan satırları dilimize çevireceğim: «Allah onun saadet­ lerini arttırsın, Kalenderhâne denilen şerefli yere, din­ dar, sâlih, Allahtan korkan, mücahede, riyazet asha­ bına sülük ve terbiye yollarını göstermeyi iyi bilir, zen­ ginlerden kendisini daima uzak tutan, onlardan bir şey istemeyen, onlardan daima müstağni kalan, Ka- lenderhâneye ve seccadesine devam eden bir şeyh ta’yin edilecektir. Buna her gün 20 dirhem (gümüş para) verilecektir. Buraya bir de nâzır tayin edilecektir. Bu, misafirlerin rahatça yiyip - içmelerini, ağırlanacak itibarlı misafirlere verilecek ziyafetlerin iyi ve mem­ nun edici bir şekilde yapılmasını sağlayacaktır. Bu­ nun için her gün beş dirhem (gümüş para) alacaktır. Buraya bir de hâfız ta’yin edilecektir. Bu da her Cuma günü fakirlerin sohbetlerinden, Mesnevinin okun­ masından sonra aşır okuyacak, buna da her gün bir gümüş para verilecektir. Buraya çok güzel sesli iki kişi daha alınacaktır. Bunlar orada yapılacak toplan­ tılarda yüksek sesle güzel şiirler veya başka parçalar okuyacaklar, bunların her birisine her gün için birer gümüş para verilecektir. Buraya Cuma günleri na­ mazdan sonra kendi âdet ve an’anelerine göre vazi­ fe görecek dört mutrib de alınacaktır. Bunlara her gün için sekiz gümüş para verilecektir. Kalenderhânenin yiyeceği için her gün 40 dirhem, misafirler için de on beş dirhem sarfedilecektir.» Fatih bu Kalenderhaneyi ayni zamanda bir Mev- levıhâne yapmıştı. Istanbulda ilk Mevlevîhânenin ne­ resi olduğu şimdiye kadar bilinmiyordu, işte bu Ka­ lenderhâne ayni zamanda Istanbulun ilk Mevlevihâne- si idi. Kalenderhâne asırlar boyu nezih bir edep, terbi­ ye ve sohbet yeri olmuştu. Kilisede beş vakit namaz da kılınırdı. Bu muhteşem tarih bergtizârı, Fatih’in mü’min­ lere hediye ve vakfettiği bu âbide son yarım asır İçin­ de bir köpek yuvası haline getirilmiştir. Pırlanta ka­ dar kıymetli eserin şurasına burasına delikler açılmış kırlangıç yuvalan gibi çirkin ilâveler yapılmış, et­ rafı doldurularak bir kuyu haline getirilmiştir. Kub­ beleri bir alyandoz ormanı olmuştur. Edebi sohbet­ lere sahne olan salonları, misafirhaneleri yıkılarak ye­ rine beton bir binaya başlanmıştır. Kalenderhane bir ara yangın da geçirmiştir. Câmi’in içindeki muhtelif devirlere âit kitabeler, pislikten, örümcek ağlarından okunmaz bir hale gel­ miştir. Ben Kalenderhâne ma’mur iken kitabelerini not almıştım. Şimdi bu baykuş tüneğine sarnıca İner gibi 9 taş ve adi basamaklı bir merdivenle iniliyor. Iç kapısının üstündeki dört satırlık kitabeye göre Sultan Birinci Mahmud zamanında devrinin büyük hayırseverlerin­ den Darüssaade Ağası Beşir ağa burasını, yenilerce- sine ta’mir etmişti. Şimdiye kadar tam doğru olarak neşredilmeyen bu kitabeyi buraya alıyorum: «Hazret-i Sultan Mahmud-ı mekftrim pervere Hak Beşir Ağa gibi bir bende ’i’ta eyledi Yani kim dar-üs-seade mesncd-i vâlâsını tdeli teşrif, liitfu çok dil ihya eyledi. İşte ez-ciimle harabe meylini bu camiin Gftş edüb evvelkiden Pâkize inşa eyledi Oldu el-hak öyle âbâdan ki hayranı değil Anda secde bir kalender hayr-l vftlâ eyledi. Cevherim sarf eyleyüb nimet-i dilâgûyi dahi Böyle beyt-i pak ile tarihin imlâ eyledi Nâzır-i beyt-il-hareııı beşrağa tecdid U ihya eyledi.) 1160 Kitabenin son tarih mısraı EBCED hesabına vu­ rulunca 1160 yılı çıkar ki, bunu da zaten altına rak- kamla da yazmıştır. Câmi 1160 Hicrî 1747 Milâdî yı­ lında tamir edilmişti. Iç orta kapıdan girince sağdaki duvarda da tâlik ile kazılmış ikinci bir kitabe vardır. O da bugün okunmaz hale gelmiştir. On iki mısralık bir kitabedir. Câmi yandıktan sonra Hacı Kadri İsminde bir hayır­ sever câmii 1271 Hicri, 1854 Milâdi yılında tamir et­ tirmiştir. Şâir Kadri’nin hazırladığı bu manzumenin tarih beyti şudur: I.utfile Imdad eyleyüb mevlâ, dedi gevheri tarihin kadriya Gelüb bu banisi, eyledi gaye bu câmi kılındı ihya. 1271 Mâ’bedin sağındaki sülün minaresi de medrese­ leri, tekkeleri kapayan kanun yürürlüğe girdikten sonra, yerlere serilmiş yok olup gitmiştir. Câmiin ya­ nındaki mekteb ve medrese de bu kanun yürürlüğe gir­ dikten sonra yıkılmıştır. Medresesinde Buhârî dersleri okutulması için ay­ rı vakıf gelirleri de vardı. Camiin içinde padişahlar için yapılmış bir de mahfel bulunuyordu. Bu sene Teknik Üniversite burasını tamire te­ şebbüs etmiştir. Ve vakıfların da büyük çaptaki bir yardımiyle bu tarih yadigârının, Fatih’in mü’minlere hediye ettiği bu âbidenin biran evvel kurtarılması lâ­ zımdır. Gelecek sayımızda Fatih'in imarethane yaptığı ki­ liseyi anlatacağız. 2JIIIIIMIIIIHIIII tllllllllll lllllllllltllllllllllllflllfllllll llllllHKIIt...... Illllllllllllllllllllllllllll................................... ber­ ile KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 260  sı için büyük gelir kaynakları da sağladı. Yanına da, sonra medrese hali- ne getirilen “Tabhane” denilen dinlenme yurdunu yaptı. Tekkeler İslâm dünyasında bilhassa yeni fethedilen yerlerde birer birleştirme, kaynaştır- ma âmili olmuştur. Osmanlılar Erzurum’u ve çevresini aldıkları zaman buralarda tek insan kalmamıştı. Erzurum’da tam 60 sene tek bir insan yoktu. Muazzam ve muhteşem âbidelerde baykuşlar tünemişti. Yavuz, Çaldıran’a giderken bu kimsesiz ve metrûk şehre bile uğramamıştı. Yolu- na Çermik denilen kaplıcadan devam etmişti. Oğlu Kanunî Sultan Süley- man büyük vaadlerle Erzurum’a seksen kişi göndermişti. Buralarda kü- çük, büyük tekkeler açtı. İnsanların buralarda oturmaları, yiyip içmeleri için paralar tahsis etti. O yurt parçası ancak tekkeler, zaviyelerle kalkındı. Eğer zaviyeler olmasaydı oralar şenlenmeyecek, imar edilmeyecekti. Tek- kelerin yurdun kalkınmasında büyük rolleri vardı. İşte Fatih yeni alınan, nüfusunun çoğunu kaybeden İstanbul’u şenlendirmek, nüfusunu artır- mak için bu Kalenderhâne’yi açtı. Fatih burasını aynı zamanda bir ilim ve terbiye mahfeli haline sok- muştu. Burada toplantılar yapılır, şiirler okunur, konferanslar verilirdi. Geleneklere göre Mesnevî okunurdu. Fatih’in Topkapı Müzesinde bulu- nan arabî vafkiyesinden bu Kalenderhâneye ayrılan satırları dilimize çe- vireceğim: “Allah onun saadetlerini artırsın, Kalenderhâne denilen şerefli yere, dindâr, sâlih, Allah’tan korkan mücahede, riyazet ashabına sülûk ve terbiye yollarını göstermeyi iyi bilir, zenginlerden kendisini daima uzak tutan, onlardan bir şey istemeyen, onlardan daima müstağni kalan, Ka- lenderhâne’ye ve seccadesine devam eden bir şeyh tayin edilecektir. Buna her gün 20 dirhem (gümüş para) verilecektir. Buraya bir de nâzır tayin edilecektir. Bu, misafirlerin rahatça yiyip-içmelerini, ağırlanacak itibarlı misafirlere verilecek ziyafetlerin iyi ve memnun edici bir şekilde yapılma- sını sağlayacaktır. Bunun için her gün beş dirhem (gümüş para) alacaktır. “Buraya bir de hâfız tayin edilecektir. Bu da her Cuma günü fakirlerin sohbetlerinden, Mesnevî’nin okunmasından sonra aşır okuyacak, buna da her gün bir gümüş para verilecektir. Buraya çok güzel sesli iki kişi daha alınacaktır. Bunlar orada yapılacak toplantılarda yüksek sesle güzel şiir- ler veya başka parçalar okuyacaklar, bunların her birisine her gün için bi- rer gümüş para verilecektir. Buraya Cuma günleri namazdan sonra kendi âdet ve ananelerine göre vazife görecek dört mutrib de alınacaktır. Ka- lenderhâne’nin yiyeceği için her gün 40 dirhem, misafirler için de on beş dirhem sarfedilecektir.” Fatih bu Kalenderhane’yi aynı zamanda bir Mevlevîhâne yapmıştı. İs- tanbul’da ilk Mevlevîhânenin neresi olduğu şimdiye kadar bilinmiyordu. İşte bu Kalenderhâne aynı zamanda İstanbul’un ilk Mevlevîhanesi idi. Kalenderhâne asırlar boyu nezih bir edep, terbiye ve sohbet yeri ol- muştu. Kilisede beş vakit namaz da kılınırdı. Bu muhteşem tarih bergüzârı, Fatih’in müminlere hediye ve vakfettiği Fatih’in Vakfiyeleri   261 bu âbide son yarım asır içinde bir köpek yuvası haline getirilmiştir. Pır- lanta kadar kıymetli eserin şurasına burasına delikler açılmış kırlangıç yuvaları gibi çirkin ilâveler yapılmış etrafı doldurularak bir kuyu haline getirilmiştir. Kubbeleri bir alyandoz ormanı olmuştur. Edebî sohbetlere sahne olan salonları, misafirhaneleri yıkılarak yerine beton bir bina baş- lanmıştır. Kalenderhane bir ara yangın da geçirmiştir. Camiin içindeki muhtelif devirlere ait kitabeler, pislikten, örümcek ağlarından okunmaz bir hale gelmiştir. Ben Kalenderhâne mamur iken kitabelerini not almıştım. Şimdi bu baykuş tüneğine sarnıca iner gibi 9 taş ve adî basamaklı bir merdivenle iniliyor. İç kapısının üstündeki dört satırlık kitabeye göre Sul- tan Birinci Mahmud zamanında devrinin büyük hayırseverlerinden Da- rüssaade Ağası Beşir Ağa burasını, yenilercesine tamir etmişti. Şimdiye kadar tam doğru olarak neşredilmeyen bu kitabeyi buraya alıyorum: “Hazret-i Sultan Mahmud-ı mekârim pervere Hak Beşir Ağa gibi bir bende ‘i’ta eyledi Yani kim dar-üs-seade mesned-i vâlâsını İdeli teşrif, lütfu çok dil ihya eyledi. İşte ez-cümle harabe meylini bu camiin Gûş edüb evvelkiden Pâkize inşa eyledi Oldu el-hak öyle âbâdan ki hayranı değil Anda secde bir kalender hayr-i vâlâ eyledi. Cevherün sarf eyleyüp nimet-i düâgîyi dahi Böyle beyt-i pak ile tarihin imlâ eyledi Nâzır-i beyt-il-harem Beşrağa tecdid ü ihya eyledi.” 1160 Kitabenin son tarih mısraı Ebced hesabına vurulunca 1160 yılı çıkar ki, bunu da zaten altına rakamla da yazmıştır. Cami 1160 Hicrî 1747 Milâdî yılında tamir edilmişti. İç orta kapısından girince sağdaki duvarda da tâlik ile kazılmış ikinci bir kitabe vardır. O da bugün okunmaz hale gelmiştir. On iki mısralık bir kitabedir. Cami yandıktan sonra Hacı Kadri isminde bir hayırsever camii 1271 Hicrî, 1854 Milâdî yılında tamir ettirmiştir. Şair Kadri’nin hazırladığı bu manzumenin tarih beyti şudur: Lutfile imdad eyleyüp Mevlâ, dedi gevheri tarihin kadriya Gelüp bu bânisi, eyledi gaye bu cami kılındı ihya. 1271 Mâbedin sağındaki sülün minâresi de medreseleri, tekkeleri kapayan kanun yürürlüğe girdikten sonra, yerlere serilmiş yokolup gitmiştir. Ca- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 262  miin yanındaki mekteb ve medrese de bu kanun yürürlüğe girdikten son- ra yıkılmıştır. Medresesinde Buhârî dersleri okutulması için ayrı vakıf gelirleri de vardı. Camiin içinde paşalar için yapılmış bir de mahfel bulunuyordu. Bu sene Teknik Üniversite burasını tamire teşebbüs etmiştir. Ve vakıf- ların da büyük çaptaki bir yardımıyla bu tarih yadigârının, Fatih’in mü- minlere hediye ettiği bu âbidenin bir an evvel kurtarılması lâzımdır. Yüksek Din Kurulu Kararı: “Ayasofya, İslâmî Hükümlere Göre Bir Camidir!”   263 “Yüksek Din Kurulu’nun Kararı: Ayasofya, İslâmî Hükümlere Göre Bir Camidir!”, Yeni İstiklal, Sayı: 277, 30 Ka- sım 1966, s. 9. Yüksek Din Kurulu Kararı: “Ayasofya, İslâmî Hükümlere Göre Bir Camidir!” T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı Sayı: 427 Konu: Adnan Saygun’un Oratoryosu Hk. Karar No: 289 Yüksek Başkanlıkça 21/9/1966 tarih ve 472 sayı ile Kurulumuza havale buyrulan Dışişleri Bakanlığı 122-602/IV-1 Dairesi Gn. Md.nün 21/9/1966 tarih ve 15 sayılı yazısı incelendi: Bu evrakın müzakeresinde Kurul Başkanı Ali Rıza Hakses, üyelerden M. Şehit Oral, İsmail Ezher- li, İbrahim Eken, Dr. A. A. Aydın, Dr. Esad Kılıçer, Ahmet Baltacı ve Hasan Ege hazır bulunmuşlardır. Orkestra Şefi Leopold Stokowsy’nin halen müze olarak kullanılan Ayasofya Camii’nde “Yunus Emre Oratoryosu”nu bir Türk senfoni orkestrası iştirakiy- le icra etmek istediğinin müzakeresi sonunda: Ayasofya, Allah’a ibadet gayesiyle inşa edilen bir mabettir. Bu mabet 1453 yılına kadar kilise olarak kullanılmış, İstanbul’un fethini müteakip, Fatih Sul- tan Mehmed tarafından cami haline getirilerek vak- fedilmiştir. Dinî ve hukukî bir hükme bağlanan “Va- kıf Şartı”nın icapları 500 yıla yakın bir zaman tatbik edilmiş ve Ayasofya cami olarak ibadete açık tutul- muştur. Bu bakımdan Ayasofya halen müze olarak kullanılıyorsa da aslında bir mabet, İslâmî hüküm- Ayasofya, Allah’a ibadet gayesiyle inşa edilen bir mabettir. Bu mabet 1453 yılına kadar kilise olarak kullanılmış, İstanbul’un fethini müteakip, Fatih Sultan Mehmed tarafından cami haline getirilerek vakfedilmiştir. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 264  lere göre bir camidir. Camiler, müslümanların ibadetine va’z ve nasihat edilmesine tahsis edilen mukaddes yerlerdir. Bu sebeple, fetih yâdigârı ve tarihimizin büyük bir zafer timsali olan Ayasofya Camii’nde böyle bir oratoryonun icra edilmesinin dinen câiz ol- madığına ittifakla karar verildi. 27/9/1966 İbrahim Elmalı Diyanet İşleri Reisi ti 5 A p SAYI: M I 30 KASIM 1966 y e n i mm mm mm M istiklal falı: 50 krş. bone sarıları İ D A R E H A N E Nııruosmaniye Cad. No. 17/1 Cağaloğlu - İstanbul ■ 9 1 L H ■m H ■ ı HAKKIN ve HAKLILARIN HİZMETİNDE HAFTALIK SİYASI .MÜSTAKİL GAZETE 6 Yıllık : 25 lira Aylık : 12,5 lira Yüksek Din kıırıılu'ıııın k a ra rı: «Ayasofya, İslâmî Hükümlere Göre Bir C am idir!» T. C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI Sayı : 427 Konu : Adnan Say- guıı’uıı Ora­ toryosu Hk. Karar No.: 239 Yüksek Başkanlıkça 21/9/1966 tarih ve 472 sayı İle Kurulumu­ za havâle buyurulan Dışişleri Bakanlığı 122-602/IV-l Dairesi Gn. Md. nün 21/9/1966 tarih ve 15 sayılı yazısı İncelendi: Bu evrakın müzâkeresinde Kurul Başkanı Ali Rıza Hakses, üyelerden M. Şehit Oral, İsmail Ezherli, İbrahim Eken, Dr. A. A. Aydın, Dr. Esad Kılıçer, Ah­ met Baltacı ve Haşan Ege hazır bulunmuşlardır. Orkestra Şefi Leopold Sto- kowsky’nin hâlen müze olarak kullanılan Ayasofya Câmii’nde «Yunus Emre Oratoryosu» nu bir Türk senfoni orkestrası işti­ rakiyle icra etmek isteğinin mü­ zâkeresi sonunda: Ayasofya, Allah’a ibâdet ga­ yesiyle inşa edilen bir mâbettir Bu mabet 1453 yılma kadar kili­ se olarak kullanılmış, İstan­ bul’un fethini müteakip, Fatil' Sultan Mehmed tarafından câm haline getirilerek vakfedilmiş- tir. Dinî ve hukukî bir hükrm bağlanan «Vakıf şartı» nın icap­ ları 500 yıla yakın bir zamar tatbik edilmiş ve Ayasofya câm- olarak ibâdete açık tutulmuş­ tur. Bu bakımdan Ayasofya hâ­ len müze olarak kullanılıyorsa da, aslında bi mâbet, İslâm) hükümlere göre bir câmidir. Câ- miler, müslümanlann ibâdetine va’z ve nasihat edilmesine tah­ sis edilen mukaddes yerlerdir. Bu sebeple, fetih yâdigân ve tarihimizin büyük bir zafer tim­ sali olan Ayasofya Câmii’nde böyle bir oratoryonun icra edil­ mesinin dinen câlz olmadığına İttifakla karar verildi. 27/9/1966 İbrahim Elmalı Diyanet işleri Reisi £iııııııııııııııııııııııııııııımııııııııııııııııııııııiiiıııııııııııııııımıımııııııııc = BU FIRSATI KAÇIRMAYINIZ | ŞİMDİDEN ABONE OLACAKLARA (10) LİRA TENZİLÂT YAPILACAK I MUAZZAM VE GÜVENİLİR BİR DİNÎ ESER 1 Kısas ı Enbivâ ve Tevarih-i Hıılrfâ i : • Yazan : AHMED CEVDET PAŞA Bu kitap Hazret-I Adem'den itibaren bütün peygamberlerin ve 2 2 hasseten Ahir Zaman Nebisi Hazreti Muhammed'in (aleyhlmüsselâm) E : Asrn Saadetlerinin, ondan sonra gelen dört halîtenin, Emevi ve Ab- Ş 5 baal devletlerinin ve diğer Islâm hükümetlerinin tarihini gayet mu- E ; fassel ve akıcı bir dille yazmaktadır Yazan Ahmed Cevdet Peşe, ş S Oamanlı İmparatorluğunun yetiştirdiği büyük bir devlet adamı, tarihçi = S va fakîhtlr Eser 2 elle olacaktır Birinci cild basılmış olup, bir aya E S kadar satışa arzedilecektlr Çok temiz Itlnâlı ve musahhah şekilde = Ayasofya   265 Necip Fazıl Kısakürek, “Ayasofya”, İslâm Medeniyeti, Dînî, İlmî, Fikrî Aylık Mecmua, Yıl: 3, Sayı: 10 (İstanbul’un 515. Fetih Yıldönümü Münasebetiyle, Fetih Özel Sayısı), Mayıs 1968, ss. 11-13. Ayasofya Necip Fazıl Kısakürek Gençler! Ayasofya üzerine çok laf ettik. Amma lafta bile onu tasarruf edebilmiş, mülkiye- timiz altına alabilmiş değiliz! Bana öyle geliyor ki, yalnız mânayı anlasak, yal- nız onu yerine getirebilsek, Ayasofya’nın kapıları sabır taşı gibi çatlar, kendi kendisine açılır. İsterse açılmasın; ondan sonra her şey, küçük bir tatbikat işinden ibaret kalır. Biz kimden, neyi istiyoruz? Yemen’den Viyana’ya Fas’tan Kafkasya’ya kadar en aşağı 10 milyon kilo- metrekarelik bir zemin üzerinde... Evet, böyle bir zemin üzerinde... Atalarımızın... Ata derken halimi- ze bakıp başımızı dövdüğümüz nur insanların... To- hum atarcasına her tarafa serptiği kubbelerden bi- rini... 700 bin kilometre kareye indikten ve bu halin ismine Millî Kurtuluş dedikten sonra... Evet, bütün bunlardan sonra... Toprağı kaybedilmiş kubbeler- den birini mi istiyoruz? İnsana gülerler! Herhangi bir yıldızda, bu türlü iddialara girişen milletleri sürecek bir tımarhane olsa, bizi oraya sürerler. Âlemde cüceleşmiş devlerin, eski rollerini takın- masından daha çirkin bir tablo yoktur. “Cüceleşmeyeydin! Şimdi devin hakkından nasıl bahsediyorsun?..” derler, böyle insanlara, milletle- re?... Evet, sevgili gençler; bir manzumemde söyledi- ğim gibi, kellelerimizi tırnaklarımızla yerinden sö- Necip Fazıl Kısakürek KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 266  küp iki diz kapağımıza yerleştirmenin ve sonra ikinci bir başla onu sey- retmenin, kısaca ulvî nefs muhasebesine girişmenin artık günü geldiğini kabul edelim. Ve avaz avaz haykıralım ki, bizi şiltesi 3 kıtayı kaplayan devi, cüceleştirdiler. Sonra ona iki santim boy ilave edip batının bat pazarı veya bit pazarı elbiselerini giydirdiler. Peşinden de, “İşte sana layık ‘özgürlük’ ve ‘uygarlık’ budur!” dediler. Bu bakımdan Ayasofya, bakın nedir? Bu bakımdan Ayasofya... Bizi bu hâle getiren, annemizin cennet kokulu başörtüsünü sarhoş kusmuğuna bez diye kullanan, ahlâkımızı Paris’in dünya çapındaki şa- hane kerhanesinden daha aşağıya düşüren, millî kültürümüzü çöplüğe ve millî iktisadımızı tımarhaneye çeviren, zekamızı maymunlaştıran ve kalbimizi kanserleştiren tarihî 126 yıl- lık cereyanın, kendi öz evimizde, yü- zümüze kapadığı oda, ruh ve mukad- desat odamız… Ayasofya budur! 126 yıl boyunca dışarıdan Batı em- paryalizmasının, içeriden de onların sadık ajanları sıfatıyla kozmopolitle- rin, yahudilerin, dönmelerin, mason- ların ve nihayet hepsinin birden ana sermayesi ve gönüllü fedaisi halinde, adı Türk küfür tip ve zümrelerin idare ettiği bu cereyan, Ayasofya’yı müzeye çevirmekle, sağlık müzelerindeki bal mumundan firengili suratlar şeklinde, Türk’ün öz ruhunu müzeye kaldırmış oldu. Frenk kelimesinden gelen firengi- ye veya “firengi” ismine dikkat ediniz! Türk’ün mukaddesatına firengili bir surat gibi bakan bu insanlardır ki, “fi- rengi” mefhumunun ta kendisidirler ve ciğerlerine kadar frengilidirler. Şimdi buradan saffet devrimize geçelim. Şairin: Şâyestedir denilse, Âlem senin mezarın... dedikten sonra, Hâlâ gelir zeminden Tekbîri zâr-ü zârın ... diye belirtmeye çalıştığı; dava ve gayesi bakımından, Büyük İskender ve Sezar’ı oda hizmetçiliğine kabul etmeyecek kadar üstün hükümdar, baş- Ayasofya   267 buğ ve aksiyon adamı Fatih, İstanbul’u fethedip onun kalbi Ayasofya’da namazını eda ettiği zaman, cenubi Fransa’da kırılıp, Viyana’da batıyı tek- rar dişleyecek olan İslâm taarruz kıskacının mihver çivisini ele geçirmişti. Ayasofya işte bu incecik mildir, bu çividir; onu İslâm kıskacına birleş- tiren Fatih Sultan Mehmed’dir; ve eğer ondan sonra kıskaç kapatılama- dıysa, suç, kapatamayanlardadır. Fatih’e düşen şerefse, erişilir soydan değildir. Kendisinden sonra, Kanunî Sultan Süleyman gibi, iyi ile kötü arasındaki ayırıcı çizgiden başka bir şey olamayan meccani, bedava ih- tişam kahramanı, karaların ve denizlerin yüce hakanına kadar süren muazzam aksiyon akışında en büyük hız payı, yine Fatih’indir. Kanunî devrinde teşekkül eden büyük âhenk tablosunun unsurları, Ebussuud KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 268  Efendi gibi Şeyhülislâm, Sokullu gibi Sadrazam, Baki gibi şair, Sinan gibi mimar ve Barbaros gibi amiral, sadece ve sadece ve sadece, Fatih’in, hare- ket noktasına bu millî yerleştirmeyi kıskaç yüzüsuyu hürmetine yetişmiş büyükler... Tarihimizde, Fatih’ten başka her hükümdarın aksiyonu, isterse vatana eklediği toprak Fatih’inkinden bin misli fazla olsun, ulvi kemâl ve nok- sansızlık mânâsına, tamam olmaktan uzaktır. Yalnız Fatih’tedir ki, kendi zaman ve mekanına göre, dava hedefini, muhteşem veya muazzam bir tamamlık içinde buluyoruz. İşte bütün bunları sembolize eden, remizlendiren de, doğu ve batı dün- yalarının kavşak noktası, cihanın en güzel beldesi İstanbul ve onun kalbi Ayasofya... Salibin ağırlığından kurtarılıp hilâlin kanatlarıyla kendisine gök kub- be yolu açılan, böylece 20. asır dünyasına gerçek medeniyet ve ebediyet mimarisinin ne olduğunu kendisiyle gösterdiği batı aklı ve doğu ruhunu birleştirici, eski Bizans eseri ve yeni Tekbir Yuvası tarihî kubbe… Demek ki, Ayasofya, ne taş, ne çizgi, ne renk, ne hacim, ne cisim ne de bütün bunların madde senfonisi; sadece mânâ, yalnız mânâ ... İstanbul’daki Süleymaniye, Edirne’deki Selimiye, bunlara karşılık da Roma’daki Senpiyer ve Paris’teki Noturdam, bizde ve onlarda daha nice- leri, madde ve hatta gayelerine bağlı mânâ kıymeti olarak, Ayasofya’nın eşik taşına bile denk olamaz. Zira bunlardan herbiri kendi gayesinin tabiî şartları içinde, tek taraflı olarak yükseltilmiş eser... Ayasofya ise bunların yanında bir kümes bile olsa, öyle bir nasibin sahibi ki, ne madde, ne de tek taraflı mânâ ölçüsü ile ona varmak kabil... Ayasofya, bir mânânın, zıt mânâya taarruz ve onu zebun edişinin, bütün dünyada eşi olmayan âbi- desi… Öbürleri, belli başlı bir ruh içinde birer mekanda, Ayasofya mekan içinde ruh... Zıt mekanda galip ruh... Yer yüzünde çok kilise camiye ve nice cami, kiliseye çevrilmiştir. Amma, böylesi, tarih şartları bakımından tektir. Fatih Sultan Mehmed bu hikmeti sezdi; ve Ayasofya’yı, İstanbul gibi misilsiz bir mahfazanın içinde, güneş çapında bir pırlanta gibi zapt ve fethetti. Tarihimizde daha nice zapt ve fetih hareketinin kahramanı var; niçin hiçbirinin adı has isim olarak Fatih değil? Zira Fatih bu davanın gerçeği, öbürleri taklidi de ondan... İmdi: Biraz evvel işaret ettiğimiz gibi, İmperium Romanum’dan üstün bir im- paratorluğun dev adamı olan Türk’ü, binbir tarihî saik yüzünden cüceleş- tiriyorlar, 10 milyon kilometrekarelik bir servet ve nimet zemini 700 bin kilometre murabbaı ve fakir bir ana vatan kadrosuna kadar indiriyorlar, fakat bütün bu olanlara rağmen Fatih’in o kadar meharetle yerine oturt- tuğu mili söküp atamıyorlar, çekip