K U T L U Ç A Ğ R I N I N İ Z I N D E 2 Türk Basınında Fatih Sultan Mehmed ISBN 978-625-6281-00-4 (TK) ISBN 978-625-6281-02-8 (2. CILT) KUTLU ÇAĞRININ IZINDE 2 TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED © 2024 CUMHURBAŞKANLIĞI ILETIŞIM BAŞKANLIĞI YAYINLARI Yayıncı Sertifika No: 45482 1. Baskı, İstanbul 2024 Hazırlayanlar  Dursun Gürlek, Doç. Dr. Oğuz Göksu, Muhammed Özdemir Grafik Tasarım  Muhammed Nur Anbarlı İletişim Kızılırmak Mahallesi, Mevlânâ Bulvarı, No: 144 06520 Çankaya, Ankara, Türkiye T +90 312 590 20 00 | webinfo@iletisim.gov.tr Baskı ve Cilt Optimum Basım / Matsis Matbaa Tevfikbey Mahallesi, Dr. Ali Demir Caddesi, No: 51/1 34295 Küçükçekmece, İstanbul T +90 212 463 71 25 | www.optimumbasim.com.tr Sertifika No: 41707 K U T L U Ç A Ğ R I N I N İ Z I N D E 2 Türk Basınında Fatih Sultan Mehmed İçindekiler   5 İçindekiler TAKDIM CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYIP ERDOĞAN  C  9 Cihan Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed Han  C  17 Rönesans: Ortaçağ İslâm Felsefesi ve Fatih – Peyami Safa / Türk Dili C  21 Rubâi – Muallim Cûdi / Tohum C 28 Askerlik Bakımından Fatih – Feridun Dirimtekin / Türk Dili C  29 Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı – Agâh Sırrı Levend / Türk Dili C  35 Fatih Devri Sanatları – Tahsin Öz / Türk Dili C  49 Fatih Devrinde Adalet – Ali Himmet Berki / Türk Dili C  57 Amele Başı Fatih – Feridun Kandemir / Resimli 20. Asır C  65 Fatih Öldü mü, Öldürüldü mü? – Mithat Sertoğlu / Resimli 20. Asır C  69 Fatih’in Portreleri – Semavi Eyice / Hafta Dergisi C  75 Fatih Sultan Mehmet: Ömür Kronolojisi / Hafta Dergisi C  85 Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem – Kemal Samancıgil / Milliyet C  91 İstanbul’un Fethinin En Esaslı Eseri – Yahya Kemal / Cumhuriyet C  101 Fatih Devrinde İlim ve Sanat Çalışmalarının Felsefesi – Prof. Dr. A. Süheyl Ünver / 500’üncü Fetih Yılı Dünya İlavesi C  105 Fatih’in Çocukluk Hayatı – Şahap Tayfur / 500’üncü Fetih Yılı Dünya İlavesi C  111 Fatih’in Ölümü – Dr. Nuri Ömer Ergene / Hürriyet C  115 Fatih ve Devri – Faik Reşit Unat / Ulus’un Fetih İlavesi C  121 Şanlı Fatih’e Sesleniş – F. Cemâl Oğuz Öcal / Sönmez C  128 İstanbul Fatihi’nin Kuvvetli Bir Cephesi: Fatih ve İlim – Prof. Bekir Sıtkı Baykal / Ulus’un Fetih İlavesi C  130 Fatih’in Topçuları – Vehbi Kocagüney / Ulus’un Fetih İlavesi C  135 Devrinin En Mükemmel Eseri: Fatih’in Kanunu – İhsan Ilgar / Ulus’un Fetih İlavesi C  141 Cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri – Feridun Fazıl Tülbentçi / Vatan C  146 Fatih’in Nutkundan… / Vatan C  147 Fatih Sultan Mehmed – Prof. Efdaleddin Tekiner / Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi C  149 Sûrlar Önünde Fatih – Abdullah Rıza Ergüven / Türk Dili C  152 Fatih’in Babası: İkinci Sultan Murad – Prof. Dr. Süheyl Ünver / Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi C  155 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 6  Fatih Devrinin En Büyük Âlimi: Akşemseddin – Osman Fevzi Olcay / Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi C  158 Fatih’in Kurduğu Enderun-u Hümayun Mektebi: İlim, Fen, Terbiye Ocağı… – İsmail Hakkı Baykal / Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi C  160 Fatih ve Adalet – Prof. Dr. A. Süheyl Ünver / Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi C  169 Fatih Devrinde Türk Mimarîsi – Ekrem Hakkı Ayverdi / Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi C  173 Fatih Âlimlerle Beraber İstanbul’un Fethinde – Prof. Dr. A. Süheyl Ünver / Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi C  179 Fatih Nasıl Okudu? – Prof. Dr. A Süheyl Ünver / Yeni İstiklal C  181 Fatih’in Büyük Mirası – Nurettin Topçu / Yeni İstiklal C  185 Papa Pius II’nin Fatih Sultan Mehmed’e Gönderdiği Mektup Hakkında Düşünceler – Prof. Dr. M. C. Şehabeddin Tekindağ / Fethin 511. Yıldönümü Konferansları C  192 Fatih’in Şahsiyeti – Mustafa Feyzi Belviranlı / İslâm İlk Emri Oku C  195 Fatih’e ve Onun Yeni Nesline Selâm – Necip Fazıl Kısakürek / Tohum C  203 Fatih – A. Rahim Balcıoğlu / Türk Yurdu C  210 Fatihler ve Zalimler – Nurettin Topçu / Tohum C  213 Zavallı Fatih – İsmail Hami Danişmend / Türk Yurdu C  219 Fatih Camii – Mehmed Akif Ersoy / Yeni Çağ C  226 Doğunun Büyük Hükümdarı Fatih – İbnüttayyar Semahaddin Cem / Türk Yurdu C  227 Fatih’i Tanımak – Hakkı Şinasi Çoruh / Türk Yurdu C  233 Düşünen Padişah Fatih Sultan Mehmed – Mehmed Kemal Pilavoğlu / Yeni İstiklal C  239 Fatih Külliyesi – İbrahim Hakkı Konyalı / Yeni İstiklal C  243 Kurucu ve Teşkilatçı Büyük Türk Hükümdarı Fatih Sultan Mehmet – Prof. Tayyib Gökbilgin / Fethin 511. Yıldönümü Konferansları C  251 Fatih ve Torunları – Vecihi Ünal / Babıalide Sabah C  263 Rönesans Hükümdarı Fatih – Tayyib Gökbilgin / Bilgi Aylık Mecmua C  265 Fatih Kanunnameleri – Hıfzı Veldet Velidedeoğlu / Bilgi Aylık Mecmua C  269 Fatih Devri – Âkil Muhtar Özden / Bilgi Aylık Mecmua C  277 Merkad-i Fatih’i Ziyaret – Abdülhak Hamid Tarhan / Tohum C  284 Merkad-i Fatih’i Ziyaret – Prof. Dr. Mehmet Kaplan / Türklük Araştırmaları Dergisi C  289 Fatih ve Onu Yetiştiren Muhit… – Prof. Dr. Bediî Nuri Şehsuvaroğlu / İslam Medeniyeti Mecmuası C  303 Şair Fatih – Prof. Dr. Faruk Kadri Timurtaş / İslam Medeniyeti C  312 İçindekiler   7 Fatih’in Doğumu Atlılar ile Bütün Ülkeye Duyuruldu – Reşat Ekrem Koçu / Tercüman C  318 “Oğlumu Padişah İdeyim, Hayatımda Göreyim O, Ne Suretle Padişah Olur” – Reşat Ekrem Koçu / Tercüman C  320 Fatih Mehmed ve Sanat – Ord. Prof. Dr. Franz Babinger / Hayat Tarih C  324 Fatih Sultan Mehmed’in Edebiyata İlgisi – Ord. Prof. Dr. Franz Babinger / Hayat Tarih C  328 Fatih Sultan Mehmed’in Şeyhi ve Mürşidi Akşemseddin Hazretleri(ks) – Ubeydullah Küçük / Bugün C  333 İstanbul’da Fatih’in Eserleri: Büyük Komutan, İstanbul’a 50’den Fazla Eser Kazandırdı / Türkiye’de ve Dünyada Sabah C  337 Fatih’in Akıllara Durgunluk Veren Keşifleri – İbrahim Hakkı Konyalı / Türkiye’de ve Dünyada Sabah C  339 Fetih ve Fatih – Ayten Lermioğlu / Türkiye’de ve Dünyada Sabah C  343 Fatih’in Vefatında Çanlar Çalındı – M. Hâdi Altay / Türkiye’de ve Dünyada Sabah C  347 Fatih ve Devri – Münir Sirer / Hayat Tarih C  348 Fatih ve Ressam Gentile Bellini – Ord. Prof. Dr. Franz Babinger / Hayat Tarih C  355 Fatih, Fatih’in Vefatı ve Avrupa’daki Akisleri – Fuad Günel / Tohum C  360 Fatih, İlim ve Sanat – İhsan Ilgar / Hayat Tarih C  368 Fatih ve İstanbul – Mithat Sertoğlu / Hayat Tarih C  373 Fatih Sultan Mehmed’in Resimleri – Ord. Prof. Franz Babinger / Tarih ve Edebiyat Mecmuası C  386 Ermenice Elyazma Bir Kaynağa Göre Fatih Sultan Mehmed – Kevork Pamukciyan / Tarih ve Edebiyat Mecmuası C  392 Takdim   9 Takdim   9 F atih Sultan Mehmed Han, tarihimizde eşsiz bir yere sahip; cesa- reti, derin öngörüsü ve liderliğiyle sonsuza dek yâd edeceğimiz büyük bir kumandan ve devlet adamıdır. Onun hayatı ve mücadelesi, milletimizin ruhunda silinmeyecek izler bırakmış; saltanatını taçlan- dıran İstanbul’un fethi, Osmanlı Devleti’ne en ihtişamlı dönemlerin- den birini yaşatmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han, sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda bir kültür ve medeniyet hamisidir. Onun döneminde sanat, bilim ve edebiyat alanlarında büyük ilerlemeler kaydedilmiş ve İstanbul, İs- lâm dünyasının ışıltılı bir merkezi hâline gelmiştir. Bu yönüyle Fatih Sultan Mehmed Han, sadece askerî zaferleriyle değil, aynı zamanda kültürel ve entelektüel mirasıyla da değerlendirilmesi gereken büyük bir liderdir. Onun aziz hatırası ve koruduğu değerler, bugün de devletimizi daha ileriye taşıma çabalarımızda bizlere en büyük ilhamı vermektedir. Bu büyük liderin sahip olduğu adalet ve hoşgörü anlayışı, farklı mil- letler ve din mensuplarının barış içinde yaşadığı İstanbul’u inşa et- miş ve bu miras bizi bugünlere kadar taşımıştır. Bu noktada bizlere düşen görev, Fatih Sultan Mehmed Han’ın mirasını ve aziz hatırasını yaşatmak, onun fikirlerinden ders almak ve Türkiye’yi daha da ileriye taşımaktır. Bu, milletimizin her bir ferdinin gönül ve vefa borcudur. Fatih’in şahsi dünyasını, adalet duygusunu, bilim ve sanatta gösterdi- ği üstün dehayı anlamak bakımından geniş bir içeriğe sahip bu ese- rin, Fatih Sultan Mehmed Han’ın aziz hatırasını yaşatmak için kıy- metli bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Kitabın, 1950’lerden itibaren gazete ve dergilerde İstanbul’un fethine TAKDIM KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 10  dair çıkan haberleri ve yazıları, fetih yıl dönümü coşkusunu yansıtan görüntüleri, dönemin önemli kalemlerinin yazılarını kayda alan ta- rihî vesika niteliğinde, kıymetli bir eser olduğuna inanıyorum. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan üç cilt- lik çalışmanın “Kutlu Çağrının İzinde Türk Basınında Fatih Sultan Mehmed” isimli bu cildinin onun yüksek kişiliğini ve mücadelesiyle birlikte, fetih ruhunu genç nesillere aktarmada önemli bir katkı sağ- layacağına inanıyor, emeği geçenleri tebrik ediyorum. TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 12  Takdim   13 Hattat: Abdülfettah Efendi Abdülfettah Efendi (1815-1896): Meşhur Osmanlı hattatı. Abdülfettah Efendi, Sultan II. Mahmud’dan Sultan II. Abdülhamid’e kadar beş padişah devrinde eserleri görülen ve takdir edilen velûd bir hattattır. İstanbul (Süleymaniye, Beyazıt, Yıldız Hamidiye, Ertuğrul, Aksaray Vâlide, Altunizade camileri, Fatih Türbesi, Topkapı Sarayı Bâb-ı Hümâyun’u, Beylerbeyi Sarayı ve birkaç çeşme), Bursa (Ulucami’de çifte “Allah Hû” levhasıyla bunun yanında asılı bulunan, bu levhayı yazdığı sırada kullandığı kendi icadı olan ve bir defasında yazarken de Sultan Abdülmecid’in takdirle seyrettiği, ağaçtan yapılma büyükçe celî kalemi), Edirne, Kastamonu (Şâbân-ı Velî Türbesi), Şam, Girit gibi Osmanlı şehirlerinde levha ve taşa kazılmış kitâbeleri, pûşîde (örtü) ve perde üstüne işlenmiş celî yazıları ve tuğraları mevcutsa da bir kısmının bugünkü durumu bilinmemektedir. Ayrıca, ser-sikkeken olarak Osmanlı altın ve gümüş para, nişan ve madalyonlarının, kâğıt paraların kalıplarının hakkedilmesinde ve imalinde büyük emeği geçmiştir. Süleymaniye Camii’ndeki celî sülüs yazılar da Abdülfettah Efendi’nin eseridir. “Letüftehannel Kostantiniyyetü veleni’me’l emîrü emîrühâ veleni’me’l ceyşü zâlike’l ceyşü” “Kostantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emîr ne güzel emirdir. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” Cihan Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed Han   17 İ stanbul fatihi ve cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed’in doğumunu tarihçiler genellikle şu ifadelerle dile getirirler: Sultan İkinci Murad Han’ın oğlu İkinci Mehmed, Hicri 835, Miladi 1432 yılının Mart ayında Edirne Sarayı’nda dünyaya geldi. Annesi Sinop hüküm- darı İsfendiyar Bey’in kızı Hatice Hümâ Hâtun’dur. Babası Murad Han, sa- bah namazını kılmış, seccadesinde Kur’ân-ı Kerîm okuyordu. Muhammed Sûresi’ni bitirmiş, Fetih Sûresi’ne başlamıştı. O sırada 27 yaşında bulunan genç Murad’a bir oğlunun dünyaya geldiği müjdelenince hemen sevinç gözyaşları dökmeye başladı ve “Ravza-i Murad’da bir gül-i Muhammedî açtı!” diye, duyduğu sevinci dile getirdi. Sultan İkinci Murad Han âlimlerin ve vezirlerin de hazır bulunduğu bir mecliste iki rekât namaz kıldı. Kucağına verilen kundaktaki masumun kulaklarına tekbirlerle birlikte ezân-ı Muhammedî’yi okudu. Ve “Şehzade Mehmed’imin kutlu doğumu için âleme gülâb-ı meserret saçılsın!” emrini verdi. O zamanki Osmanlı başkenti Edirne’den Bursa’ya, Manisa’ya, Amas- ya’ya Anadolu’nun ve Rumeli’nin valilerine, sancak beylerine ulaklar gön- derildi. Yedi gün, yedi gece şenlikler yapıldı. Babası, küçük şehzadesi Meh- med’in her bakımdan mükemmel yetiştirilmesini istiyordu. Bunun için derhâl kararını verdi, Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerine bir mektup gönderdi. İkinci Murad’a büyük saygı duyan Hacı Bayram-ı Veli, büyük bir âlim ve maharetli bir hekim olan Akşemseddin’i Edirne Sarayı’na yolladı. Akşem- seddin, padişah tarafından hürmetle ve saygıyla karşılandı. Gelecekte İs- tanbul’un manevi fatihi diye anılacak olan Akşemseddin şehzadeyi hemen görmek istedi. Çocuk beşiğiyle büyük salona getirildi. Bir ay-kırk günlük olan yavruyu sıkı bir kontrolden geçiren Akşemseddin Hazretleri müjdeyi verdi: “Allah sizi sultanımıza ve devletimize bağışlasın. Vücutça ve zekâca pek üstün ve mükemmel bir çocuk” dedi. Sadece Akşemseddin mi, geleceğin fatihinin terbiyesinde ve eğitiminde Cihan Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed Han KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 18  devrin diğer büyük âlimleri olan Molla Hüsrev’in ve Molla Gürânî’nin de büyük payı vardır. Özellikle ikinci hocası ilmiyle ve otoritesiyle genç şeh- zadeyi iyice kuşatarak onda ilim aşkını uyandırdı. Fatih’in çocukluğundan söz eden kaynaklar, onun Arapça ve Farsça dâhil, altı yedi yabancı dil bildi- ğini kaydediyorlar. Ayrıca onun bedenen de kuvvetli olduğunu, yay ve kılıcı maharetle kullandığını, fen ilimlerine vakıf olduğunu belirtiyorlar. Zaten İstanbul’un fethinde görev yapacak olan topların balistik hesaplarını yap- ması bile bu sahadaki ustalığını göstermektedir. İşte, devrin en büyük âlimlerinden böyle ciddi ve disiplinli bir eğitim gören şehzade Mehmed, 10 yaşına gelince Manisa valiliğine tayin edildi. Burada da tahsiline devam etti. İlmin yanı sıra idarecilik mesleğinde de tec- rübe kazanmaya başladı. İkinci Mehmed’in birinci hedefi bilindiği üzere, İstanbul’u fethetmekti. Ve tahta oturduktan kısa bir süre sonra bu niyetini gerçekleştirdi. 