alamıyorlar. Zira İstanbul ve Ayasofya, Ayasofya   269 muazzam nasibi icabı, anavatana bitişik ve onun içinde kalıyor; hiçbir şey yapılamayınca da, dünyada hiçbir milletin başına gelmemiş bir felakete yol açılıyor; Ayasofya, Türk’ün öz evi ve anayurdu içinde, güya Türklerin eliyle mânasından koparılıyor, duvarlarından Allah ve Resulünün mu- kaddes isimleri indiriliyor, iç sıvaları kazılıp putlar meydana çıkarılıyor ve Hilâl’den ziyade Salibin faziletlerini ilana memur bir müze, yani içinde İslâmiyetin gömülü olduğu bir lahit haline getiriliyor. Artık o, basit bir taş yığınıdır. Öyle bir taş yığını ki, sadece kendisinde kıyılan ulvî mânânın katillerini ilan ve ihtarla kalmıyor; üstelik, her an Salibin ağzından salya- sını akıtıcı bir iştah telkiniyle, Türk’ün ruhuyla beraber maddesini, mad- desiyle beraber de ruhunu hıristiyanlık âlemine peşkeş çeken, “Buyurun, KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 270  ne duruyorsunuz; gelin ve bizi esir edin!” diyen bir hava yaşatıyor. Ayasofya’nın Hilâl hakimiyetinden uzaklaştırılmasıyla düşmana aşıla- nan gayret, bir ordunun harp planlarını satmaktan beter bir tehlike ve suç belirtir. Eğer o kökünden traş edilse ve yıkılsa bir şey değil de, bu haliyle, bütün bir milleti ve tarihi her an öldürüp yine dirilten ve tekrar öldüren bir felaket... Böylece, Batı dünyasının bize içimizden, içimizdeki ajanları vasıtasıy- la yaptırdığını, ne Haçlılar yapabildi, ne Moskof, ne de Ayasofya’nın gözü dönmüş şehvetlisi Yunanlılar... Milyonluk bir orduda, bir emirle, herkes silahını kalbine dayayıp tetiği çekse ve intihar etse, bu emrin o orduya vereceği zararı hangi düşman sağlayabilir?.. Ayasofya’nın kapatılması işte böyle olmuştur ve Türk tarihine, mu- kaddesatına, ruhuna ihanetlerin en büyüğü şeklinde meydana gelmiştir. Türk’ü İstiklal Savaşında yoktan var ettiğini iddia eden bir zümre ve klik zihniyeti Ayasofya ile Türk vatanını, göklerdeki asli ve hakiki vatanı ile beraber satmıştır. Allah diyen bu millet mutlaka kalacak ve kalacağına göre, öteki dünya- dakinden evvel, bu dünyada hesap günü açacaktır. Ayasofya, muayyen bir idare ve zihniyetin getirdiği, ruhî, ahlâkî, içti- maî, iktisadî, idarî, siyasî felaketler eliyle batı dünyasına hediye edilen millî kıymetler kutusu üzerindeki Piyoklu kurdelâdır. Topyekûn şahsi- yetlerini düşmana teslim edici böyle hediyeleri veren milletler ise, hedi- yeyi alanlar nazarında hakîr ve zelildir. İşte Kıbrıs davası... O kadar Batılılaştığımızı, mahut tabirlerle uygarlaştığımızı, özgürleşti- ğimizi, kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz Batının bize muamelesi- ne dikkat etmiyor musunuz? Bizim, kendimizi, kendimizden saymamamız pahasına, Batılı, bizi asla kendisinden saymıyor. O, ne Doğulu ne de Batılı, bu mukallit ve bulamaç insanı benimsemiyor ve ismini taşıdığı Greko-Lâtin medeniyetinin piç- leşmiş uzvunu, sefil Yunanlıyı, şımarık çocuğu halinde her an tatmin ve bize tercih etmekten başka bir şey düşünmüyor. Büyük İngiliz şairi Lord Byron’ın Türklere karşı topraklarında yattığını bilmeyen diplomatları- mız, hâlâ selameti, Türk’ün öz şahsiyetinde değil, Batılıya Batılı görün- mek özentisinde arıyor. Hayır! Batılıdan, sığıntısı olmak yoluyla sağlanabilecek hiçbir himaye ve sehabet mevcut değildir. Biz bu kafa ile gittikçe de başımıza neler ge- leceği görülecektir. Bütün bu mânâlar Ayasofya’ya bağlı... Daha neler ve neler!.. Türk İstiklal Savaşının temiz ruhuna leke düşürenler, o ruha ve onun müsbet temsilcilerine rağmen, kazanılmış bir istiklâli topyekûn tersine Ayasofya   271 çevirme yoluna girmişlerdir. Belirttik ki, kendi öz mukaddesat ve tarihini kendi öz yurdunda mas- kara edenlere, o mukaddesat ve tarihin düşmanları hürmet etmez, tik- sintiyle bakar. İşte, dünyada ve dış politikada yüzümüze kapanan kapılar bunun için örtülüyor. Doğrudan doğruya bunun için olmasa da, dolayı- sıyla bunun için... Şahsiyetsizliğin ceremesi... Bunun içindir ki, Avrupa, köküne kadar şahsiyet heykeli İkinci Abdülhamid Han’a, onu baş düş- man bildiği halde, hürmet ediyordu. Almanya İmparatoru Wilhelm siya- seti ondan öğrendiğini söylüyor ve Prens Bismark Abdülhamid nefretiyle dolu iken, onu, asrın en büyük siyasî dehası gösteriyordu. Eğer Abdülha- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 272  mid’e, Ayasofya’yı müze yapması karşılığında bütün dünya hazinelerini vereceklerini söyleseler, nefretle reddeder. Devletini ve hayatını almakla tehdit etseler, son damla kanına kadar akıtmaktan çekinmezdi. Dinsiz Wolter’in, Allah Resûlü’ne ait, onun mukaddes has ismini taşıyan piye- sini, Fransız tiyatrolarından Fransa devleti marifetiyle kaldırtan, yoksa bu işin harp sebebi olacağını Fransa hükümetinin suratına çarpan, Ulu Hakan Abdülhamid Han’dan başka kim olabilmiştir? O Abdülhamid Han ki, bunca ordusundan yalnız bir tanesiyle, bir kaç gün içinde Atina ka- pılarında görünüvermiş ve küçücük bir Yunan şımarıklığını, onlara Aya- sofya’dan bahsettirmek yerine Akropol yakınlarında ordugâh kurmakla cezalandırmıştı. Şimdi o Yunanlı, baykuş gözlerini üzerimize dikmiş, bi- rinde Ayasofya, o birinde Rumeli Hisarı’nın hayali, İstiklâl Savaşındaki küstahlığından beter bir nefs emniyeti içinde şahlanıp duruyor da, bizde, onun iki gözünü birden çıkaracak enerjiden eser görünmüyor. Sebep? Sebeb açık: Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Onun için, her mâna, her hikmet, her münasebet Ayasofya’ya bağlı… Na- sıl bütün yollar Roma’ya çıkarsa, Türk manevi kurtuluş davasının bütün meseleleri de Ayasofya’ya ve onu müzeleştiren ellere çıkar. Ayasofya açılmalıdır! Türk’ün kapanık bahtıyla beraber açılmalıdır. Ayasofya’yı kapalı tut- mak, mânada bütün camileri ve cami mefhumunu kapalı tutmaktır. Çün- kü onların hepsi birer mekân, Ayasofya ise ruh... Anlattık! Ayasofya’yı kapalı tutmak, Yunanlıya “Ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!” demekten farksızdır... Aman yarabbi! Bizim camiden müzeye döndürdüğümüzü, onun müzeden kiliseye çevirmek istediğini açıkca görüyoruz da, anayurt içindeki mukaddesat sembolünü nasıl aslî heyetine getiremiyoruz. Ayasofya’nın mânasını, Yu- nanlı kadar olsun, idrak edemiyor muyuz? Bu meselede Yunanlıya olsun uymayı, Yunanlıdan ders alarak ona karşı koymayı anlayamıyor muyuz? Ayasofya’yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler Afrika’nın yamyam ül- kelerine kadar aleyhimizde rey verdirip kendileri güya müstenkif kalan batılılara “artık benim hayat hakkım kalmadı!” demektir. Bu kadarını ol- sun kestiremiyor muyuz? Ayasofya’yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altın- daki 30 milyar Türk’ün, semaları tutan lanetine hedef olmaktır. Hissede- miyor muyuz? Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah’a sövmeye, Kur’ân’a tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffettini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur. Niçin bu yakıcı, kavurucu, kül edici gerçeği ortaya döke- miyoruz? Ayasofya   273 Gençler, Gençler! Bugün mü, yarın mı bilemem! Fakat Ayasofya açılacak! Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilir- ler. Ayasofya açılacak!.. Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mâ- nalar, zincire vurulmuş, kan revan içinde masumlar gibi, ağlaya ağlaya, üstünü başını yırta yırta, onun açılan kapılarından dışarıya fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik etmiş sanılan kötülerle, kötülük et- miş sanılan iyilerin gizli dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek... Ayasofya açılacak!.. Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünya- lar arası mahsup sırlarını, her işi ve her şey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici aziz bir kitap gibi açılacak... Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin kapısını mühürlediği Ayasof- ya, yine onların aynı şekilde mühürlemeye yeltenip de hiç bir şey yapa- madığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaşacağı günü dehşetle beklediğim mukaddesatçı Türk Gençliğinin kalbine eş açılacak… Ayasofya’yı artık önüne geçilemez bir sel, bu sel açacak... Bekleyin gençler! Biraz daha rahmet yağsın… Her rahmetin arkasında bir sel vardır. Hepimiz şöyle diyelim: “O selin üstünde bir saman çöpü olsam daha ne isterim?” Gençler! Kayaları biçecek, ormanları traş edecek ve betonarmeleri söküp götü- recek olan bu sel yakındır. Allah, mukaddes Zâtının ve Resûlünün dostlarıyla beraberdir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 274  H. Tevfik Paksu, “Ayasofya”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 14. Ayasofya H. Tevfik Paksu Ey ulu Fatih’imin mukaddes emaneti, İmân ehli gençliğim sana sahib olacak. Ağlayan gönlümüzün sen en büyük hasreti Harimini kirleten o putlar kırılacak. Kalsak da yer yüzünde imân ehli tek bir kol, Kurtaracağız seni Ayasofya emîn ol. * Baş koymuşlar uğruna nice gazi yiğitler. Kan dökmüştü yoluna ne mübârek şehîdler Kilise olamazsın, ürüse de kızıl itler İmân nesli geliyor, sende namaz kılacak Tevhîd ehli uyandı, hakka ulaşacak yol Gene geleceğiz biz Ayasofya emîn ol. * İnletecek semâyı yine ezan sesleri Bağrını dolduracak İslâm’ın nefesleri Ebediyyen sönecek firenklik hevesleri Yeni feth-i mübin de yakında yapılacak Yönümüz kıbleyedir, sapa düşer bize sol Açacağız seni biz, Ayasofya emîn ol! Ayasofya   275 1875, Basil Kargopoulo’nun objektifinden, III. Selim ve III. Mehmed Türbeleri ile arkalarında Ayasofya-i Kebîr Camii. Sağda Kabasakal Caddesi’nde bekleyen faytonlar. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 276  Sezai Karakoç “Ayasoya, Ne Kadar Sabırlısın”, İslâm Medeniyeti, Dînî, İlmî, Fikrî Aylık Mecmua, Yıl: 3, Sayı: 10 (İstanbul’un 515. Fetih Yıldönümü Münasebetiyle, Fetih Özel Sayısı), Mayıs 1968, s. 36. (Sabah, 9 Aralık 1967.) Ayasofya, Ne Kadar Sabırlısın! Sezai Karakoç A rtık Ayasofya’nın açılması, bu oruç günlerinde ışığa susamış şerefelerinin hakikatin aydınlığı- na ve sesine kavuşturulması, umudun uzayan gün ışığı altın mahyalarla donatılması bir zaruret haline gelmiştir. İlerisine geçilmez ve geri dönülmez bir za- ruret haline. İstanbul’un fetih sembolü olarak mihrabı Mekke kıblesine doğrultulmuş ve beşyüz yıl minârelerin- den Allah ismi yükseltilmiş bu camimizin kırk yıla yakındır gömüldüğü karanlıktan kurtarılmasının ve daldığı uykudan uyandırılmasının, can çekişme azabını uzatan âdetâ bir ölüm kâbusu halini almış bir ateş komasından çıkarılmasının günü gelmiş ve geçmiştir bile. Ayasofya’nın açılma zarureti yalnız bir ülke içi zaruret değil, artık, siyasî ve diplomatik bir zaruret- tir de. Halk, yılmadan, usanmadan, unutkanlığa düş- meden yıllardır bu yüce isteğini tekrar edip durmak- tadır. Gönderilen dilekçelerin yarım milyonu aştığı, basınca bile kaydedildi. Bu imzaları ucuca eklesek Ayasofya’yı kimbilir kaç kere dolanacak, kuşatacak, bir anne gibi bağrına basacaktır. Halk yanılmıyor. Halkın sezgisi güçlüdür. Bu is- teğiyle bir ukdeyi söküp atmak, varolduğunu bütün cihana duyurmak istiyor. Savaşın duvarına kadar gidip geri döndüğümüz, üzerimizde gök şahidi orucun hilâlinin kımıldadı- ğı bugünlerdeyse, millî morali yükseltmek, savaş Sezai Karakoç Ayasofya, Ne Kadar Sabırlısın!   277 korkusuyla karanlık kilisesine ve kanlı çanına sığınan Yunanlıya iyi bir hakikat dersi vermek, Batılıya da kesin kararlılığımızı hiç olmazsa inanış alanında göstermek için, Ayasofya’yı, mucizeli namaz seslerinin yankıla- rına kavuşturmamız bir zarurettir. Bize denecek ki, “Ayasofya’yı bir gün açsak bile, asıl bugün açamayız. Açarsak, hıristiyanlık dünyasını birden- bire aleyhimize çevirmiş oluruz ki, bu çok büyük bir diplomatik yanlışlık olur.” Sulh zamanında açamamak, savaş gerginliği zamanlarında açama- mak gibi Ayasofya’nın kaderi açısından acı bir düşüncenin psikolojisini yansıtma bir yana, ilk anda akla yatkın gibi bu muhakeme, çok yanlı bir araştırılışla hemen çürüyecektir. Çünkü, gerek Yunanlılar, gerek dünya, kendi sınırlarımız içinde olan, beş yüz yıl da kesiksiz bir şekilde camilik yapan Ayasofya’yı bile, böyle haklı ve kararlı olduğumuz anda açmasak, KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 278  savaş yapacağımıza, sınırları aşarak Atina’yı, Selanik’i, Kıbrıs’ı alacağımı- za hiç inanmaz. Biz ki sembolik olarak kendi öz malımız bir camiyi ca- miliğine kavuşturmaktan hıristiyanların sadece hakkımızda şöyle veya böyle düşünecekleri korkusuyla çekindiğimiz zehabını veriyoruz. İstekle- rimiz kabul edildiği veya kaçamak olarak uygulandığı takdirde taş üstün- de taş bırakmayacağımıza o dünyayı nasıl inandırabiliriz? Buna inandırmaya da o kadar muhtacız ki bugünlerde, Ayasofya’yı aç- maktan da daha kolay ve daha risksiz bu inancı verecek ikinci bir imkânı- mız da yoktur diyebiliriz. Ayasofya’yı açmak ayrıca batının bizim hakkımızda ne düşündüğünü açıkça ortaya koyacak milletler arası bir anket olacaktır. Düşecekleri telâş sadece psikolojik olacak, belki de en ummadığımız tavizlere bile yanaşa- caklardır. Başka ülkeler böyle anket değerini taşıyan fırsatları, kendiliğin- den var değilse, doğurmaya çalışırlar. Ramazan ayına Kudus’ü vermenin onulmaz yarası ve hüznü içinde gi- ren İslâm dünyasının yüzü gülecek, umutları yükselecek ve her zaman kara günlerimizde yanımızda olan bu kardeş ülkeler daha kuvvetle bizi destekleyecekler, kaybedilmiş Kubbetüssahra yerine ona yakın değerde bir camiye yeniden kavuşmanın sevincini duyacaklar. İşte bunu sağlayan biz de diplomatik bir zafer kazanmış olacağız. “Batı, bu kadar önem vermez bu çağda buna” diyecekler bulunacak. O zaman biz de kaçınılmaz olarak şu soruyu soracağız: Öyleyse neden açıl- maz bir türlü Ayasofya? Ayasofya’nın hiçbir sembol değeri yoksa, onun hiçbir tepki değeri yoksa, halkın bu kadar ısrarı neden yerine getirilmez? Yoksa, Ayasofya’yı açar açmaz Batının bir haçlı seferi düzenleyerek üzerimize yürüyeceğinden mi çekinmekteyiz. Öyleyse sırf bu korkuyu yenmek için Ayasofya’yı açmalıyız. Batıda bir tepki doğacağı şüphesizdir. Fakat biz bağımsız her millet gibi buna aldırış etmezsek, kısa zamanda tepki lehimize dönecek ve Kıb- rıs konusunda da beklenmedik yemişlerini toplayacağız. En az riskli bir denemedir bu. Her imkânın zorlandığı bir çağda elimi- zin altında yatan bu fırsat neden kullanılmasın. İlâhi takdir noktasından, kapanma hikmeti de belki bu noktadadır. İnanmış bir millet olarak, Ayasofya’yı kendi yüce ismine kavuşturur- sak, Allah’ın, bizi görünmeyen kuvvet ve kudret hazineleriyle zafere ka- vuşturacağından hiç şüphemiz olmasın. Her zaferin sahibi odur, şüphesiz. Allah’tan yana çıkanlar, zaferden yana çıkmış olurlar. Bin yıla yakın bir zaman aydınlığı beklemiş ve beş yüz yıl İslâm’ın kut- lu sesiyle kubbeleri çınlamış olan kutlu cami, Ayasofya, cümle kapıları- nın olanca arzusuyla gün ışığına açılacağı günler yakın, çok yakın, muştu sana. Ayasofya’nın Levhaları   279 Dr. Sedat Kumbsaracılar, “Ayasofya’nın Levhaları”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 1, Şubat 1970, ss. 74-77. Ayasofya’nın Levhaları Dr. Sedat Kumbaracılar F atih’in Müslümanlık âlemine açtığı Ayasofya’nın ahengine uydurularak yapılan ilâvelerin en par- lak nümunesini Abdülmecid devrinin dâhî hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi vermiştir. Camilerde Allah, Muhammed ve ilk dört halife isimlerinin levha halinde yazılmasına Araplar baş- lamış, Türkler’de de bu hal an’ane haline gelmiştir. Ayasofya’daki ilk levhalar Teknecizâde İbrahim Efendi tarafından 1644 yılında yazılarak yerine konmuştur. Bu husus Allah isminin yazılı bulundu- ğu levhada belirtilmişti. Celi hattı, zamanına göre, iyi yazanlardan olan İbrahim Efendi’nin Yeni Cami kapıları üzerinde ve duvarlarını süsleyen İznik yapı- sı çinilerinde yazıları vardır. 1849 yılında Ayasofya’nın Fossati tarafından ona- rılması sırasında Teknecizâde’nin levhaları alınarak yerine Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından ya- zılanlar konmuştur. Sarayda, Enderun mektebinde yetişen İzzet Efendi, hattat Yesârîzâde İzzet ve Mus- tafa Vâsıf Efendiler’den ders alarak yetişmiş, zama- nın en ünlü hattatı olmuştur. Mustafa İzzet Efendi, bu levhaların asıllarını kü- çük ebatta yazmış, Ayasofya’nın kayyumhanesinde, bu yazılar, talebesinden Şefik Bey ve Ali Efendiler’in yardımıyla ve satranç (kareleme) usulüyle küçüğün- den büyütülmüştür. Hazırlanan kalıplar, caminin içinde monte edilen dairevî zeminlerine altınla yapıl- mış ve yerlerine takılmıştır. Çerçeveleri bahriye ma- rangozhanesinde yaptırılmış. Yekpare değil, parça halindedir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 280  Levhaların Hazırlanması Levhalar Amerikalı müsteşrik Witimor’un (Whittemore) Ayasofya’da mozayik araştırmaları sırasında yerlerinden indirilmiş ve azametleri o zaman anlaşılmış, hiçbir kapıdan geçmediği görülmüştür. Levhalar Aya- sofya’nın müze haline getirilmesine karar verildikten sonra indirilmiş. Esasen Ayasofya’nın müze haline getirilmesi Witimor’a mozayık araştır- ması için verilen müsaade ile başlar. Witimor araştırmaya başlamış ve bir takım mozayık panolarını meydana çıkarmıştır. Daha sonra Ayasofya’nın her tarafında, Kazasker’in levhalarının altında da araştırma yapmayı ta- sarlamış ve bu hususta teşebbüsleri olmuştur. Ayasofya Müze Oluyor Ayasofya’nın müze olması fikrini ilk defa Maarif Vekili Abidin Özmen benimsemiş, fikrini Atatürk’e açmıştır. Bunun üzerine 1933 yılında bu hususu incelemek ve karar vermek üzere bir komisyonun kurulmasına karar verilmiştir. 1934’te kurulan komisyon şu şahıslardan müteşekkildi: İstanbul Müzeler Genel Müdürü Aziz Ogan (levhaların yerlerine ko- nulmasına itiraz etmiştir), Tahsin Öz, Ali Koşay, Osman Ferid, Niyazi Ke- mal, Aga Zıyâ, Efdalüddin, Nihad, E. Ongar. Komisyon 27.8.1934’te şu esasları uygulamıştır: a) Ayasofya’nın kendisi zaten bir müzedir. Ona ilmî şeklini almış bir müze mahiyetini vermek her şeyden önce temizliğe ve tamire bağlıdır. Bunun için ise Witimor tarafından yeniden çıkarılmaya başlanan moza- yıklerin alacağı son şekil ve bu ameliyenin binada bırakacağı izleri bil- mek ve beklemek lâzımdır. b) Şimdilik binanın dışında bozuk olan batı cephesini sıva ve badana bakımından onarmak ve taraflardaki kapı ve pencereleri sağlam hale ge- tirmek, nihayet dış narteksini eşya teşhirine müsait bir hale koymak ba- his konusudur. c) Bundan başka çevresinde ve ona bitişik olan kimsesizler yurdu gibi, kahve ve dükkân gibi harabeleri ortadan kaldırmak şarttır. (Burada bahis konusu edilen kimsesizler yurdu, Fatih tarafından te- sis edilen ve II. Bâyezid tarafından bir kat ilâvesiyle büyütülen, ilk olarak Akşemseddin’in müderrislik yaptığı medresedir. Bu karar üzerine yıktı- rılmıştır. Bugün fotoğrafına dahi rastlamak mümkün olmamaktadır.) ç) Avluyu temizlemek ve burayı bir açık müze haline getirmek gereklidir. d) Mâbedin içini müze haline koyacak mühim unsur oraya naklolacak ve orada teşhir edilecek eserlerdir. Bunlar Bizans devrine ve Osmanlı dev- rine ait olacaktır. Bizans eserleri Arkeoloji Müzesi’nde mevcut lahitler ve teşhire lâyık diğer kabartmalarla mimarî parçalar, Nuruosmaniye Camii avlusundaki kırmızı lahitler, Zeyrek Camii önündeki lahit ve nihayet İs- tanbul’a mütemadiyen çıkacak sütun başlık vesairedir. Osmanlı eserleri ise, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nden alınacak mün- hasıran Osmanlı devrine ait halılar, yazılar, kitap kapları, rahleler, şamdan- lar, gülabdanlar, çekmeceler vesairedir. Ayasofya’nın Levhaları   281 Ayasofya’daki yerlerinden indirilen büyük yazı levhaları çok kıymetli Türk eserleridir. Bunların, evkafın dediği gibi Sultanahmet Camii’ne nakli doğru olamaz. Çünkü eserler caminin mimarisiyle mütenasip değildir. Bun- ları hünkâr mahfelinin civarında tabakaların altına yerleştirmek gerekir. Komisyonda, Ayasofya’nın müze olmasına Prof. E. Ongar itirazda bulun- muş: “Cami olsun, kilise olsun, bunlar esasen birer müzedirler.” demiştir. Atatürk, Ayasofya’yı ziyaretle bu konu ile yakından ilgilenmiş, “Ayasof- ya’yı müze yapıp, ilim âlemine hediye ediyoruz.” diye beyanatta bulun- muştur. Bir defaki ziyaretlerinde III. Murad tarafından konulan mermer küplerle de ilgilenmiştir. Müzeler Genel Müdürü Remzi Oğuz’un başkanlığında toplanan bu komisyonda “En güzel ve eşsiz birer Osmanlı eseri olan ve bugün yerle- rinden indirilmiş ve son galerinin bir yerinde terk edilmiş bulunan sekiz büyük yazı levhası” üzerinde durulmuştur. Çapları 7,50 m’yi geçen bu azametli ve nefis eserlerin uzaktan yüksekte görülmek üzere yapıldığı, sanat kıymetlerini bozmadan büyüklükleriyle mütenasip başka bir yerde teşhirleri imkânı bulunmadığı tesbit edildikten sonra, onları en iyi teşhir yerinin eski yerleri olduğuna ve hepsinin de eski yerlerine asılmasına ka- rar verilmiştir (28.5.1939). Bu karara rağmen, tahsisat yokluğundan, yerde dayalı olarak duran levhalar yükseğe asılamamış, nihayet bazı hayırsever zevatın maddî yar- dımıyla önce tamir olunmuş ve 28 Ocak 1949’da eski yerlerine asılmıştır. Top kandilden başka diğer avizelerin de kaldırılmasına dair ilk komis- yonun kararı da tatbik mevkiine konmamıştır. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 282  Ayasofya’nın Levhaları   283 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 284  Ayasofya’nın Levhaları   285 25 Kasım 1971, Nuri Arlasez’in objektifinden Ayasofya Meydanı’ndan Ayasfoya-i Kebîr Camii, soldan itibaren III. Murad, II. Selim ve III. Mehmed Türbeleri. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 286  Ali Ulvi Kurucu, “Ağlayan Ayasofya”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 16. * Medine-i Münevvere, 1964. Ağlayan Ayasofya* Ali Ulvi Kurucu Ağlayan boynu bükük; dünkü fetih sembolüdür, Müslüman birliğinin, bahçede solmuş gülüdür. Muhteşem çevresi, hicrâna bürünmüş yatıyor, Aklı târâc edecek menkabeler anlatıyor… Şanlı mâzîler –yaşlar döküyor– andıkça, Gamlı yâdında fetih levhası canlandıkça. Acı bir sam yeli, gülşenleri tekmil vurmuş, Goncalar hep yere düşmüş, iri güller kurumuş… Ne çiçek var, ne de sevdalı baharlardaki renk, Soldu, yüzlerce yılın ördüğü şahane çelenk… Bu yeşil bahçeyi, bir çöl gibi görmek ne acı! Kurumak üzere harimindeki iman ağacı… Müslüman âleminin gül gibi solmuş emeli, Buna, târih yanarak, mersiyeler söylemeli. Kaybolan ülkelerin ağlar ufuklarda yası, Bu aziz varlığı kaybetmenin engin acısı… Perdelerken o şefkatsiz geceler gündüzünü, Gurbet akşamlarının mâtemi örter yüzünü… Doludur kubbesi, hicranla yanan hislerle, Sonbahar akşamı dağlardan inen sislerle… *** Ali Ulvi Kurucu Ağlayan Ayasofya*   287 Ulu mâbed, niye hicrâna büründün böyle? Fatih’in devrini, bir nebzecik olsun söyle… Ben o şen günleri, rüzgârlara ağlar sorarım, Gözlerimden boşanırken yaş olup duygularım… Şanlı mâzîler, ezanlarla gelirken yâda, Kubbeler sanki geçit resmi yapar ecdâda… Ağlatır ruhumu mâziye tahassür şevki, O, fetih devrini hicrânla tahayyül zevki, Senin uğrunda dökülmüştü mübarek kanlar, Seni bin aşk ile sevmişti büyük hakanlar. Şimdi güller gibi, şahane emeller soluyor, Sanki Fatih bugün ölmüş gibi gözler doluyor… Nûr inen beldelerin hüznü o nisbette derin, Ağlar ufkunda gurublar, kararan servilerin… Akıyor şi’rime, bir göz yaşı halinde yasın, Çünkü sen şimdi “şifâsız, kanayan bir yarasın…” Kararan bahtına engin geceler diz çöksün, Fatih’in ordusu göklerden inip yaş döksün… Nice viraneler ağlar bu fetih kıssasına, Gurbet akşamlarının hüznünü örter yasına… KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 288  Erhan Demirutku, “Kiliseden Camie Çevrilen İbâdethaneler: Ayasofya”, Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: 1, Şubat 1970, ss. 74-77. Kiliseden Camie Çevrilen İbâdethaneler: Ayasofya Erhan Demirutku İstanbul, tabiî güzelliklerinin yanısıra kökü çok eskilere dayanan, üzerinde büyük medeniyetlerin kurulduğu ve kudretli devletlerin uzun süreler hü- kümranlıklarını sürdürdüğü, tarihi çok zengin olan bir şehirdir. Bugün dünyada benzerine az rastlanır özellikte bir şehir olması, ondaki çeşitli zenginliklerin bir ara- da toplanmasının da ötesinde, iki ayrı medeniyetin ve bu medeniyetlerin temsilcileri sayılan iki büyük devletin elinde başkent olarak el değiştirmesinden ileri gelir. Türkler İstanbul’u batı kültürünün ve batı dünya- sının elinden almakla, yalnız bir çağı kapayıp yeni bir çağı açmakla kalmamış, bu şehirde kendi kültür ve san’atlarını da yerleştirerek, dünyaya kabul ettir- mişlerdir. Bu kültür değişikliğinin yanısıra, dinî inançları- nın bir neticesi olarak mâbedler de değiştirilmiştir. Hıristiyanlığın örf ve âdetlerinin yerini Müslümanlı- ğın örf ve âdetleri almıştır. Türkler buradan başlaya- rak batıya doğru topraklarını genişletirken, soyları- nın yüceliğini de beraberlerinde götürmüşlerdir. İstanbul 1453 yılında fethedildikten sonra, Hıris- tiyan unsurlar her işlerinde olduğu gibi dinlerinde de hür kalmışlardır. Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u aldıktan sonra, bazı kiliseleri camie çevirtmiş, onları Müslüman halkının ibadetine açmakla, kendi dini- nin dışındaki ibadethanelere olan saygısını göstermiş, böyle eski sanat eserlerinin günümüze kadar özellik- lerinin bozulmadan gelebilmesini de sağlamıştır. Kiliseden Camie Çevrilen İbâdethaneler: Ayasofya   289 Büyük kısmı Fatih devrinde olmak üzere daha sonraki padişahlar za- manında da bazı kiliseler camie çevrilmiştir. Bazıları ise onarılamayacak kadar harap olduklarından yıkılmış ve üzerlerine yeniden cami ve mescid- ler yapılmıştır. Ayasofya’dan başlayarak, bunları sırayla görelim. Bizans mimarisinin değer biçilemeyen bu eşsiz san’at eseri, yalnız İs- tanbul ve Türkiye’nin değil, aynı zamanda dünyanın en eski tarih hazine- lerinden biridir. Roma İmparatoru Büyük Konstantinus, imparatorluk merkezi olarak Byzantion’u (İstanbul) seçip imarına giriştiği sırada, Ayasofya, tahminen M.S. 326 yıllarında, duvarları kârgir, çatısı ah- şap bir bazilika olarak yapılmıştır. Fakat, son- raları mâbed küçük görüldüğünden veya bir başka iddiaya göre deprem sonucu yıkıldığın- dan, daha büyük ve süslü olarak İmparatorun oğlu II. Konstantinus tarafından yaptırılarak 15 Şubat 360 tarihinde törenle ibadete açılmıştır. Bu mâbed, İstanbul’daki diğer kiliselerden daha büyük olduğu için “Megalo Ekklesia” (Büyük Kilise) adını aldı. O sıralarda çatısı yine ahşap örtülüydü. Bina bazilika şeklinde, du- varları taştan olup, o haliyle Roma’daki Sainte Marie Mojjore ve İstanbul’daki İmrahor Cami- i’ni andırmaktaydı. 9 Haziran 404 tarihinde, devrin meşhur din adamlarından Patrik İonnes Khrysostomos’un sürgüne gönderilmesi üzerine başgösteren halk ayaklanması sonucu, kilisenin bir kısmı yakılıp yıkıldı. Hemen ardından İmparator Honorius çağında tekrar yanınca, bu defa İmrapator II. Theodosios tara- fından yeniden inşa edilerek, 10 Ekim 415 günü halkın ibadetine açıldı. O sıralarda ismi “İlâhi Hikmet” mânasına gelen “Hagia Sophia” oldu. Hıristiyanlara göre, bu, Hazret-i İsa’nın bir özelliği olan sonsuz hikmetten alınmaydı. Zamanla isim benimsenerek yerleşmiş ve Bizans devri boyun- ca sürmüştür. Türkler devrinde de “Aya Sofia” şekline bürünerek süregel- miştir. 532 yılının 13 Ocak gecesi Hipodrom’da patlayan “Nika” ihtilâli öyle- sine korkunç oldu ki, hızla gelişip ortalığı kasıp kavurdu. İmrapator Jus- tinianus az kalsın tahtından oluyordu. Şehrin büyük kısmı alevler için- de yanarak kül oldu. Tarihçi Codinus’a göre yangında 437 büyük sütunu bulunan Ayasofya da yakılmıştır. Ayaklanma bastırıldıktan sonra, İmpa- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 290  rator, Ayasofya’yı yeniden yaptırmaya karar verdi. Yangına ve depreme dayanıklı, o güne kadar görülmemiş büyüklükte ve zenginlikte olmasını dilediği bu mabed, kemer ve kubbelerle örtüldü. Yapı malzemesi olarak hemen hemen hiç tahta kullanılmadı. Böylece, fil ayakları hatıllar ve İm- paratorluğun çeşitli yörelerinden getirtilen kıymetli taşlarla, sütunlar, başlıklar, kaplamalar, söveler beyaz veya renkli mermerden mozaikler kullanılarak yapıldı. Duvar, kubbe ve kemerlerinde tuğlalar kullanıldı. İnşaatın tamamlanması görevini devrin en büyük matematik bilgini Aydınlı Artemius ve Miletli İsodor yüklenmişlerdi. Açılış töreni 537 yılın- da yapıldı. Bundan önce yapılan Ayasofya inşaatlarına göre, mâbedin daha geniş tutulup kubbesinin zamanın ölçülerinin üstünde olması, yapının bünye- sinde bazı sakatlıkların doğmasına yol açmıştı. Nitekim 22 yıl sonra, impa- ratorun sağlığında 558 yılında bir deprem sonucu büyük kubbenin bir yanı çökmüş ve bazı yerler yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine Miletli İsodor’un yeğeni ve adaşı küçük İsodor tarafından yeniden onarılarak 24 Aralık 562 yılında muhteşem bir törenle açılmıştır. Dört atlı arabasıyla kiliseye gelerek içeri giren İmparator Justinianus’un mâbedin haşmeti karşısında heyecanlanarak “Ey Süleyman seni geçtim” diye söy- lediği rivayet edilir. Ayasofya’nın inşâsı sırasında da çeşitli efsaneler halk arasında dolaşmıştır. Meselâ, inşâ plânlarının masraflarını karşılayacak paranın gökten me- lekler tarafından indirildiği söylenirdi. Diğer bir efsaneye göre de; Hazreti Süleyman dünyanın her tarafını dolaşırken Sarayburnu’na da gelmiş ve burayı çok beğenerek bir mâbed yaptırmıştır. İstanbul’un birinci tepesine çeşitli zamanlarda inşâ edilen Ayasof- ya’nın, Justinianus devrinde işlenen mozaik resimleri sekizinci yüzyılda harap olduğundan, bir asır sonra bunların yerine yenileri yapılarak kon- muştur. 989 yılında İmparator II. Bazileos devrinde çökmüş ve tekrar ya- pılmıştır. Ayasofya’ya en büyük kötülük hiç şüphesiz Lâtinlerden gelmiştir. 1204 yılında İstanbul’u yakıp yıkan ve yağmalayan barbar Haçlılar, Ayasofya’yı da yağmalamaktan geri kalmadılar. Kilisedeki bütün kutsal ve değerli eş- yalar çalındı. Bunların birçoğu hayvanlarının boynuna süs eşyası olarak takıldı. Daha sonraları kilise 1305 ve 1344 yıllarındaki depremden önemli öl- çüde zararlar gördü. İmparator Andronikos (1295-1320) tarafından büyük ölçüde tamir ettirildiyse de, bir süre sonra kubbesi yeniden çökmüştür. Bizans’ın son devrinde, Paleologlar sülâlesinin hükümranlığı sırasın- da, 1346 yılında, mâbedin doğu yönündeki kemerler ile kubbenin bir kıs- mı hasara uğramıştır. 1402 yılında İstanbul’a gelen Kastilya Krallığı Elçisi Cilojivo mâbedin çok harap, kapılarının da yıkılmış durumda bulundu- ğunu söyler. Kiliseden Camie Çevrilen İbâdethaneler: Ayasofya   291 Fetihten Sonra Yapıldığından beri devamlı tamir gören kilise, Türklerin eline geçtiğin- de, Bizans’ın diğer binaları gibi harap ve perişandı. Bizans san’atının gerilemeye başlaması, devletin iç düzeni ve malî gü- cünün bozulması, diğer mâbedler gibi Ayasofya’nın da ihmaline sebep ol- muştu. Nitekim Ayasofya’ya gelen Fatih Sultan Mehmed’in bu perişanlık karşısında çok müteessir olarak şu mısraları söylediği rivayet olunur: Perde-dârı mîküned der-kasr-ı Kaysar ankebût Bûm nevbet mîzened der-kal’a-î Efrâsyâb Fatih Ayasofya’ya girince hemen secdeye kapanarak Allah’a şükran borcunu ödemek istemiş ve iki rekât namaz kılmış, Ayasofya’da ilk ezan böylece okunmuştur. Padişah, fetihten sonraki Cuma günü olan 1 Hazi- ran 1453’te, Akşemseddin’in imamlığında, askerleriyle birlikte ilk Cuma namazını burada kılmıştır. Hattâ hutbeyi de bizzat kendisinin okuduğu söylenir. Daha sonra Fatih, Ayasofya’yı camiye çevirerek onu yeniden ha- yata kavuşturmuş ve kurduğu büyük vakfiye ile de ebedîleştirmiştir. Türkler Ayasofya’ya karşı büyük bir saygı ve ilgi gösterip, duvarlarına yaptıkları dayanaklar ve ustaca tamirlerle, bu eseri zamanımıza kadar, ismini de bozmayarak yaşatmışlardır. Böylece Ayasofya, yaşıtı eserlerin içinde, en mükemmel şekilde ayakta kalabileni olmuştur. İlâve ve Tamirler Fatih, binanın ana yapısına dokunmadan, doğu ve güney köşelerine birer tahta minâreyle, doğu duvarına bir dayanak, batı kısmına da imam KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 292  odaları yaptırmış, iç bölmelere ise dokundurtmamıştır. Öyle ki, koyu din- darlarca günah sayılacak insan yüzü olan mozaikler öylece bırakılmıştır. Bunların daha sonra Kanunî Sultan Süleyman devrinde badanayla örtül- düğü sanılıyor. Ayasoyfya müze haline getirildiğinde, uzmanlarca dikkat- le temizlenen mozaikler tekrar ortaya çıkarılmıştır. Ayasofya üzerinde çalışan mimarlar sırasıyla, önce camie çevirilirken çalışan Müslihüddin, sonraları Sinan-ı Atik, Ayas, Hayreddin ve Sinan’dır. Bu mimarlar, mâbedi zaman zaman tamir ederek yıkılmaktan kurtarmakla kalmamış ona aynı zamanda Türk san’atının damgasını da vurmuşlardır. Fatih devrinde yapılan ilk minârenin tuğla olduğu söylenir. Bir ri- vayete göre, deprem sonucu mâbed hasara uğrayınca, İmparator Kons- tantin (1448-1453), Fatih’e bir mimar göndermesi için başvurmuş, böylece fetihten önce İstanbul’a gelen mimar Ali Neccar da, bir payanda içerisinde gelecekteki minârenin başlangıç mer- divenini yapmıştır. Aslında, bugün ahşap minârenin yerinde birbirine bakan tarafın tersine bir merdivenin kubbe eteğine kadar çıkması dikkate değerdir. XVI. yüzyılın ilk yarısında, Fatih’in yaptırdığı ahşap minâreye ilâveten, II. Bâyezid mâbedin kuzeybatı köşesine ince bir minâre yaptırmıştır. II. Selim devrinde Mimar Sinan eliyle tuğla- dan iki kalın minâre inşâ edilmiştir. III. Murad devrinde ise Alemdar Yo- kuşu tarafında klâsik devir özellik- leri taşıyan minâreleri Mimar Sinan yapmıştır. Ayrıca Sinan, camii çökme tehlikesinden kurtarmak için eski pa- yandaları yeniden örmüş, duvarlara yeni dayanaklar ilâve etmiştir. Yine bu devirde, imparator kapısının sağ ve sol iç yanına Bergama’dan getiri- len Helenistik devir eseri iki büyük mermer küp yerleştirilerek, büyük fil ayakları önünde görülen zarif müezzin mahfilleri yaptırılmıştır. Mihrabın iki yanındaki büyük şamdanları, Kanunî, Macaristan zafe- rinde, Budin’den, Matyas’ın sarayından getirterek camie vakfetmiştir. Du- varları süsleyen âyetler IV. Murad devrine ait olup, Bıçakçızâde Mustafa Çelebi tarafından yazılmıştır. Aynı zamanda kürsü ve minber de bu devre aittir. I. Mahmud zamanında da camiin güney yönündeki galerinin geri- sindeki duvarlar İznik ve Kütahya çinileri ile süslenmiş, 30.000 ciltlik kü- Kiliseden Camie Çevrilen İbâdethaneler: Ayasofya   293 tüphane ve 1739 yılında bir şadırvan yapılmıştır. Abdülmecid, 1847-1849 yılları arasında İsviçreli mimar Gaspar Fossati’nin sorumluluğunda camii son defa esaslı şekilde tamir ettirmiştir. Büyük kubbe demir çemberlerle sağlamlaştırılıp, tehlikeli bir biçim alan 13 sütun düzeltilmiş, mozaikler açılarak tamir edildikten sonra üzerleri tekrar sıvanmıştır. Türk hat sanatının en güzel örnekleri olan, hattat Teknecizâde İbra- him’in altın yaldızlı ve celi hatlı “Allahü nûrüssemâvât” âyeti kubbe içine yazılıdır. Gene aynı hattatın “ismi Celâl”, “ismi Resûl”, “Hulefâ-yı Râşi- din”, “Hasan” ve “Hüseyin” yazıları binanın büyüklüğüne göre küçük gö- rüldüğünden, sonra yerine Kazasker Mustafa İzzet’in 7,5 metre çapındaki muhteşem “Cıharyâr-ı güzin” eserleri yazılarak konmuştur. Ayasofya’nın önündeki Mimar Si- nan, Mimar Davud ve Mimar Dalgıç Ahmed’in yaptığı üç güzel türbe Türk külliyesini oluşturur. Ayasofya’daki türbelerde, II. Selim, III. Murad, III. Mehmed, I. Mustafa ve İbrahim yatmaktadır. Atatürk, 1935 yılının 1 Şubat tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya’yı müze haline getirmiştir. Alman Prof. Unger cami olarak kalması için ısrar etmişse de, komisyon, Türk eserleri ihmale uğratılmadan, aynen saklan- ması kaydıyla bu kararı almıştır.1 Mâbedin Özellikleri Ayasofya kapladığı alan itibariyle kareye yakın bir diktörtgene benzer. Binanın uzunluğu 80,9 metre, eni ise 70-75 metredir. 24,3 metre yüksekliğin- deki dört büyük fil ayağı denilen, sü- tunlara dayanan kubbenin çapı 33 metredir. Kubbenin yerden yüksekliği 55,6 metre olup, kendi iç yüksekliği 13,6 metredir. Kubbe çevresinde yanya- na sıralı 40 pencere vardır. Binayı 107 adet sütun çeker. 40 sütun aşağıda, 67 sütun yukarıdadır. Sütunlar yeşil somaki mermer ile koyu vişne rengin- deki Mısır porfirindendir. Sütun başlıkları, ayakları ve yerlere döşenen be- yaz mermerler Marmara adasından getirtilmiştir. Alt kattaki sekiz büyük yeşil somaki mermer de Efes’teki Artemis tapınağından getirtilmiştir. Ayasofya’nın asıl giriş kapısı batı yönünde idi. Bugün güneybatı tara- fından girilmektedir. Girişteki tunç kapı helenistik devre ait bir mâbed- 1 Söz konusu Bakanlar Kurulu kararı, bu kitabın başında da yer aldığı şekliyle 24 Kasım 1934 tarihlidir. 1 Şubat 1935 tarihinde ise Ayasofya, müze olarak açılmıştır. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 294  den alınarak takılmıştır. Kapının üstünde İmparatoriçe Teophilos ve Mi- kael ile İmrapatoriçe Theodora’nın mozaikleri ve “Allah ve Hıristos bize yardım etsin” yazıları vardır. İç kısma giren kapının üzerinde de büyük bir mozaik levha vardır. Ata- türk’ün emriyle 1931-1935 yılları arası temizletilerek meydana çıkarılan bu levhada, ortada semavî taht üzerinde oturmuş ve kucağında çocuğu İsa’yı tutan Meryem, solunda şehri kendisine takdim eden İmparator Konstan- tin ve sağında mâbedin maketini uzatan İmparator Justinianus vardır. Mozaik, altın bir zemin üzerine yapılmıştır. Bu kapıdan mâbede girilir. Çapraz tonaz tavan, Justinianus devrinin al- tın mozaikleri ile bezenmiştir. Bunla- rın üzerinde resim yoktur. Ayrıca doğu tarafında bulunan duvarlar, kemer başlangıcına kadar çok güzel renk- li mermerlerle kaplıdır. Bunlar yeşil Thesselia, fildişi Kapadokya, koyu viş- ne rengi Mısır porfiri, pembe damarlı Phrgia, altın sarısı Lybia, açık yeşil damarlı Karystos (Euboia) mermerle- ridir. Mâbede giriş için dokuz kapı vardır. Bunlardan üçü İmparator kapılarıdır. Bugüne gelebilen kapıların yalnız çer- çeveleri Justinianus çağına aittir. Ka- natları yenidir. Önceleri kapılar altın yaldızlı gümüş levhalarla kaplı iken, 1204 yılındaki Haçlı yağması sonucu hepsi sökülerek götürülmüştür. Dört büyük ve kalın sütun üzerine oturan kubbe, inşâ özelliği yönünden batı san’atına yabancıdır. Bu tarz yapı Rönesans devrine kadar bilinmiyor- du; halbuki doğuda, İsa’nın doğuşun- dan önceki üçüncü yüzyıldan beri bi- linmekteydi. Bu kubbe Bizans mimarisinin yeni bir buluşu sayılmaktadır. Ayasofya’nın altında, birbirinden ayrı üç sarnıç vardır. Bunların Jus- tinianus devrinden önce yapıldığı sanılmaktadır. 1420 yılında sarnıçları gören Buondelmonti bunların 10 metre derinliğinde olduğunu; 1675 yı- lında gören John Coven ise sarnıcın su ile dolu olup, birbirinden 12 ayak uzaklıkta dört köşe sütunlara oturtulmuş bulunduğunu söylerler. Kiliseden Camie Çevrilen İbâdethaneler: Ayasofya   295 Ayasofya Hakkındaki Efsaneler Ayasofya ile ilgili birçok inanç ve efsanelerden birkaçı enteresandır: Mâbedin Müslümanlar eline geçeceği inanç ve efsanesi çok eskidir. Rivayete göre, ikinci yapılışı sırasında kubbesi bir türlü tutturulamamış. Bunun üzerine Hazreti Muhammed’e baş vurulmuş; o da bir avuç toprak alarak harca karıştırmalarını söylemiş. Kubbe ancak bu sayede yerine oturtulabilmiş. Rivayetlerden biri de, “Terleyen Direk” veya “Ağlayan Direk” diye anı- lan sütunla ilgilidir. Gûya bu sütunda bulunan delik, Hızır’ın kiliseyi cami şekline sokmak için Kâbe yönüne çevirmek istediği zaman parmağını soktuğu yerdir. Halk bu deliğe parmağını sokarak, oradan gelen ıslaklığın her derde deva olacağına inanırdı. Bir başka efsaneye göre; bir kış gecesi İm- parator Justinianus garip bir rüya görür. Rü- yasında, şimdiki Ayasofya’nın bulunduğu yerde nur yüzlü bir aziz durmaktadır. Justini- anus, azizin yanına gittiğinde, elinde büyük bir resim tutmakta olduğunu görür. Resim, büyük bir kiliseye aittir. İmparator kamaşan gözlerini resimden ayırmadan kendi kendi- ne “Böyle bir ibâdethanem olsaydı ve Bizans halkı burada ibâdet etseydi” diye dua eder. Bu sırada aziz, ona yaklaşarak, “Al oğlum, işte buna benzer bir kilise yap ve dünya hep bununla seni ansın” der. Justinianus bunun üzerine sorar: “Ey aziz, ismini ne koyayım?” Aziz, ona kilisenin adına “Ayasofya” denilme- sini söyler. Ertesi sabah heyecan içinde uyanan İm- parator, hemen baş mimarını çağırtarak rü- yasını anlatır. Ve binanın aynısını yapmasını ister. Fakat mimardan şaşırtıcı bir cevap alır: “Ulu İmparatorum, aynı rüyayı ben de gördüm ve gördüğüm binanın resmini unutmadan çizip size getirdim.” Mimarın çizdiği resim, Justinianus’un rüyada gördüğü resmin aynısı- dır. Böylece Ayasofya’nın temelleri atılarak inşâsına başlanır. Ayasofya hem Türklerin, hem de Bizanslıların kalbinde yatan bir mâbeddir. 1862 yılında açılacak olan Osmanlı sergisi Ramazana rastla- dığı için, bu açılışın Ramazan’ın 10’una rastlayan Cuma günü yapılması kararlaştırılmış ve o vesileyle Ayasofya Camii’nde tören düzenlenmişti. Eski Ramazan âdetlerinden biri de, Kadir geceleri Ayasofya’da iftar et- mekti. O gece minâreler baştan başa kandillerle donatılır ve sabaha kadar cami açık kalırdı. Hattâ Ramazanın ilk cumasının Ayasofya’da kılınması âdet haline gelmişti. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 296  Hasan Basri Öztürk, “Ayasofyam”, Babıâlide Sabah, 29 Mayıs 1967, s. 2. Ayasofyam Hasan Basri Öztürk İstanbul’un fethinin 514’üncü yıl dönümü dolayısıyla, muhterem Cumhurbaşkanımız Cevdet Sunay, Başbakanımız Süleyman Demirel, Devlet Bakanımız Hüsamettin Atabeyli, M. Eğitim Bakanımız İlhami Ertem ve Maliye Bakanımız Cihat Bilgehan’a ithaf! Sorma; ezan’iyle yer gök titreten, İbadeti ile yürek ürperten Mahzun cami Ayasofya nerdedir?.. İstanbul’da müze bir âbidedir! Ayasofyam, Türk’ün atan kalbidir, Yüce Fatih, onun ilk sahibidir. O, egemenliğin öz timsalidir, Tarihin hoş kokan karanfilidir. O “Hakan”ın fetih nişanesidir, Kılıç hakkı, savaş hediyesidir. Vasiyeti kutsî bir emanettir, Uz korumak büyük mazhariyettir! Ayasofyam, eşsiz bir âbidedir, Özlemi, milletin tâ kalbindedir! İçinde alınan her tehlil-tekbir; Mânevî ilaç ve gıda gibidir Ayasofya’m, Türk’ün bakan gözüdür, Millî gücümüzün dönmez yüzüdür, Kubbesi iç açar ve gam giderir, İçinde yalvaran murada erer… Ayasofyam   297 Beşyüz yıl “Allahü-Ekber!..” sesleri, Yıkadı içini, ufku, her yeri: O zafer yıldızı, bayrak benzeri: Bu muhteşem, gök’e bakan eseri!.. Nasıl üzeriz o Ulu Hakanı, Yeni çağ açan ve iz bırakanı? Kalblerde şükrândan alev yakanı, Zamanın sorumlu devlet başkanı: O’nun varisi ve mütevellisi Vakfını yaşatan meşru velisi! Vasiyet emrini o icra eder, Etmezse mahşerde suâl eder… Kazanalım, diye “dost” Avrupayı Ve sinsî komşumuz Rum’la Papa’yı, Müze yaparak Türk Ayasofya’yı, Gücendirdik bütün İslâm dünyayı Parmak ısırtarak gafletimize! Gölge düşürdük haysiyetimize! Bunu revâ görmez medenî dünya, Duyar, Türklük ile insanlık haya! O, tilki diplomat Venizelos’u Kurandır; bu işte siyasî pusu. “Megalo İdea”yle “Enosis”i: Hortlatması için, bize hilesi! Fatih’in ayakta dimdik tuttuğu, Minâreler, destek duvar, oturttuğu, Ayasofyam, hangar müze duramaz Kılınmalı her an içinde namaz! Gür ezanlariyle nurlaşan gökler, Kapanmasiyle yas tutan yürekler, “Açılsın!” diyen tüm Müslüman Türkler, Hükûmetimizden hak emir bekler. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 298  1870’li yıllar. Basil Kargopoulo’nun objektifinden. Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul’un fethinin sembolü olan Ayasofya-i Kebîr Camii’nin ana mekânından Basil Kargopoulo’nun objektifinden görünüş. Ana mekânı örten merkezî kubbenin yerden yüksekliği 56,225 m, doğu- batı çapı 31 m, güney-kuzey çapı 32,5 m’dir. Caminin kuzey sahnı solda, güney sahnı ise sağda sütunlarla ayrılmıştır. Güney cephesinde soldan itibaren hünkâr mahfili, mihrap, minber ve müezzin mahfili görünmektedir. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 300  Mehmed Şevket Eygi, “Ayasofya Bizimdir”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 2. Ayasofya Bizimdir Mehmed Şevket Eygi N obel mükafatı kazanan İsveçli bilgin Helmudt Anderson 500 sayfalık bir kitap yazarak “iki kere ikinin dört buçuk” ettiğini isbat etti. Bir tepkili uçakla ansızın Washington’a gelen Çin diktatörü Mao Çe Tung doğruca Beyaz Saray’a git- ti ve ağlayarak Başkan Nikson’un boynuna sarılıp şunları söyledi: “Ah kardeşim Nikson, şimdiye ka- dar yaptıklarım için beni affet… Bundan sonra ben ve ülkem senin ve devletinin en sadık dostuyuz. Al, sana Pekin’in anahtarlarını veriyorum.” Yunan hükûmeti aralıksız olarak yaptığı sekiz saatlik bir toplantıdan sonra şu kararı verdi: “Kıbrıs Türkiye’nin hakkıdır. Bizim hakkımız yoktur. Anka- ra hükûmeti Kıbrıs’ı alabilir. Bugüne kadar yaptıkla- rımızdan dolayı özür dileriz…” İsrail başvekili bayan Golda Meyer dedi ki: “Bu topraklarda gâsıp sıfatıyla oturuyoruz. Binaenaleyh iki sene zarfında ülkeyi boşaltarak hakiki sahipleri olan Filistinli Araplara teslim edeceğimize vicda- nım üzerine söz veriyorum.” * * * Yukarıda dört cümleyi okuyup da benim aklımı kaçırdığıma hüküm vermeyiniz. Bunları yazmak- tan maksadım, size Ayasofya Camii’nin müze ya- pılmasındaki saçmalık ve garabete eş hayali birkaç acaiplik misali vermektir. Heyhat ki, İsveçli Anderson iki kere ikinin dört- buçuk olduğunu ispat edemedi. Mao, Nikson’dan ağlayarak özür dilemedi, Yunan hükûmeti Kıbrıs’ı Mehmed Şevket Eygi Ayasofya Bizimdir   301 bize bağışlamadı ve Golda Meyer İsrail’i tahliye edeceğine söz ver- medi. Ama Ayasofya Camii müze yapıldı ve kaç seneden beri müze olarak duruyor. Türk tarihinde bundan daha acaip bir vak’a var mıdır?.. Sen bun- dan beş yüz sene evvel ordunla gel, dereler gibi kan dök, Bizans’ı zapt et, şehri İslâm Türk medeniyeti- nin merkezi haline getir, Ayasof- ya’yı cami yap, içinde beşyüz sene namaz kıl ve sonra camiyi kapat müze yap. İki kere ikinin dörtbuçuk etmesi bunun yanında çok basit kalır! * * * Ayasofya’yı bu hale kim getir- di? Kim getirecek, İsmet Paşa ta- bii. Onun bu millete yaptıklarının hangi birini sayayım? Hoş hepsini saymaya hacet yok, sadece Ayasof- ya’yı müze yapmış olması bile onu tarih önünde mahkûm ettirmeye yeterlidir. İsmet Paşa iktidardan düştü, fa- kat Ayasofya bir türlü cami haline getirilemiyor. Sözde memlekette demokrasi var. Ne biçim demok- rasi bu?.. Milletin büyük ekseriyeti caminin tekrar açılmasını istiyor, fakat sandıktan çıkma politikacılar açmıyorlar. Politikacılara sorarsanız, “Millî irade… Halk hâkimiyeti… Milletin arzusu…” diye mütemadiyen konu- şuyorlar. Ama iş Ayasofya’ya gelin- ce dut yemiş bülbül gibi dilleri tu- tuluveriyor. Bu ne biçim demokrasi ki, bir camiyi bile ibadete açtıramıyor? Meclis’in duvarına “Egemenlik Ulusundur” diye yazmışlar. Anla- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 302  şılan egemenlik başka, hakimiyet başka. Egemenlik denilen Hüma kuşu gibi ne idüğü belirsiz şey milletin, hakimiyet farmasonların ve devrim- bazların. * * * Ayasofya Türkiye’de İslâmiyet’in sembolüdür. Onun müze olarak kal- ması İslâmiyet’e vurulan zincirlerin çözülmeyeceğini gösteriyor. Ne müslümanların, ne de farmasonların nazarında Ayasofya tarihî bir bina olarak mütalâa ediliyor. Ayasofya bir düğümdür. Biz müslümanlar bu düğümü koparırsak, hürriyetimizi engelleyen zincirleri kırabileceğiz… Farmasonlar da bundan korkuyorlar. Diyorlar ki: “Ayasofya’yı tekrar cami yapmak bir şey değil, fakat müslümanlar bu- nunla yetinmezler ki, arkasından tavizi verirsek, ondan sonra çorap sö- küğü gibi taviz üstüne taviz koparacaklardır. İyisi mi, sıkı duralım, Aya- sofya’yı onlara kaptırmayalım…” Evet, Ayasofya herhangi bir cami değildir. O bir semboldür, o bir bay- raktır. Biz canımız istediği an 200 metre ötedeki Sultanahmed Camii’ne de gider namaz kılarız. Fakat gaye bu değil… Ayasofya bizim izzetimiz, şe- refimiz, namusumuz, haysiyetimizdir. Biz Ayasofya’nın gerisinde bunları istiyoruz, bunları kurtarmaya çalışıyoruz. Karşı taraf için de Ayasofya bir müzeden ibaret değil. Maksat turist çekmek ise turistler camiye de gelirler. Nitekim Sultanahmed Camii’ne hergün binlercesi geliyor. Ayasofya’nın müze halinde kalması farmason- luk ve Bizans taraftarları nazarında bir ölüm kalım meselesidir. Onun için diretip duruyorlar. Peki bu işin sonu ne olacak?.. Ayasofya’nın ilânihâye müze olarak kal- masına imkân yoktur. Ortada üç ihtimal var: a. Milletin hakkı verilecek ve tekrar cami haline getirilecek. b. Allah(cc) saklasın, Türkiye büyük bir felâket geçirecek ve Ayasofya ki- lise yapılacak, çan çalınacaktır. c. Felâketlerin en beteri olarak İstanbul bolşeviklerin eline düşecek ve bütün camilerle beraber, solcular Ayasofya’yı da dinsizlik müzesi haline getireceklerdir. Milletin reylerini alarak sandıktan çıkan bugünkü iktidar, aklı varsa, Ayasofya’yı hemen cami yapar. Böylece milletin sevgi ve saygısını kazanır ve tarihî bir haksızlığı düzeltmiş olur. Dinsiz farmason ve devrimbaz çetelerden korkarak Ayasofya’yı İslâm ibâdetine açmıyorlarsa, bilmiş olsunlar ki, kendilerini kurtaramazlar. Ad- nan Menderes ve hükûmeti böyle yersiz endişelerle Ayasofya’yı cami yap- madı da farmasonlara yaranabildi mi? Menderes’e şöyle mi dediler sanki: “İsteseydin Ayasofya’yı tekrar cami yapabilirdin. Ama, farmasonluğa ve devrim yobazlığına hürmeten müze olarak bıraktın. Biz de bu sadakat ve hizmetine mukabil seni afv ediyoruz. Asmayacağız…” Ayasofya Bizimdir   303 Ne gezer… Adamcağızı bir öğle vakti hasta yatağından alıp boynuna yağlı urganı geçirdiler. Cellât, Menderes’in ayaklarının altındaki sandal- yeye tekmeyi vuracağı anda, zavallı eski Başvekil tüyler ürpertici bir hay- kırışla: “Allah!..” diye feryad etti. Fakat oradakilerin vicdanlarında Allah kor- kusu yoktu. Adnan Menderes Ayasofya’yı Müslümanlara iade edip tevhid ibâdeti- ne açmış olsaydı belki Allah’ın ilâhî yardımı o idam sehpasında ona yeti- şecekti. Peygamber Efendimiz’in(sav) ruhaniyeti ona yardımcı olacaktı. Fa- tih’in, evliyânın, şehidlerin, gazilerin, sâlih kulların yüzü suyu hürmetine bu fecî akıbetten kurtulmuş olacaktı… Heyhat ki, tam 10 seneyi boşa geçirdi. 10 sene halka dayanarak, mil- letin desteğini kazanarak hükûmet sürdü ve buna rağmen Ayasofya’yı cami yapmadı. Bu gafletinin cezasını fecî şekilde gördü. Adnan Menderes niçin asıldı biliyor musunuz?.. Onu astıran endişeler- den biri de şuydu: “Bu adam Ayasofya’yı bir gün cami yapabilir… Temiz- lenmeli…” Yazıklar olsun… Madem bu yüzden asılacaktı, keşke Ayasofya’yı cami yapıp da öyle asılmış olsaydı… Şanlı tarihimiz boyunca biz müslüman Türklerin daima bir Kızıl El- ma’mız, bir hedefimiz, bir idealimiz olmuş ve bu Kızıl Elma’yı ele geçirmek için cihad edip durmuşuzdur. Bugünün Kızıl Elma’sı Ayasofya Camii’dir. Ayasofya’yı muhakkak cami haline getirmeliyiz. Ayasofya’nın müze yapılışı tabii ve mevzu hukuk kaidelerine aykırı- dır. Ayasofya’nın müze olarak muhafazası gayri meşrudur. Bu hal ada- lete, kanunlara ve millî menfaatlerimize uygun düşmez. Hak bizimledir. Ayasofya’yı müze olarak tutmakta direnenler suç işliyorlar. Millet ve tarih önünde sorumludurlar. Zümre demokrasisi dalavereleriyle daha ne ka- dar müddet bu camimizi müze olarak tutabilirler?.. Allah bilir. Bizler müslüman olarak hakkımızı aramaktan bir an bile geri durma- yacağız. Hakkımızı vermezlerse bütün meşru yollarla kendimiz alacağız. Ayasofya –Allah’ın(cc) yardımıyla– tekrar cami olacaktır. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 304  1908, Ahırkapı Feneri, eski Darülfünûn binası ve Ayasofya-i Kebîr Camii’nin Marmara Denizi tarafından görünüşü. Eski Darülfünûn binası Ayasofya’da da büyük bir restorasyon yapan Mimar Fossati’ye 1846-1863 yılları arasında yaptırılmıştı. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. Ayasofya Bizimdir   305 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 306  Peyami Safa, “Ayasofya”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 5. Ayasofya Peyami Safa E zanın çana karşı en büyük zaferi, beş yüz kü- sür sene evvel, kiliseden cami haline getirilen Ayasofya minârelerinden “Hayyâlel-felâh” sesleri yükseldiği zaman ilâhî ifadesine kavuştu. Bu sesler devam ettiği müddetçe, Hıristiyanlık âleminde İs- tanbul’u yeniden ele geçirmek hayali ancak delile- rin rüyasına girebilirdi. Çanakkale harpleri, bu şehri fethetme teşebbüslerinin akıl dışı maceralar oldu- ğunu gösterdi. Fakat Ayasofya minârelerinden ezan sesleri ke- silince, Ortaçağ artığı ihtiraslar kabarmaya başladı. Bu defa İstanbul’a Çanakkale Boğazı’ndan değil, Türk’ün tarih şuuruna çaktırmadan, iğfalin lâstik pabuçlarıyla sessizce ve hırsızca girmek hayalleri doğdu. Başta UNESCO olmak üzere, milletlerarası kültür teşekkülleri vasıtasıyla Ayasofya semtinde bir (Citè Hitorique=Tarih köşesi) vücuda getirmek teşebbüslerine girişildi. UNESCO Paris merkezinin, bir zamanlar İdare Heyetinde bulunduğum millî ko- misyona kadar intikal eden gayretlerinde Bizanti- nologların tesiri başta geliyordu. Komisyonda teklifi reddettirmeye muvaffak olduk. Fakat merkez ısrar ediyordu. Bu teşebbüse muvâzi olarak bir de, Ayasofya ve civarını Vatikan gibi serbest ve müstakil bir bölge halinde ve Patrikhaneye bağlı bir ruhanî merkez şekline sokma gayretleri devam etmektedir. Bu gaye için İskenderi’ye Patrik’inin İstanbul’a geldiği, Yeşilköy Hava Meydanında Rum metropolitleriyle konuştuğu malûmdur. Gazeteler bu metropolitlerin Peyami Safa Ayasofya   307 hava meydanına dinî libaslarıyla ve Türk kanunlarına aykırı olarak gittik- lerini de yazmışlardı. Patrik buradan Moskova’ya uçtu ve İstanbul’daki te- masının neticelerini Moskoflara sun- du. Sovyetlerin de desteklediği bu pla- nın, İstanbul’u, gayr-i askerî tertiplerle ele geçirmenin ilk merhalesi olduğu muhakkaktır. Din mücadelelerinin sona erdiği bir dünyada yaşadığımıza inanmak gaf- lettir. Kıbrıs dâvasında da Ortodokslu- ğun oynadığı büyük rol gözönündedir. Ayasofya’nın müze haline getirilmesi Hıristiyanlığın İstanbul üzerindeki emellerini bertaraf etmemiştir. Bilâkis cesaretini artırmış, kışkırtmış ve az- dırmıştır. Geçenlerde Athenagoras’ın, Patrikhaneyi kendi muhafızlarıyla korumak için giriştiği teşebbüsler de aynı cüretli planın adımlarından biriy- di. Ayasofya’nın tekrar cami haline gelmesini isteyenlerin emellerini yo- bazca bir hayal sanmak da gafletlerin gafletidir. Fatih yobaz değildi. Hıristiyanlığa verdiği imtiyazlar bunun delilidir. Fakat Ayasofya minârelerinden yükselecek ezan sesinin bu şe- hirde İslâm-Türk hâkimiyetini ebedileştireceğini biliyordu. Beş asır sonra torunları arasında bunu unutanların bulunabileceğini tahmin edemezdi. Babamla beraber tekrarlayayım: Giranhâb-ı gafletsin ey kavm uyan, Uyan, belki bir devr-i makûs olur. Ezanken bu sesler uyan, korkarım, Vatan bir taningâh-ı nakûs olur, Bizi rûh-î pâk-i Muhammed bile, Görür Arş-ı Âlâda me’yus olur. Uyan, artık ey halk, tâkey sükût!.. Bu samtın sonu bank-i efsûs olur, — İsmail Safa KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 308  1894, Abdullah Frères’in objektifinden. Beyazıt Kulesi’nden Ayasofya-i Kebîr Camii, Darülfünûn, Kapalıçarşı, Nuruosmaniye ve Sultan Ahmed Camii’nin görünüşü. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. Ayasofya   309 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 310  İbrahim Hakkı Konyalı, “Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, ss. 6-7. Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya İbrahim Hakkı Konyalı Bizans Çökerken… Medeniyet dünyası İstanbul’daki ve çevresindeki Bizans tarihinin mimarî âbidelerini Türklere borç- ludur. Eğer Bizans’ın can çekişme devri (koma hali) biraz daha uzasa idi, ayakta tek bir Bizans âbidesi kalmayacaktı. Başta Ayasofya olmak üzere hepsi yerlere serilecekti. Bir devlet çökerken bütün kıymetleriyle yıkılır. Geniş sınırlı Bizans devleti avuç içi kadar küçük bir üçgen kale duvarları içine hapsolmuştu. Yeter dere- cede askeri yoktu, parası yoktu, fen ve sanat adam- ları, mimarları yoktu. Âbide mahiyetindeki bütün eserler harıl harıl yıkılıyordu. Jüstinyen’in açılış tö- reninde Hz. Süleyman’a: “Ey Süleyman senin mâbedini geçtim!” diye ba- ğırdığı Ayasofya’sı harap bir halde idi. Ayakta dura- mıyordu. Bizans İmparatoru, Fatih’in babası İkinci Murad’a müracaat etti. Tamiri için mimar istedi. Ali Neccar isminde bir mimar gönderildi. Bu, Ayasof- ya’ya birçok payandalar vurdu. Ana kubbesini çök- mekten kurtardı. Rivayete göre, nasıl olsa Türkler’in eline geçeceğine inandığı bir mâbedin, Kıble tara- fındaki bir payandasını da bir minâre küpü şeklinde yapmıştır. Fatih İstanbul’u alır almaz, perişan ve harap mi- marî eserleri kurtarmak için büyük emek ve para harcamıştır. Bizans’tan arta kalan kilise, manastır, havra gibi harap âbideleri cami, mescid, medrese imarethane ve tekke gibi ibadet, irfan ve sosyal yar- İbrahim Hakkı Konyalı Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya   311 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 312  dım müesseseleri halinde yaşatmak için muzaffer kumandanları arasın- da bir yarış açtı. Fatih, hepsi de yerlere serilmek üzere olan altı kiliseyi ca- miye, imarete ve medreseye çevirmiştir. Ayasofya bunların başında gelir. Mimarî Eserlerin İhyası Fatih, yıkılan Bizans’ın âbidelerini kendisinin ve fetih arkadaşlarının nasıl kurtardıklarını ve bunların ömürlerini nasıl uzattıklarını vakfiye- lerinde uzun uzun anlatmıştır. Topkapı Sarayı’nda Hazine Kütüphane- si’nde 1825 numarada kayıtlı bulunan 149 sahifelik kitap halinde Arapça vakfiyesinde şehrin ibadet, bilgi, sosyal yardım ihtiyaçlarını karşılamak için nasıl çalışıldığı pek açık görülüyor. Vakfiyeden öğrendiğimize göre, fetih sırasında Ayasofya her tarafından kötü ve tufeyli binalarla örümcek ağı gibi sarılmıştı. Vakfiyenin girişinde, tescil eden kadı, Fatih’i yeryüzünün en büyük sultanı, yüce hâkanı, milletlerin dizginlerini ellerinde tutan en âdil ve âlim hükümdarı, kerem ve sehânın yüceliklerine çıkmış, kendisine itaat edilmesi, eserlerinin kıyamete kadar iyi saklanması vacib olan bir halifesi olarak gösterdikten ve Sultan Osman’ın yedinci “dedesi” olduğunu kay- dettikten sonra bir şairin Arapça dört mısrasını yazıyor. Bu mısralar dili- mize şöyle çevrilidir: “Dediler ki! Ebü’l-Feth Osman’dandır. Ben onlara dedim ki: Ömrüme yemin ederim ki, asla öyle değildir. Lâkin Osman ondandır. Nice babalar vardır ki, şeref sahibi oğulları onlara üstün olmuştur: Allah’ın Resulü’nün (Hazret-i Muhammed) Adnan’dan yüce olduğu gibi.” Fatih’in Ünvanları Vakfiyede Fatih için bunlardan başka tam dört sahife halinde, cidden lâyık olduğu mübarek vasıflar sıralanmıştır. Ben de bazılarını alıyorum. “Mü’minlerin emiri, müslümanların önderi, gazilerin ve mücahidlerin efendisi, âlemlerin Rabbinin teyidiyle müeyyed; Mennan olan Allah’a güvenen; din, dünya, devlet, hilâfet ve saltanat göklerinin güneşi; feth ve nusret babası; Arap ve Acem hükümdarlarının efendisi; Benî Asferin bo- yunlarını yeşil kılıcıyla vuran, siyaha ve kırmızıya sultan olarak gönde- rilen, bazan kılıcıyla, kargısıyla, bazan mukni delillerle, hikmet ile, tatlı sözlerle insanları Allah yoluna çağıran, muarızlarıyla en güzel şekilde sa- vaşan, bu suretle İslâm dinini teyid eden.” Ayasofya’nın Yeri Fatih, vakfiyesinde vakfettiği Ayasofya’yı sınırlandırırken, mabedin o günkü durumu pek güzel anlaşılıyor. Vakfiyesinde mabed (Nefis Kilise) şeklinde geçer. Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya   313 Mâbed, yeni Sultanî Kale civarındadır. Doğusunda Sultanî Kilise, Kıble tarafında umumî yol, İsmail oğlu Ahmed’in, İlyas oğlu Musa’nın, Azatlı Abdullah oğlu Yusuf’un, Ahî Mahmud oğlu Hasan’ın binaları, Ayasofya imamının oğlu Ali’nin, Dellâl İshâk oğlu Mustafa’nın yapıları ve saatçı Hacı Mehmed’in oğlu Hamzabâl’ın oturduğu Sultanî Kilise ve Kuzeyinde Ayasofya ile medresesinin arasındaki üstü kapalı yol, Çelebi Sultan Meh- med’in kızı Selçuk Hatun’un mülkü vardır. Ayasofya’ya ayrıca 25 kadar dükkân yaptırılmıştır. Fatih Ayasofya’nın kuzeyine “Tetümme” dediği iki katlı muhteşem bir medrese, Kuzey Batı tarafına da bir mektep yaptırmıştı. Bu mektepte yal- nız yetim çocuklar okuyacaklardı. Fetih şehidlerinin çocukları… Eğer ye- tim çocuk olmazsa, buraya yoksul kişilerin çocukları alınacaktır. Cumhuriyet Devrinde Ayasofya Ayasofya’nın Kıble tarafında bize kadar gelen bir kilise daha vardı. Fa- tih’in medresesi bize kadar gelmişti. Benim tavsiyemle burası “Kimsesiz- ler Yurdu” haline getirilmişti. Bizansperestlerin, Ayasofya etrafında Türk ve İslâm mimarî eserlerini bırakmamak hususundaki şiddetli ve korkunç saldırıları neticesinde bu eşsiz Fatih yâdigârı, bir papaz olan Profesör Şinayder’in yeraltı araştırma- ları için İstanbul Müzeler Umum Müdürü Aziz Ogan zamanında yıktırıl- mıştır. Yeri gelmişken burada şunu da önemle kayd etmek isterim: “Eski eserlere saygı gösterin!” diyen ve vicdan hürriyetine, İslâm’ın is- tediği çapta müstesna bir yer veren, vakfiyesinde ‘halife’ olarak tavsif edi- len Fatih, Ayasofya mozayıklarına el sürdürmemişti. Salipler bile olduğu gibi duruyordu. Sultan Abdülmecid zamanında salipler çiçek haline geti- rilmiş, tasvirlerin üstleri kapatılmıştı. Fatih yâdigârı bu eşsiz mozayıklar son otuz sene içinde tehlikeli bir surette hırpalanmış, ömürleri ve muka- vemetleri azalmıştır. Sıcak Ekmeklerle Açılan Salipler Vitemor (Thomas Whittemore) isminde Amerika’lı bir papaz, salipleri ve tasvirleri açmak için çok iptidai ve tehlikeli bir iş yapmıştır. Kapanmış mozayıkların önlerine perdeler çekerek sabaha yakın müzeye arabalar- la gelen sıcak ekmekleri mozayıklara yapıştırıp çekmek suretiyle bunları açmıştır. Mütehassısların anlattıklarına göre bunu yaparken de mozayık- ların bina ile olan iltisakları bozulmuştur. Mozayıkların az bir zaman son- ra dökülmelerine müsait bir durum hazırlanmıştır. Vitemor bu işi çok gizli yapardı. Ben gazeteci olarak uzun bir takipten sonra bunu öğrenmiş ve Son Posta gazetesinde tehlikeyi geniş muhite ta- nıtmıştım. Fatih’in, İkinci Selim’in, Mimar Sinan’ın göz bebekleri gibi saklayarak bize kadar, yirminci asır medeniyetine kadar getirdikleri Ayasofya son KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 314  30 sene içinde büyük ve korkunç taarruzlara uğramıştır. Minârelerinden ezan sesleri kesilmiş, minâre şerefelerinde nurdan bilezikler halindeki çı- rağları söndürülmüş, içi müflis dükkânları gibi soyulmuş, yekpare secca- deleri gelişi güzel makaslarla kesilerek şuraya buraya dağıtılmıştır. İçine mürtedliğin kasvetli ve kara ruhu getirilmek istenmiştir. Türkçe Vakfiye Fatih’in Türkçe vakfiyesinde Ayasofya’nın ve altı kilisenin camie tahvil edilerek kıyamete kadar böyle kalmaları Allah’tan niyaz olunurken şöyle söyleniyor: “Yıktı hezar bütgedeyi mescid eyledi. Nakûs yerlerinde okuttu ezanları” Vakfiyeyi tescil eden kadı, burada şu mânâya gelen Arapça bir beytin- de şöyle yazar: “Onun daha birçok himmet eserleri vardır ki, en büyüklerinin bile sonu yoktur. Onun en küçük himmeti dünyadan büyüktür.” Bundan sonra İstanbul’da yaptırılan cami, mescid, medrese, mektep han, hamam, kervansaray, bedesten, vesaire sayılmaktadır. 50 Kişilik Kadro Fatih vakfiyesinde yalnız Ayasofya Camiinin hizmetine tam 50 kişilik muazzam bir kadro tahsis etmiştir. Bunlar şunlardır: 1 İmam, 1 Hatip, 9 İyi sesli hâfız 20 Kur’ân okuyan, 1 Tehlilci, 1 Tehlilciler başkanı, 6 Müezzin, 1 Muarrif, 1 Muvakkit 1 Müfettiş 1 Noktacı 4 Kayyum. Bunlardan başka devamlı tamiratını yapmak için mimar, suyolcu, kur- şuncu gibi fen ve sanat adamlarına da iş ve hizmet vermiştir. Fatih Ayasofya’yı sağlam ve temiz bir ibadethane halinde tutmak için böyle geniş bir kadro vermişti. Yanındaki medresesinin ve mektebinin hocaları, kalfaları, mu’idleri ve diğer müstahdemleri bu yekûna dahil de- ğildir. Müze halindeki mâbedin kadrosu buna nazaran hiçtir. Ayasofya Camii büyük ve kalabalık kadrosu ile yirminci asrın son yarısına kadar pırıl pırıl, tertemiz bir halde gelmişti. Artık alnına irtidat yaftası asmak istiyorlar. Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya   315 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 316  Fatih’in Vakfiyesi Fatih İstanbul’u aldıktan sonra camiye çevirdiği, kıyamete kadar cami olarak kalmasını şart koştuğu ve Arapça vakfiyelerinde “El Kenisetü’n-ne- fisetü’l-mevsûmeti bî Ayasofya” şeklinde vasıflandırdığı Ayasofya’yı, ya- nına yaptırdığı medreseyi ve mektebi, yaşadığı müddetçe kendisi idare edecektir. Yâni mütevelliliğini kendisi yapacaktır. Ölümünden sonra tev- liyet en iyi erkek evlâdına geçecektir. Bu nesiller boyunca böyle devam edecektir. Arapça vakfiyenin tevliyet şartlarını tesbit eden satırlarını di- limize çeviriyorum: “Mütevelliliği, aziz ruhu kendisine arkadaşlık ettikçe nefsi için şart koşmuştur. Allah onun ömrünü uzun ve geniş etsin. O’nu bütün âfetler- den korusun. (Âmin) “O, Ayasofya’yı ve yeni tesislerini dilediği gibi idare edecektir. İsterse verdiği vazifeleri, maaşları ve tahsisleri artırabilecek, dilerse indirecek- tir. Bunu da nefis kiliseyi (Ayasofya’yı) çok iyi istediği gibi yönetmek için yapacaktır. Doğu ve Batı sultanları üzerine gölgesi uzanan, bütün halka, nimetleri ve iyilikleri serpilen Sultan ömrünü tamamlayıp Rabbine yük- seldiği zaman Ayasofya’nın mütevelliliği nesiller ve kuşaklar boyunca en iyi erkek evlâdına verilecektir. Allah onları, şerefli vârislerini kıyamete ka- dar eksik etmesin. Ama bâki ancak Sâmed olan Allah’tır. Herşey fânidir. Evlâdından ve torunlarından hiç kimse kalmazsa, o vakit bu saltanat ma- karrına hâkim olan ve memleket tahtına oturan kişi, benim mütevelliye- timi üstüne alacaktır. O, Ayasofya’nın koyduğum şartlara göre idaresini, dindar, her cihetle kendisine güvenilebilir, mütevelliliğe nezarete ehil bir kimseyi bu işe memur edecektir.” Allah’tan başka her şeyin fenâ bulacağına inanan ve cami olarak vak- fettiği Ayasofya’nın kıyamete kadar böyle devam etmesini sağlamak için kanunî müeyyidelerin hüküm süremediği zamanları da gözönüne alan büyük Sultan, vicdanlara müracaat ve şartlarını yerine getirmeyenlere inkisar ediyor. Ayasofya Kıyamete Kadar Camidir Biz, Arapça vakfiyesinin bu kısmını da dilimize çeviriyoruz: “Yerler ve gökler devam ettiği müddetçe benim vakfettiğim şeyin (Aya- sofya’nın) bu vakfiyemde koştuğum şartlarımı kimse değiştiremez, boza- maz. Koyduğum esaslar birer kanundur. Bunların bir tek noktasını kimse ne eksiltebilir, ne de çoğaltabilir. Bunları yapmak Allah’ın haram kıldığı şeylerdendir. Koyduğum şartların ve esasların muhafazacısı Allah’tır. O Allah ki, Levhin, Kalemin, Arşın, Kürsî’nin yerlerin ve göklerin hâlıkı ve muhafızıdır. “Nefis Kilise (Ayasofya) kıyamete kadar cami olarak, vakfedilmiştir. Bunu Allah’a, âhirete, O’nun heybetine inanan hiçbir yaratık, –Sultan ol- sun, hâkim olsun, bir mütagallibe olsun– değiştiremez. Vakıf şartlarını kim değiştirirse, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların ve lânet edenlerin Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya   317 lâneti onların üzerlerine olsun… Onlar hiçbir zaman hafiflemeyen azap içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve onlara şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın!” Fatih İstanbul’u aldıktan sonra bir zeytin ormanlığı halinde bulunan Bizans’ın eski akropolünün (Sarayburnu’nun) yerine yeni sarayını (Top- kapı Sarayı’nı) yaptırırken de eski ve harâp patrikhânenin eşiğindeki Aya İrini Kilisesi sarayını kuşatan sûr içine almıştır. Vakfiyesinde bu kiliseye Fatih, “Kenise-i Sultaniyye=Padişah Kilisesi” diyor. Aya İrini Kilisesi sultanî vasfına lâyık bir hale gelmiş ve sonra burası Osmanlı Devleti’nin bir cephânesi haline getirilmiştir. Burada eski ve ta- rihî silâhlar, dede yâdigârları, harb ganimetleri, kitaplar, mübarek ema- netler de saklanırdı. Burası Osmanlı İmparatorluğunun bir hazinesi, yeni deyimle bir müzesi idi. Aya İrini Kilisesi, Türklerin İstanbul’da ilk askerî müzeleri idi. İkinci Cihan Harbine kadar da müze idi. Korkunç Tahripler Ayasofya’yı kilise ve Aya İrini’yi patrikhâne yapmak isteyen Bizans- perestler, korkunç mason teşkilâtı İkinci Cihan Harbinde askerî müzeyi buradan çıkartmışlar, senelerce Niğde’nin harap ve rutubetli kilise bod- rumlarında İslâm ve Türk eserlerini çürüttükten sonra da Türk’ün mazisi ile, tarihi ile, dini ile, güzel gelenekleriyle alâkasını kesmek için İstanbul’a getirdikleri müze eşyasını Maçka Silâhhanesi’nin bir sarnıç halindeki bodrumlarına ve sonra eski Harbiye Mektebinin bir spor salonuna attır- mışlardır. Maksatları eski ve tarihî eserleri yok etmek suretiyle Türk’ün diniyle, mukaddesatıyla, eski eserleriyle bağlarını koparmaktır. Şimdi ahirete göçmüş olan bir Hariciye Vekili bir ara İstanbul’daki Rum ekalliyetinin reylerini partisine kazandırmak için Aya İrini’yi patriğe vâ- detmişti. Ben bunu şiddetli bir seri yazımla millete duyurabilmiştim. Ama göçebe halinde bulunan Askerî Müzeyi bir türlü buraya getirtememiştim. Bu bina tâmir edilmiştir. Hâlâ bomboş durmaktadır. Bizansperestler eski vaadlarını tutmuş olmak için burasını boş tutuyorlar. Askerî müzemizi çürütüyorlar… Patrikhâne varlığını kurtaran ve bu- güne kadar yaşamasını sağlayan Fatih’in harîm-i ismetine, sarayının için- deki Sultanî kilisesine göz koymaktan çekinmiyorlar. Orasını patrikhâne, Ayasofya’yı da kilise yapmak hususundaki ham hayâllerinden vazgeçmi- yorlar. Hergün gazetesinin sahibi ve başmuharriri Sayın Faruk Gürtunca Ati- na’dan birçok Yunanca kitap getirtmiştir. Bunların arasında Yunan mek- teplerinde okutulmak için yazılmış Ayasofya ve Bizans adlı bir kitap da vardır. Yunanlılar çocuklarına “Bizans’ı alacağız, Ayasofya’yı kilise yapa- cağız!..” diyorlar. Fatih vakfiyesinde, Sultanî kilisesini bu hale getirenlere de lânet edi- yor. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 318  100 yıl öncesinden Basil Kargopoulo’nun objektifinden Ayasofya-i Kebîr Camii’nin içten kıble istikameti, 1902. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. Fatih’in Vakfiyesi ve Ayasofya   319 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 320  Eşref Edib, “Ayasofya Meselesinin Etrafındaki Esrar”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 10; Yeni İstiklal, Sayı: 203, 30 Haziran 1965, s. 6. Ayasofya Meselesinin Etrafındaki Esrar Eşref Edib 1950’den bu yana, memleketimizde demokratik rejimin teesssüsünden cesaret ve kuvvet alan müs- lüman Türk milleti Ayasofya Camii’nin ibadete açı- lacağını ümit edip durmuştur. Fakat, aradan geçen uzun yıllara rağmen halkımızın bu ümidi gerçekle- şememiştir. Senelerden beri muhtelif yerlerde elli, altmış metre uzunluğunda binlerce imzalı dilekçeler hazır- lanmış; hükûmete, Meclis’e, basına verilmiş; mebus- lar zaman zaman bu mevzuda konuşmalar yapmış, gazeteler devamlı neşriyatta bulunmuş, hukukçular mâbedin ibadete kapalı olmasının kanunlara aykırı düştüğünü beyan etmiş, gençlik miting ve yürüyüş- ler yapmış, fakat bütün bu haklı isteklere ve milletin feryadına rağmen cami bir türlü ibadete açtırılama- mıştır. Bunun elbette bir sırrı olmak lazım. Demek, bu mabedin ibadete, İslâm ibadetine açılmasını iste- meyen bir kuvvet var ki, buna mâni oluyor. Bu kuv- vet nedir? Şahıs mıdır, gizli bir teşekkül müdür? İn midir, cin midir! Karakoncolos mudur! Yoksa zihin- lere yerleşen bir vâhime, yüreklere sinen bir korku mudur! Öyle bir muamma ki, kimse halledemiyor. Belki hükûmet de hakikati izah edebilecek vaziyette de- ğildir. Belki söylenemeyecek bir sır vardır. Hiç ol- mazsa, bunu bildirse! Belki mâzur görülür. Herkes de ümidini keser, üzüntü ve ıztıraptan kurtulur. Artık yalvarıp yakarmaktan, kanunî, hukukî Eşref Edib Ayasofya Meselesinin Etrafındaki Esrar   321 maddeler ileri sürmekten vazgeçmeli de mabedin bu hale getirilmesinin sebep ve illetleri üzerinde durulmalı. Bu işi bu hale getirenlerin bazıları bugün hayattadır. Bilhassa CHP’nin ünlü lideri İnönü’nün Başbakanlığı zamanında burası mabetlikten çıkarılmış, Hey’et-i Vekile kararı ile kapılarına kilitler asılmıştı. O zaman Celâl Bayar ile Şükrü Kaya da Hey’et-i Vekile’de idi. Bu kararnâme, Resmî Gazete’de neşredilmedi. Bugün Meclis’te bulunan mukaddesatçı milletvekilleri zahmet ederek Kavanin Dairesinden bunun suretini alabilirler. Elbette orada ne sebeple mâbedin kapatıldığı yazılıdır. Hayatta olanlardan da izahat isteyebilirler. Ne gibi “Masla- hat İcabı” böyle yapmışlar! Milleti tenvir etsinler. İşte işin bütün ipuçları, sırları onların elindedir. O sebeple, o “İcabı Maslahat”lar hükûmetçe, Meclisce düşünüldü mü, hâlen devam ediyor mu, zâil oldu mu? Nazar-ı mütalaaya alınsın. Bu işle meşgul olanlar asıl ana meseleyi bırakıp teferru- at ile uğraşıyorlar. Bu, çok ciddi bir meseledir. 500 senelik bir İslâm mabedi, mabetlikten nasıl çıkarılmış. Bu husus niçin anlaşılmasın? Niçin kapalı kalsın? Millet de, tarih de bunun sırrını bilmelidir. Bu, öyle gelişigüzel yapılmış bir iş değildir. Mühim ve derin sırları olsa gerek. Bu hususta Erkân-ı Harbiye ar- şivlerinde bir rapor vardır. Merhum Bulgaristanlı Avukat Halil Bey bu hadisenin mahiyetini buna tekaddüm eden teşebbüsleri, bu raporda uzun uzadıya izah etmiştir. Halil Bey’in bu raporuna göre, Ayasofya’nın camilikten çıkarılıp müzeye tahvili o zaman Bulgaristan’da toplanan “Bizans Âsarını İhya Kongresi”nde kararlaştırılmıştır. Birçok mis- yonerlerin iştirak ettiği bu kongreye İnönü bir milletvekili- ni murahhas olarak göndermişti. Bu iş, o zaman gizli tutul- du. İnönü, Celal Bayar, Şükrü Kaya bu işi hazırlamışlardı. Sofya’daki kongreye gönderilen milletvekili kongre kara- rını İnönü’ye getirdi. Sonra gizlendi. Aradan çok zaman geçmeden koca İslâm mabedi, paldır küldür camilikten çıkarıldı. Bizans müzesi oldu. Bu koca İslâm mabedi camilikten çıkarıldığı, Bizans eserlerine hangar yapıldığı zaman, dünyanın hiçbir yerin- de misli ve benzeri olmayan o muazzam lehvalar, “Allah” ve “Muhammed” ve “Ashab-ı Kiram” levhaları yerlerinden sökülüp indirilmiş; mabetten çıkarılıp bir köşeye atılması- na, yahut kimbilir ne yapılmasına karar verilmişti. Fakat bu, muazzam levhaların kapılardan çıkarılamaması “ilgili- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 322  lerin” çok canlarını sıkmıştı. Bazıları levhaların parçalanarak çıkarılması- nı ileri sürmüşlerse de müslümanların kalbine hançer sokacak kadar ağır olan bu harekete cesaret edememişlerdi. Bu muazzam nefis âbideler toz toprak içinde bir tarafa atılmış, diğer taraftan da, levhaların asılı bulun- duğu yerlerdeki Bizans putları kemâl-i îtina ile restore edilmiş, meydana çıkarılmış, bu suretle Bulgaristan’da toplanan “Bizans Âsârını İhya” kong- resinin kararı ve Bizans eserleri ihya edilmişti. Orası müze de olsa bu nâdide, bu cihandeğer levhalar, âsâr-ı atika ve nefise diye orada durabilirdi. Ne müthiş bir taassup eseridir ki, bunlar, harice atmak, parçalamak mümkün olmayınca, nihayet toz toprak içinde bir köşeye atılmışlardı!* _____________ * Senelerce yerlerde duran bu levhalar, nice zaman sonra bazı himmetli kişilerin marifetiyle tekrar yerlerine asılmıştır. Zavallı Ayasofya!   323 Cevat Rıfat Atilhan, “Zavallı Ayasofya”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi ilavesi, 29 Mayıs 1970, s. 11. Zavallı Ayasofya! Cevat Rıfat Atilhan B undan on üç buçuk asır önce çöllere ve Arap ya- rımadasına göklerden bir nur indi. Bu nur karan- lıkları yırttı ve bütün insanlığın istikbalini aydınlattı. Cehalete harp açtı ve yer yüzündeki tekmil insanlar için bir saadet ve refah yolu gösterdi. Bu, medeniyet-i Muhammediye idi. Bu nur, Allah’ın en sevgili kulu ve Resûlü olan İslâm’ın büyük Peygamberi idi. Onun her biri bir hikmet olan güzel sözlerinden, hadîs-i şe- riflerinden biri de, Kostantiniye’yi feth edecek emîrin ve askerin şanını tebcil eden mübarek bir cümle idi. Bu hadîs-i şerifin ardından, nice nice eshab-ı Mu- hammed, nice nice kahramanlar İstanbul surlarına dayandılar, dövüştüler ve şehid düştüler. Bunların en büyüğü İstanbul’umuzun manevî fatihi olan Halid Ebâ Eyyübe’l-Ensârî Hazretleridir, nice müslüman- lar onun mübarek kabr-i şeriflerine yüz sürerek feyz alır ve gönüllerini aydınlatırlar. *** Aradan uzun asırlar geçti. Osmanlı Türkleri Li- va-yı İslâm’ı yeryüzünün her köşesine götürmeye başladılar. Yeni ve haşmetli devlet kurdular. Bu sıra- da Manisa sarayında Osmanlı veliahdı ve müstak- bel İstanbul fatihi Şehzade Mehmed yaşamaktadır. Mehmed Bey, her dâhî genç gibi fazla ateşli, ele avuca sığmaz bir delikanlı idi. Kendisini okutmaya gelen hocaları atlara bindirir, kırbaç atar ve hocaları- nı düşürerek ondan zevk alırdı. Babası Sultan Murad Han, bu halden şikayetçi idi. Çareler aramaya ve oğ- luna iyi bir tahsil verdirmeye çalışıyordu. Hakana şu tavsiyede bulunuldu: Cevat Rıfat Atilhan KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 324  “Molla Gürânî kulunuz bu işi yapar, efendimiz!” Ve oldukça zorlukla Molla Gürânî bu vazifeyi üzerine aldı ve Manisa sarayına vardı. * * * Büyük ve heybetli âlim ve din adamı Molla Gürânî, Manisa sarayında Mehmed Bey’in odasına girdi ve hiçbir teşrifata lüzum görmeden söze başladı: “Mehmed! Sen de, ben de Murad Hanın tebaasıyız. Seni okutmaya gel- dim: Derslerine dikkat edersen ne âlâ! Aksi takdirde –cübbesinin yenin- den çıkardığı gibi kızılcık sopasını göstererek– seni döverim” dedi. Adına Mehmed Bey denilen dâhî ve asîl delikanlı, heybetli hocasının tesirinde kaldı. Ve çok kısa bir zamanda öyle şeyler öğrendi ki, birkaç dil konuşmaya başladı. İstanbul’u muhasara eden büyük topların balistik hesaplarını o yaptı. Macar döküm ustalarının döktükleri toplar çatlıyor- du. Sultan Mehmed’in topları mükemmeldi. Dik mahrekli havan topları- nı o icad etti. Fatih Sultan Mehmed Han kısa bir Mayıs gecesi, tam teçhizatlı donan- masını karadan Haliç’e indirdi ve saymakla tükenmez harikalar ve men- kıbelerle, büyük Peygamberimizin müjdelediği Kostantiniye’nin fethi ona ve Müslüman Türkler’e müyesser oldu. Bu ciltlerle kitaba sığmaz zaferler, menkıbeler ve saymakla tükenmez bu muazzam tarih ve muhteşem zaferin bir âbidesi vardır: Ayasofya… Hak dinine mensup milyonlarca insan, onun zeminine beş yüz yıl baş koydu, secdeye kapandı. O, artık fethin yıkılmaz bir heykeli ve bir âbidesi olmuştu. Türk, Birinci Dünya Savaşında harbi kaybedip müttefik kuvvet- ler İstanbul’a girdiği halde, hiçbir kuvvet Ayasofya’yı işgale cür’et edeme- di. O mukaddes mabedin asırlar görmüş bir dokunulmazlığı vardı. Evet, Fatih Sultan Mehmed, büyük anlayışla garba ve haçlılara bir ders vermiştir. Ortodoks kilisesini yerinde bıraktı, fakat bir şart koştu: Patrik olacak zatın, Türk bayrağının dalgalandığı bir şehirde doğmuş olması lazımdı. Bunda ne ince bir zekâ ve siyaset vardı. Anlayanlara… Patrik Athenagoras, Amerika’daydı. Yanya’da doğmuştu. Amerikalılar’ı memnun etmek için ona bir kulp takıldı. “Patriğin doğduğu zaman Yan- ya’da Türk bayrağı dalgalanıyordu.”, denildi. Büyük deha, büyük hükümdar sefere çıkmış, Gebze civarında Sultan Çayırı’na ulaşmıştı. Sefer hangi semte idi kimse bilmezdi bunu. O tarihte İtalya çizmesinin topuğundaki Otranto’da Türk bayrağı dalgalanıyordu. Belki onu tamamlayacak, belki daha ilerilere gidecekti. Karargâhta bir gece hastalandı. Hususi doktoru İtalyan Yahudi dönmesi Maestro Jakobo (Yakup Paşa) büyük insanı Akva Tufana denilen nebatın zehiri ile zehir- leyerek öldürdü. İşte Ayasofya’nın hazin âkıbetini en kısa yoldan böyle bir çerçeve içi- ne aldık. O büyük hükümdar öldüyse eserleri yaşayacaktı. Bu eserlerin en büyüğü olan ve zaferler heykeli gibi şehrin ortasında duran Ayasofya, Zavallı Ayasofya!   325 günün birinde –bir aşağılık duygusu eseri mi, yoksa bir günahımızın kefareti olarak mı ve- yahud bilemediğimiz bir sebepten mi– kapı- larını ibadete kapadı. Her Kadir gecesi on binlerce insanın gece- lediği ve tekbirlerin kubbeleri çınlattığı o mu- azzam mabette “Allah” sesi duyulmaz oldu. Büyük bir tarih üstadından şunu işittim: Bir aşağılık insan, Papanın İstanbul mü- messiline bu hadiseden memnun olup olma- dığını sormuş, aldığı cevap şu: “Kat’iyyen!.. Ayasofya’da, Allah’ın binlerce kulu ibadet ediyordu. Siz ona mâni oldunuz. Hiç de iyi etmediniz.” * * * Bu kadar da değil, bir yandan Ayasofya’ya kilit vururken, öbür yandan da memleket- te yeni yeni Hıristiyan kubbeleri doğurduk. Ayasofya’nın minâreleri sustu. Şu, en karan- lık mütareke günlerinde, mağmum gönüller oradan yükselen ezan sesleriyle maneviyat- larını ve imanlarını takviye eder, müteselli olurlardı. Bu ezan sesleri ve onun tutuşturdu- ğu gönüller, İstiklal Savaşı mucizesini mey- dana getirdi. Ne yazık ki, bu kapanış İstiklal Harbinden evvel değil, zaferden sonra ol- muştur. Lozan’da bunun gibi daha nice nice maddelere boyun eğdik. Sanki mağlûb olan Yunanlılar değil de bizmişiz. Barbar müs- tevlilerin, son nefere kadar leşlerini denize döken, ülkesinin en zengin yerleri yakılıp yı- kılan, insanları kahpece öldürülen bir millet için bu aczin ve mağlûb için bu zaferin bir misli daha dünyada yoktur. Ve bu şeamet zincirinin son halkası Aya- sofya! Yahudiler, büyük hakan Fatih Sultan Mehmed’in kahpece canına kıydılar. Biz de sembolünü ve âbidesini yıktık! Yazıklar olsun! NOT: Merhum Üstad Cevat Rıfat bu yazıyı Yeni İstiklal’de neşredilmek üzere kaleme almışlardı. De- ğerine binaen tekrar basıyor ve bu vesile ile kendisine Hakk’tan rahmet diliyoruz. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 326  Ayasofya   327 Ali Ulvi Kurucu, “Ayasofya”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi ilavesi, 29 Mayıs 1970, s. 11. Ayasofya Ali Ulvi Kurucu Ürperdi hayâlim, bu nasıl korkulu rûya?.. Şaştım, neyi temsil ediyorsun, Ayasofya?.. Çöller gibi ıssız, ne hazîn ülke muhîtin, Yâd el gibi, yurdunda garib olmalı mıydın?.. Beşyüz senelik bezmine ermekti ümîdim. Çöller gibi sessiz, seni ben görmeli miydim?.. Bayram, Ramazan, Cum’a, mübârek gecelerde, Âvize değil, mum bile yanmaz mı içerde?.. Gâşyolmuş ibâdetlere hayrandı felekler, Tekbirine ses verdi, asırlarca melekler!.. Coşmaz mı denizler gibi, yâdındaki âlem?.. Göklerde melekler, tutuyor hep sana mâtem.. Yâdında bin üçyüz senelik menkıbeler var, Her menkıbe, hicrânına mâtem tutar, ağlar!. Beşyüz sene âlem, seni tehdid ediyorken, Devler gibi düşmanlara, meydân okudun sen!.. Târihimin ömründe, gönüller dolu güldün, Çılgınca esen, bir acı rüzgârla döküldün!.. Paslanmada altın yazılar, âh! O eserler… Kabrinde kan ağlar, bunu gördükçe Kazasker. Ali Ulvi Kurucu İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin Ayasofya’nın iç mekân çizimlerinden. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 328  Fatihleri ağlatmada hâlin, Ulu Mâbed, Yâdın, kanar îmanlı gönüllerde müebbed! Gamlı renklerle örülmüş, ne hazîn çerçevesin, Bir yıkık türbe mi, virâne misin, yoksa nesin? Bak, hayâlimdeki âlem, geliyor vecde yine, Gözlerim daldı; sütunlarla ‘Fetih Âyeti’ne!.. Muhteşem âbidesin: Dînimin ulviyyetine, Remz idin, beş asır ecdâdımızın şevketine!.. Aldı senden beş asır, azmine kuvvet kaleler Yine hep, aynı tehassüsle yücelmiş kuleler. Nerede; yandıkça, Süreyyâlara dehşet vererek, Coşan âvizelerinden yayılan binbir renk!.. Çan sesinden, seni kurtarmış ezanlar nerede? Hani bülbül gibi Kur’ân okuyanlar nerede? O ezanlar, bütün İslâm’a şerefler verdi. Sanki her pencere, lâhuta bakan gözlerdi!.. O ilâhî yüce sesler, yine gelmez mi dile?.. Şimdi artık, işitilmez mi, sönük nağme bile?.. Şimdi Cennet, sana sermez mi yeşil gölgesini; Şimdi hûriler, işitmez mi ilâhî sesini?.. Nice bin hâtıra, gönlümde coşup canlanıyor, O ne parlak görünüş, sanki hayâlim yanıyor! Hutbeler çağlamaz olmuş, şu yeşil minberden, Gamlı bir gölge yayılmakta bugün, her yerden! Gizli bir âh ile artık yanar ağlar mı için? Nice bin derdile kalbin doludur çünkü senin! Hangi eller, sana akşamları, zincir vuruyor? Yüce feryâdını, kimler boğuyor, susturuyor? Sen, ne âlemleri gördün, ne ömürler sürdün Batı dünyasına dehşet saçıyorken daha dün, Ayasofya   329 Gizli kurşunla, habersizce vuruldun mu bugün? Dönmeler, dans ederek yapmada karşında düğün!.. Dehre meydan okuyan, koskoca tarih nerde?.. Ülkeler fetheden erler, yüce Fatih nerde? Seni tevhîde kavuşturmanın aşkıyle yanan, O şehit orduların, döktüğü seller gibi kan, Heder olmuş mu desem, ah! dilim varmaz ki, Bugün onlar bile, mâtem tutuyorlar, belki! Bugün ağlattın eminim, ölüler âlemini, Kerbelâ tutsa gerektir yeniden mâtemini! Tek ziyaretçin olan gün de yol almış gidiyor, Muhteşem kubbeni, zulmette nasıl terkediyor? Cemiyetlerden uzak, çölde mezâr olsaydın, Orda billâhi, mezarlar bile senden aydın!.. Çöllerin, Ay-Güneş, en hisli ziyâretçisidir. Hilkatin Arşa çıkan zikrini her an işitir! Şu perişan denizin inlemesinden duyulan Hıçkırıklarla boğulmuş, tutuşan bir hicran! Çağıdır ağlamanın, ey Ulu Mâbed, ağla, İntikam aldı Frenkler, seni ağlatmakla!.. Dostun ağlarken, o bir yanda da düşman gülsün, Kanamıştır yeniden kalbi, hazin Endülüs’ün!.. Bu elim fâcia, billâhi, yürekler acısı, Müslüman Türk’ün evet, şimdi bu en kanlı yası!.. Ey derin fâcia, manzûmeye sen sığmazsın, Tutuşup yanmada kalbim, seni târih yazsın! KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 330  “Hak Yerini Bulmalı: Ayasofya Tekrar Cami Olmalıdır”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 11. Hak Yerini Bulmalı: Ayasofya Tekrar Cami Olmalıdır! Y üzyıllarca, içinde insanların Allah’ı andıkları bir binanın müze yapılması, hem din hürriyeti- ne bir tecavüz, hem o binaya karşı en alçaltıcı mu- ameledir. Bunun kötülüğünü idrak etmek ve tamir etmek her şeyden önce bir insanlık borcudur. Yeni bir devir açan İstanbul’un fethinin mânâsı Ayasofya’da sembolleşmiştir. Ayasofya Camii Türk gücünün ve zaferinin muh- teşem bir işaretidir. Ayasofya Camii’nin mânâsı İs- tanbul’un Türk’ün olduğu ve Türk kalacağıdır. Ayasofya’yı Müslüman Türk İstanbul’un bağrın- dan koparıp Bizans’a mâl etmek haksızlıktır ve zu- lümdür. Bütün tarihi boyunca hakka hürmet etmiş, en zayıflara bile müsamaha göstermiş olan milleti- miz bu zulme ve cezaya müstehak olacak hiçbir suç işlememiştir. Hukukun her yerde ve her devirde tanınmış ezelî bir kaidesi vardır: “Kimse kendisinin sahibi oldu- ğu haktan fazlasını başkasına devredemez.” Aya- sofya’yı başlangıçta Türk eden ve Müslüman eden karar binlerce Türk şehidinin kanı hakkıydı. Onu Türk’ten alıp Bizans’a bağışlayanlar acaba oranın üzerinde hangi hakka sahiptiler? İnsanların Allah’a ibadet ettikleri bir yerin, zorla ibadet yeri olmaktan çıkarılması vicdan hürriyetine açık bir tecavüzdür ve Anayasa’daki “lâiklik” prensi- binin de çiğnenmesidir. Türk milleti Ayasofya’yı Bizans müzesi yapma- nın taşıdığı zelil aşağılık duygusunu ve yaltaklanma Yeni bir devir açan İstanbul’un fethinin mânâsı Ayasofya’da sembolleşmiştir. Ayasofya Camii Türk gücünün ve zaferinin muhteşem bir işaretidir. Ayasofya Camii’nin mânâsı İstanbul’un Türk’ün olduğu ve Türk kalacağıdır. “ Hak Yerini Bulmalı: Ayasofya Tekrar Cami Olmalıdır!   331 düşüncesini sezecek zekaya ve buna asla gönlü razı olmayacak millî şuur ve gurura sahiptir. Ayasofya’nın müze yapılması onu camiye çevirenleri haksız ve kaba- hatli göstermeye yeltenen bir mânâ taşır. Türk milleti bu mânâyı red ede- cek hak duygusundan ve ecdat saygısından mahrum değildir. Tarihin ve binlerce Türk’ün kanının çizdiği kader keyfi bir kararla ebe- diyyen yok edilemez. Ayasofya’yı Türk mertçe vuruşarak Bizans’tan almıştı. Şimdi o dolam- baçlı yollarla, Türk’ten alınıp Bizans’a verilmiş bulunuyor. Hak yerini bulmalı ve Ayasofya tekrar cami haline getirilmelidir. Bü- tün Türk milleti bunu candan temenni etmektedir. Sadece Müslümanların değil, Hıristiyanların ve Allah’a inanan bütün insanların da bunu istediklerinden eminiz. Zira bir ibadethane, içinde Al- lah’ın anılması için inşa edilmiştir. Onu müze yapmak, gayesinden başka bir işe tahsis etmek en büyük haksızlıktır. Hak, inşaallah, yerini bulacaktır. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 332  Hak Yerini Bulmalı: Ayasofya Tekrar Cami Olmalıdır!   333 I. Dünya Savaşı yıllarında her dönem kalabalık olan Ayasofya Meydanı’ndan Ayasfoya-i Kebîr Camii’nin görünüşü. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 334  “Bizans’ı Hortlatmak İsteyenlere Karşı, Ayasofya Tekrar Cami Yapılmalıdır”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 13. Bizans’ı Hortlatmak İsteyenlere Karşı, Ayasofya Tekrar Cami Yapılmalıdır!.. Ayasofya’yı müze olarak tutmakta ısrar, Yunan emperyalizmine hizmet etmekten başka bir şey değildir. Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karışmıştır, ölmüştür, vârisi de yoktur. Rumlar ve Yunanlı- lar sahte verâset ilâmı iddiasındadır. A yasofya Camii’nin ibadete açılmayıp müze ola- rak kullanılması kanuna aykırıdır. Zira 6570 numaralı kanunda “Mâbedler kiraya verilemez, ibadethane dışında hiçbir maksatla kullanılamaz” denilmektedir. Kanuna aykırı bir durumun devam ettirilmesi hükûmeti sorumlu kılar. * Devletin başındakiler, “Ayasofya Camii tekrar ibadete açılamayacaktır” diyemiyorlar, çünkü bu kanuna karşı olmaktır. “Açılacaktır” da diyemiyor- lar ve böylece dâva hükûmetçe askıda bırakılıyor. * Ayasofya dâvası Büyük Millet Meclisi teşkilâtı içinde ele alınmıştır; Karma Dilekçe Komisyonu bir karara varmak için bazı dairelerin mütalâalarını sormuştur. Bu arada Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Büyük Millet Meclisi Dilekçe Karma Komisyonu’na verdiği cevap bize ışık tutmaktadır. 