53 günlük zorlu bir kuşatmadan sonra Bizans’ın başkenti Konstantiniyye’yi fethedip Orta Çağ’ı kapattı. Bilindiği üzere, İstanbul’un Müslümanlar tarafından fethedileceğini yüz yıllar önce Hazret-i Peygamber haber vermişti. Fatih’le ilgili eserlerin he- men hemen hepsinde belirtildiği üzere, bu peygamber müjdesi, İkinci Mu- rad’ın şehzadesi İkinci Mehmed’in şahsında gerçekleşti ve ona “Fatih” ün- vanını kazandırdı. Tabiî ki hadîste “Nime’l-ceyş” diye övülen fetih askerleri de bu şanlı Fetih’te büyük bir rol oynadılar. Gerek yerli gerekse yabancı yazarlar ve dünyaca ünlü tarihçiler hem Fa- tih hem fetih hakkında çok sayıda araştırmalar yapıp cilt cilt kitaplar ya- yımladılar. Gazetelerde ve dergilerde bir hayli makaleler neşredildi. Özel- likle İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü olan 1953’te bu konuyla ilgili yayınlar büyük yekûne ulaştı. Fatih’in şahsiyetini konu alan, onun nasıl bir cihan hükümdarı olduğunu dile getiren bu yazılardan bir kısmı bir araya getirilerek kitaplaştırıldı. Elinizdeki bu eser için bir “Fatih Güldestesi” de- mek mümkündür. Kültür tarihçisi Dursun Gürlek, 40 yılı aşkın bir süre, dergi ve gazete gibi süreli yayınlarda Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un Fethi ve Ayasofya hakkında çıkan her türlü yazıyı özenle arşivledi. Dursun Gürlek Hoca, bu nadide arşivi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına açtı. Böylece, bugün pek çoğu aramızdan ayrılmış kültür, sanat, edebiyat ve bilim dünyamızın meşhur simalarının farklı tarihlerde, farklı mecralarda kaleme aldığı yazı- lar, fethin 571. yılında 8 aylık bir emekle hazırlanan bu eserle yeniden oku- yucuyla buluştu. Elbette biliyoruz ki, Türk basınında değişmeyen gündem konuları Fa- tih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un Fethi ve Ayasofya’ya dair yazılar, bu eserde sunduğumuz örneklerden ibaret değildir. Ancak bu kitaba aldığı- mız haber, köşe yazısı, edebiyat, araştırma ve inceleme yazıları gibi farklı türlerde metinler, sadece Dursun Gürlek Hoca’nın arşivinden temin edilen örneklerle sınırlıdır. Cihan Hükümdarı Fatih Sultan Mehmed Han   19 Geniş bir periyoda yayılmış gazete ve dergi gibi süreli yayınlardan derle- diğimiz yazıların imlası, bugün kullanılan imladan bazı farklılıklar arz et- mektedir. Bu çalışmada, anlam kayması, ifade bozukluğu gibi düzeltilmesi zorunlu olan durumlar dışında, tarihimizin ve basın tarihimizin uzun bir kesitine tanıklık eden bu metinlerin genel yapısına dokunmamayı tercih ettik. Sadece anlam bozukluğu ya da dizgi hatası kaynaklı ifadeleri düzelt- mekle yetindik. Zaman zaman da izaha muhtaç bazı noktaları küçük dip- notları ile açıkladık. Bu çalışmanın, o büyük Türk hükümdarına duyulan saygı ve hürmeti daha da çoğaltmasını diliyor; “Kutlu Çağrının İzinde Türk Basınında” üst başlığını taşıyan; “Fatih Sultan Mehmed”, “İstanbul’un Fethi” ve “Ayasofya Camii” isimli üç ciltlik bu eserin aynı zamanda basın yayın tarihimize de ışık tutacağını ve yeni çalışmalara esin kaynağı olacağını ümit ediyoruz. Rönesans: Ortaçağ İslâm Felsefesi ve Fatih   21 İ stanbul’un alınmasıyla tarihte yeni bir çağ açıldı- ğı söylenir. Şüphesiz Bizans’ın yıkılmasıyla Avru- pa’da Rönesans hareketlerinin gelişmesi arasındaki zaman yakınlığı büsbütün mânasız değildir ve ikisi arasında bir münasebet köprüsü kuranların haklı oldukları noktalar bulunabilir. Fakat Rönesansı ha- zırlayan büyük düşünce kalkınmasının başlangıcı on beşinci yüzyılda değil, on birinci yüzyıla bağlan- malıdır. Bu hazırlanışta Farabi ve İbni Sina gibi Türk dü- şünürlerinin rolü başta gelir. Bugünkü bilimsel dü- şüncenin Aristo’ya ve onun endüktif metoduna neler borçlu olduğu düşünülürse, büyük Yunan filozofu- nun eserlerini ilk tercüme eden ve Ortaçağın ikinci beş yüz yılı içinde tesirlerini Rönesansa kadar sür- düren bu Türk düşünürlerinin rolü anlaşılır. Ortaçağ İslâm kültürü Aristo’nun işaret ve tesiri altındadır. Onun eserleri yalnız tercüme ve tefsir edilmekle kal- mamış, her eserinin ayrı ayrı mânalarını ve meyilleri- ni anlamaya hazırlayan şerhler, girişler, endeksler ve sınıflandırma çizelgeleri de yapılmış, onun felsefesi- ne ve evrensel düşüncesine mahsus ansiklopediler de yayınlanmıştır. Aristo’nun işareti altında Ortaçağ İslâm skolastiğini kuran Farabi ve İbn-i Sina’dır ve bu, İslâm skolastiğinin Doğu koludur. Daha sonra Endü- lüs’te kurulan Batı kolu Aristo felsefesini Avrupa’ya tanıtmıştır. Léon Abensur Avrupa Medeniyetinin İs- lâm cephesi başlıklı incelemesinde (La Tribune des Nations 1938) İslâm düşünürleri vasıtasıyla hıristi- yan batının Aristo’yu nasıl tanıdığını ve uzun yüz- Peyami Safa Rönesans: Ortaçağ İslâm Felsefesi ve Fatih Peyami Safa Peyami Safa, “Rönesans: Ortaçağ İslâm Felsefesi ve Fatih”, Türk Dili Aylık Dergi, Türk Dil Kurumu, Cilt: II, Sayı: 20, Ankara, 1 Mayıs 1953, ss. 478-485. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 22  yıllar boyunca hemen bütün düşünce özlerini onun büyük eserinden nasıl aldığını anlattıktan sonra, “Hatta, diyor, salt edebiyat alanında bile, klâsik düşünceden ve Hıristiyan ruhundan doğan Batı medeniyeti İslâm mede- niyetiyle temasını muhafaza etmiştir.” Ünlü müsteşrik Miguel Asin Pala- cios, Dante’nin Tanrısal Komedisi’nin Kur’ân’dan ilham aldığını meydana çıkardı. Çünkü Dante Kur’ân’ı ve yorumlarını üstadı Brunetto Latini’den öğrenmişti. M. A. Palacios diyor ki, “Ortaçağ İslâm medeniyeti, insanlığın tam dönüm devrinde, eski kültür silinip de yerine yenisi gelirken yaratılmış ilk rönesanstan başka nedir?” İslâm felsefesi, Yahudi ve Hıristiyan okullarına pek çabuk tesir etmişti. on üçüncü yüzyılda ve on dördüncünün yarısında Yahudiler İbni Reşid’in eserlerini İbraniceye çevirdiler. İbni Si- na’yı ilk tercüme edenler Gondislavus ve Sevik Musevisi Juan Avendeath’tır. 1130 ile 1150 arasında Yahudiler esas hazırlamışlar, Hıristiyanlar bu tercü- melere bir şekil vermeye muvaffak ol- muşlardır. Birkaç yıl sonra Kendi’nin ve Farabi’nin eserleri de tercüme edil- di. 1230’da Michel Scott, İbni Rüşd’ün eserlerini tercüme etti. İmparator İkinci Frederik İslâm medeniyetine hayrandı. Türk ve Arap bilginleri Hıristiyanlara Yunancadan tercümeler yapmak ar- zusunu aşılamışlardı. Hıristiyan Avru- pasında birçok tenkitlere de uğrayan İslâm felsefesinin tesirleri Rönesansa kadar gelir. Dante Tanrısal Komedi’si- nin Cehennem bölümünde İbni Sina’yı ve İbni Rüşd’ü eski çağın en büyük on iki dehası arasında sayar. Rönesansın büyük iki düşünüründen Roger Ba- con, İbni Rüşd’den (dolayısıyla İbni Si- na’dan) hayranlıkla söz açarak der ki, “Uzun zamandır en şöhretli bilginlerin tenkidine uğrayan İbni Rüşd felsefesi bugün bütün filozofların oy birliğini kazanıyor.” Büyük Rönesansı hazırlayan fikir kaynaşmalarında Türk ve İslâm dü- şünürlerinin rolü başta geldiği halde, on beşinci yüzyıldan sonra İslâm düşüncesi bu Rönesanstan niçin yüz çevirmiştir? Bunun tarihi sebepleri- ni Türk İnkılâbına Bakışlar adlı kitabımda (Kanaat Kitabevi) araştırdım. Oradan (No. 161 ve devamı) aldığım şu parçalarda hâdisenin tarihi safhaları şöyle izah edilmiştir: Felsefî düşünce İslâm ilâhiyatına pek erken girer. Buna ‘kelâm’ deniyor. Rönesans: Ortaçağ İslâm Felsefesi ve Fatih   23 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 24  Hicretin ikinci asrından itibaren bu ilimle uğraşan İslâm âlimleri pek çok- tur. Mutezile fırkasından ve Vasıl İbni Ata’dan İmam Eş’ari’ye kadar, İslâm ilâhiyatı en büyük hücrelerine kavuşmuş değildir. Bu ilâhiyatın ve İslâm or- todoksluğunun vahdetini kuran Eş’ari’dir. Ona, Gazali’den evvel, Arap ilâhi- yatının en hâkim çehresi olarak bakılıyor. Fakat akılcı ve Aristocu ilâhiyata Gazali kadar kudretle hücum eden olmamıştır. Rönesans: Ortaçağ İslâm Felsefesi ve Fatih   25 “Mistik düşünceyi ve ahlâkı en büyük salâhiyet ve kudretle temsil eden adam Gazali’dir. Onun bütün cehdi aklın bilgi vasıtası olarak bilgisizliğini ve kifayetsizliğini ispata çalışmak oldu. “… Gazali’nin tesirleri Osmanlı İmparatorluğuna, oradan da zamanımı- za kadar gelir ve bazen de resmî bir kıymet alır. Fatih’in emriyle Hocazade üçüncü bir Tehafüt yazmış, Gazali’nin fikirlerini tahrip eden İbni Rüşd’e KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA AYASOFYA CAMII 26  karşı ilâhiyatın intikamını almaya, aklın kifayetsizliğini ve imanın şartı ol- duğunu tekrar yazmıştır. “… Akılcı ve tabiatçı Avrupa kafasının prensiplerini koyanlar Farabi ve İbni Sina gibi Türklerdi; fakat sonradan bu harekete karşı çıkan Gazali’nin ve Muhiddin-i Arabi’nin müdafaasını Osmanlı İmparatorluğu’nda Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanunî’ler bile ele almışlardı. Kanunî devrine İbni Kemal, Şem- seddin, Muhiddin-i Arabi’nin bütün eserlerinin dini akideye uygun oldu- ğuna dair fetva çıkarmaya kadar ileri gitmiştir: ‘Kim ki bu akidelere itiraz eder, günah işlemiş olur; kim ki bu itirazda ısrar eder, büyük hata irtikâb etmiş olur. Padişahın onu cezalandırması ve bu hatadan geri çevirmesi va- cip olur’ demişti.” Görülüyor ki, İstanbul’un alınmasından sonra açılan yeni çağa karşı Fa- tih’in rolü tamamıyla menfidir. O böyle bir devrin doğmak üzere olduğu- nu sezmiş midir, bilmiyoruz; fakat modern düşüncenin iki büyük ilkesine, akılcılığa ve tabiatçılığa karşı cephe almaya Hocazade’yi memur etmiştir. Bu, Türk düşüncesini Rönesanstan ayıran ve mistik bir yöne doğru dönme- ye zorlayan ilk “resmî” harekettir. Fakat, hiç şüphe yok ki, Fatih bu hareketinin İslâm medeniyeti ve Os- manlı İmparatorluğu için yıkıcı sonuçlarını kestirecek durumda değildi. Sadece Philosophia Perennis’in (ebedî felsefenin) ilkelerine sadık kalmak gibi Doğuya has bir zihniyetin tesiri altında kalmıştı. Bugün bütün dünya- da Rönesans devri kapanıyor. Yirminci yüzyıl düşüncesi ve sanatı rasyo- nalizme (akılcılığa) karşı bir isyandır. Fakat İstanbul Fatihinin beş yüz yıl önce bunu sezdiği de asla düşünülemez. Dâvanın, sözü geçen kitabımda araştırdığım tarih kökleri çok derindir ve Fatih, uzak devirlerden gelen te- sir dalgalarının önünde, bir filozof değil, politikacı davranışıyla yapmak zo- runda olduğu hareketi yapmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in İtalyan ressam Gentile Bellini tarafından yapılan ünlü portresi. Rönesans: Ortaçağ İslâm Felsefesi ve Fatih   27 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 28  Muallim Cûdi, “Rubâi”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 8, Sayı: 88, Haziran 1975, s. 40. Rubâi Muallim Cûdi Karagün dostu imiş Fatih’in Akşemseddin Ki yüzünden lemeân etti onun feth-i mübîn Nusrati çeşm-i hakîkatte görüp verdi haber Böyle herkârı uzaktan görür erbâb-ı yakîn Askerlik Bakımından Fatih   29 F atih’in askerlik kudretinin en büyük eseri İstan- bul’un alınmasıdır. Burada dehasının türlü belir- tilerini gördüğümüz büyük komutanın nasıl yetiştiği- ni bildiren vesikalar, yeterince bilgi verememektedir. Daha çocukken tahta ilk çıkışında maiyetindeki kim- selerin dediklerine kapıldığını bildiğimiz Fatih’in, babasının yeniden padişahlığa geçmesinden sonra Manisa’ya döndüğü zaman, kendisine iyi öğütler ve- rememiş olan maiyetinin uzaklaştırıldığını ve yerleri- ne en iyi öğretmenlerin getirilerek yetişmesinin sağ- lanmış olduğunu görüyoruz. 