12 Mayıs 1965 tarih ve 7044-12 numaralı olan bu cevapta şöyle denilmek- tedir. Ayasofya Camii’nin ibadete açılmayıp müze olarak kullanılması kanuna aykırıdır. “Mâbedler kiraya verilemez, ibadethane dışında hiçbir maksatla kullanılamaz”. Kanuna aykırı bir durumun devam ettirilmesi hükûmeti sorumlu kılar. “ Bizans’ı Hortlatmak İsteyenlere Karşı, Ayasofya Tekrar Cami Yapılmalıdır!..   335 “Fatih vakfiyesi oriji- nalinin Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nde bu- lunduğu, “İstanbul’un fethinden sonra Galata, Küçükaya- sofya ve Ayasofya kilise- lerinin bütün Müslüman- ların ibadetlerine tahsis edildikleri, “Ayasofya Camii’nin 24 Kasım 1934 tarih ve 2/1598 sayılı kararname ile müze olarak kullanılmak üzere Millî Eğitim Bakanlığı’na tahsisi uygun görülmüş ol- duğu, “Menşei vakıf olan bü- tün eski eser ve âbidelerin tamir ve restore işleri genel müdürlüğümüzce vazife olarak yürütüldüğü halde Ayasofya’nın etrafının açıl- ması, tamir ve muhafaza masraflarının Millî Eğitim Bakanlığı’nca ödendiği an- laşılmıştır. “Genel Müdürlüğümüz- ce 31 seneden beri fiilen alâkası keşilmiş bulunan Ayasofya’nın müze olarak kullanılmasından sarfı na- zar edilmesi ve cami ola- rak tekrar hizmete girme- si şıklarında, sözü edilen Bakanlıkla Diyanet İşleri Reisliğinin mütalâalarının alınması icabedeceği ka- naatinde bulunduğumuz saygı ile arzolunur.” Rumlar Ayasofya Camii ile pek yakından ilgilenir- ler ve bu muhteşem mâbe- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 336  di benimserler, bunu “Megalo İdea”nın, yani büyük gayenin Bizans İmpa- ratorluğu’nu hortlatmasının timsali sayarlar. Bu emperyalizmin şimdiki adı “Helen Emperyalizmi”dir. Ellerinden gelse bütün dünyaya sahip olmak, bütün dünyada Rumdan ve Yunan- lıdan başka kimsenin kalmamasını isterler, kalsa bile bütün insanların Rumlara ve Yunanlılara köle olmalarını arzu ederler. Yunan veya Helen emperyalizminin ilk gayesi Doğu Trakya’yı, İstan- bul’u, Sakarya’nın ağzından Antalya’ya doğru çizilecek bir çizginin batı- sında kalan Anadolu’yu Türklerden almak, Yunanistan’a bağlamaktır. Ayasofya’yı bir kilise yapmak, Rumlar için bu gayeye ulaşmaktır. * Ayasofya Camii’nin 1934 Kasım ayında bir kararname ile İslâm ibade- tine kapatılmasından ve güya Bizans müzesi yapılmasından sevinenler yalnız Rumlar Yunanlılardı. Kaldı ki buraya şimdi müze de denilemez, zira içinde hiçbir eski eser yoktur, bomboş duruyor. Ancak İslâm mâbed- lerine mahsus halılar, seccadeler ve kilimler kaldırılmış, duvarlardaki veya kubbelerdeki bazı resimler meydana çıkarılmıştır. Bu resimlerden biri İmparatoriçe Zoe’ye aittir ve bu kadın bilhassa ahlâksızlığı ile meş- hurdur, bir mâbedde adının anılması caiz değildir. Oraya lâyık olan eser- ler ancak Allah ve Muhammed ile ilk altı halifenin isimleri yazılı büyük ve muhteşem levhalardır. Onları da çıkarmak istemişler. Belki İslâm Eserleri Müzesine koyacaklardı, fakat kapılara sığmamış. Bir aralık parçalamayı teklif edenler olmuş ama, bereket versin ki cinayetin bu kadar büyüğüne cesaret edememişler. Doğu Roma İmparatorluğu tarihe karışmıştır, ölmüştür vârisi de yok- tur. Rumlar ve Yunanlılar sahte veraset ilâmı iddiasındadırlar. Ayasofya Niçin Açılmalıdır?   337 “Ayasofya Niçin Açılmalıdır?”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 14. Ayasofya Niçin Açılmalıdır? A yasofya’nın cami olarak ibadete açılmasını şu müsbet delillere dayanarak talep ediyoruz: 1. Ayasofya, İstanbul’da ilk camimizdir. İçinde 500 yıla yakın bir zaman müslüman Türkler ibadet etmişlerdir. Tekrar açılması tarihî bir günü yaşat- mak bakımından elzemdir. 2. Fatih Ayasofya’ya kıymet takdir ettirerek şahsî servetinden bedelini ödemiş ve vakfetmiştir. Vakıf- namenin kaydı Vakıflar İdaresi’ndedir. Suretleri mü- zelerimizdedir. 3. Ayasofya’yı her ne kadar Bizanslılar inşâ et- mişse de, bugüne kadar ayakta kalabilmesi Osmanlı Türklerinin himmet ve tâmirleriyle mümkün ol- muştur. Yoksa çoktan çökmüş olurdu. Caminin dört minâresi, etrafındaki istinad duvarları hep Türk ya- pısıdır. 4. Mabetlerin başka bir iş için kullanılmayacağını âmir kanun halen yürürlüktedir. 5. Dört minâresi vardır. Bu minârelerde ezan okunmasını istemek müslüman cemaatin hakkıdır. 6. Ayasofya’nın haziresinde tarih yapan insan- larımızın türbeleri, sebilleri vardır. Camiin birkaç duvarı Bizans eseri ise bütün çevresi tâ minârelere kadar Türk yapısıdır. 7. Eski bir ibadethanenin, tekrar ibadete açılması- nı istemek bir fikirdir ve kanunen suç değildir. 8. Ayasofya’nın tekrar ibadete açılması turistik Ayasofya, İstanbul’da ilk camimizdir. İçinde 500 yıla yakın bir zaman müslüman Türkler ibadet etmişlerdir. Tekrar açılması tarihî bir günü yaşatmak bakımından elzemdir. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 338  öneminden hiçbir şey kaybettirmez ve İslâm dini kilisede de ibadet yap- makta bir sakınca görmez. 9. Megalo İdea’nın dünyaca parolası Ayasofya’yı tekrar kilise haline ge- tirmek ve Bizans’ı ihya etmektir. Sultan Vahdettin Zamanında, Ayasofya’da Bir Mevlid   339 Pietro Quaroni, “Sultan Vahdettin Zamanında, Ayasofya’da Bir Mevlid”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İla- vesi, 29 Mayıs 1970, s. 14. Sultan Vahdettin Zamanında, Ayasofya’da Bir Mevlid Pietro Quaroni Millî Mücadelede Türk Ordusunun İzmir’i istir- dadı (geri alması) üzerine, Sultan Vahidüddin Ayasofya’da bir mevlit okutmuştu. Bu dinî merasi- mi, zamanın İtalya Sefiri Pietro Quaroni de takip etmiş ve bilâhare, “Croquis d’Ambassade” adıyla neşrettiği hâtıra kitabına dercetmiştir. Aşağıdaki satırlarda, Ayasofya’daki bu tarihî merasimi, o günün heyecanını duyarak okuyacaksınız. T ürk ordusu, bir semti alevler içinde yanan İz- mir’e girmişti. Yunanistan’la yapılan harp artık sona ermişti. Birden koca şehri umumî bir hayret sardı. Sultan’ın Ayasofya’da Türk kuvvetlerinin zaferini tes’id için, teberrüken mevlûd okutacağı duyulmuş- tu. Bu, cidden düşündürücü bir haberdi. Zira Ankara Hükûmeti Sultan hakkındaki fikrini, ona karşı neler tasmim ettiğini artık gizlememekte idi. Ve Sultan, kendisini de devirecek olan kuvveti zafere ulaştırdı- ğından ötürü Cenab-ı Hakka hamd edilmesini isti- yordu. Tabiî bu dinî merasim, bu ibadet yalnız Müslü- manlara mahsustu. Fakat Ayasofya’yı dolduracak mü’minlerin saflarına karışmak için öyle büyük bir arzu ve meraka tutulmuştum ki, büyük camie git- mekten kendimi alamadım. Binlerce kandilden ruha sükûn veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Kur’ân âyetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak, daha da büyüyerek alacakaranlık içinde gözü alıyordu. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 340  Sultan Vahdettin Zamanında, Ayasofya’da Bir Mevlid   341 O devirde İslâm’ın ibadet şekillerini oldukça iyi kavramıştım, bilirdim. Dış görünüş bakımından bu ibâdet hiç de güç yapılır şey değildi. Kolaylık- la taklid edebilirdim. Önce başa giyilecek şeyi iyi seçmeliydim. Fes giymek tehlikeli olabilirdi. Biri Türkçe bir şey sorsa şivem bana ihanet edebilirdi. Ama Rusya Müslümanlarının giydikleri ve renkli işlemelerle süslü tak- kelerden birini başıma geçirirsem tehlike azalabilirdi. Kafkaslarda vazife görmüş olduğum için ora Türklerinin şivelerini iyi biliyordum. O yıllarda, Rusya’da çarlığın devrilişinden sonra kurulmuş müstakil Türk devletlerini kızıllar birer ikişer yok etmiş oldukları için, bütün o ta- lihsiz memleketlerden İstanbul’a bir çok insan göç etmiş bulunuyordu. Nitekim o gece Ayasofya’yı dolduranlar arasında bunlardan bir çoğunu gördüm. Büyük camiye vardığım zaman hava kararmış, gece olmuştu. Ayasofya mü’minlerle dolup taşmakta idi. Büyük iç kapıdan girince hemen loş bir yer seçip bir halı üzerine bağdaş kurdum. Bence Ayasofya’nın içi insan elinin meydana getirebildiği şeylerin en güzellerinden biridir. Yılların cila vurduğu o kibar renkli sütunların bir- birini kovalayışı ve mermerlerin her birinin bir başka türlü göz alışı hiç unutulabilir mi? O an’a kadar Ayasofya gecelerini bilmiyordum. Büyük camiyi gecele- yin hiç ziyaret etmemiştim. Binlerce kandilden ruha sükûn veren tatlı bir ışık dökülüyordu. Kur’ân âyetlerinin beyaz harfleri boşluklarda yayılarak, daha da büyüyerek ala- cakaranlık içinde gözü alıyordu. Şurada burada mozayiklerin altın parıl- tıları esrarengiz kıvılcımlar saçıyordu. O dev kubbe şimdi daha büyük ve azametli, âdeta sonsuz bir hal alıyordu. Ta dipten, çok uzaktan, âhenkli ve iyi duyulan sesler geliyordu. Molla- lar, hafızlar sıra ile Kur’ân okuyorlardı. Mihrabın yanında, bu mü’minler kalabalığının önünde o, tek başına duruyordu. Başında gri bir kalpak vardı. İçine kırmızı çuha kaplanmış mavimtrak paltosunun yakaları cömertçe açılmıştı. O… Majeste Altıncı Mehmet… Osmanlıların İmparatoru, mü’minler emiri, zillullah-ı fi’l-arz, krallar kralı, sultanlar sultanı, âlemdeki hüsrev- lere taçlar dağıtan ve daha nice unvanların sahibi Sultan… Cemaat halinde eda edilen bir İslâmî ibadet, yani namaz kadar ihti- şamlı bir manzara olamaz. Bütün mü’minler hep beraber secdeye varıp alınlarını yere değdirdikleri anda kumsala gelip parçalanan dalgaların gürültüsü gibi bir ses yükselir. Bu gece loşluk ve dinî olduğu kadar da vatanperverâne olan heyecan, mevlûd’un ruhâni ululuğunu bir kat daha artırıyordu. Ulemâdan bir zat mihrapta birkaç basamak yükseldi. Ben uzaktan onun ancak ak sakalını ve kocaman beyaz sarığını görebiliyordum. Arap- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 342  ça’nın bazan peltek, bazen sert sada verişini Türk dilinin kıvrak ahengi takip ediyordu. Kulaklarım arasıra bir kelimeyi farkedebiliyordu. Ama etrafımı saran halkın ne derece kendinden geçmiş ve alevlenmiş bir halde olduğunu his- sediyordum. Ve hutbe biter bitmez bu halktan korkunç bir haykırış yük- seldi. “Kahrolsun gâvurlar!”1 Namaz, mevlût, âyin ve dua bitince sert bir kumanda duyuldu. Birden- bire beliren iki dizi jandarma halkı güçlükle ayırdı, dar bir yol açtı, Majes- te Sultan Ayasofya’dan ayrılıyordu. Yanımdan geçerken dikkat ettim: Başını biraz sağına eğmiş, gözlerini hafifçe yummuş, dua okur gibi bir hâli vardı. Dirsekleri hâlâ bükülmüş, avuçları hâlâ kubbeye doğru açıktı. Yüzü çok sararmıştı: Üzgün, mahzûn ve dalgındı. İstanbul hâlâ işgal altındaydı. 1 Kitabın aslında aynen Türkçe’dir. Ayasofya’yı Müze Yapmak Eski ve Yeni Hukukumuza Aykırı Kanunsuz Bir Tasarruftur   343 Ayasofya’yı Müze Yapmak Eski ve Yeni Hukukumuza Aykırı Kanunsuz Bir Tasarruftur Osman Tüfekçi Osman Tüfekçi, “Ayasofya’yı Müze Yapmak Eski ve Yeni Hukukumuza Aykırı Kanunsuz Bir Tasarruftur”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 15. B ilindiği gibi, İstanbul şehri 1453 tarihinde, bun- dan 517 sene önce atalarımız tarafından fethe- dilmiş ve kılıçlarının hakkı olarak içindeki her şey ile birlikte Müslüman Türk’e malolmuştur. Fethi takip eden günlerde büyük Fatih Ayasofya’yı cami yapmış, bilâhare tanzim edilen Vakıfnâmede, Aya- sofya’yı cami olarak vakfettiğini bildirmiştir. Fatih ilk hutbeyi bu camide okumuştur. Vakıflar hususunda eskiden beri yaşayıp gelen ve bugün de tatbik edilen hukukumuza nazaran, bir cami (mescit) vakfiyesi tamam olduktan sonra aslî hâli değiştirilemez ve başka şekle sokulamaz. Büyük hukukçu Ali Himmet Berki’nin vakıflar hakkındaki eserinin 119’uncu sahifesinde başlayan fasıl, cami- lerin asli heyetinin, yani durumunun bozulamaya- cağını, değiştirilemeyeceğini ve vakfın gayesinden başka bir hizmette kullanılmasının caiz olmadığını açıkça izah etmektedir. Buna dair Ahkâmü’l-Evkâf isimli eserin 113 ve 344’üncü meselelerinde de sara- hat vardır. Ayasofya Fatih tarafından cami olarak vakfedil- dikten sonra tam dört yüz küsur sene fasılasız bu hizmette kullanılmış, bu müddet zarfında bu cami içinde, adedi milyarlara baliğ olan Müslüman Türk ecdadımızın başları secdeye varmıştır. Bu muh- teşem hal, Ayasofya’nın maddî varlığını Müslü- man-Türk hüviyetinden ayrılmaz ve koparılmaz bir hale getirmiştir. Nasıl ki, Anadolu’dan Türklük vasfı giderilemezse, Ayasofya’dan da Türk-Müslüman şahsiyetinin mânâsı öylece silinemez. Vakıflar hususunda eskiden beri yaşayıp gelen ve bugün de tatbik edilen hukukumuza nazaran, bir cami (mescit) vakfiyesi tamam olduktan sonra aslî hâli değiştirilemez ve başka şekle sokulamaz. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 344  Vakıflar Umum Müdürlüğünün kayıtlarına göre 500 senelik vakıf cami şahsiyetini taşıyan Ayasofya, İcra Vekilleri Heyeti’nin 24 Teşrinisâni 1934 tarihli ve 2/1589 sayılı kararnâmesi ile iki satırlık bir yazıyla müze haline getirilmiştir. Bu karar hukuken müda- faa edilemez. Belki bu sebeple Resmî Gazete’de neş- redilmemiş, “neşredilemeyen mukarrerat” arasında kalmıştır. Yukarıda belirtilen vakıf hukukumuza göre, bir caminin hele Ayasofya’nın müze haline getirilmesi hukuken ve kanunen caiz değildir. Mevzuatımız bu hususta hiçbir makama salâhiyet vermemiştir: Bu karar keyfî olup hukuk rejimine tamamen aykırıdır. Zira hukuk devleti demek, icraatı hukuk prensipleri- ne ve âdil kanunlara uygun devlet demektir. Yeni Türk Anayasasında da, icrâ kuvvetinin, hükûmet edenlerin kanunî mevzuat ile bağlı olduğu- nu ve kanunlara aykırı icraatın hiçbir hukukî değeri olmadığını ve tatbik kabiliyeti bulunmadığını belir- ten hükümler vardır. Bu maksatla icrâ kuvveti kazaî kuvvetin murakabesi altındadır. Ayasofya’nın müze haline getirilmesi kararı, Ana- yasaya ve mer’î mevzuata aykırı bir mahiyette oldu- ğundan, iptali gerekir. Kendilerini köhne Bizans’ın vârisi kabul eden ve onun intikamını Türklerden almak için sistemli ola- rak çalışan Yunanlılar ve topyekûn Rumlar, zaman zaman Ayasofya’nın kilise haline getirilmesi yolunda ısrarlı taleplerde bulunmak cür’etini gösteregelmek- tedirler. Ayasofya cami iken onu Bizans müzesi yapmak, her türlü ahlâksızlığın sembolü ve menbaı olan Bizans’a taviz vererek Bizans ruhunu hortlatmak demektir. İnsanlığın yüz karası, kokmuş Bizans’a gösterilen bu iltifatın mânâsını anlamak mümkün değildir. İlle müze olarak kalacaktır diye ısrar etmek, oradan gök kubbeye, Allah’a yükselecek tekbirlere, tehlillere mâni olmakta direnmek, Millî Mücadelede Türklere mağlûp olup hadleri bildirilen Rumlardan – milletin rızası ve vekâleti olmadan– özür dilemek ve onlara yaltaklanmak mânâsını ifade eder. Bu zilletli tutumumuz yüzünden dünkü Yunan uşaklarımızın bugün nasıl şımarıp Kıbrıs işinde başımızın püsküllü belâsı kesildiklerini ibretle, dehşetle görüyoruz. Ayasofya’da Kılınan İlk Cuma   345 Ayasofya’da Kılınan İlk Cuma Ahmed Muhtar Paşa Ahmed Muhtar Paşa, “Ayasofya’da Kılınan İlk Cuma”, Fetih ve Ayasofya, Bugün Gazetesi İlavesi, 29 Mayıs 1970, s. 15. (Ahmed Muhtar Paşa, Feth-i Celil-i Kostantiniye, s. 273.) F ethi müteakip en mühim hâdise, Ayasofya’da ilk Cuma namazının kılınmasıdır. Mimarlar ve işçiler geceyi gündüze katıp çalışarak Salı günü fet- holunan şehrin en büyük kilisesinde Cuma’ya kadar lüzumlu tadilâtı yaptıktan sonra, Padişah, emîrleri, mücahitleri, gazileri ve büyük bir alay ve erkânla gelip içeri adımını atar atmaz, mabedin içinde ilâhî bir gulgule yükseldi, hâfızlar okumaya, müezzinler salâlara, ezanlara başladılar. Cemaat bir ağızdan tekbir alıyor ve kubbe aksisedalarla uğulduyor- du. Nice dem bu lâhûtî âvaz sürüp gittikten sonra, müezzinler: “İnnAllahe ve melâiketihi…” âyetini okumaya başlayınca Akşemseddin Hazretleri, Sul- tan Mehmed Hân-ı Sâni Hazretlerinin koltuğuna girip tâzim ile müşârünileyh hazretlerini minbere çıkardı. Etrafa nur-i hidayet saçan seyf-i Muham- medî elinde parıl parıl parlıyordu. Hazret-i Fatih minberde yüksek ve mehib bir sesle “Elhamdülil- lâh, Elhamdülillâh…” diye hutbe okumaya başlayıp, Cenab-ı Mün’im ve Muhsin-i Hakiki’ye teveccüh ile şükür ve mahmedet eylediği zamanda idi ki, camide mevcut bütün gaziler, mücahidin-i dîn-i mübîn, bir acib inbisat, sürur ve zevk ile gaşyolmak derecele- rine gelip feryad-ı şâdümanî ile gözlerinden sel gibi yaşlar dökmeye başladılar. Hazret-i Fatih, kaide-i üslûb-ı hatîb üzre hut- beyi okuyup edâ ettikten sonra minberden inerek Akşemseddin Hazretlerini imamete geçirip, Cuma namazını ol vaktin icabatına göre mücahidin-i dîn-i mübin safları önünde ifâ eyledi. Fethi müteakip en mühim hâdise, Ayasofya’da ilk Cuma namazının kılınmasıdır. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 346  ANADOLU AJANSI Ayasofya’da Kılınan İlk Cuma   347 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 348  Ayasofya’nın Tarihi M. Hâdi Altay* M. Hâdi Altay, “Ayasofya’nın Tarihi”, Türkiye’de ve Dünyada Sabah, 29 Mayıs 1975, ss. 8, 7. *Ayasofya Müzesi Müdürü Başlarken VI. yüzyıl yapısı olan bugünkü Ayasofya’nın ye- rinde IV. ve V. yüzyıllarda daha küçük ölçüde üzer- leri ahşap çatı ile örtülü bazilika tipinde kiliseler bu- lunuyordu. Bizans İmparatoru Jüstinianus, 23 Şubat 532’de “Hagia Sophia”yı yeniden yaptırmaya başladı. Hü- kümdar, kilisenin, Hazret-i Süleyman’ın Kudüs’te yaptırdığı muhteşem tapınaktan daha büyük ve daha süslü olması için büyük bir çaba gösteriyordu. İnşa görevi devrin en büyük mimarı Miletoslu İzido- ros ile ünlü matematik bilgini Trallesli Anthemios’a verildi. Bin kalfa ile on bin kadar amelenin bu inşa- atta görevlendirildiği söylenir. Bir yandan işçilerin yevmiyeleri günü gününe ödenerek işi bırakıp kaç- maları önlenirken bir yandan da daha çok iş çıkaran ekibe mükâfat verilerek rekabet çabasından yarar- lanılıyor, işin çabuklaştırılması sağlanıyordu. İnşa- atta kullanılan işçi kitlelerinin büyüklüğü yanında imparatorun devamlı takip ve kontrolleri ile bu bü- yük yapı beş yıl, onbir ay ve yirmi gün gibi –bilhassa o devir için– çok kısa sayılabilecek bir zaman içinde tamamlanmıştır. Açılış töreni 27 Aralık 537’de ya- pıldı. İmparator zafer arabasından tapınağın atri- um’unda indi. Tüm devlet erkânı onu takip ediyor- lardı. Başta Patrik Menas olmak üzere Doğu Kilisesi ileri gelenleri tarafından karşılandı. Birlikte dış, son- ra da iç nartheks’e geçildi. Asıl binaya girerlerken, teşrifat kuralları gereğince Hükümdar ve Patrik el İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’yı son derece bakımsız ve harap bir halde bulan Fatih Sultan Mehmed bu kiliseyi camiye çevirterek hemen ele almış, ilk Cuma namazını burada kılmış, esaslı bir onarımla büyük bir takviye ile devamlılığını sağlamıştır. “ Ayasofya’nın Tarihi   349 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 350  ele tutuşmuşlardı. Absid’e kadar bu şekilde yürümeleri gerekirken büyük bir heyecan ve gurura kapılan İmparator önce Allah’a şükretmiş, sonra da –Hazreti Süleyman’ın Kudüs’teki tapınağını hatırlayarak– “Ey Süleyman seni geçtim!” diye haykırmıştır. Ancak, bu gururlu İmparator daha sağlı- ğında 553, 557 ve 559 yıllarındaki depremlerden binanın bir hayli zarara uğradığına ve kubbenin doğu kısmının yıkıldığına şahit olmuştu. Yapının mimarının yeğeni kubbeyi 6,25 metre yükselterek yeniden yapmıştır. Do- kuz, on ve ondördüncü yüzyıllarda da yeni onarımlar geçirmiştir. Kiliseden Camiye İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’yı son derece bakımsız ve harap bir halde bulan Fatih Sultan Mehmed bu kiliseyi camiye çevirterek he- men ele almış, ilk Cuma namazını burada kılmış, bu arada tahtadan ufak bir minâre yaptırmış, sonra bunu kaldırtıp camiin güneybatı köşesindeki bugünkü tuğla minâreyi yaptırmış, esaslı bir onarımla birlikte doğuda- ki ikinci destek duvarını yaptırmış ve büyük bir takviye ile devamlılığı- nı sağlamıştır. Bu onarım ve ilavelerde binanın esas yapısı olduğu gibi korunmuş; hatta insan figürlü mozaiklere dokunulmamış. Daha sonra, Kanunî Süleyman zamanında sıva ile örtülen bu figüratif mozaikler yapı müze haline getirilince tekrar ortaya çıkarılmıştır. Türklerin, Ayasofya’ya girdikleri zaman, bina içine sığınmış bulunan Hıristiyan sivil halkı öldürdükleri ve Fatih’in içeriye atla girdiği gibi son- radan düşmanca bazı söylentiler ortaya atılmışsa da, Türk askerlerinin Ayasofya’ya girişini görenlerden hiçbiri, halkın öldürüldüğünden veya mabede karşı yapılmış herhangi en ufak bir hürmetsizlikten söz etme- dikleri gibi, büyük Fatih’in buraya yaya olarak girdiği de bir gerçektir. Sultan II. Bayezid zamanında (1481-1512) binayı bizzat gezerek Mimar Sinan’a tetkik ettirmiş, etrafını açtırmış, önemli bazı onarımlarını sağ- lamış ve ön yüzüne iki minâre yaptırmaya başlamış; ancak Sinan eseri bu minâreler Sultan III. Murad (1574-1595) zamanında tamamlanmıştır. Bu dört minâreden sonra yapı “Türklük ve Müslümanlık” hüviyetine bü- rünmüş ve estetik yönden daha cazip bir görünüş kazanmıştır. Sultan III. Murad, Fatih’in yaptırdığı mihrabı yeniletmiş, Türk taşçılık sanatının bi- rer şaheseri olan minber ve mahfiller yaptırılmıştır. Orta Nef’e girişin iki yanındaki Hellenistik Çağ’a (M.Ö. 330-30) ait iki büyük mermer küp de onun zamanında Bergama’dan getirilmiştir. Sultan III. Ahmed (1703-1730) ve II. Mahmud (1808-1839) zamanların- da, 1717 ve 1809 yıllarında iki onarım daha gören camiin saltanat devrin- deki en önemli onarımı Sultan Abdülmecid (1839-1861) zamanında ol- muştur. Büyük kubbe demir çemberlerle sağlamlaştırılmış, tehlikeli bir şekilde eğrilen sütunlar doğrultulmuş, mozaikler açılarak onarılmış, min- ber ve mahfiller restore edilmiş, sıvalar ve bazı kurşun kaplamalar yeni- lenmiş, eski Hünkâr Mahfili’ne bugünkü yeni şekli verilmiş ve yangına karşı tedbir olarak etrafındaki ahşap evler yıktırılmıştır. Ayasofya’nın Tarihi   351 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 352  Cumhuriyet döneminde, 1926’da Hükûmetimiz, Yüksek Mühendis Mektebi profesörlerinin de katıldığı bir uzmanlar heyeti kurdu ve bu he- yete gerekli raporun hazırlanması görevini verdi. Altı ay süren çalışma- lar sırasında çeşitli sondajlar yapıldı, binanın plan ve kesitleri hazırlandı. Sonunda yapının muazzam bir kaya üzerine oturtulduğu ve dolayısıyla sağlam zemine iyice yerleşen bina için herhangi bir tehlikenin olmadığı anlaşıldı. Camiin zayıf görülen mahalleri takviye olundu, kubbenin kur- şun örtüleri yenilendi. Ayasofya’nın cami haline getirilişiyle birlikte, Fatih Sultan Meh- med’den Sultan Abdülmecid’e kadar; yani dört yüz yıl boyunca dört bir yanına bina olunan medrese, türbe, imaret, kütüphane, şadırvan, sebil, sıbyan mektebi ve muvakkithane gibi yapılarla bir külliye (binalar top- luluğu) halini almıştır. Bunlardan Fatih’in Medresesi dışında tüm yapılar ayaktadır. Güney avlusundaki türbelerde Sultan II. Selim, III. Murad, III. Mehmed ile yakınları, camiin yağ ve sabunhane kısmında ise Sultan İb- rahim ile Sultan Mustafa medfun bulunmaktadırlar. Diğerlerine nazaran daha küçük ve sade görünüşlü türbede ise III. Murad’ın dört oğlu ile bir kızı medfundur. Mimarî ve Tezyinî Özellikleri Ayasofya bir kubbeli bazilikadır. Bir orta nef (sahın, orta boşluk), yan- larda ikişer nef, absid ile bir iç ve bir de dışta iki nartheks’ten (son cemaat yeri) meydana gelmiştir: Ortadaki büyük nef 32,27, yan nefler ise 18,20 ve 18,70 metre enindedirler. Absid’den İmparator Kapısına kadar olan uzun- luk 79,30 metredir. Bu ölçüye iç ve dış nartheksler ile duvar kalınlıkları da eklendiğinde binanın uzunluğu yüz metreyi bulur. Kubbe yüksekli- ği 55,60 metredir. Çeşitli onarımlar geçirmiş olması sebebiyle bugünkü kubbenin tam bir daire olmadığı tespit edilmiştir. Kuzey-güney çapı 31,87 metre olduğu halde, doğu-batı 30,86 metredir. Böylece ortalama çap ola- rak 31,36 rakamı ortaya çıkmaktadır. Ayasofya’da ziyaretçilerin dikkatlerini çeken eserler arasında, orta me- kanın üstünde sıralanan yedi buçuk metre çapındaki büyük levhalarla kubbedeki yazı vardır. Altın yaldızlı bu yuvarlak levhalarda “Allah(cc)” ve “Muhammed(sav)” isimleri ile Hazret-i Muhammed’i takip eden dört Ha- life’nin, Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali ve Hasan ile Hüseyin’in adları ve sıfatları yazılmıştır. Bu yazıların ünlü Türk hattatlarından Kazasker Mus- tafa İzzed Efendi tarafından ondokuzuncu yüzyılda yenilendiği söylenir. Altın yaldızlı bu eşsiz yazı Kur’ân-ı Kerîm’den Nûr Sûresi’dir. İlk Cuma Namazı   353 İlk Cuma Namazı M. Hâdi Altay* M. Hâdi Altay, “İlk Cuma Namazı”, Türkiye’de ve Dünyada Sabah, 29 Mayıs 1975, s. 8. *Ayasofya Müzesi Müdürü İ stanbul’un fethini müteakip derhal cami hali- ne getirilmesi faaliyetine geçilen Ayasofya’da ilk Cuma namazı fetihten üç gün sonra; 521 yıl önce bugün (1 Haziran 1453) kılınmıştı. İstanbul’un genç fatihi Sultan Mehmet Han başta olmak üzere fet- hin bütün vezir ve kumandanları, zabitler ve on binlerce gazinin katıldıkları bu muhteşem Cuma namazını Fatih’in hocası Akşemseddin Hazretleri kıldırmıştı. Peygamberimizin doğumundan önce te- meli atılan ve bir rivayete göre kubbesindeki harçta Resulullah’ın tükürüğü bulunan Ayasofya, böylece Müslüman olmuştu. 482 sene ibadete açık olan bu yüce cami, 1935’ten beri müze olarak kullanılmakta, namaz kılmaya izin verilmemektedir. 100 yıl öncesinden, Basil Kargopoulo’nun objektifinden Ayasofya-i Kebîr Camii. Sağda bugün olmayan eski Darülfünun binası. Soldan itibaren III. Murad, II. Selim ve III. Mehmed Türbeleri görülüyor. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. Ayasofya’nın Bedbaht Kaderi   355 Ali Osman Kaya, “Ayasofya’nın Bedbaht Kaderi”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 8, Sayı: 88, Haziran 1975, ss. 27-29. Ayasofya’nın Bedbaht Kaderi Ali Osman Kaya A yasofya, Roma Şark İmparatorluğu devrinde İstanbul’da yapılmış olan en büyük kilisedir. Ayasofya’nın ilk şeklindeki binası M.S. 416 senesin- de, Kostantin tarafından yaptırılmıştır. O zaman buna “Büyük Kilise” ismini vermişlerdi. Sonra kısa fasılalarla epeyce değişikliklere uğramış ve bir yan- gın neticesinde harap olmuştur. O vakit İmparator Justinianus bu binayı, hiç görülmemiş derecede, muhteşem bir şekilde yeniden yaptırmıştır. Bu bina 537’den 1453’e kadar 916 sene kilise olarak kalmış, fetihten 1934 senesine kadar 481 sene cami olarak İslâm ibadetine açılmış, 1934’te Atatürk’ün emri ile müzeye tahvil edilmiş ve İstanbul Arkeoloji Müzesi emrine verilmiştir. Halılar ve fil ayaklarına asılı levhalar, Şubat 1935’te kaldırılmıştır. Bu tarih- ten itibaren, bina bazı tamirat görmüş ve bahçede, Bizans mimarî eserlerinden müteşekkil, bir açık hava müzesi meydana getirilmiştir. Ayasofya yapıldığı tarihten itibaren, kapanınca- ya kadar geçen 1550 senelik zaman içinde asla ya- pılış gayesinin dışında kullanılmamıştır. Bizanslılar ve fetihten sonra Türkler bu binaya müstesna bir ehemmiyet göstermişlerdir. Türkler Ayasofya’da her zaman din hususundaki serbest düşüncelerini gös- termişler, Ayasofya’yı muhafaza için ellerinden ge- leni yapmışlardır. Bizzat Fatih binanın şeklini boz- “Çağıdır ağlamanın, ey ulu mâbed, ağla! İntikam aldı frenkler, seni ağlatmakla!.. Ayasofya’nın İslâm ibadetine kapatılışı Allah’a, Kur’ân’a sövmeye, Türk’ün namusunu kirletmeye ve Türk vatanını satmaya denk bir suç; İslâm âlemine indirilen en büyük darbedir. Hiçbir milletin tarihinde benzeri görülmemiş bir ihanet, bir denâettir. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 356  mamış “Cami-i Ayasofya-i Kebîr” şeklinde ismini dahi muhafaza etmiştir. Bu suretle Fatih Ayasofya’nın, fethin sembolü olarak ebediyen müslüman Türk gönlünde yaşamasını, hıristiyan batı dünyasının ise bu ismi hatırla- makla devamlı eziklik duymasını düşünmüştür. Fakat bugün, Ayasofya kapalıdır. Fethin sembolü ve Fatih’in bize en mukaddes emaneti olan Ayasofya’ya sahip olamamanın ızdırap ve utan- cını duyuyoruz. Ayasofya, cihanın en güzel beldesi olan İstanbul’un mânâsıdır, kalbidir. Ayasofya Hakkın bâtıla üstün gelişinin, dünayada eşi olmayan bir âbidesidir. Ayasofya taştan, tuğladan, renkten ve cisimden müteşekkil bir madde yığını değil, yalnız ve sadece mânâdır. Ayasofya’nın İslâm ibadetine kapatılışı Allah’a, Kur’ân’a sövmeye, Türk’ün namusunu kirletmeye ve Türk vatanını satmaya denk bir suç; İslâm âlemine indirilen en büyük dar- bedir. Hiçbir milletin tarihinde benze- ri görülmemiş bir ihanet, bir denâettir. Daha açıkcası Osmanlı Hânedânı’na karşı duyulan kinin ve ona ait olan her şeye düşmanlığın tezahürü… Ayasofya, Türk’ü istiklal savaşında yoktan var ettiklerini söyleyerek, Türk tarihini Lozan’dan başlatan bir zümre zihniyetin batı dünyasına hediyesidir. Buna rağmen onları hâlâ memnun edemedik. Batılılaşmak uğruna en mukaddes şeylerimizi kaybettik, may- muna döndük âdeta… Batılılaştığımı- zı ve kendisinden olduğumuzu iddia ettiğimiz batılı asla bizi kendisinden saymıyor ve şımarık çocuğu, sefil Yu- nanlı’yı bize tercih ediyor. Biz kendi- mize gelmediğimiz ve batıyı taklide devam ettiğimiz müddetçe bu durum devam edecektir de… 1922’de düşmanlarımız İstanbul’u işgâl ettikleri zaman Ayasofya’dan ezanı, Hırka-yı Saadet odasından Kur’ân’ı susturmamışlar veya sustur- maya muvaffak olamamışlardı. Ne yazıktır ki, 10-15 sene sonra sözde bağımsızlığımızı ve istiklâlimizi kazandığımız hür devrimizde Ayasofya minârelerinden ezanı, Hırkay-ı Saadet odasından Kur’ân’ı kendi içimiz- den, içimizdeki ajanlar vasıtasıyla kestik. Bu ne acıklı durumdur ki, işgâl kuvvetlerinin yapmadığını, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yaptılar. Bugün Yunanlı İstanbul’da, İzmir’de, Kıbrıs’ta, hatta Anadolu’nun bü- tünü üzerinde hak iddia ederken ve “Megali İdea” ilkesini yaşatırken; fe- Ayasofya’nın Bedbaht Kaderi   357 tih sembolü Ayasofya’nın kapısına kara kilit takıp onu mateme boğma- nın mânâsı nedir? Ecdat yâdigarı muhteşem eserleri ve tarihî hazineleri yok edip onun yerine Bizans eserlerini ihya ederek Türk gençliğine Yunan medeniyetini tanıtmanın mânâsı nedir? Ayasofya’nın bu hali Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, İnö- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 358  nü’nde, bu toprakların Türklüğe “ebedî vatan” olarak kalması için şehit düşen Mehmetler’in kanlarının bedeli midir? Zalim ve hain zihniyetler tarafından prangaya vurulan Ayasofya bu- gün mahrumdur. Günde beş defa minalerinden göğe yükselen Ezan-ı Muhammedî susturulmuş, asırlarca nurlu alınları öpen zemini secdelere hasret kalmıştır. Şimdi o mübarek zeminde, kalplerinde İslâm’a ve Türk’e “mukaddes kin” taşıyan, haçlı ruhlu, sözde medenî dostlarımızın pis ayakları dolaşmaktadır. Hayır… Ecdadımızın atlarının üzengisini öpmeye Ayasofya’nın Bedbaht Kaderi   359 layık olamayan bu kişiler Ayasofya’da gururla dolaşamazlar böyle… Ayasofya açılacak, mutlaka açılacaktır… Allah’ın, kalplerini mühürle- diği kişilerin mühürlediği Ayasofya, mukaddesatçı Türk gençliği tarafın- dan, “yeni fetih gençliği” tarafından; kaybettiğimiz bütün mânâlarla be- raber açılacak… Bekleyin… Belki yarın, belki yarından da yakın… 1681, Jan Luyken’in Ayasofya gravürü. Eser “Gezicht op de Aya Sophia te İstanbul” başlığı ile Rijks Museum (Amsterdam, Hollanda) envanterinde kayıtlı. Zincire Vurulan Cami Ayasofya   361 Zincire Vurulan Cami Ayasofya Ahmed Selâmi Ahmed Selâmi, “Zincire Vurulan Cami Ayasofya”, Büyük Gazete, Sayı: 12, 14 Temmuz 1976, s. 10. A yasofya meselesi, Müslüman Türk’ün “Millî Davası” olarak vardır. Fakat o aynı zamanda, iktidarını “millîlik” dışı kuvvet macunlarının ve do- ğum kontrol haplarının elinden peydahlayanlar için basit bir cami inşaatı meselesi kadar bile bir şey de- ğil… Dün ve bugün bu böyle… Biz yazımızda, asla “müze” kabul edemeyeceği- miz mukaddes cami Ayasofya’yı; doğumu, çocuk- luğu ve artık mükellef olduğu gençliği; son olarak zincire vurularak mahkum edildiği çile devri içinde işaretlemek isteriz… * Sene, milad sonrası 532… Doğu Roma İmpara- torluğu başında, imar ve kilise meraklısı Jüstiniyen vardır. İmrapator Jüstiniyen, o zamana kadar dün- yanın en büyük mabedi olan Süleyman Mabedi ile adeta müsabakaya tutuşturmak üzere büyük bir kilise inşaına karar verir. İşte 532 senesinde inşaı- na başlanıp, 537’nin 27 Aralık’ındaki muhteşem bir merasimle açılışı yapılan ve İmparator’u “Ya Süley- man seni geçtim” diye coşturan ulu mabed, bu Aya- sofya’dır. Ayasofya, büyük fethe kadar mağdur ve mazlum bekler. 537’den 1453’e kadar 917 sene, daha ziyade muharref Hıristiyanlığa kilisedir. Mabedin bu devre içinde, zaman zaman, zelzelelerle temellerine kadar tiril tiril titrediğini görüyoruz. Fakat onu iliklerine kadar sarsan asıl felaketi, bilahere işaretleyeceğiz. Hatta 1204-61 seneleri arasında 4. Haçlı Seferi’nin KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 362  Zincire Vurulan Cami Ayasofya   363 Lâtin şövalyeleri elinde –kapı kaplamalarına varıncaya kadar– soygun kasırgası bile, bu iliklere kadar sarsılışın yanında bir hiçtir. Kilise emrine râm oluşa başlangıç 537’den, 916 sene sonra 1453’teyiz… Eşsiz Önder En Büyük Peygamber diliyle övülme ve müjdelenme saa- detine kavuşmuş Büyük Başbuğ Fatih Sultan Mehmed Han’ın, mukaddes kumandanlığının zirvesinde yaşadığı gündeyiz. 1453’ün 29 Mayıs Salı günü. Fetih müyesser olmuştur. Lâtin yağmaları içinde kavrularak “Kardinal külahı görmektense Müslüman sarığı…” tercihinde karar kılmış Bizanslı, Ayasofya’nın haremine sanki kalıp olmuştur! Dıştan da, Ayasofya’yı ku- şak kuşak saran çember… Ulu Mabed, Bizanslı’nın kendine kalıp olduğu, çember olduğu o gün; o tarif ve tasvir dışı haliyle kurtarıcısına ihtiram duruşundadır. Çünkü artık o, sinn-i rüşd devresine girmiş; mükellef oldu- ğu tevhid ve şehadet getirişe taliptir. Ayasofya Büyük İslâm Başbuğuna, Fatih Sultan Mehmed Han da Ulu Mabed’e aşıktır. Müverrih Âli: “Fatih’in hemen şehre girmesindeki isticâli; Ayasofya nâm kilise-i azîmeyi, mabed-i ehl-i İslâm etmeye müteallik idi” diyor. Bu itibarla surlardan giren Ulu Hakan, doğru Ayasofya’ya yönelmiştir. Büyük Sultan’ın Ayasofya’ya girişi orayı karınca yuvasına çevirmiş Doğu Roma- lı’nın; selâm, hürmet, ümit, emniyet sağanağı ve çiçek yağmuru altında olur. Fatih, Bizanslı’nın nazarında işgalin muzaffer kumandanı değil ve fakat topyekûn Bizans’ın ve sonraları Atina’nın bile kurtarıcısıdır. Çün- kü, Ortaçağ geleneklerine göre esirden başka hiçbir hüviyeti olmaması icabeden Bizanslı tam bir din ve vicdan hürriyetinin garantisi altındadır. O zamanın Bizanslısı “demokratik, lâik, sosyal” bir yutturmacanın değil; mutlak adaletin ve mutlak hürriyetin müessisi Mukaddes Nizam’ın dev- letinde, teminat altındadır. Bizanslı bile, kendini kuşatan bu hukukun; kendisinin yabancısı olduğu bir hukukun kolları arasında mesttir. Ya o Nizam’ın öz sahipleri?.. İşte biz, Fatih’i, böylesine bir madde ve mânâ âleminin cihangiri olarak Ayasofya’ya girer görürüz. Ve ferman eder: “Ayasofya benim malımdır!” Bunun üzerine Ayasofya Lâtin yağmalarının tam tersine, kılına bile dokundurulmayışın muhafazasında kendini bulur. Ta mahkum edildiği, zincire vurulduğu güne kadar. Ayasofya o güne kadar, adı hadisle müjde- lenen Ulu Hakan’ın “malı” olduğundan, müstesna bir ihtimamla kucak- lanır. Sultan’ın ikindi vaktine kadar Ayasofya’yı gezişini, müverrih Âli’nin deyişiyle “Çokça secde-i şükür” edişler takip eder. İkindi vakti geldiğinde, Ayasofya hareminde okunan ezan ve onu takiben de namaz. Eşsiz Önder En Büyük Peygamber hadisi, Devlet-i Âl-i Osman, çağ açıp çağ kapayan bir fetih, 916 senelik koca Ayasofya ve o namaz!.. O ikindi namazı… Na- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 364  mazlı atalarımızın herşeyine ölçü ve her muzafferiyetine yol açıcı sır işte budur. Namaz hitamında mihrap (apsis) kısmına çıkan Fatih, orada ayrıca dua ediyor. Gün, bilindiği gibi salıdır. Soylu Osmanlı Türklerinde bir gelenek şu: Bir kale veya şehir fethedi- lince ordu içeri girip burçlara bayrak çekerken, surların üstünde de ezan yükselir. Ve şehrin en büyük kilisesi derhal camiye tahvil edildikten son- ra ilk Cuma namazı bu camide kılınır. İşte Ayasofya, bu fetih an’anesi içindeki en büyük cami. Fetih günü olan Salı gününün ikindi namazı ile camiye tahvil olunan Ayasofya’da ilk Cuma namazı ise; üç gün sonra yani 1 Haziran Cuma günü kılınacaktır. Ayasofya, 3 gün gece gündüz cumaya hazırlanır. İmam, mânâ aleminin sultanlarından Akşemseddin’dir. Solakzâde’nin cumaya bağlı ifadesi şöy- le: “Devlet-i Padişâh-ı İslâm içün havas ve avam, duâya el kaldırdı.” Mukaddes Feth’in en canlı temsilcisi ve en aziz hatırası Ayasofya, ar- tık Büyük Hâkân’ın vakfıdır. Fatih, adının bile değiştirilmesini istemediği Ayasofya’sının kıyamete kadar cami kalmasını istemiş ve buna riayet et- meyerek vakfiyesinin şartlarını bozanlara şöyle beddua ve lanet etmiştir: “Benim bu camimi camilikten çıkaranlar; Allah’ın, meleklerin ve bü- tün müslümanların lanetine uğrasınlar. Onlar hiçbir zaman hafiflemeyen azap içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve kendilerine şefaat eden hiç- bir kimse bulunmasın.” Bu Vakfiye şartlarını yerine getirmekle de, Osmanlı sultanları vazifeli- dir. Peygamber dilinden övülen ve müjdelenen Ulu Hakan, soylu Osman- lının inkırazı halinde de, vakfiyesini, mekanın devlet reisine, cumhur rei- sine emanet etmektedir. Ve bu noktaya şaşmamak mümkün değil. Büyük Fatih’in, o Ulu Hükümdarın, bir kerameti de bu… Ayasofya, Büyük Fatih’in nazarında, mukaddes fetihten kalan en aziz hatıradır. Bunun içindir ki Sultan, sarayını bile, o Topkapı Sarayı’nı bile, Ayasofya’sının bucağında ve onunla nefes nefese kurar. Ve artık Ayasofya, İmparatorluğun sonuna kadar Saray Camii Şerifi künyesinin sahibidir. * İstiklal Harbimizin işgal günlerindeyiz… Avrupalı emperyalistlerin, Türk’ü zincire vurmak için dört taraftan saldıran kudurmuş müstevlîle- rin işgal günlerinde bile, Ayasofya, ezanların, namazların, hutbelerin ca- miidir. Yani işgal içinde bile hür!.. 1 Şubat 1935’e kadar bu böyle… Ayasofya’nın tevhid ve şehadet devresini ikiye ayıracağız: 1) 1453’ten 1935’e kadar olan 482 senelik devre… Ayasofya bu devrede hürdür. Büyük Türk Fatih’inin elinin emeği ve öz malı olan Ayasofyası, zincire vurulmamıştır. “Allah’ın, meleklerin ve bütün müslümanların la- netine uğrama”yı göze alıcı bir zihniyet bu devrede yoktur, görülmez.l Zincire Vurulan Cami Ayasofya   365 2) 1935’ten sonra… Ayasofya Cami-i Şe- rifi’nin hürriyetinin gasbedildiği; zincirli, kelepçeli, zindanlı devre… İşgal günlerin- de bile hür olan Ayasofya’nın, soğan-ek- meğe bile hasret kaldığı forsalık devresi… Büyük ve soylu Türk, Fatih’in; öz malı hakkındaki vakfiye şartlarının, düşünce ve tasavvur parçalayıcı lanete rağmen, meyhane haysiyetine bile sığmayıcı bir tecavüze uğradığı devre… Ayasofya, 35 senelik bu devrenin içinde; hıçkırmaya, inlemeye, yaş değil kan akıtmaya terk edilir. İşte Mukaddes Fethin aziz hatıra- sı!.. * Esaret ve zincirli devrenin hikayesine geçelim: Yahudi, Büyük İslâm Fatih’ini zehir- lemekle tatmin olmamış olacak ki, onun Ayasofya’sını da zincire vurmak emelin- dedir. Cumhuriyet devrinde yahudi-ma- son işbirlikçilerinin bir ara kudurduğu bir zaman vardır. Dini müesseselere ser- besti ve hürriyet, vakıflara halk tarafın- dan idare tanınacağı yerde, lâikliğin din- sizlik namına tatbikata geçirildiği devre… Bu cümleden olarak ilk Türkçe hutbenin 3 Şubat 1928’de, ilk Türkçe ezanın (!) da 18 Temmuz 1932’de, Ayasofya’da okutturul- duğuna şahit oluyoruz. Delaletler üzerin- de durmayacağız. Mesela, neden ilkler, illa Ayasofya’da da, başka camide değil?.. Büyük Fatih’ten başkasının da ona nazire Fatihliği (!) düşünülebilir mi?... Vs. vs... Bu kabil delaletleri geçiyoruz. Türkiye’de yahudi-mason işbirlikçili- ğinin gürlediği bu devrede, Amerika’da da “Bizans Araştırmaları Enstitüsü”nün peydahlandığını görüyoruz!.. Bu enstitü bazı elemanlarını, Ayasofya’nın moza- yıkları vs.’si hakkında ilmî (!) araştırmak yapmak üzere derhal Türkiye’ye gönde- rir. Aylarca süren araştırmaların, namaz KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 366  kılanların arasında rahatça yapılamadığı (!) görülmüştür. Bu vaziyet, devrin ileri gelenlerine yemek sofralarında (!) ilmî araştırı ve karıştırılar (!) nâm-ı hesabına izah edilip, namaz kılıcıların başka camilere gitmeleri temin olunmuştur! Hemen kayda değer ki, Resmî Gazete’de Hey’et-i Veki- le’nin bu hususta bir kararına o günden beri hâlâ rastlayan yoktur! Güya artık, Ayasofya müzedir!.. Bunun üzerine, derhal bir yıkma, kazmalama, kürekleme elçabuklu- ğuna girilir. Ayasofya külliyesi içinde İslâm-Türk mimarisine ait pek çok ekler, hemen yıktırılıverir. Bugünkü dünya matematikçileri, astronomları ve şarkiyatçıları nezdinde büyük bir şöhret olan meşhur Ali Kuşçu’nun ders verdiği Fatih Medreseleri’ni bugün, Ayasofya çevresinde boşuna ara- mamak icab eder!.. Çünkü onlar tozu dumana katarak kazmalanıp yok edilmişlerdir. Sıra, Sinan’ın minârelerini kazmalamaya gelir. Fakat, onların Ayasof- ya’ya desteklik ettiği, aksi halde mabedin çökeceği anlaşıldığından vaz- geçilir. Ama II. Bayezid zamanında cami yapılan “Küçük Ayasofya” bir sa- bah, mahallelinin karşısında minâresiz olarak arz-ı endam edivermiştir. Bir de hareme bakalım: Sultan Abdülmecid’in devrinin en büyük hat- tatlarından Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye kapılardan çıkmayacak kadar (7,5 metre) büyük ve caminin içinde yaptırdığı levhalar, “mimariyi bozuyor” diye yerlerinden indirilmiş ve kapılardan çıkarılamayınca da yan yana dizilerek rutubetli bir köşede çürümeye terk edilmişti. Çürüme tehlikesi gözlere girercesine ilerleyince de, bizzarûre eski yerlerine takıl- mışlardır. Böylece bu millete güldürülmeyen, Afrikalı yamyamlar bile bı- rakılmamıştır. Soylu Türk Hakanı Fatih’in, Mukaddes Fethi ile camiye tahvil olunan birçok kilise, bu Ayasofya faciasından sonra çeşitli Sulukule oyunlarıyla müzeye (!) çevrilmiştir. Fetihle beraber camiye tahvil ediliş devrinin kar- şısına, sanki camileri camilikten çıkarış devirimciliği ile çıkış… Kızıl emperyalizmin çiğnediği ülkelerde de camiler, en çoğundan ca- milikten çıkarılmıştır. O kadar… Bugün Trabzon Ayasofya’sı da, İznik Ayasofya’sı da ezansız ve zincirli duruyor. “Ayasofya’yı müze görmektense İslâm mabedi olarak görmeyi tercih ederim!” diyen Papa temsilcisi Kardinal Roncalli, üstelik Büyük Fatih’in nesli de değil. Halbuki, Ulu Atası Fatih’e en azından minnet ve şürkan borçlu olan Fatih ahfâdı bu Yüce Millet, Ayasofya’yı asla müze olarak ka- bul edemez. Ayasofya, Büyük Fatih’in tasarrufundan alınamaz. Ayasofya, Cami-i Şeriftir. Bu, öz malı olduğu Büyük Fatih’in Ayasofya hakkındaki yüce fermanı olduğu kadar, büyük milletimizin de ilk ve son hükmüdür. Öyle ise 27.5.1955’te yayınlanan kanunu gözlere sereriz: Zincire Vurulan Cami Ayasofya   367 “Mabedler kiraya verilemez ve ibadethane haricinde hiçbir iş için de kullanılamaz.” Osmanlı hanedanı inkıraz bulduğuna göre, Yüce Başbuğ Fatih’in Aya- sofya’sı, vakfiye şartnamesi mucibince Sayın Devlet Başkanımızın uhde- sine tevdi edilmiş bir emanettir. Binaenaleyh ecdada liyakat şerefinin, onun emanetini muhafaza etmekle kazanılacağı ortaya çıkıyor. Türklerin, Büyük Hakan Fatih’in beddua ve lanetinin üzerlerinde top- lanmasını düşünmek bile zihni felç etmeye kafidir. Demek istediklerimizi muhterem Ali Ulvi Bey’in beytinde toplayalım: “Ey derin fâcia, manzûmeye sen sığmazsın, Tutuşup yanmada kalbim seni tarih yazsın!” Not: Değerli kardeşimiz Ahmed Selâmi Bey bu yazıyı Bugün gazetesi için hazırla- mıştı. Kısmet Büyük Gazete’ye imiş… (M. Ş. Eygi) Yeniden cami olarak açıldığı Cuma günü, Ayasofya-i Kebîr Camii’nin Sultanahmet’e doğru taşan cemaati. ANADOLU AJANSI Sutanahmed’deki Ayasofya   369 Çelebi Mustafa, “Sultanahmed’deki Ayasofya”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 9, Sayı: 102, Mayıs 1977, ss. 25-27. Sutanahmed’deki Ayasofya Çelebi Mustafa T arihin muhteşem derinliklerinden gelen me- habetli bir sesin; benim diyen bahadırları tit- rettiğini, ruhumun tâ derinliklerine kadar işlediğini hissediyorun. Muştulanmış beldenin, bahtiyar ve azimkâr Padişah’ı kükrüyor: “Allah’ın, meleklerinin ve bütün insanların la’ne- ti benim mabedlerimi ibadet gayesinden başka işe tahsis edenlerin üzerine olsun! Dünyada ve âhirette, yüzlerine bakan bulunmasın! Şefaat edenleri olma- sın!..” “Âmin yâ Muîn!” Ardından; ısırdığım dudaklarımdan kan getirten, sıkılmış yumruklarımı olanca hızıyla, küffarın bey- nine inen balyoz misali, masanın üzerinde patlatan ve kanımı dondurtan şu cümleler, kulaklarımı tır- malamakta: “Eşsiz bir mimarlık âbidesi olan Ayasofya Camii (Şerifi)’nin tarihî vaziyyeti itibarı ile, müzeye çev- rilmesi, bütün şark alemini sevindireceği (?) ve in- sanlığa yeni bir ilim (!!!?) müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi… tasvib ve kabul olunmuştur!” Buyurun cenaze namazına!.. Allah-u Teâlâ’nın, uğruna âlemleri yarattığı şan- lı Peygamberimizin(sav) iki cihan serverinin manevi medhiyesine mazhar bir Türk Başbuğu’nun; Haz- ret-i Fatih Sultan Mehmed Han’ın vasiyeti ile onun dininden, onun ırkından bir devlet ricalinin, onun devletine reva gördüğü ve tatbik ettiği hıristiyan hu- kuku!.. Ne kadar da yakışıyor birbirine, değil mi! İstanbul’u fethettikten sonra; Ayasofya Cami-i Şerifi’nde Cuma namazını eda buyuran Hazret-i Fatih, Ayasofya’nın cami olmasını irade etmiştir; müze olmasını değil!.. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 370  İstanbul’u fethettikten sonra; Ayasofya Cami-i Şerifi’nde Cuma nama- zını eda buyuran Hazret-i Fatih, Ayasofya’nın cami olmasını irade etmiş- tir; müze olmasını değil!.. Peygamber-i Zîşân’ın muştuladığı bir fetihle, onun sevgisini kazan- mış bir Belde’yi fetheden ve İstanbul semasını Cami-i Şerif minâreleriyle bezeyen Hazret-i Fatih ve onun kutlu askerinin, o mukaddes mekan “Al- Sutanahmed’deki Ayasofya   371 lah’ın Evi”nde huşu ile namazlarını eda buyuran müslüman Türk milleti- nin; şanlı ecdadım Türk Osmanlı’nın bugünkü hıristiyan kılıklı ve Roma Hukuklu batı kuklasıyla aynı nesebden olmasına şaşmıyorum; bu çirkin ve iğrenç kıyas karşısında, kırk sene zırdeliler arasında kalmışcasına ku- duruyor, kuduruyorum! Belki, bana dört ayaklı olmadığımdan, böyle bir halin vâki olamayacağını söyleyeceksiniz amma; Türk ve Müslüman ol- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 372  duğu, ecdadını sevdiğini iddia ettiği halde, bir Türk Hakanı’nın vasiyetini hiçe sayıp, onun ve Allah’ın lanetini, Türk milletinin nefretini ebediyen celbedecek şekilde, ezeli düşmanımız bitli Haç’ı sevindirmek uğruna Ayasofya Cami-i Şerifi’ni müze yapan çarpık zihniyete ne buyuracak, hangi adı takacak, millî kininizi içinizde nasıl zaptedebileceksiniz? Hem de, yüceltmeye çalıştıkları Anayasa’yı, Dernek ve Vakıf Kanunlarını da, millî şerefimiz ve dini inancımızla beraber çiğnemek bahasına!.. Yurdun dört bucağında, mukaddesatından maneviyatına ve iffetinden namusuna kadar her şeyini istila etmiş millî düşmanlarla savaşırken bile iffetini, şerefini ve töresini muhafaza edebilmiş bir millet; kazanılan mü- cadelenin ardından; kendi içinden çıkanlar tarafından hançerlenmiş, “ru- huna kezzab dökülmüş”, önce altı asırlık millî lisanı Osmanlıca’dan uzak- laştırılarak; millî kültürünü İslâm-Türk medeniyetini bir turistten ziyade anlayamayacak seviyeye çıkmış, sonra da Haç’ın başına balyoz gibi inen namazının edasını Ayasofya Cami-i Şerifi’nde yapmaktan men edilmiş- tir. Nasıl sabretsin şimdi Ali Ulvi Kurucu? İmanının verdiği millî kin (Al- lah için düşmanlık) ile beraber, sözde Müslüman-Türk erkanına, onların taşıdıkları Haçlı ruhuna karşı gayzını fışkırırken, bin küsur seneden beri müslüman bir milletin de haline tercüman oluyordu: “Ürperdi hayalim! Bu nasıl korkulu rüya! Şaştım, neyi temsil ediyorsun, Ayasofya?” Ayasofya’nın şahsında, kemirilen, sömürülen ve Batıya bir maymun mukallitliğiyle döndürülen milletten söz ediyor şair: “Yavaş yavaş kemirdi, Batılı kurtlar bizi, Beli kılıçlı yiğit, şimdi fes mi takacak? Edebsizlik yuvası, ettiler ülkemizi, Ecdadım mezarından, mahzun mahzun bakacak!” Baksındı ecdadın mezarından da, görsün şu hal-i perişanımızı, “edeb- sizlik yuvası” olan Müslüman Türkiye’mizi! “Gönüllerde nur söndü, Ayasofya kapandı, Karşısında mükedder; muhteşem Sultanahmet! Kaybettik Sevgili’yi, yüreğimiz çok yandı! Neden hâlâ gözlerin, önünde duruyor set!” Şu kıt’adaki mânânın ve acının ağırlığı; kırk milyona kara çarşaf tak- tıracak mahiyette olsa gerek. Dilinden Kur’ân-ı Kerîm’i, elinden vatanı ve gönlünden imanı alınan bir millet, hem de mazisiyle yirmi iki milyon kilometrekarelik sahada at koşturmuş, yeni doğan bebeğin ilk heceleri olan koca Türk milleti, Ayasofya Cami-i Şerifi’nin müze olarak Kızıl Haç’a hediye edilmesi karşısında, ruhen ona tebdil olan ve turistlerin istirahat mahalli Sultanahmed’deki edebsizliğin şahsında, İslâmî ruhunu da kay- Sutanahmed’deki Ayasofya   373 bediyordu. Tek cümleyle, Sultanahmed Cami-i Şerifi Ayasofya’ya, biz de Ayasofya’yı kapatan çarpık zihniyete benzemişiz de, haberimiz olma- mış… Biz, yine şairimize gönül verelim: Müslüman Türk titreyip, töresine dönmeli, Çünkü, şuursuz millet, hiçbir kapı açamaz. Meryem Ana mumları, Türk Yurdu’nda sönmeli, Nura muhtaç olanlar, aleme nur saçamaz!.. “Sultanahmed’deki Ayasofya!” şiiri, yazımızın da adı oluyordu aynı za- manda. Ayasofya’yı kapatanların ruhunun; Sultanahmed’in şahsında, şu müslüman geçinen milletin ruhunu da tezyin ettiğinin resmiydi bu baş- lık! Ayasofya açılsın, mutlaka açılacak amma; Ayasofyalaşmış bir ruh ile değil, öze dönmüş, şuura ermiş, mücadele azmi ile yüreğinin her zerresini doldurmuş dinamik, imanlı, idealist bir nesil tarafından. Şairimiz, yaralı arslan misali, hâlâ kükrüyor: KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 374  Küçük Ozan bilinsin, kalbimizdeki zulmet, İçimizde yeşersin, iman denen bir filiz. Aczimdir Ayasofya, yaramdır Sultanahmed, Uyanın gönüldaşlar, kendimizde değiliz. Evet, uyananlara, acziyetini azme, yarasını sıhhate, kolunu kafasına ve kalbine dönüştüren, imanlı, ihlaslı, milliyetçi nesile, nurlu gençliğe gö- nülden selam! “Selam, Hakk’a tabi, hakikate muti olan sadıkların üzerine olsun.” Topkapı Sarayı’nda   375 Yahya Kemal, “Topkapı Sarayı’nda”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 9, Sayı: 102, Mayıs 1977, ss. 37-39. (Bu yazı ilk defa, “Hilafete Yakın Bir Gün” başlığıyla 14 Şubat 1921 tarihli İleri gazetesinde yayımlanmıştır.) Topkapı Sarayı’nda Yahya Kemal Beyatlı “B azı yerler vardır ki ruh eser” derler. Topkapı Sarayı’nda bir gün geçiren insan, bu sözün kuvvetini derinden derine duyar. Son iki buçuk se- nenin üzüntülü günlerinden birkaçını Topkapı Sa- rayı’nın odalarında; sofalarında; bahçelerinde geçir- dim. Her ziyaretimde ruhum bu saraydan, soğuk bir demir, kızgın bir ateşten nasıl çıkarsa öyle çıktı. Topkapı Sarayı katiplerinden Dârülfünûn mezu- nu genç arkadaşım Lütfü Bey orada millî hatıraları- mıza dindârâne bir vazife ile nigehbandır. Orada bir odası var. Eski şairlerin divanlarıyla, vakanüvislerin kitapları arasında, eski günlerimizi yaşıyor. Orada eski günlerimizin geçmiş neşeli yahut hüzünlü saat- lerin zevkini tattıktan sonra Selîm-i Sâlis’in ruhuna hürmeten ney üflemeyi öğrenmiş. Şimdi hayaletle- re hizmet eden hademenin ayak seslerinden başka hiçbir ses işitilmeyen bu ücra ve metruk sarayda yalnız arada sırada bir Türk gencinin neyi işitiliyor. Bu sarayın esrarında onun irşadı ile sülûk ettim. Ekser sarayları, muayyen bir devirde, muayyen bir bânî içinde muayyen bir mimar kurmuş. Yalnız bir devri ihsâs eden yekpâre bir kütledirler. Topkapı Sarayı yekpâre değil, hatta bir bina bile değil; devir devir, parça parça, eklene eklene vücut bulmuş. Bir odadan bir odaya geçerken bir ahd-ı saltanat’tan öteki ahd-ı saltanat’a geçiliyor. Her pâdişahın bir odası var. Her biri bir padişahın canlı bir tasviri gibi. O kadar ki hakiki bir tasvir böyle bir resim kudretini göstermez. Cihangir Selîm-i Evvel’in odası o kadar küçük ve sade ki; uzun seferlerinin birinde kondu- Yahya Kemal Beyatlı KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 376  ğu fakîrâne bir han odasını andırıyor. Zannediyorsunuz ki eyerlenmiş atı yanı başındaki kapıda beklemektedir. Büyük padişah kısa bir istirahat- ten sonra hemen çıkıp gidecek. Murâd-ı Sâlis’inki at oynatılacak kadar geniş ve camiler gibi kubbeli. Karşılıklı birer köşede iki yatağı var. Belli ki bu harem padişahı bütün sal- tanatı karılarının koynunda geçirmiş. Mehmed-i Râbi’inki kuytu ve hürmet hissi veriyor. Selim-i Salis’in Haliç’e nâzır bir boydan bir boya giden ışıklı dairelerin- Topkapı Sarayı’nda   377 de ayna, kadife, canfes ve bahardan bir hatıralı havası var. Ve herbir oda böyle Fatih’in, fethi müteakip Bizans Sarayı’na yerleşmeye tenezzül et- mediği için o zaman ücra olan bu Sarayburnu’nda kurduğu ilk bina cami ve hazine odasından başlayarak padişah padişah, devir devir tâ Abdül- mecid’e kadar taraf taraf, köşe köşe, bütün Osmanlı tarihi belli. Saray kelimesinin bizde de, Frenk’te de bir kadın rayıhası vardır. Daha ilk ziyaretinizde sezersiniz ki Topkapı Sarayı erkek değil, dişidir. Birin- den ötekine geçilen bu yüzlerce oda bir vücut ve ten cenneti imiş. Mermer KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 378  vücutlu, sarı saçlı, mavi gözlü İslâv kızları; kömür Rum kızları; elâ gözlü Lâtin kızları; saz benizli Çerkes kızları… Bu saray devletten ziyade saltanat, Türk’ten ziyade Osmanlı, Asya’dan ziyade Şark’tır. Türk’ün at sırtından inip Harem’e kapandığı günden baş- lamış bir serencamı var. Çünkü Türk’ün cibilli sarayı otağdır. Osmanlı Türk padişahları önce seyyar idiler. Çocukluklarından ölümlerine kadar, at sırtından inecek vakit bulamıyorlardı. İstanbul’un Fatihi arada sırada yol üstü uğrayabiliyor, seyyah gibi bir- Topkapı Sarayı’nda   379 kaç gün geçirebiliyordu. Bütün ömrünü seferlerde yıprattıktan sonra fet- hettiği şehir içinde olsun ölemedi; Gebze’de Sultançayırı’nda çadır altında öldü. Oğlu Bayezid, torunu Selim, onun oğlu Süleyman da yollarda öldü- ler. Süleyman’ın cenazesi Zigetvar’dan İstanbul’a getirildiği gün, ilk defa olarak Osmanlı Padişahı saraya girdi. Ağır rayıhalı, ağır bir rüyayı andıran bir vücut ve ten cennetine daldı. O rüyadan uyanıp o cennetten çıkmaya çabalayanlar oldu ise de sendelediler. Mehmed-i Salis’i, Eğri muharebe meydanında eski ruhlu bir hoca, at sırtında tutabiliyordu. Genç Osman ile Murad-ı Râbi’ o cennette; o rüya- dan uyanıp dışarı uğrayan iki nedretti. Lakin hakikatte Türk Fatihlerinin oğulları, sarayın büyüsüne tutulmuş dışına çıkamıyorlardı. Son asırda Türk Padişahı bu saraydan çıktı; lakin Boğaziçi’ne gitmek için. O çıkışla sayfiyeye gider gibi, o kadar hürmet- sizce, o kadar çabuk olmuş ki saray, döşemesiz, eşyasız tamtakır kalmış. Şimdi yalnız köşede, bucakta güvenin didiklediği perdeler, pamukları çıkmış minderler, derme çatma levhalar duruyor. Mamafih bu yoksullu- ğun intizamdan fazla bir güzelliği, bir hüznü var. Allah vere de hatıralara hürmeti, onları cilalayıp yaldızlayarak, yenileştirmekte gören basiretsiz hürmetkârların elleri bu Harem içine girmese ekseri türbelerimizde ikaa edilen bu teceddüd bu Harem’e girerse, buralarda sakin olan hayaletler çekilecek. Çünkü onlar, kendi küfleri, kendi yırtık pırtıkları, kendi dökün- tüleriyle haşr olarak yaşayabiliyorlar. Bir odadan bir odaya geçerek, konuşa konuşa gezerken, rehberim Lüt- fü Bey dedi ki, “Hemen her gün iki saatimi bu Harem odalarında geçi- riyorum. Lakin yalnız kalamıyor. Enderun ağalarından birini alıyorum. Çünkü evham basıyor.” Harem’den çıktıktan sonra iki bahçeyi de geçerek Revan Köşkü’ne girdikti. Bu köşk tam mânâsıyla bir Müslüman Türk sa- rayını andırıyor. Güzel, lakin eksikliği hiç mahsus değil. Harem ruhundan ârî. Meclisleri de muharebeleri gibi erkekçe geçmiş olan Murad-ı Rabi’in tam bir timsali. * * * Revan Köşkü’nde gezerken kulağıma derinden bir Kur’ân sesi geldi. Birden bire İslâm mimarisini tam mânâsıyla gördüm. Çünkü İslâm mi- marisinin içine bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’ân sesi lazım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde görülüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim. Ve bu Kur’ân sesinin nereden geldiğini sordum. “Hırka-i Saadet Dairesi’nden!” dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pence- reye yaklaştım. Baktım; yeşil yemyeşil ruhanî yeşil bir daire, pencereye arkasını çevirmiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor. Diğer bir hafız da gözlerini yummuş bir köşede tesbihini çekerek bekliyor. Rehberim Lütfü Bey’e sordum: KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 380  “Hırka-i Saaadet’te ne zamanlar bu hatim indirilir?” Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: “Her gün! Her saat! Dört yüz seneden beri geceli gündüzlü bilâ fâsıla…” Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz malumat verdi: “Yavuz Sultan Selim hilâfetin alâmatı olan Hırka-i Şerif, Sened-i Şerif ve diğer Emânât-ı Mübareke’yi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirerek getirmiş, İstanbul’a vardığı gece sarayda yüksek bir mevki’e yerleştirmiş; mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederler- ken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O geceli gündüzlü Kur’ân okunması için bir vazife tertip ederek kırkıncısı bizzat kendi olmak üzere kırk hafız tâyin eylemiş. İşte o günden bu ana kadar bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin Kur’ân okunuyor. Bu ha- fızlar elan kırk kişidir. Daima ikişer nöbetleşe vazifelerini ifa ederler. Bu- gün de bu iki hafızın nöbeti.” dedi. Bu gece, bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saadet Dai- resi’nde Kur’ân okunuyor! Siz bu saat benim bu satırlarımı okurken Hır- ka-i Saadet Dairesi’nde Kur’ân okunuyor! Tam dört yüz seneden beri de böyle fasılasız olmuş. O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. O günden beri Hilâfetin Türk kalbinde ne kadar derin bir önemi olduğunu duydum. Hılâfet makamı olan İstanbul’da böyle bir makamın dört asırdır durmamış bir Kur’ân sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular da bilmezler. Bu sarayın içinde dörtyüz seneden beri olmuş ihtilâller, hall’ler; kıtaller bu Kur’ân sesini bir an susturamamış. Bu hadi- seyi idrak ettikten sonra İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz? Bu şüpheyi halleder gibi oldum. Ayasofya’da Bir Cuma Namazı   381 Ahmed Es’ad Ben’im, “Ayasofya’da Bir Cuma Namazı”, Büyük Gazete, Sayı: 112, 23 Ağustos 1978. Ayasofya’da Bir Cuma Namazı Ahmed Es’ad Ben’im Aşağıdaki satırları muhterem muharri- rin 1949’da neşr edilmiş “Ramazan Geldi Hoş Geldi” adlı eserinden nakl ediyoruz. Eser İkinci Meşrutiyet devrinde İstanbul Ramazanlarına dair hatıraları dile getir- mektedir. Müellif o yıllarda çocuktur. Bir büyüğünün yanında Ayasofya’da kılınan bir Cuma namazını anlatmaktadır. Şimdi o günler için “Baki kalan şu kubbede bir hoş sada imiş” diyoruz. E fendi Cuma namazlarını Ayasofya’da kılar. Kü- çük Ahmed’i de bugün beraber götürecek. Ayasofya mahşer gibi kalabalık. Redingotlu, is- tanbulinli, siyah ceketli, çizgili pantolonlu Neza- retler (bakanlıklar) ileri gelenleri ile âbâni sarıklı, saltalı, cepkenli esnaf koyu renk cübbeli fes üzerine tülbent sarıklı Molla beyler, Hocaefendilerle yeşil, krem, siyah, kırmızı sarıklı, arakiyeli, sikkeli şeyhler, dervişler omuz omuza… Arada her rütbeden zâbitler ve yüzlerce Mehmet- cik. Abdestlerini almışlar, temiz çorabı olmayan fıka- ralar güzelce yıkadıkları ayaklarıyla değerli halılara basmaktan utanıyormuş gibi muhteriz (çekingen) ve neferden müşire (mareşale) ve âmâ dilenciden nâzıra (bakana) kadar her sınıftan bu halk toplu- luğu sadece aynı mayadan yaratıldıklarını ve aynı KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 382  Ayasofya’da Bir Cuma Namazı   383 toprağa gireceklerini düşünerek, her vâhimenin üstünde din kardeşliği- nin hakikatine ererek, birbirlerine omuz vererek ve muntazam saflar ha- linde Mescid-i Haram’a (Kâbe’ye) yönelerek huşû ile Tanrı huzurunda el bağlıyorlar: “Allahu Ekber!..” İmamın rükû işareti demek olan ikinci tekbiri de müezzin mahfilin- deki yirmi, belki yirmiden de fazla güzel sesli tarafından lâhn ile cum- hur halinde tekrar ediliyor. Mümin saflarının rükûa varışının ihtişamlı uğultusunu geniş kubbede lâhutî akisler yaratarak ruhu haşyetten hazza, hazdan huzura sürükleyen bu billurî nağmeler bastırıyor. “Allahu Ekber!” Secde… Yüzler huzur-ı Kibriya’da yerlere sürülüyor. Sür yüzünü yere Âdemoğlu! Kibir ve azamet ancak Allah’a mahsustur. Benlik davasına kalkma. Sen yüzünü Tanrı katında yere sürmezsen O senin burnunu sürttürmeyi bilir. Ne Firavunlar, ne Nemrudlar gördü şu dünya… Onların, toprağın bile kabul etmediği vücudlarının bugüne kalan hatırası, adlarının yanına nesillerin eklediği lânet sıfatlarıdır. Küçük Ahmed çok hassas. Zaten hutbeyi dinlerken kendinden geç- miş… Hatibin, kıvrık murassa kılıcına tutuna tutuna minber merdiven- lerine tırmandığını görünce yavaşça ağababasının kulağına eğilerek sor- muştu: “İmamın elinde kılınç var. Niye?” “İmam değil, hatiptir, bu efendi. Sarığının üzerindeki sırma da pâye- sini yani rütbesini gösterir. Kılınca gelince gaza ile feth edilen şehirlerde ilk Cuma namazı kılındığı zaman hatibin minbere gazayı temsilen böy- le kılınçla çıkması Efendimiz’e imtisaldir. İstanbul alındıktan sonra ilk Cuma namazı Ayasofya’da kılındığı için ilk hutbe de burada okunmuş ve Akşemseddin Hazretleri kılıç ile minbere çıkmıştır. Bu hatıra devam et- tiriliyor. Bursa’da da Ulu Cami’de hatip minbere kılınçla çıkar. Geçen yıl gittiğimiz zaman görmedin mi? Evet hatırladı; fakat Bursa hatırasıyla meşgul olmaya vakit yok. Hatip efendi davudî sesine verdiği tok ve gürbüz bir ahenkle hutbeyi okuyordu. Kulaklar hep onda. Kulaklar mı yalnız? Bütün cemaatin ruhu minberdeki hatibin ruhuyla kaynaşmış. Ey güzel İslâm dini ve ey güzel İslâm ibadeti. Allah’a varışta senden üstün değil, sana denk gelebilecek başka yol bulunabilir mi? Hâşâ! Namaz bitti. Artık camiin her köşesinde bir hâfız Kur’ân okumaya baş- ladı. Her kürsüde bir şeyh vaaz ediyor. Bunları dinleye dinleye camiden çıktılar. Fatih ve Bayezid camilerine de gidecekler. 1943 yılında yayımlanan dönemin Ayasofya Müzesi Müdürü Ali Sami Boyar’ın yazdığı ve resimlediği Ayasofya kitabının içinden bir Ayasofya resmi. 14. yüzyılda yapılmış bir suluboya resmi, kilise olan Ayasofya’nın camiye çevrildiği bilgisiyle yayımlanmış. 1920. Sultan I. Mahmud’un yaptırdığı Ayasofya şadırvanından görünüş. Sultan Ayasofya’da aynı zamanda zengin bir kütüphane, sıbyan mektebi ve imaret inşa ettirmişti. Sultan II. Abdülhamid Han Arşivi. Ayasofya İbadete Açılmalıdır   387 Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, “Ayasofya İbadete Açılmalıdır”, Tercüman, 27 Nisan 1988. Ayasofya İbadete Açılmalıdır Prof. Dr. Fahir Armaoğlu Ö nceki gün Tercüman’da çıkan ve Sayın Ziyad Ebuzziya tarafından yazılmış bulunan “Aya- sofya Dramı” başlıklı güzel bir yazıyı okuycularımız herhalde okumuşlardır. Belgelere ve bir incelemeye dayanan bu yazıdan görülmektedir ki, Ayasofya’nın bir müze haline getirilişi, belirli bir hükûmet poli- tikasının değil, birtakım gayretkeşlerin oynadığı oyunların neticesidir. Bu oyunun içinde, “lâiklik” adı altında, din düşmanlığı değil, İslâm düşmanlı- ğı yatmaktadır. Çünkü yüzyıllar boyu cami olarak kullanılmış olan ve tarihimizin şeref noktasını tem- sil eden bu ibadethaneyi, Yunan Ortodoksluğu’nun arzularına boyun eğerek müze haline getirmek, İs- lâm’a değil, Hıristiyanlık’a “biat” etmekten başka bir şey değildir. Başkasının dinini kendi dinimize tercihtir. Şunu bilhassa belirtmek isteriz: Yunan’dan çeki- nerek Ayasofya’yı İslâm ibadetine açmaktan kaçın- mak, Türkiye’nin egemenlik ve bağımsızlığı üzerin- de Yunanistan’a “ipotek hakkı” tanımak demektir. Ne zaman Ayasofya söz konusu olsa, Yunanistan hemen sesini yükseltmekte ve biz de bu sese kulak vermekteyiz. Yunanistan bu hakkı nereden almak- tadır? Hangi milletlerarası antlaşma Yunanistan’a Ayasofya hakkında konuşma yetkisini vermekte- dir? Yunanistan’ın bu yetkiyi nereden “bulduğunu” biz söyleyelim: Türk hükûmetlerinin şimdiye ka- dar gösterdiği pısırıklıktan. Hükûmetlerimizin, bu konuyu, kendisinin tamamen bir “iç işi”, bir “dahilî meselesi” sayıp, cesaretli bir adım atamamasından. Prof. Dr. Fahir Armaoğlu KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 388  Ayasofya İbadete Açılmalıdır   389 Yunanistan’a artık şunu anlatmamız gerekir ki, Fener Patrikliği’nin İstanbul’da bulunması dahi, hiçbir antlaşmaya dayanmayıp, sadece Tür- kiye’nin “lûtfundan” kaynaklanmaktadır. Fakat Patrikhane dahi Türkiye üzerinde bir “ipotek” olarak kullanılmaktadır. Kanserli tümör gibi gittik- çe tehlikeli bir durum almakta olan bu gidişe, artık bir dur demek gerekir. Bu konuda atılacak ilk adım da, Ayasofya’yı ibadete açmaktır. İslâm ibadetine. Yalnız bu caminin isminin değiştirilmesi gerekir. Hıristiyan ismi ile cami olmaz. Bu caminin ismi “Fetih Camii” olmalıdır. Çünkü Ayasofya’nın “camileşmesi” İstanbul’un fethini sembolize ettiği içindir ki, Yunanlı da fethin intikamını canlı tutmak amacı ile Ayasofya isminin muhafazasına ve cami olarak kullanılmasını engellemek suretiyle “kilise” vasfının devam ettirilmesine çalışmaktadır. Ayasofya onlar için “megalo idea”nın en büyük temsilcisidir. Yunanlı için Ayasofya adının muhafazası ve İslâm ibadetine kapalı tutulması, fethin inkârı, fethin tanınmaması- dır. Onlar için, Ayasofya’nın aynen muhafazası, İstanbul’un “Bizans”lığı- nın en büyük delilidir. Dolayısıyla, bir cami olarak Ayasofya’nın isminin değiştirilmesi, Yunanlı’nın bu ümidine öldürücü bir darbe olacak, fakat kangren olmuş bir yarayı da kesip atacaktır. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 390  Ayasofya İbadete Açılmalıdır   391 ANADOLU AJANSI K U T L U Ç A Ğ R I N I N İ Z I N D E 3 Türk Basınında Ayasofya Camii Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan, Kutlu Çağrının İzinde Türk Basınında Ayasofya Camii kitabı, 24 Kasım 1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu kararıyla müzeye dönüştürülen Ayasofya ile ilgili 1950’lerden itibaren, gazete ve dergilerde çıkan haberleri, köşe yazılarını, dönemin önemli kalemlerine ait makaleleri kronolojik ve derli toplu bir şekilde ortaya koymaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in emaneti, insanlığın ortak hazinesi Ayasofya Camii, aynı zamanda dünyadaki en önemli mâbedlerden biri olarak kabul edilmekte, İstanbul’un manevî merkezini oluşturmaktadır. 481 yıl boyunca cami olarak hizmet veren Ayasofya’nın 1934 yılında müzeye dönüştürülmesi, Türk milletinin mâşerî vicdanında derin yaralar açmıştır. Bu durum, 10 Temmuz 2020 tarihinde son bulmuş ve 86 yıllık hasret sona ermiştir. İstanbul’un fethinin 571. yıl dönümüne özel olarak hazırlanan bu eser, hasretle dolu yıllarda Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi tartışmalarına dair Türk basınında çıkan çok sayıda haber ve makaleyi bir araya getiriyor. Bu eserin, geçmişten geleceğe ecdat yadigârı bir sembol olma vasfını sürdüren Ayasofya’yı anlama çabasına sunacağı katkının yanı sıra, basın yayın tarihimize de ışık tutacağını ve yeni çalışmalara esin kaynağı olacağını ümit ediyoruz. CUMHURBAŞKANLIĞI ILETIŞIM BAŞKANLIĞI YAYINLARI ISBN 978-625-6281-03-5 9 786256 281035