1451 yılında ikinci defa tahta çıkan Sultan İkinci Mehmet, her yönde olduğu gibi askerlikçe de olgunlaşmış bir insandı. Başlıca chronologları (vakanüvisleri) olan Dursun Bey ile Critovulos, Arapça ve Farsça bildiğini yazar- lar. Zamanında yaşamış ve kendisine karşı duyguları hiç de dostça olmayan Dukas ile, 1453-1455 yıllarını Türkler elinde esarette geçiren, son Bizans İmpara- torunun mabeyincisi Phrantzes, o dillerden başka Sırpça, belki biraz da Rumca bildiğini söylerler. Fakat gerek Phrantzes gerekse bir barış sözleşmesi kurmak üzere Fatih nezdine gönderilip 1454’te gelen Venedik Elçilik kurulu üyelerinden Segundo’nun söyledikle- rinden biliyoruz. Büyük İskender, Julius Cesar, Bü- yük Constantin ve İmparator Theodosius gibi Fatih de ünlü komutanlara ait eserleri tercüme ettirir veya o dilleri bilen kâtiplerine okutturup dinlermiş, böy- lece o komutanların nasıl yaşayıp neler yaptıklarını öğrenir, onlardan örnek almaya çalışırmış; yani Fatih, bugünkü anlayışımıza göre, kendinden önce gelmiş büyük komutanların seferlerini inceleyerek (harp Feridun Dirimtekin Askerlik Bakımından Fatih Feridun Dirimtekin Feridun Dirimtekin, “Askerlik Bakımından Fatih”, Türk Dili Aylık Dergi, Türk Dil Kurumu, Cilt: 2, Sayı: 20, An- kara, 1 Mayıs 1953, ss. 490-494. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 30  tarihi incelemeleri) komutanlığı öğrenmiş, o vasfı edinmiştir. Böylece geçmişin kitabını okuyarak büyük komutanların zafere nasıl erdiklerini görmüş, “tactique ve stratégique” bilgisini yükseltmiş, kendisini yetiştirmiştir. Fatih’in bir komutan olarak vasıflarının türlü yönlerini, seferlerinde görmek kâbildir. Fatih ilk seferini, saltanata yeni geçmesinden faydalanmak isteyen, bunun için Osmanlı ül- kesine giren memleketleri zaptedilmiş eski beyleri ayaklandıran Karamanlılara karşı aç- mıştır. Fatih’in asıl istediği İstanbul’u almaktı. Bir Türk ülkesi olan Karaman’ın ele geçirilmesi, o asıl amaç yanında, ikinci derecede kalırdı. Fatih bununla fazla uğraşmadı. Ancak İstan- bul’u kuşattığı sırada güvenin de sağlanmış olması gerekti, bundan fazlasını yapmadı. Bu Askerlik Bakımından Fatih   31 da Fatih’in amaçlar arasında en önemlisini kestirmek, ona varmak için ge- reken yolları seçmek yetkisini elde etmiş olduğunu gösterir. Fatih’in askerlik dehasının türlü belirtilerini İstanbul muhasarasının ha- zırlanmasında, yapılmasında ve şehir alındıktan sonraki işlerinde görürüz. Şehrin kuşatılmasından önce, o zaman şehri besleyen zahirenin geldi- ği Karadeniz yolunu kapamak için Rumelihisarı (Boğazkesen) yapılarak, Anadoluhisarı’na da bir hisarpeçe eklenerek bunlara ağır toplar kondu. Rumelihisarı’nın yapılması bitince Fatih, şehrin dışarı ile bağlarını kesmek için, ufak bir çarpışmayı bahane ederek, “şehrin kapıları yaptırıldı” (kapı- ların örülmesine mecbur edildi). Şehir abluka altına alınmış bir duruma getirildi. Ordu gelmeden önce Karacabey kuvvetleri şehrin önüne vardı. Bu ablukayı fiilî bir şekle getirdi. Şehir böylece, daha muhasara başlamadan, İmparatorluğun İstanbul yöresindeki topraklarından faydalanamaz oldu. Büyük bir süvari kuvvetiyle şehir önüne gelen Fatih maiyetiyle bütün surları gözden geçirdi, muhasara planının esaslarını kararlaştırdı. Hazırla- nan sur haritası üzerinde –âdeta bugünkü bir kurmay çalışması halinde– Fatih en ufak ayrıntılarına kadar bu projeyi inceledi. Casuslar, şehirden ge- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 32  len tüccarları sorguya çekerek, içeride olup bitenleri, gelen yardımı, surların onarılmasını öğreniyorlardı. Proje üzerinde de ona göre işleniyordu. Fatih, daha önceki muhasaraların niçin başarıya eremediklerini de inceledi. Gör- dü ki, bunun sebebi şehrin denizden muhasara edilmiş olmasıdır; böyle olunca dışarıdan yardım kesilmiyordu. Bundan başka surlar da, mancınık- larla yapılan atışlara karşı koyabiliyordu. Fatih o kış, denizden muhasara- yı sağlayacak, dışarıdan yardımı önleyecek bir donanma hazırlattı. Surları yıkmak için büyük toplar yaptırmak gerekiyordu. Bizans İmparatorundan aldığı aylığı az bularak kendisine sığınmış olan Macar top dökücü ustası Urban’ı, daha önce Rumelihisarı’na konmak için hazırlanan topları yapmış olan Mimar Muslihiddin ve Mühendis Saruca Beylerin maiyetine verdi ve 600 kiloluk taş gülle atan büyük topları hazırlattı. Bu hazırlıklar incelenecek olursa Fatih’in bir komutan sıfatıyla büyük bir teşkilâtçı, planlarını en ince ayrıntılara kadar düşünen, hiçbir şeyi ta- lihe, tesadüfe bırakmayan bir Başbuğ, her zorluğu yenecek çareyi bulan, yaratıcı kuvveti olan bir komutan olduğu meydana çıkar. Yine bir komutan, bir yandan da bir hükümdar olarak, bu seferin ba- şarıya ermesini sağlamak için, şehre yardım edebilecek büyük devletlerle barış sözleşmelerini, mütarekeleri yenileyerek bunların Bizans’a yardıma koşmalarını önlemiş olduğunu da unutmamak gerektir. Muhasara sırasında, hücum yerinin en iyi bir surette seçilmesi, baş- langıçta türlü cephelere dağılan topçunun, sonra asıl hücum bölgesinde toplattırılması suretiyle bir sonuca varılmasının sağlanması da Fatih’in askerlik bilgisinin bir belirtisidir. Düşmanı kesin sonuç yerinden kuvvet ayırmasını sağlamak ve düşman donanmasının herhangi hareketini önle- mek için belki de Umur Bey’in bir Yunanistan seferinde donanmasının bir kısmını Korinth berzahının bir yakasından öteki yakasına karadan çeke- rek aşırması misali gözönüne alınarak 72 parça geminin 21-22 Nisan gecesi, Tophane’den Haliç’e götürülmesi de Fatih’in zorlukları yenmek için hemen bir çare bulmak kudretinin başka bir misalidir. Donanmanın, Haliç’i kapa- yan zinciri kırmak için yaptığı birkaç teşebbüsün başarısızlığa uğraması üzerine, düşman donanmasını yok etmek, hiç olmazsa sindirerek bir şey yapamayacak bir duruma getirmek için, St. Theodore (Teke) tepesine yer- leştirmek üzere dik mermi yollu topların yaptırılması da Fatih’in dehasının yeni bir buluşudur. Şehre yapılan ve zaferlerle neticelenen son hücum, bu- gün de uygulanan usullerle yapılmıştır. Topçu ile tahkimat tahrip edilmiş, şehre doğru üç gedik açılmış, türlü hücum dalgalarıyla önce düşman yorul- muş, ezilmiş ve son bir darbe ile şehre girilmiştir. Şehrin alınmasından sonra, Fatih hemen şehri müdafaa haline koydur- muş, yıkılan surları onartmış, daha sonra Akdeniz boğazında da tahkimat yaptırarak buraya konan ağır toplarla o boğazı da tamamıyla kontrol altına aldırmıştır. Zaferden sonra Fatih’in Rumlara gösterdiği müsamaha, vicdan hürriye- Askerlik Bakımından Fatih   33 tine olan saygısı ve bunun neticesi olarak Rum Patrikhanesinin kurulması, bir yüzyıl sonra vukua gelen (25 Ağustos 1572) St. Barthelemi gecesi Hıris- tiyan Protestanların, Hıristiyan Katolikler eliyle öldürülmesi, XVI. yüzyıl- da Himenes ve Torquemata’nın İspanya’da tatbik ettikleri Inquisition ve 1685’te Fransa kralı XIV. Louis’nin Protestanlara vicdan hürriyeti veren Edit de Nantes’ı geri almasıyla karşılaştırılacak olursa Fatih’in, bütün dâhi- ler gibi, çağından çok üstün olduğu anlaşılır. Fatih’in hiç beklenmedik bir zamanda düşmana saldırıp başarıyı sağla- maktaki yetkisine bir misal olan İnoz baskını bir yana bırakılırsa, komutan olarak dehasının belirtilerini Sırbistan ve Eflâk seferlerinde görürüz. 1456’da Osmanlı ordusu Belgrad’ı kuşatmıştı. Fakat Macar Krallık Naibi Janos Hunyadi bir ordu ile Belgrad’ın yardımına koşmuş, Macar donanma- sı da Tuna’yı geçmesini önlemek isteyen Türk donanmasını yenmişti. Türk ordusu genel hücuma geçerek şehre girdiği zaman, Tuna’yı geçen Macar ordusu da şehre varmış bulunuyordu. Bunlar, dağınık bir halde bulunan Osmanlı kuvvetlerine şehir içinde saldırarak, geri püskürttüler. Sonra şehir dışına çıkarak Osmanlı ordusuna saldırdılar ve Osmanlı karargâhına kadar ilerlediler. Fatih’in maiyeti kendisini korumak için geri çekilmesini öğütle- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 34  yince Fatih, “Düşmandan yüz çevirmek bozgunluk alâmetidir.” cevabını verdi. Kendisi düşman üzerine atılarak yanındakilere örnek oldu, bu sırada kalçasından da yaralandı (21 ve 22 Haziran 1456). Fakat soğukkanlılığı ve cesareti, büyük bir bozgunluğun önüne geçmişti. Bu da büyük komutanla- ra vergi olan en güç dakikalarda bile, durumunu denetleyebilmek ve bu za- manda kişisel cesaretiyle herkese örnek olarak zaferi kazanmak çarelerini aramak hassasının kendinde bulunduğunu gösterir. Bunun başka bir örneğini, 1476 yılında yapılan Buğdan seferinde görü- rüz. Buğdan Prensi Stefan Çel Mare, karşı koyamayacağını anladığından, Osmanlı ordusunun geçeceği yerleri tamamıyla tahrip ederek dağlık ve ormanlık bir bölgeye çekilmiş, burayı tahkim etmiş ve önüne ağaç göv- delerinden, arabalardan manialar yaptırmış ve geçilmez bir hale koydur- muştur. Osmanlı ordusu oraya taarruz ettiği zaman Anadolu ve Rumeli askeri büyük bir gayret gösterdilerse de bir netice alamadılar. Yeniçeriler de bu geçilmez bölgede, tahkimat içinde bulunan düşmanın top ve tüfek ateşi altında ilerlemekten vazgeçip yere yatarak ateşten kurtulmaya çalıştı- lar. Durum tehlikeli bir hal almıştı. Fatih bunu görünce atını ileri sürdü. At üstünde siperlere doğru ilerledi. Bu hal orduya örnek oldu. Osmanlı erleri tahkimata doğru atılarak bunları ele geçirdiler. Fatih Belgrad savaşında bir bozgunu önlemek için nasıl kişisel cesaretiy- le ileri atılmışsa burada da yine kişisel cesaretiyle bütün orduyu ileri doğru sürüklemiş, zaferi sağlamıştır. Fatih’in seferlerinden aldığımız birkaç misalin belirttiği gibi Fatih, ken- dinden önce gelmiş komutanların seferlerini ve yaptıklarını incelemiş, iyi bir askerlik bilgisi edinmiş, zaferi sağlamak için gereken hazırlıkları uzağı sezip kavrayan bir görüşle tesbit eden ve yapan, hiçbir şeyi talihe, tesadü- fe bırakmayan, savaş sırasında çıkabilecek güçlükleri yenmek ve galebeyi sağlamak için gereken çare ve vasıtaları hemen bulup tatbik eden müşkül anlarda fırtınalara karşı dimdik duran bir kaya gibi sükûnetini ve soğuk- kanlılığını kaybetmeyen ve bir hezimetin önüne geçmek veya bir zaferi sağlamak amacıyla sürükleyici kuvvetten faydalanabilmek için kendini tehlikeye atmaktan çekinmeyen bir komutandı. En büyük zaferi, birçok büyük komutanların teşebbüs ettikleri halde başaramadıkları İstanbul fet- hidir. َُلَُتُـْفَْتََحََّنَ اْلُْقُْسْ َطَْنِْطِيِنَِّيُّةُ َفَـَلَِنِْعَْمَ اَأْل� َِمُِريُ َأَِمُِريَُهَا، َوَ َلَِنِْعَْمَ اْلَْجَْيُْشُ َذَِلَِكَ اْلَْجَْيُْش * * “Kostantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emîr ne güzel emirdir. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur.” Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı   35 F atih devri, Türk dili ve edebiyatında yeni bir geliş- me safhasının başlangıcıdır. Bu gelişmeyi açıkla- madan önce, Fatih zamanında Batı Oğuz lehçesinin yayıldığı alanı, devrin genel manzarasıyla birlikte göz önüne getirmek gerekir. Fatih, İstanbul’u alarak Bizans İmparatorluğuna son verdikten sonra, Rumeli yakasında Sırbistan’ı ve Bosna Hersek’i almış, Arnavutluk ile Mora’ya uza- narak Adriyatik ve Yunan denizlerine inmiş, Adalar Denizinin en önemli üslerinden Midilli, Limni, Ağrı- boz adalarını ele geçirerek Akdeniz egemenliğine yol açmış, Trabzon İmparatorluğunu ortadan kaldırmış, Karadeniz’in Kuzeyine geçerek Kırım’ı Osmanlı ül- kesine katmış, Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ı yenerek Doğudan gelecek tehlikeyi önlemiş, devam- lı ayaklanmalarıyla devleti uğraştıran İsfendiyar ve Karaman Oğullarını ortadan kaldırarak –Ramazan Oğullarının hüküm sürdüğü Adana ve Zülkadir Oğul- larının egemenliği altındaki Maraş ve çevresinden başka– Anadolu’da siyasi ve idari birliği sağlamıştır. Otuz bir yıl süren hükümdarlığı zamanında im- paratorluğa bu geniş ülkeleri katan Fatih, bir yandan da eski Türk töreleriyle Orhan Gazi zamanından beri uygulanan kanun ve nizamları toplatmış, bunlara yeni ihtiyaçların zaruri kıldığı hükümleri de eklete- rek Kanunname-i Muhammedî’yi hazırlatmıştır. İmparatorluğun yeni merkezinde bütün gösteri- şiyle bir saray hayatı başlamış, memlekette bir sefa- het devri açılmış, birbiri ardısıra elde edilen zaferle- Agâh Sırrı Levend Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı Agâh Sırrı Levend Agâh Sırrı Levend, Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı, Türk Dili Aylık Dergi, Türk Dil Kurumu, Cilt: II, Sayı: 20, Ankara, 1 Mayıs 1953, ss. 495-505. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 36  rin artırdığı bu sefahet, halk yığınlarına kadar yayılmıştır. İmparatorluğun uzandığı sınırlar, Türk dilinin yayıldığı alanı açıkça gös- terir. Rumeli yakasında, sürekli akınlarla sınırların ötesine kadar yayılan Türk dili, savaşlar sonundaki göçlerle yeni bölgelerde gittikçe yerleşiyor, kuvvetleniyor, Türk kültürünün zeminini hazırlıyordu. Ordularda bulunarak askerin yanı sıra seferlere katılan zanların söyle- dikleri cenk türküleriyle destanların, halk arasında okunmak üzere yazı- lan hikâyelerle masalların da Türk dilinin yayılmasında büyük rolü olduğu şüphesizdir. Öte yandan devlet dili de çok sade ve açıktı. Meydana getirilen yeni ka- nun gibi, fermanlarla emirlerin de açık bir dille kaleme alınması Türkçe- nin yayılmasını ve gelişmesini kolaylaştırıyordu. Bu devirde, kitabelerin de Türkçe yazıldığını görmekteyiz. Yazı diline gelince: Osmanlı Devletinin kuruluşundan başlayarak Fatih devrine gelinceye kadar türlü bölgelerde kaleme alınan eserler, yazı dilinin de işlene işlene gittikçe geliştiğini bize göstermektedir. Kur’ân, tercüme ve tefsirleri, dine, tasavvufa, ahlâka, riyaziyeye, tıbba, tarihe ve lûgate dair ya- zılan türlü eserlerde Türkçenin gelişimini açıkça görmekteyiz. Tercüme yoluyla meydana getirilen eserlerin başlıca karakteri, bunlarda çok defa ya- bancı sentaksın hâkim oluşudur. Bununla beraber dil sade ve açıktır. Fakat, edebî dil, bunun tam tersine bir doğrultu takip etmiştir. Daha ilk devirlerden beri Fars dilinin Türk dili zararına gelişmesi, Türk edebi- yatının, Fars edebiyatındaki söz oyunlarıyla bezenerek tabiîlikten uzak- laşması, önlenmesi gereken bir tehlike halinde kendini göstermekte idi. II. Murat’ın Mercümek Ahmet’e Kabusname’yi anlaşılır bir dille tekrar Türkçe’ye çevirtmesi, Demirtaş Paşa’nın oğlu Umur Bey’in, tercüme ettirdiği eserlerde açık bir dil kullanılmasını istemesi, bir tepkinin baş- langıcıdır. Devrin kudretli padişahıyla, ünlü beyinde görülen bu Türkçe sevgisi; geçici bir heves eseri olamaz. Bu hareketin, daha yaygın bir ihti- yacın ifadesi sayılması gerekir. Fatih devri, XV. yüzyılın ilk yarısında görülen ve bir akım başlangıcı olması mümkün olan bu eğilimi önlemiştir. Bunda, bütün debdebe ve ih- tişamıyla kurulan yeni sarayın büyük etkisi olmuştur. Doğudaki eski me- deniyet merkezleri yıkılmış, Uzun Hasan’ın 871’den (1466) sonra Tebriz’de, Hüseyin Baykara’nın da 875’ten (1470) sonra Herat’ta kurdukları merkezler henüz meydana gelmemiş olduğu için, hele 864’te (1459) İsfendiyar Oğul- ları, 871’de (1466) de Karaman Oğulları ortadan kalktıktan sonra, Osmanlı sarayı rakipsiz bir merkez olarak kalmıştır. Fatih, o zamana kadar hiçbir hükümdarın göstermediği derecede ilmi, şiiri ve sanatı koruyor, eserleri de- ğerlendiriyor, sahiplerini arayıp buluyor, hiçbir ihsanı kendilerinden esir- gemiyordu. Fatih’in bu cömertliğini duyan yabancı şairlerle âlimler, mem- leketlerini bırakarak Rum’a göç ediyorlar, padişahın sarayına kapılanmak için fırsat kolluyorlardı. Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı   37 Padişahın vezirleri de başta Mahmut Paşa olduğu halde, ilim ve sanat adamlarını korumaktaydılar. Mahmut Paşa, Padişahla sanatçılar arasında kestirme bir yoldu. Saraya kapılanmak için önce Paşa’ya sokulup kendini beğendirmek, sonra da zamanın en büyük şairi Ahmet Paşa’ya nazireler söyleyip yaranmak gerekiyordu. Yurt dışından gelmiş olanlar arasında Hâmidî; Kâşifî, Kabulî, Mealî, KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 38  Riyazî, Ali bin Mülûk, Sahilî, Vâhidî, Fakihî Çelebi gibi şairlerle münşiler, Ali Kuşçu gibi âlimler, Ahmet Kutbeddin-i Acemî, Hoca Ataullah-ı Acemî, Lârî-i Acemî, Muhammet Şükrullah-ı Şirvanî gibi tabipler bulunmakta idi. Bu şairlerden 865’te (1460) Rum’a gelen İsfahanlı Hâmidî ile, Hâmi- dî’den sonra gelen Kabulî’nin divanları (bu iki divanın faksimilesi Prof. İ. H. Ertaylan tarafından bastırılmıştır) Fatih devrini canlandıran ve Padişahın kazandığı zaferlerin yankılarını taşıyan değerli belgelerdir. Bu arada İran- lı Fakihî Çelebi’nin Divanını da anabiliriz (Bk: Süleymaniye Hacı Mahmut Efendi kısmı No. 3296). Bundan başka, Kâşifî’nin Farsça Gazaname-i Rum (İstanbul Üniv. Ktp. Yıldız kısmı) adlı eseriyle, Ali bin Mülûk’un Fatih’in Uzun Hasan ile yap- tığı savaşı ve kazandığı zaferi tasvir eden Zafernamesi (Mısır Hidiviye Ki- taplığı) yabancı diyarlardan gelip de Fatih’in sarayında toplanan şairlerin gördükleri rağbetin birer mahsulü olarak devrin hayatını aksettirmektedir. Bu şairlerin kazandığı rağbet, daha önceleri başlayıp Ahmet Dâî, Şeyhî ve Ivaz Paşazade Ataî ile gelişen İran edebiyatının nüfuzunu büsbütün ar- tırmıştır. Fatih devrinin en büyük şairi sayılan Ahmet Paşa’nın İran mukal- lidi diye anılması ve tezkirelerde öylece yer alması sebepsiz değildir. Ahmet Paşa’nın gerek zamanındaki şairler, gerek kendinden sonra gelenler tara- fından taklit ve takip edilmesi de bunun bir delili sayılır. Fatih devri, edebî dilin merkezîleşmesine yol açmıştır. İstanbul sarayı, Bursa ve Edirne’deki eski sarayları gölgede bırakarak tek merkez haline gelince, başta Manisa, Kastamonu, Amasya ve Karaman gibi şehzadelerin vali olarak gönderildiği büyük şehirler olduğu halde, illerde yetişen şairler, eserlerinde yavaş yavaş bölge ağızlarını bırakarak merkezde gelişen edebî dili ve bu dille meydana gelen klasik edebiyatın dayandığı sanat çığırını ta- kibe koyulmuşlardır. Bu devirde, kaside ve gazel vâdisi birden bire sürümünü artırmıştır. Mutlak bir kudreti elinde tutan hükümdarın Bizans saltanatı üzerinde kurduğu rakipsiz saray ile bu saray etrafında toplanan şairlerin padişahla vezirlerden gördükleri takdir göz önüne getirilince, bu gelişmenin sebebi kolayca anlaşılır. Kaside ve gazellerde görülen başlıca özellikler; yabancı kelimelerle tam- lamaların çoğalması, bunun sonucu olarak aruz vezninin –daha ustalıkla değilse bile– daha kolaylıkla kullanılması, duygu ve hayal unsurlarının art- ması, İran efsanelerine dayanan mazmunların daha kuvvetle yerleşmesi, ifadenin “acemâne” mübalağalarla yüklü bir hale gelmesi şeklinde özetle- nebilir. Mesnevi vadisinde bu derece gelişme görülmez. Başta Genceli Ni- zamî’nin Hamse’si olduğu halde, tanınmış bazi mesnevilerden, ya doğru- dan doğruya veya biraz genişletilerek yapılan tercümeler yanında, man- zum tarihî eserlerin, hususuyla gazanamelerin önemle yer aldığı görülür. Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı   39 Padişahların yahut tanınmış vezirlerle kahramanların yanı sıra sefere ka- tılarak birer asker gibi dövüşen şairler, bu gazaları mesnevilerinde tasvir etmişlerdir. Dinî, ahlâkî ve tasavvufi konularda yazılan türlü mesnevileri de bu arada kaydetmek gerekir. Bu gibi mesnevilerle gazanameleri dili ve üslûbu, kaside ve gazellerdeki dile ve üslûba göre daha sade ve daha tabiî- dir. Asıl orijinal olanlar da bu gazanamelerdir. Mensur eserler arasında Sinan Paşa’nın Tazarru’-name, Tezkire-i Evli- ya, Nasihat-name adlı eserleriyle, Dursun Bey’in Tarih-i Ebulfeth’indeki dil ağır ve özentilidir. Buna karşılık, dinî ve ahlâki eserlerle tıbba ait eserlerin dili daha sadedir. Böylece, sanat kaygısıyla yazılan mensur eserlerdeki dil, halk için yazılan eserlerin dilinden ayrılmış ve bu yolda gelişmekte devam etmiştir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 40  Fatih Devri Şairleri Fatih devrinde şairlerin toplandığı merkezler şöyle sıralanabilir: 1. İlk zamanlarda Bursa ve Edirne’deki Osmanlı saraylarıyla, Karaman ve İsfendiyar Oğullarının sarayları. Bu iki beylik Fatih devrinde or- tadan kaldırıldıktan sonra, bu çevrelerde yetişen şairlerin bir kısmı İstanbul’a gelmiş, bir kısmı da oralara vali olarak gönderilen şehzade- lerin saraylarına kapılanmıştır. 2. İstanbul’un fethinden sonra Fatih’in yaptırdığı yeni sarayla, ünlü ve- zirlerin sarayları. 3. Şehzade Bayezit ile Şehzade Cem’in sarayları. Bayezit, padişah olduk- tan sonra, şehzadeliği zamanında koruduğu şairleri ve âlimleri İstan- bul’a getirtmiştir. Cem’in yanında bulunanlar ise şehzadeyle birlikte maceradan maceraya sürüklenmişlerdir. Bunlardan ancak birkaçı Cem’den ayrılmıştır. Bu merkezler dışında kalan başka şairler de vardır. Bunlar kendi çevrele- rinde yetişmişler, yahut sancak beyleriyle serhat kahramanlarının yanında bulunarak eserlerini kaleme almışlardır. Eski kaynakların kaydettiği şairle- rin bir listesini veriyorum: AHMET PAŞA (ö. 902-1496) – Fatih’in hocası ve musahibi. Devrin en büyük şairi sayılır. II. Bayezit’in emriyle topladığı divanının nüshaları Top- kapı Hazine, Ayasofya, Süleymaniye, Millet Kitaplıklarındadır. Sehî’ye göre Leylâ ve Mecnûn’u da vardır. Bursa’da gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Riyazî tezkireleriyle Güldeste. MAHMUT PAŞA (ö. 879-1474) – Fatih’in veziri. Şiirlerinde Adni mahlâ- sını kullanmıştır. Divanının nüshaları Üniversite ve Millet Kitaplıklarında- dır. Mahmut Paşa Camii mezarlığında gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Beyanî, Riyazî, Kafzade tezkireleriyle, Keşfü’z-zünun ve Me- celle ile Ata Tarihi. MEHMET PAŞA, Karamanlı (ö. 886-1481) – Vezir Mahmut Paşa’nın yetiştirmesi, Fatih’in nişancısı ve veziri. Şiirlerinde Nişanî mahlâsını kul- lanmıştır. Kumkapıdaki camisinin mezarlığında gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Beyanî tezkireleriyle Mecelle, Hadi- katü’l-vüzera, Hadikatü’l-cevami, Vefeyat-ı Ayvansarayî. KASIM PAŞA, Cezerî – Vezir Mahmut Paşa’nın yetiştirmesi. Ölüm ta- rihi kaynaklarda farklı olarak gösterilmiştir. II. Bayezıt’ın şehzadeliği za- manında defterdarı iken padişahlığı zamanında vezir olmuş, Selanik’te öl- müştür. Şiirlerinde Sâfi mahlâsını kullanmıştır. Divanı, Millet Kitaplığında Ali Emirî kısmındadır. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Kafzade, Beyanî tezkireleriyle Keşfü’z-zünun, Güldeste, Ata Tarihi. SİNAN PAŞA (doğ. 844-1440, ö. 891-1486) – Hızır Bey’in oğlu, Bursa Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı   41 Müftüsü Ahmet Paşa’nın kardeşi ve Fatih’in hocası. Hoca Paşa diye anıl- mıştır. Kaside ve gazel yazmamış ve mahlâs da kullanmamıştır. Nesir üsta- dı sayılır. Eserleri: Nasihat-name, Tezkire-i Evliya, Tazarru’-name’dir. Kay- naklar: Lâtifî, Hasan Çelebi. HIZIR BEY (ö. 863-1458) – İstanbul’un ilk kadısı. Sivrihisar Kadısı Ce- lalettin Efendi’nin oğludur. Üç dilde şiir söylemiştir. Sade bir Türkçe ile ka- leme aldığı bir Fatiha Tefsiri bendeki yazmalar arasındadır. Zeyrek’te gö- mülüdür. Kaynaklar: Sehî, Hasan Çelebi, Beyanî, Esrar Dede tezkireleriyle Şakayık-ı Nu’maniye Mecdi Tercümesi, Vefeyat-ı Ayvansarayî, Sefine-i Mev- leviye. HATEMÎ, Müeyyet oğlu Abdurrahman Çelebi (doğ. 860-1455, ö. 922- 1516) – Amasyalı. Şehzade Bayezid Amasya’da vali iken yanında bulunmuş, padişah olduğu zaman kazaskeri olmuştur. Hattatlığı da vardır. Eyüp’te türbe civarında gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi; Beyanî, Riyazî, Kafzade, Şakayık-ı Nu’maniye, Mecdi Tercümesi, Tuhfe-i Hattatîn, Mecelle. SEYFİ, Sinoplu – II. Bayezid’in şehzadeliği zamanında Amasya’da ya- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 42  nında bulunmuş, padişahlığı zamanında da kadılık etmiştir. Sofya’da öl- müştür. Kaynaklar: Âşık Çelebi, Hasan Çelebi tezkireleriyle Mecelletü’n-ni- sab. ŞEMSİ, Cenderecizade Muhittin (ö. 898-1492) – Kastamonulu, Fa- tih’in musahiplerinden. II. Bayezid zamanında defterdarlık etmiştir. Üç dilde şiir söylemiştir. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Beyanî tezki- releri. CÂMİ, Muhittin Mehmet, Mevlâna Hacı Hasan oğlu (ö. 911-505) Fa- tih devri şairlerinden. II. Bayezid’in kazaskerliğinde bulunmuş ve kazas- kerken ölmüş yaşlı bir şairdir. Mahlâsı Vâhidî’dir. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Beyanî, Kafzade tezkireleriyle Şakayıkı Nu’maniye Mecdi tercümesi; Keşfü’z-zünun ve Mecelletü’n-nisab. AŞKÎ MEHMET – Fatih’in musahibi. Şehzadeliği zamanından beri yanında bulunmuştur. Gazelleriyle ün kazanmıştır. İstanbul’da Balat ci- varında yaptırdığı Molla Aşkî Mescidi’nin mihrabı önünde gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Âşık Çelebi, Hasan Çelebi tezkireleriyle Mecelle ve Hadikatü’l-cevami. MEHDÎ – Bursalı, Fatih’in sohbetinden hoşlandığı nedimi. II. Bayezid devrinde ölmüştür. Kaynaklar: Lâtifî Tezkiresi’yle, Ata Tarihi. MELİHÎ – Fatih’in musahiplerinden, ilimde ve şiirde ün kazanmış ve Ahmet Paşa’nın üstadı sayılmıştır. İçkiye çok düşkün olduğu için bir aralık gözden düşmüş ise de yine affa uğramıştır. II. Bayezid zamanında ölmüş- tür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Riyazî ve Kafzade tezkireleriyle Şakayık-ı Nu’maniye, Mecdi tercümesi ve Mecelle. DÂÎ – Kastamonulu, müezzin. İstanbul’un fethinde bulunmuş ve Fatih devrinde ölmüştür: Kaynaklar: Lâtifî, Hasan Çelebi. NİZAMÎ – Konyalı Şeyh Nizamettin. Şiirde Ahmet Paşa’nın rakibi ola- rak ün almış ve Paşa’nın bile takdirini kazanmıştır. Divanı, (Süleymaniye Hacı Mahmut Ef., Atıf Ef., Millet Ktp. Emirî kütüphanelerindedir.) Kaynak- lar: Sehî, Lâtifî, Âşık Çelebi, Hasan Çelebi, Beyanî, Riyazî, Kafzade tezkire- leriyle Keşfü’z-zünun, Mecelle. HOCA FAKİH-İ KARAMANİ – Konyalı. Karamanoğulları Sarayında yetişmiştir. Üç dilde yazılmış manzumeleri vardır. Kaynaklar: Sehî. LEALÎ – Tokatlı. İran’a gidip geldikten sonra kendini İranlı göstererek Saraya kapılanmış iken Tokatlı olduğu anlaşılınca kovulmuş ve şeyhi ol- duğu Kılıç Baba Tekkesi elinden alınmıştır. Türkçe ve Farsça şiirleri vardır. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî. LÛTFÎ – Tokatlı, Fatih’in hafız-ı kütübü ve musahibi. Sarı Lûtfi yahut Deli Lûtfi sanıyla anılır. Müderristir. II. Bayezid zamanında İstanbul’da At meydanında öldürülmüştür. Eyüp’te Defterdar Mahmut Çelebi Mescidi ya- Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı   43 nında gömülüdür. Kaynaklar: Sehlî, Lâtifi, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Be- yanî, Riyazî, Kafzade tezkireleriyle Mecelle. IZARÎ KASIM (ö. 901-1495) – Germeyanlı, Şeyhî’nin yeğeni Semaniye müderrislerinden. Molla Lûtfi ile araları açık olduğu için onun bir kaside- sine zem yoluyla nazire söylemiştir. Eyüp’te gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Beyanî, Riyazî, Kafzade tezkireleriyle, Şa- kayık-ı Nu’maniye Mecdi tercümesi ve Mecelle. NAHİFÎ ŞEMSETTİN (ö. 900-1494) – Aydınlı, Fatih’in nedimi. Usta Şems diye anılır. Hem mûsikîci hem de üç dilde şiir söylemiş şairdir. Şey- hülislâm minkarî Yahya Efendi’nin büyük babasıdır. Bursa’da Dede Efendi mezarlığında gömülüdür. Kaynaklar: Sehî tezkiresiyle Şakayık-ı Nu’mani- ye Mecdi tercümesi, Güldeste ve Gülzar-ı İrfan. ULVİ, ŞAH ALİ – Bursalı. II. Murat devrinde şöhret kazanmış ve ihtiyar- lığı zamanında Fatih devrinde de yetişmiştir. Sehî, Ulvî’nin ihtiyar olduğu için kasidelerini Hayati ile sunduğunu yazar. Nizamî’nin Heft-Peykerini de tercüme etmiştir. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Beyanî, Kafzade tezkireleri. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 44  NECATİ İSA ÇELEBİ (ö: 914-1508) – Edirneli, Fatih’in nişancısı ve mu- sahibi. Onun ölümünden sonra II. Bayezit’e musahiplik etmiştir. İstanbul’da ölmüştür. Şeyh Vefa Tekkesinde gömülüdür. Ahmet Paşa’dan sonra devrin en büyük şairi sayılır. Divanından başka Münazara-i Gül ü Hüsrev, Leylâ ve Mecnûn, Gül ü Saba, Mihr ü Mah adlı mesnevileri olduğu söylenir. Mensur Kimya-yı Saadet tercümesi vardır. Bir nüshası bendedir. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Riyazî, Beyanî, Kafzade tezkireleriyle Keş- fü’z-zünun, Mecelle ve Enisü’l-müsamirin, Hadikatü’l-cevami ve Ata Tarihi. HAYATİ – Mahmut Paşa’nın koruduğu şairlerden. Kaynaklar: Sehî, (Bu şaire ait olduğunu sandığımız mesneviler için bak: Agâh Sırrı Levend, “Ha- yati’nin İskendernamesi”; Türk Dili Dergisi, 1952, Sayı: 4, s. 11-17). HUFFÎ – Edirneli. Ayakkabı sattığı için bu mahlası almıştır. Tezkireler- de, şairin manzumelerinde tecnis sanatını çok kullandığı kaydedilir. Kay- naklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Kafzade tezkireleriyle Keşfü’z-zünun ve Enisü’l-müsamirin. KUDSÎ – Fatih’i övenlerden. Heft-Peyker nazımı, Kaynaklar: Lâtifî. NURİ – Kastamonulu. Üç dilde şiir söylemiştir. Ölümü Fatih devrinde- dir. Kaynaklar: Lâtifî, Hasan Çelebi, Kafzade tezkireleri. DUAYÎ – Bursalı. Babası ve kendisi muarrif olduğu için Duayî mahlâsını almıştır. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi tezkireleriyle Mecelle. SAFİ – Bursalı, nakkaş ve şair. II. Murat ve Fatih devrinde yaşamıştır. Edirne’de gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî. ZAİFÎ MEHMET – Gelibolulu. II. Murat devrinde yetişmiş ve onun ga- zalarını nazmetmiştir. Osmanlı müelliflerinde Fatih devrinde ün kazandığı kayıtlıdır. Sicilde Fatih devrinde öldüğünü kaydeder. Kaynaklar: Sehî. FENAYÎ – Gazelleriyle ün kazanmıştır. Divan sahibidir. Kaynaklar: Sehî. HÂKÎ – Kastamonulu, İsfendiyar Oğulları zamanında yetişmiş ve II. Ba- yezid zamanında ölmüştür. Kaynaklar: Lâtifî, Hasan Çelebi tezkireleriyle Mecelle. HALİLÎ (ö. 890-1485) – Diyarbakırlı. Fatih devrinde İznik’e gelmiştir. 876’da (147l) İznik’te yazdığı Firkatname adlı mesnevisiyle ünlüdür. Tez- kirelerden çoğu bu mesneviyi Fırak-name adıyla kaydederler. İznik’te öl- müştür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Beyanî ve Âmid tezkireleriyle Mecelle. RESMÎ – Bursa’da doğmuş ve Bursa’da ölmüştür. Ahmet Paşa’yı takip etmiş ve onun birçok gazellerini tahmis etmiştir. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Kafzade tezkireleri. HARİRÎ – Bursalı, İpekçi olduğu için harirî mahlâsını almıştır. Bu da Ahmet Paşa’yı takip eden şairlerdendir. Kaynaklar: Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Beyanî, Riyazî ve Kafzade tezkireleri. Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı   45 CEMALÎ – Karamanlı, Bursalı diyenler de vardır. II. Murat devrinde kendini tanıtmış ve Bayezit devri sonlarında ölmüştür. Gazellerinden baş- ka II. Murat adına 850’de yazdığı Gülşen-i Uşşak (İst. Üni. Ktp. 5680) ve Fa- tih adına yazdığı Hüma vü Hümayun ve Miftahü’l-fereç (İst. Üni. Ktp. 2331) adlı mesnevileriyle ün kazanmıştır. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Riyazî, Kafzade tezkireleri. KÂTİBÎ (Ö. 905-1499) – Bursalı. Molla Aşkî’nin öğrencisidir. Yazıda üs- tat olduğu için Kâtibî mahlasını almıştır. Sehî, musiki ilminde de pehlivan olduğunu kaydeder. İstanbul’da ölmüştür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Beyanî tezkireleriyle Tuhfe-i Hattatîn. NECMÎ – Canikli, sipahi. Nücum ilminde üstat sayılmıştır. II. Bayezit devrinde ölmüştür. Kaynaklar: Lâtifî, Hasan Çelebi. SENAÎ – Kastamonulu. Camide muarrif olduğu için bu mahlâsı almıştır. Kaynaklar: Lâtifî. TÜRABÎ – Şehzade Cem’in hocası. Kaynaklar: Sehî. SEHAYÎ – Şehzade Cem’in şairlerinden. Gurbette Şehzade ile birlikte bulunmuştur. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 46  LA’LÎ – Üsküplü, Şehzade Cem’in şairlerinden. Onunla birlikte hayatını gurbette geçirmiştir. Kanunî devri sonlarında ölmüştür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Beyanî tezkireleriyle Âli ve Ata Tarihleri. HAYDAR – Şehzade Cem’in şairlerinden. Ömrünü Cem ile birlikte ge- çirmiştir. Kaynaklar: Sehî. KANDÎ – Serezli, Şehzade Cem’in musahiplerinden. Şekerci olduğu için Kandî mahlasını almıştır. Kaynaklar: Sehî; Lâtifî. SA’DÎ – Serezli, Şehzade Cem’in musahiplerinden. Divanı vardır. Cem ile birlikte gurbete çıkmış, sonra kıyafet değiştirerek İstanbul’a gelmiş ise de tanınmış ve II. Bayezid’in gazabına uğrayarak Galata’dan denize atıl- mıştır. Uzun Firdevsî’nin Süleymannamesinde Sa’dî’nin 3500 beyitlik bir Süleymannamesi olduğu yazılıdır. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Beyanî, Riyazî, Kafzade tezkireleriyle Keşfü’z-zünun ve Ata Tarihi. ŞAHİDÎ (ö. 901-1495’ten sonra) – Edirneli, Şehzade Cem’in defterdarı. Divanı ile Leylâ ve Mecnûn’u vardır. Kaynaklar: Lâtifî, Hasan Çelebi, Kafza- de tezkireleriyle Keşfü’z-zünun, Mecelle ve Enisü’l-müsamirin. SAFAYÎ – Sinoplu, Galata Mevlevihanesi Şeyhi. Uzun yıllar yaşamıştır. Divanından başka II. Bayezid zamanında Kemal Reis’in gazalarını tasvir eden mesnevisi vardır. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Riyazî, Kafzade, Esrar Dede tezkireleriyle Keşfü’z-zünun. SABAYÎ HAYRETTİN – Edirneli, II. Bayezit devrinde ün kazanmıştır. Türkçe ve Farsça şiirleri ve Koca Davut Paşa’nın gazalarını tasvir eden mes- nevisi vardır. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Beyanî tezkireleriyle Keşfü’z-zünun. ŞEHDÎ – Amasyalı, şehnameci. Fatih’in gazalarına ait Farsça manzum bir Osmanlı tarihi yazmaya başlamış ise de ancak 10000 beyit kadar yaza- bilmiştir. Kaynaklar: Sehî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Beyanî. SARICA KEMAL – Bergamalı, Müderris, Mahmut Paşa’nın hocası ve musahibi. Divanı (Üniv. Ktp. No. 7592), Salâtın-name (Üniv. Ktp. 854-331) adlı manzum tarihi vardır. Edirne’de Hasköy’de gömülüdür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Riyazî, Kafzade tezkireleriyle Keş- fü’z-zünun. ENVERÎ – Vezir Mahmut Paşa’nın adamlarından. Düstur-name adlı manzum tarihiyle ünlüdür. (Bu eser Prof. Mükremin Halil Yinanç tarafın- dan bastırılmıştır.) RUŞENİ DEDE ÖMER (ö. 892-1486) – Aydınlı. Gençliğinde Fatih devri şairlerinden Molla Melihi’ye arkadaşlık etmiş, sonradan İran’a seyahat ede- rek kendini Hakk’a vermiş ve halvetî şeyhi olarak birçok müritler yetiştir- miştir. Sofiyane kasideleri, ilahileri ve mesnevileri vardır. Tebriz’de ölmüş- Fatih Devrinde Türk Dili ve Edebiyatı   47 tür. Kaynaklar: Sehî, Lâtifî, Şakayık-ı Nu’maniye Mecdi tercümesi, Vefeyat-ı Ayvansarayî. EŞREFOĞLU RÛMÎ (ö, 874-1469) – İznikli. Kadiriye tarikatının Eşre- fiye şubesinin kurucusu. Mensur Müzekkinnüfus’undan başka, sofiyane manzumelerinden toplanmış Divanı vardır. Kaynaklar: Mecelle, Vefeyat-ı Ayvansarayî. Bunlardan başka, Fatih devrinde henüz kendini tanıtmamış genç şair- lerin, ayrıca, halk şairleriyle sofî ve hurufî birçok şairlerin bulunduğunu da unutmamak gerektir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 48  Fatih Devri Sanatları   49 F atih devri Türk sanatları incelenecek olursa, her sanat bölümünde gelişmeler, ilerlemeler ve yeni- likler görülüyor. Zaten yüzyıllar boyu muhasara ve hücumlara göğüs geren Bizans surlarının delik deşik olması yani İstanbul’un fethi, bu üstün bilgi ve sana- ta dayanan silahların bir başarısı olduğu şüphesizdir. Yine fetihten sonra başta Ayasofya olmak üzere eski anıtların resimleriyle, nakışlarıyla birlikte muhafaza- sı ve hele Patrikliğinin yeniden kurulup devam etti- rilmesi1 üstün kültürün en açık birer delilidir. Sanat eserlerine ve insan haklarına karşı gösterilen bu saygı kalpleri de fethetmiştir. Tahsiline ve iyi yetişmesine büyük dikkat göste- rilmiş olan, Arapça ve Farsçadan başka Yunanca ve bazı söylentilere göre Sırpça da bilen genç Fatih’in, kültüre verdiği önem, fethin arefesinde beliriyor. İlk iş olarak, Ayasofy’anın ve Pantokrator’un (Kilise Ca- mii) papaz odalarını medrese haline koyarak müder- risliğe Molla Hüsrev ve Molla Zeyrek gibi tanınmış en büyük âlimleri getirmiş, hemen derslere başlatmıştır. O zamanın milletlerarası bir âlimi olan Ali Kuşcu da hükümet merkezine davet edilerek Ayasofya’da mü- derris olmuştur. Nihayet bu teşebbüslerden alınan verim ve netice- lere göre, 1462-1470 yıllarında tam teşekkül halinde, Fatih Külliyesi, yani ilk Türk Üniversitesi kurulmuş- 1 Mehmet Atâ, Devlet-i Osmaniye Tarihi Cilt III (Hammer tercümesi), İst. 1330. Tahsin Öz Fatih Devri Sanatları Tahsin Öz Tahsin Öz, Fatih Devri Sanatları, Türk Dili Aylık Dergi, Türk Dil Kurumu, Cilt: 2, Sayı: 20, Ankara, 1 Mayıs 1953, ss. 513-517. Fatih Sultan Mehmed’in miğferi KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 50  tur.2 Şimdi 500 yaşını doldurmak üzere olan bu ilim kurumunun teşkilâtı, bugünün öğretim kademelerine örnek bir haldedir. Tahsil, ilk mekteple başlıyor, orta ve yüksek derecelerle tamamlanıyor. Öğrenciye yatacak yer, yiyecek temin edildikten başka harçlık da verilmektedir. Külliye, cami, me- daris-i semaniye (8 medrese), tettümme medreseleri (8 adet), darüttalim (ilk okul), kütüphane, darüşşifa, imaret, tabhane, misafirhane ve kervansa- raydan toplanmıştır. Öğretimin din, felsefe, tıp, astronomi ve riyaziye bölümlerine ayrıldığı, 2 Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Fatih Külliyesi ve Zamanın İlim Hayatı, İst. 1946. Fatih Devri Sanatları   51 bugüne kadar gelen kitaplardan belirmektedir. Fatih’in, hususuyla coğraf- yaya verdiği önem ve bir dünya haritası yaptırmak üzere uzmanlar getirtti- ği de bilinmektedir3. Bu konu üzerine o zamana kadar ortaya konmuş olan gayet nadir malzemeyi de toplattırmıştır ki bu eserler şimdi Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmet, kültür davasını bu suretle temin etmiş ve yine fe- tihten sonra (Rumeli ve Anadolu taraflarından İstanbul’da karara rağbet eden raiyyet menolunmayıp belki her taraf eshabı sanayi ve hiref, ehlü-iyali 3 VL. Mirmiroğlu, Fatih Sultan Mehmed II Devrine Ait Tarihî Vesikalar, İst. 1945. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 52  ile payitaht irsali)4 yolunda tebliğler ve teşviklerde bulunmuştur. Bu suret- le yurdun türlü illerinden, birçok sanatkârlarla halk yeni devlet merkezine gelmiştir. Fatih, yabancı memleketlerden de bir hayli âlim ve sanatkârı da- vet etmiş ve İstanbul, o zamana kadar çağdaş hiçbir devlette görülmemiş doğu ve batının sanat ve ilim merkezi olmuştur. Bu sebepten Fatih devri sa- natlarının önemli bir orijinalitesi vardır. Bununla beraber Bizans, ne kadar çökmüş olsa da eski bir sanat ve kültür geleneği bulunduğundan, bunun Fatih devri sanatlarının inkişafında etkisi ve kolaylığı olmuştur. Mimarî eserler: Fatih’in büyük zaferlerle geçen saltanat yıllarında bir- çok gaileler ve zorluklar arasında yurdun imarında da büyük hamleler ya- pılmıştır. Bugün yurt içinde ve hatta dışında Fatih’in yaptırdığı ve yahut o devirden kalma nice eser bulunmaktadır ki bunların isimlerini sıralamak bile zordur. Nitekim İstanbul, kısa zamanda yapılan cami, medrese, han, hamam, saray, bedesten ve benzeri binalarla mamur bir Türk şehri oluver- miştir. İşte büyük bir tarihi olan Bizans başkentinin ve birçok şehirlerin çehresinin değişivermesi, Fatih devri mimarî kudretini gösteren en büyük delildir. Fatih, fetihten sonra ilk sarayını, Bayazıt formunda şehrin göbeğinde (1454) külliyesini, başka bir tepede (1462-1470) ve yeni sarayını, Saraybur- nu’nda (1470-1478) kurmuş yani şehre, baştan başa millî temeli atmış ve ana hattı çizmiştir. Mamafih Fatih’in hocaları, uleması, vezirleri, yakınları da şehrin her köşesinde mamureler meydana getirmişlerdir. Fatih külliyesi, bütünüyle o yüzyıllarda emsali görülmemiş kültürel ve sosyal bir sitedir. Mimarî plan esaslarında Bursa ekolünün devamı görül- mekle beraber Fatih Camiinin, iki pilpaye ve iki sütuna oturtulmak sure- tiyle geniş bir mekan temini, Ayasofya etkisi bulunmadıktan başka Bursa ekolünden bile ayrılarak Türk mimarisindeki inkılâbı göstermektedir. Şa- dırvan avlusunun pencere üstlerindeki mozaik yazılar, sütun başlıkları hu- susuyla tabhanedeki yassı sütunlar bu devrin özelliğini taşımaktadır.5 Fatih’in Saray-ı Cedit’indeki bazı binalar, bu arada Çinili Köşk plan ve süsleme bakımından, Fatih devrinin muhteşem bir sanat anıtıdır. Hakikat- te bu köşkün planında, Yıldırım Camii ile bir benzerlik bulunmakla bera- ber bodrum ve asma katları, kubbelerin gelişmesi, üstünün teras şeklinde olması, devrinin orijinalitesidir. Yine Fatih devrinde birçok hamamlar ya- pılmış olup bugün ayakta kalanlar arasında Mahmut Paşa Hamamı, her yönden bir numune halindedir. Fatih devrinden kalan mezar taşları bile güzellikte ve incelikte yine o devrin birer sembolüdür.6 4 Fatih Mehmet II Vakfiyeleri, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyatı, s. 3, Ankara 1935, Tahsin Öz, Zwei Stif- tungsur Kunden Das Sultan Mehmet II Fatih, İst. 1935. 5 H. Baki Kunter, Saim Ülgen, “Fatih Camii”, Vakıflar Dergisi Sayı I, Ankara 1938.; Dr. Ağaoğlu Mehmet, “Fa- tih Camiinin Şekl-i Aslisi”, Hayat Mecmuası 1947. 6 Tahsin Öz, “Topkapı Sarayı Müzesi Onarımları”, Güzel Sanatlar Dergisi, No: 6.; Tahsin Öz, The Topkapı Sarayı Museum 50 Mastern Pieces, İst. 1952. Fatih Devri Sanatları   53 Çiniler: Mimarî eserlerin gelişmesinde, buna bağlı birtakım sanatların da birlikte yürümesi bir zarurettir. Yoksa muhteşem bir binanın, kubbesinin kalem işlerinin basit bir halde kalması, kapı ve pencerelerinin arasında insi- cam bulunmaması pek hazin bir manzara teşkil edeceği şüphesizdir. Nitekim sanat tarihi, bu gibi sanatların beraberce yürüdüğünü ve bunun memleketin kültür seviyesi ve refahı ile alakalı olduğunu göstermektedir. İşte Fatih devri sanatlarında bu muvazeneyi pek açık görmekteyiz. Mamafih Fatih devri çini- ciliğinde yeni bir inkılâp belirmiyor. Ancak Çinili Köşk’ün, dışını ve içini süsle- yen çiniler, daha ziyade Selçuk ekolüne yakınlık göstermekte olup hususuyla mozaik çiniler fevkalâdedir. Altın yaldızlı çinilerde de lotuslar, Çin bulutları ve rumîlerle vücuda getirilen kompozisyon gerçekten nefis ve zamanının birer KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 54  buluşudur. Yine Fatih’in Sadrazamı Mahmut Paşa’nın türbesinin cephesinde- ki çini süslemeleri, Bursa ve Edirne’de bile eşi olmayan tek eserdir.7 Ağaç oymacılık: Bu devrin mimarî eserlerinde hususuyla Fatih sara- yında bulunan kapı ve pencere kanatlarının, Selçuk ve Bursa ekolünden ayrıldığını, daha sadeleştiğini ve nebati maddelerin çok ince ve temiz bir suretle tatbik edildiğini gösteriyor. Nihayet Fatih devri mimarisi, plan, konstrüksiyon, organ ve çeşitli süs- lemeler yüzünden göze çarpan vasıflar taşımakta ve Sinan ekolünün geniş zeminini hazırlamış bulunmaktadır. Fatih devrinin öteki sanatlarına ba- kılınca, birçok bölümlerde yeni gelişme ve değişmeler görülüyor.8 Türk kumaş dokumacılığı: Bu sanatın gelişip yükselişi şimdiye kadar XVI. yüzyıla maledildiği halde son ya- pılan incelemeler, büyük ilerlemelerin XV. yüzyılda olduğunu ve bu devirde pek nadir kumaşların meydana getiril- diğini göstermektedir. Nitekim Kanun- name-i İhtisabı Bursa’da “Kadifenin ve kemhanılı vesair akmişe-i mütenevvia- nın” 25 yıl evvel daha iyi yapıldığı ve za- manla kalitesinin düştüğü mahkeme kararı ile tesbit edilmektedir. Binaena- leyh bu gelişmeyi kolaylaştıran âmiller arasında, temasların etkisi olduğu, ni- tekim İtalyan kumaş sanatından bile ilham alındığı beliriyor. Bu suretle yeni bir Türk kumaşçılığının doğduğu gö- rülmektedir: Bunların en güzel örnek- leri de Fatih’e ait kaftanlar olup Top- kapı Sarayı Müzesi Kumaş Dairesinde teşhir edilmektedir.9 Resim ve Minyatür: Bu konuda Fatih devri, batı ve doğuda misli görül- memiş, bir sanat sahası halindedir. Bilindiği gibi bu hükümdar, İtalya’dan Veronalı Matteo di Paseti’yi ve Napoliden Constanza de Ferrara’yı ve niha- yet Gentille Bellini’yi getirtmiştir. Bununla beraber Matteo’nun gelmediği de rivayet olunur.10 Bizim incelemelerimiz Fatih’in aynı zamanda doğudan da birçok ressam ve minyatürist getirttiğini belirtiyor. Bu suretle Fatih Sa- 7 Tahsin Öz, “Çinilerimiz”, Güzel Sanatlar Mecmuası, Sayı 5. 8 Prof. Dr. Süheyl Ünver, “Süsleme Sanatı Bakımından Topkapı Sarayı”, Güzel Sanatlar Mecmuası, Sayı 6. 9 Tahsin Öz, Türk Kumaş ve Kadifeleri, Cilt I, İst. 1946. 10 Armanak Sakısıan, “The Portrait of Mehmet II”, Art İslâmica, Vol III. Fatih Devri Sanatları   55 rayı nakışhanesi, doğu ve batı üstatlarının toplandığı yüce bir akademi ha- lini almıştır. Bu çalışmalarla İstanbul’da yeni bir resim ekolünün doğduğu görülüyor. Bunlardan biri de, Fatih’in Nakkaşbaşısı Sinan Bey11 tarafından yapılmış olan portredir. Bu konuyu en geniş suretle aydınlatacak malzeme- nin başında Topkapı Sarayı Müzesinde 2153 numarada kayıtlı albüm gelir. Fatih zamanında toplanmış olan çeşitli güzel yazılar, türlü minyatürler, garp resimleri, o devre ait boyalı gravürlerle katı denilen oymalardan toplanmış olan albümün içindeki malzemenin sayısı 298’i bulmaktadır. O devirde bu derece nadir ve çeşitli malzemeyi toplamak, sanat anlayış ve görüşünün ge- niş çerçevesini belirtmektedir. Bu malzeme, tükenmez bir hazine olup, sanat tarihinin birçok karanlık noktalarını aydınlatacak eserler vermeye müsait bir kaynaktır.12 Zaten Fatih’in, birçok portre ve ma- dalyalarının yapılmış olması ve hatta yapılacak heykeli için yerin bile tesbit edilmesi, sanata vermiş olduğu kıymeti ve bu suretle dünya sanatkârlarının ne derece alâkalandıklarını göstermekte- dir. Fatih’in kitaplarına gelince; bun- lar da şehzadelik ve hükümdarlık za- manına ait olmak üzere iki kısma ay- rılmaktadır. Hususuyla zahriyelerinin tezhibi renk, kompozisyon, çalışma yö- nünden nefis bir özellik taşımaktadır. Ciltlerine gelince, ilk defa bu kadar ileri gitmiş parçalar görülüyor. Bu kitaplar arasında Bizans zamanından kalmış bazı eserler bulunduğu gibi Avrupalı müellifler tarafından yazılmış ve ken- disine sunulmuş eserler de mevcuttur.13 Nihayet Fatih, şairdir, âlimdir, ilim adamlarına, dünya sanatlarına mef- tundur. Türk üniversitesinin ilk kuru- cusudur, hatta bu meziyetleri ve anlayışı sayesinde, mimarîden başlayarak birçok sanat bölümlerinde büyük gelişmeler olmuş ve Türk Rönesans’ı di- yebileceğimiz bir inkılâp vücut bulmuştur. 11 Tahsin Öz, “Barbaros’un Otantik Resmi”, Türk Tarih, Arkeolojya ve Etnografya Dergisi, s. 4. 12 Tahsin Öz, “Türk Minyatür Kaynaklarına Bir Bakış”, İlâhiyat Fakültesi Dergisi No: I. 13 Dr. Adolf Deissman, Forschungen und Funde in Serai, Berlin 1933. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 56  Fatih Devrinde Adalet   57 Hukuk bilginimiz Ali Himmet Berki, Fatih devri kanunları üzerine bir kitap hazırlamak- tadır. Aşağıdaki parçayı yazarın lütfettiği not- lardan alıyoruz. F atih’in ehemmiyet verdiği hususlardan biri ve hatta başta geleni adalet meselesi idi. Her vilâ- yet, sancak ve kazada ihtiyaca göre bir veya birkaç kadı (hâkim) veya nâip (kadı vekili) vardı. Esasen bir memleket fetholununca askeri ve mülki memurlarla beraber oraya hemen bir kadı tayin ve mahkeme teş- kil olunurdu. Ta Sultan Osman zamanında başlayan kuvve-i kazaiye tekâmül yolunda devam etmekte idi. Adaletin yegâne mercii kaza olmakla beraber başka adalet müesseseleri de yardımcı vazifesini görüyor- du. Adalet mercilerini şöylece hülâsa etmek müm- kündür: 1. Divan-ı Hümayun 2. Şer’î mahkemeler 3. İnzibat ve ihtisâp müesseseleri 4. İftâ 5. Esnaf heyetleri Bu mevkilere en muktedir, müstekim ve çalışkan, güzide insanlar seçilirdi. Padişahın titizlikle üzerinde durduğu ehliyet, istikamet, çalışkanlık, nefret ve ga- zap ettiği de cehil, iffetsizlik ve tembellikti. Fatih Devrinde Adalet Ali Himmet Berki Ali Himmet Berkî, Fatih Devrinde Adalet, Türk Dili Aylık Dergi, Türk Dil Kurumu, Cilt: 2, Sayı: 20, Ankara, 1 Mayıs 1953, ss. 523-527. Ali Himmet Berkî Fatih Sultan Mehmed’i gül koklarken tasvir eden, Nakkaş Sinan Bey’e ait minyatür. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 58  DİVAN Ekser İslâm devletlerinde olduğu gibi hükümdarın veya vezir-i âzamın riyaseti altında akdolunurdu. Bu mecliste devlet işleriyle halkın şikâyet ve işlerine bakılırdı. Fatih devrinde Divan, tatil günlerinden başka her gün öğleden önce, sa- bahleyin erkenden Saray-i Âmire’de (padişahın sarayında) toplanırdı. Ve- zir-i âzam (baş vezir), Kubbe vezirleri, kazaskerler, İstanbul kadısı, Yeniçeri ağası, nişancı, defterdar ve bölük ağaları divanın tabiî âzası idiler. Divan, devlet işleri ve halkın şikayetleriyle beraber mühim davaları da hal ve fasl eder, mühim olmayan davaları ait olduğu mahkemeye havale ederdi. Merkeziyetle idare olunan bir devlette böyle bir meclis bulunması zaru- Fatih Devrinde Adalet   59 ridir. En ziyade dikkati celbeden cihet, başta padişah olduğu halde vezirler, büyük hâkim ve memurlardan kurulmuş bir heyetin bu derece halkın işle- ri ve dâvaları ile meşgul olması, bir de dâvaların muhakemesi kazasker ve İstanbul kadısından hangisine ait ise onun tarafından yapılması, hükmün de gene onun tarafında verilmesidir. Bu hal hâkimlerin istiklâline ne de- recelerde riayet ve hürmet olunduğunu gösterir. Nitekim sonraları da hâ- kimlerin istiklâline hiçbir hükümdar tarafından müdahale edilmemiştir. Bugün Türkiye Cumhuriyetinde dahi hâkimler tam bir bitaraflık ve istiklâl ile vazifelerini ifa etmektedirler. Divanda bakılan bir dâvada, dâvaya bakan hâkimin Divan azasıyla isti- şare etmesi tabiîdir. Fakat hâkim istişarî reylerle bağlı değildi. Bunları ken- di reyine uyarsa kabul eder, yoksa kendi reyi ile hükmederdi. Sadrazamların, sonra da Şeyhülislâmların huzurunda görülen ve Hu- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 60  zur-i Âlî ve Huzur mürafaaları denen muhakemelerde de hal aynı idi. Yani hüküm, dâvaya bakmak kime düşüyorsa onun tarafından verilirdi. Divanda evrak üzerinde veya memur ve heyetler marifetiyle tahkikat icrasından sonra çıkarılan emir ve fermanlar, özel deftere geçirilerek ait ol- dukları memurlara tebliğ edilir ve hemen yerine getirilirdi. Fatih’ten sonra- ki padişahlar zamanında hâl böyle devam etmiştir. Yüzlerce cilt teşkil eden bu defterler hâlâ Başbakanlık Arşivi’nde saklan- maktadır. Gerekince tarihi ve hangi padişah zamanına ait olduğu bildiril- diği takdirde kısa bir müddette kayıtların tasdikli bir suretini elde etmek mümkündür. Fatih Devrinde Adalet   61 MAHKEMELER Kaza kuvveti bir cemiyetin temeli ve adaletin nâzımı olmak itibarıyla devlet teşkilâtı arasında müstesna bir mevkii haizdir. Osmanlı Devleti bir müslüman devleti olduğundan gerek teşri, gerek teşkilât bakımından mah- kemelerini İslâmi esaslar üzerine kurmuştu. İslâm dininde kaza ve adalet bir farîza-i muhkemedir. Müslümanlarda dîni akide ile imtizaç eden hukuk telâkkisi şuurlu bir halde vicdanlarda yerleşmişti. Her türlü ihtiyaca cevap verecek derecede geniş bir hukuk sahası içinde hukuki münasebetler tam bir emniyet ile seyrine devam edebildi. Yine o şuur ve imanla padişahlar dahi mahkemelerin emir ve hükümlerine hürmet gösteriyor, zengin, yok- sul, kuvvetli, zayıf, adalet karşısında tam bir müsavat buluyordu. O derece- lerde ki adalet ruh ve vicdanlarda, “Şeriatın kestiği parmak acımaz!” dedir- tecek kadar yer etmişti. İşte böyle bir ruh ve imanla devletin kurucusu olan Sultan Osman ilk önce kadı tayini ile işe başladı. İslâm ahkâmı dairesinde KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 62  kaza icrası için bu kuvvetin mutlaka ehil ve afif ellerde olması gerekti. Bu yüzden her şeyden çok ehliyet meselesine itina ediliyordu. Devletin kurul- ması sırasında Osmanlı kadıları, Anadolu, Mısır, Suriye ve İran gibi İslâm memleketlerinde yetişen âlimlerden, fakihlerden seçiliyor, bir yandan da âlim ve kadı yetiştirmek için medreseler açılıyordu. İstanbul’un fethinden sonra büyük hakan Fatih bu hususa bir kat daha ehemmiyet vererek öteki ilim müesseselerinin yanında devletin başkentinde yüksek bir ilim mües- sesesi, bir külliye kurdu. Maksadı her sahada, en çok da şer’î ilimlerde ve bu arada hukuk şubesinde büyük âlimler yetiştirmekti. Pek az bir zamanda ilmin her dalında büyük ve kudretli âlimler yetişti. En ufak bir kazaya dahi ehil bir hâkim göndermek imkânı hasıl oldu. Fatih mahkemelerinin adale- tinden emin ve müsterih idi. Onlara daima saygı gösterir, maruzatlarını iyi karşılardı. Fatih Devrinde Adalet   63 Hukuk ve ceza dâvaları kadılar tarafından hal ve fasl olunur, vilâyet, san- cak ve kazalarda mülki işler dahi kadılar tarafından görülürdü. Kadılar kazaskerlere, kazaskerler sadrazama bağlı idiler. Son zamanlar- da Meşihat-i İslâmiye’ye yani Şeyhülislâmlığa bağlanmıştır. Kadılar, hükümdar veya kazaskerler tarafından tayin ve intihap olunur- du. Kim tarafından nasbolunurlarsa olsunlar bunlar cemiyetin vekili de- mekti ve o nama icra-yı kaza ederlerdi. Hükümdar veya kazaskerler arada bir vasıtadan ibaretti. Bunun içindir bunların halli veya azli veya ölümleriy- le kadılar ve hatta naipleri azledilmezlerdi. Mahkemelerde ve idari sahalarda şeriat kanunları ve şeriatın verdiği sa- lahiyetle ulü’l-emr tarafından ilân olunan kanunlar tatbik olunurdu. ZABITA ve İHTİSAP MÜESSESELERİ Osmanlılarda ta başlangıçtan beri Subaşı ve sair adlarla zabıta memur- ları tayin ve istihdam olunmuştur. Bunlar bulundukları yerde taaddi ve te- cavüzü menetmek, asayişi, huzuru ve rahatı temin etmek vazifelerini gö- rürlerdi. Bir de İhtisap müessesesi vardı. İhtisap kaza işlerinden olup ancak muhtesiplerin vazifeleri belli hususlara münhasırdı ki şunlardan ibaretti: Çarşı, pazar ve sokakları teftişle şeriat ahkâmına aykırı buldukları fiil ve hareketleri, hayvanlara, hammallara, gemilere tahammülünden fazla yük yükletilmesini menetmek, bundan başka yollarda ve sokaklarda çökmek üzere olan yapıları yıkmak için sahiplerine emrederek tehlikelerin önünü almak, erzak, yiyecek, içecek gibi şeylere hile karıştırılmasını ve noksan te- razi ve kile kullanmayı menetmek gibi daha ziyade belediye hizmetlerini ifa etmekten ibaretti. Bu vazife, yani muhtesiplik, Peygamber zamanından başlayarak İslâm devletlerinde ayrı bir vazife diye vardı. Osmanlılar kazada olduğu gibi ihtisapta da öteki İslâm devletleri gibi Hazret-i Peygamberin ve Hulefa-yı Raşidîn’in izinden yürümüş, ihtisap hizmeti için ayrı memurlar tayin etmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet devrinde öteki müesseseler gibi bu müessese de maksadı temin edecek derecede faal bir halde bulunuyordu. Bu memurlara muhtesip denirdi. İstanbul’da ve Bilâd-i Selâsede olduğu gibi her sancak ve kazada muhtesipler vardı. Muhtelif devirlerde bunların vazifelerini kesin olarak tayin etmek mümkün değildir. Ancak şu muhak- kaktır ki belediye işlerinde asıl merci kadılar olup narh kadılar tarafından tayin ve esnaf arasında ihtilâflar kadılarca hallolunur, öteki belediye işleri hâkimin nâipleri, muhtesipler ve baş-mimar tarafında ifa edilirdi. Bu nâip- lere, ayakta iş gördüklerinden, Ayak nâibi denirdi. Muhtelif zamanlarda bunların vazife ve salâhiyetleri hususunda birçok değişmeler olmuştur. İFT İftâ müessesesi İslâmiyetle beraber başlamıştır. Sırf İslâmi bir müesse- sedir. Peygamber sağlığında bazı eshâbın fetva vermelerine müsaade et- mişti. Fakat bu vazifenin en mühim kısmını kendileri ifa ederlerdi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 64  Osmanlı devleti, kuruluşundan beri, İslâmiyetin bu güzel âdetine uy- muş, devletin kurucusu olan Sultan Osman, kayınbabası âlim ve zâhit meşhur Edebali’yi fetva işine memur etmişti. Edebali öldükten sonra yeri- ne Dursun Fakı geçti. Sonra gelen sultanlar devrinde de iftâ müessesesi devam etmiştir. Daha önce ve Fatih devrinde büyük âlim ve fakihler yetişti. Merkezde bu hizmeti yapanlara Müftiyü’l-Enâm, mülhakatta olanlara Müftü denirdi. Sonra, yani İkinci Sultan Murat devrinden başlayarak, merkezde bulunan Müftiyü’l-E- namlara Şeyhülislâm unvanı verildi. İftâ, sorulan dinî ve hukuki hâdiselerin cevabını beyan etmekten ibaret- tir ki adalete hizmet eden faydalı bir müessesedir. Herhangi bir meselesi ve müşkili olanlar mahkemeye müracaat etmeden önce hâdisenin hükmünü müftüden sorarlar ve buna göre aralarındaki ihtilâfları hallederler. Haksız- lığına kâni olan bir şahsın mahkemeye müracaatla beyhude masraf ve kül- fet ihtiyar etmesi vaki olsa da nadirdir. İftâ, sırf ilmî olduğundan, alâkalılar müftünün cevabına kâni olmazsa mahkemeye müracaatla aralarındaki ih- tilafı hâkime hallettirirler. İşte kaza ile ifta arasındaki fark buradadır. Yani iftâ ilmi salâhiyete, kaza ise âmme velayetine dayanır. Kadı kendisine arzolunan hâdiseyi tahkik ederek ne şekilde sabit olursa o dairede hükmeder. Müftü ise hâdiseyi tah- kik ile meşgul olmayıp anlatışa göre şer’î hükmü beyan eder. Bu beyan sırf ilmîdir. Alâkalılar isterlerse kabul ve muktezasını ifa ederler, isterlerse ifa etmezler. Kadı âmme velâyeti ile hareket ettiğinden hüküm ve beyanı mül- zimdir, alâkadarlar muktezasını ifaya mecburdurlar, rızaları ile yapmazlar- sa zorla yaptırılır. Amele Başı Fatih   65 R umelihisarı’nın inşasını seyrediyoruz. Kıyıda, Anadolu tarafından gelmiş taş, kereste vesaire gibi malzeme yüklü boy boy mavnalar, kayıklar, sal- lar ve bunları herhangi bir düşman baskınından ko- rumak için bekleyen karakol gemileri ve oradan ora- ya koşuşan yiğit leventler… Yukarıda, gövdesi yükselmekte olan hisara doğru, sırtları ağırlıklarla yüklü insan kafileleri tırmanıyor. Sarıklı, cübbeli, kılıçlı kumandanlar, inşaatla meş- gul amele kalabalığını emirler vererek, idare ediyor- lar. Surun etrafını kaplamış iskeleler üzerinde harıl harıl çalışan işçiler kan ter içinde… Hava güzel, manzara lâtif… Herkeste, Rumelihisa- rı’nı bir an evvel bitirmek telâş ve heyecanı var. Fatih de orada… Maiyeti ile beraber gelmiş işe ne- zaret ederek, direktifler veriyor. Masal mı söylüyorum, yoksa rüya mı görüyorum, zannettiniz?.. Hayır, anlattığım sahne, olduğu gibi, işte gözlerimin önünde… Hattâ bu kadar da değil, sağa dönünce, Fatih do- nanmasının karadan Haliç’e indirilişini de görüyo- rum: Yetmiş küsûr parçadan mürekkep bir Fatih filosu, işte şahlanmış leventlerin, seller gibi akışlarıyla kı- zaklar üstünden ağır ağır Kasımpaşa’ya iniyor. Amele Başı Fatih Feridun Kandemir Feridun Kandemir, “Amele Başı Fatih”, Resimli 20. Asır Haftalık Mecmua, Sayı: 42, 28 Mayıs 1953, s. 10. Feridun Kandemir KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 66  Kadırgaları nefes nefese çeken leventler; atı üstünde gelen Fatih’in göz- lerinin içine bakıyorlar. O da, onları teşci ederek, sağa sola emirler veriyor. İnanın, bu da rüya değil… Şimdi, bunları gözlerimizde canlandıran, sanatkâr Burhan Atılgan’ı din- leyelim: “İki metre yükseklikte, üç metre genişlikteki bu diyagromalar beş plan üzerine tertip edilmiş, renkli, yağlıboyadır ve duralit üzerine işlenmiştir. Bütün planların, sahnelerin, teferruatına kadar elde gelen her şey yapılmış- tır. Gördüğünüz gibi bu kompozisyonlar mükemmelen de ışıklandırılmış ve böylece daha ziyade canlandırılmıştır.” “Bu işleri nereden öğrendiniz?” “Askerlikten ayrıldıktan sonra, 27 senedir hep dekorasyon işleriyle meş- gulüm, planlı, programlı, metotlu çalışmayı prensip edinmişimdir. Aynı zamanda eski eserler üzerinde ve bilhassa Efes hara- belerinde, Meryem Ana’nın evi ve civarındaki eserler üzerinde aylarca etütler yaptım. Esasen orduda vazi- feli iken de, topçu zabiti olarak erkânı harbiyenin plan ve proje işleriyle meşguldüm. Bir aralık yavrularımızın fikrî inkişaflarına yardım maksadıyla kültürel ve ter- biyevî oyuncaklar da yaptım. Fakat, büyük sermayeye mütevakkıf bir iş olduğu için, istediğim şekilde yürü- temedim.” “Şimdi, beş yüzüncü fetih yıldönümü münase- betiyle, bu diyagromalardan başka neler yapıyor- sunuz?” “Kutlama Derneği’nin murakabesi altında hazırla- nan yabancılara mahsus İstanbul Rehberi’nin büyük şehir planını yaptım. Ayrıca, yine fetih sahnelerini canlandırmak maksadıyla yapmak istediğim başka diyagromalar da var: Haliç’teki donanmamıza yapılmak istenen baskının akamete uğrayışı safhası… Sonra, Fatih’in kati taarruza karar verdiği gece, ordudaki bütün şeyhlerin, hocaların askerler arasına girerek telkinlerde bulunuşları ve bu esnada yüzelli bin kişilik muhasara kuvvetinin ezan ve Kur’ân sesleri orta- sında, düşmanı yıldırıp sindirmek için yaptığı mum oyunları safhası… “Bir de; büyük taarruz sabahı, fecirle beraber Fatih’in, ‘Surlara Türk bay- rağını evvelâ kim dikerse, ona sancak, yani prenslik vereceğim!’ deyişi üze- rine Ulubatlı Hasan’ın on sekiz seçkin arkadaşıyla, kahramanca atılarak padişahın emrini aslanlar gibi yerine getirişleri sahnesi… “Ve nihayet, Fatih’in İstanbul’a girişi… “Gerçi bu sahneyi Zonaro ismindeki ressam da canlandırmak istemiş ise de, Fatih onun tahayyül ettiği gibi, ölüleri çiğneyerek İstanbul’a girme- miştir. Bilâkis, gayet muntazam ve büyük merasimle ve erkânıyla beraber Amele Başı Fatih   67 girmiştir. Bu sahneyi de hakikate uygun bir şekilde son diyagroma olarak yapmak arzusundayım. “Bunlardan başka, ilerisi için düşündüğüm, Kutlama Derneğince de mu- vafık görülen, bir diyagroma serisi daha vardır ki bu da bazılarının bize is- nat ettikleri medeniyetsizlik iftiralarını tarihî hakikatlere dayanarak red ve aksini ispat gayesine matuftur. “Yani İstanbul’un iki bin sene evvelki hali ile, bizim elimize geçtikten sonra, bugüne kadarki inkişaf ve mamuriyetini gözlerde canlandırmak… “Bu çok mühimdir: Tasavvur ediniz ki, elli dört gün devam eden muha- saramız esnasında bile cereyan etmiş çok mühim vak’alar vardır. Hele İs- tanbul’un bizim elimize geçtiği günkü haliyle, bugünkü, hatta fetihten bir- kaç sene sonraki vaziyeti tamamıyla tarihî hakikatlere sadık kalarak, tesbit edip âleme göstermek bence, yine bize düşen millî bir vazifedir.” 1454. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi lideri II. Gennadios ile görüşmesini tasvir eden mozaik. Fatih Öldü mü, Öldürüldü mü?   69 Mithat Sertoğlu, “Fatih Öldü mü, Öldürüldü mü?”, Resimli 20. Asır Haftalık Mecmua, Sayı: 42, 28 Mayıs 1953, ss. 12, 29. Fatih Öldü mü, Öldürüldü mü? Mithat Sertoğlu Romancı hayaliyle değil, tarihçi gözüyle dahi, bu suale kesin bir cevap vermeye henüz imkân yoktur. “Zehirlenerek öldürüldü” diyenlere hak verdirecek deliller eksik değildir. O sırada birkaç rakibi ve düşmanı biliyorlardı ki, Fatih’i ancak ölüm yenebilir!.. 1481 yılı ilkbaharında, yirmisekiz seneden beri İstanbul’un fatihi bulunan büyük Türk hakanı İkinci Mehmed, üç yüz bin kişilik ordu- sunun başında bulunduğu halde yeni bir sefere ha- zırlanıyordu. Fatih, hayatının en kudretli ve parlak çağını yaşa- makta idi. Bizans İmparatorluğundan sonra, Trabzon Rum İmparatorluğunu da sona erdirmiş, Akkoyunlu devleti hükümdarı Uzun Hasan Bey’i Otlukbeli’nde mağlûp ederek Osmanlı İmparatorluğu’nun doğu hudutlarını uzun müddet için emniyet altına almış, Anadolu vahdetini de bir daha bozulmayacak şe- kilde kurmuştu. Babası İkinci Murad, Bulgaristan’ı fethederek devletin Balkanlardaki hudutlarını Tuna nehrine kadar götürmüştü. Fatih de Sırbistan’ı, Mo- ra’yı, Bosna ve Hersek’i, Arnavutluk’u zaptedip birer Osmanlı vilâyeti haline soktu. Şimdi karşısında belli başlı dört büyük düşman vardı: 1. Bütün Türk ve Müslüman âleminin de düşmanı Mithat Sertoğlu KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 70  olan Garp Hristiyanlarının ruhanî reisi Papa. 2. Babası İkinci Murad devrinden beri Osmanlı Beyliğinin durmadan çarpıştığı Macaristan. 3. Akdeniz ticaret yolunun emniyetini ihlâl edip her fırsatta Türklere za- rar veren Rodos şövalyeleri korsan devleti. 4. Hakimiyeti güney-doğu Türk sınırlarına uzanan ve Osmanlı muvaf- fakkiyetlerini kıskanmaya başlayan Mısır Kölemen devleti. Fatih, evvelâ yüz gemiden mürekkep bir donanmayı, 1480 yılında Ge- dik Ahmed Paşa’nın kumandasında olarak İtalya’ya gönderdi. Bu seferin hedefi, o zaman Napoli Krallığına bağlı olan Otranto kalesiydi. Büyük Türk kumandanı Gedik Ahmed Paşa, sadece ondört gün süren bir muhasara- dan sonra Otranto’yu fethetti ve civarını da alarak tahkimata başladı. Bu hâdise gerek İtalya’da ve gerekse Avrupa’da büyük bir heyecan yarattı. İtal- ya şehirlerindeki halk, malını mülkünü yok pahasına satarak Avrupa’ya göç etmeye hazırlanıyor, Papa kâh Roma’yı bırakıp kaçmaya, kâh gümüş takımlarını satarak asker toplamaya karar veriyordu. Çünkü, Gedik Ahmet Paşa’nın harekete geçerek Roma üzerine yürümesine ve Bizans’tan sonra Garbî Roma İmparatorluğu’nun merkezinin de Türkler eline geçmesine hiçbir engel kalmamıştı. 1455 yılında Macar millî kahramanı Hunyadi Yanoş’un ölümünden ve 1559’da Semendire alınıp Sırbistan’ın bir vilâyet haline getirilmesinden sonra, Macaristan Türklerin önünde kıpırdayamaz hale gelmişti. 1464’te Bosna hududuna tecavüz eden Macar kralının ağır mağlûbiyeti bu devleti iyice sindirmişti. Bu vaziyete göre, şimdilik o cihetten bir tehlike yoktu. Gedik Ahmed Paşa, İtalya seferine gönderilirken, Mesih Paşa kumanda- sında, içinde 70 bin asker bulunan yüz gemiden mürekkep bir donanma da Rodos korsan hükûmeti üzerine gönderilmişti. Şövalyelerin elinde o sı- rada Rodos dahil, dokuz ada ile Anadolu sahilindeki Bodrum kalesi bulu- nuyordu. Fatih, Mesih Paşa’ya mümkün ise işi harbsiz halletmesini Türk esirlerini serbest bırakmak, korsanlıktan vazgeçmek ve Türk hazinesine haraç vermek şartıyla şövalyelerle sulh yapmasını, bu mümkün olmadığı takdirde harbi süratle neticelendirmesini emretmişti. Zira, kendisi kara- dan üçyüz bin kişilik bir ordu ile Mısır üzerine yürümeye hazırlanıyordu. Bu yüzden, bu donanma kendisine lâzım olabilirdi. Lâkin Mesih Paşa, ne sulhü, ne de harbi beceremeyerek eli boş döndüğünden azlolunup Gelibo- lu’ya gönderildi. * Fatih, 27 Nisan 1481 tarihinde ordusuyla birlikte Üsküdar’a geçti. Bu se- fer hedefini kimseye söylememişti. Lâkin herkes bu gidişin Mısır üzerine olduğunu tahmin ediyordu. Esasen askere, uzun bir sefer için icabeden ha- zırlığı görmeleri emrolunmuştu. Fatih devri tarihçilerinden Dursun Bey, bu Fatih Öldü mü, Öldürüldü mü?   71 seferin Mısır ve Şam üzerine açıldığını açıkça kaydeder. Fatih, Üsküdar’a geçtikten sonra birdenbire hastalandı. Şiddetli bir maf- sal ağrısından muzdaripti. Çaresiz bir müddet dinlendi. Sadrazam Kara- manlı Mehmed Paşa kendisini mütemadiyen teselli ediyor, sıcak iklimin mafsal ağrılarına iyi geldiğini hatırlatarak: “İnşallah Mısır’a sultan olursunuz ve anda kalırsınız. Bu tarafları şehza- delerinize bahşedersiniz” diyordu. İkinci Mehmed, istirahat sonunda biraz iyileşir iyileşmez derhal orduya KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 72  hareket emri verdi. Lâkin “Hünkâr Çayırı” mevkiine varıldığı zaman büs- bütün hastalanarak tekrar durmak mecburiyetinde kaldı. Mafsal ağrıları kendisine pek fazla ve tahammül edilemez ıstıraplar veriyordu. Bir mü- şavere yapan tabipler, ağrıyan ayaktan kan almaya karar verdiler. Lâkin, o devri yaşamış olan Âşık Paşa’nın naklettiğine göre, “Zahmet ziyade oldu. Şarab-ı fariğ verdiler, Allah’ın rahmetine vardı.” Âşık Paşa’nın bu şarab-ı fariğ dediği nedir? Bugün için meçhuldür. Lâ- kin yine o, Fatih’in ölümü hakkında manzum olarak yazdığı bendde şöyle demiştir: “Tabipler şerbeti Han’a verince o da bu şarabı kana kana içti. Şerbet, Ha- nın ciğerlerini doğradı ve yana yana ağlayarak: “Tabipler bana niçin kıydılar?” dedi. ..... “Tabipler Han’a çok taksirlik ettiler… Sözün doğrusu budur, şüpheye düşme.” Bu sözler, hünkârın pek de tabiî bir ölümle ölmediği şüphesini uyandır- maktadır. Fatih’in, şerbeti içince ciğerinin doğranması ve tabipleri açıkça itham etmesi zehirlenmiş olması ihtimalini derhal akla getirmektedir. Aya- ğı ağrıyan bir kimsenin, verilen bir ilâcı içer içmez ağzından kan gelerek ölmesinin başka türlü izahı pek güçtür. Ölümünden menfaati olanlar evvela Hıristiyan dünyasının ruhanî reisi Papa ve sonra da bu son seferin kendi üzerlerine açıldığını mutlaka kes- tirmiş olması icabeden Mısır Kölemenleridir. Fatih’i, maiyetindeki Türk olmayan hekimleri elde ederek bunların zehirletmiş olması mümkündür. * Başlığın altındaki parantez içi notta “Baştarafı 12. sayfada” yerine sehven “Devamı 12. sayfada” denilmiş. * Fatih Öldü mü, Öldürüldü mü?   73 Bundan başka bir ihtimal de bu işin şehzade Bayezit taraftarları marifetiy- le tertip edilmiş olmasıdır. Bayezit, yaşça daha büyük olduğu halde, Fatih daha kabiliyetli ve karakteri kendisine daha çok benzeyen Şehzade Cem’i sever ve ölümünden sonra onun tahta çıkmasını isterdi. Hatta meşhur Ka- nunnâmesinde oğlu olarak yalnız Cem’den bahsetmiş ve onun resmî unva- nı arasına varis-i mülk-i Süleymanî ibaresini koymuştu. Esasen Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa da ona taraftardı. Bütün bunlar, bu işin Bayezit’in saltanatını isteyenler tarafından yapıldığını da akla getirebilir. Nitekim, Fa- tih’in ölümünden sonra, Sadrazam da Bayezit’e taraftar olan asker tarafın- dan öldürülmüş ve onun Şehzade Cem’e gönderdiği haberci alınan tertibat sayesinde yolda bertaraf edilerek Osmanlı tahtı İkinci Bayezit’e temin edil- miştir. Velhasıl, Fatih’in eceliyle mi öldüğü, yoksa zehirlenerek mi öldürüldüğü kat’i olarak bilinmeyen, tarihin karanlık kalmış bir hâdisesidir. Yalnız şu muhakkaktır ki, 4 Mayıs 1481 günü, Türkler onun vefatıyla telâfisi imkân- sız bir kayba uğramışlardır. Fatih, on, onbeş sene daha yaşasaydı, Osmanlı İmparatorluğu herhalde daha onun zamanında on altıncı yüzyılda vardı- ğı seviyeye yükselecek ve yüz sene sonra ise Avrupa memleketleri Türki- ye’nin birer vilâyeti haline gelmiş olacaklardı. Ne çare ki, kader buna müsaade etmedi ve ölüm onu, hayatının en olgun çağında –bir rivayete göre 49 ve bir rivayete göre 51 yaşında– alıp götürdü. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 74  Fatih’in Portreleri   75 Fatih’in Portreleri Semavi Eyice Semavi Eyice, “Fatih’in Portreleri”, Hafta Dergisi, No: 192, 29 Mayıs 1953, ss. 15-17. F atih’in simasını, devrinin muhtelif sanatkârları- nın elinden çıkmış birtakım portreleri sayesinde tanıyoruz. Tablo, gravür veya madalya halinde uzun müddetten beri Avrupa müze ve koleksiyonlarında muhafaza edilen bu portreler, son yıllarda Topka- pı Sarayı’nda ortaya çıkarılan bazı resimler de ilâve olunduktan sonra İstanbul’u Türklere kazandıran II. Mehmed’in yüz hatlarını aksettiren hayli zengin bir resim sergisi meydana gelmiş bulunmaktadır. İlmî bir araştırma mahiyetinde olmayan bu yazımızda belli başlı Fatih portrelerini kısaca gözden geçirirken, ancak Fatih devrinde yapıldıkları bilinen veya tah- min olunanlar üzerinde duracak, sonraları meydana getirilen ve sayıları hayli yüksek olan resimlerden ise bahsetmeyeceğiz. Fatih’in gençliğini tasvir eden bir eser olarak Pa- ris’te Millî Kütüphane’nin Madalyalar Bölümü’nde muhafaza edilen ve henüz diğer bir eşi tanınma- yan 87 mm. çapındaki gümüş bir madalya zikre- dilebilir. Madalyanın ön yüzünde II. Mehmed’in tasvir edilmiş olduğu çepeçevre uzanan Lâtince bir cümleden anlaşılmaktadır. Yüzü bir tarafa dönük olarak, büst halinde profilden tasvir edilen genç hükümdarın bıyığı yoktur, sakalı yanaklarında nisbeten gür, çenesinde ise gayet hafiftir. Kafasını örten garip biçimli sarık, öne, kaşlarının üzerine eğiktir, buna mukabil ensesi ve tamamen tıraş edil- miş olan başının gerisi açıktır. Genç hükümdarın üzerinde de zengin işlemeli bir elbise farkedilmek- tedir. Aynı madalyanın arka yüzünden üç kartal başı kabartması ile bu madalyanın Jehan Triaudet Semavi Eyice İtalyan ressam Gentile Bellini’nin resmettiği bir başka Fatih Sultan Mehmed portresi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 76  tarafından yaptırılmış olduğunu ifade eden bir yazı var ise de bu Triu- adet’nin kim olduğu tesbit edilememiştir. Fakat bu gümüş madalyanın bronz bir orijinalden kopya olduğu ve bugün artık ortada bulunmayan bu orijinalin de Fatih zamanında İstanbul’a geldiği bilinen İtalyan sa- natkârı Matteo de Pasti’nin elinden çıktığı, umumiyetle ileri sürülmek- tedir. Hemen hemen genç hünkârın Fatih olduğu anlardaki halini tas- vir etmesi gereken bu zayıf portre maalesef başı örten garip sarığın öne yıkılması ile ifade kudretini büsbütün kaybetmiştir. Öyle ki, bu sarkık çeneli, boş bakışlı delikanlı resminin, büyük Fati’hi tasvir ettiğine inan- mak için biraz fazla hüsnüniyet sahibi olmak lâzımdır. Viyana’da Madalya Koleksiyonunda bulunan 58 mm. çapındaki bronz- dan diğer bir madalyanın üzerinde de genç Fatih’in resminin görüldüğü iddia olunmuştur. Diğerine nazaran tama- men farklı olan bu portre de bıyıklı, sakalsız, ince ve narin yapılı genç bir adam tasvir edilmiştir. Başındaki sarık ise, ötekindeki derecesinde olmamak- la beraber hayli gariptir. Madalyanın arka yüzünde, elinde yanan bir meşale tutan ve kayalık bir zeminde yatan çıp- lak, allegorik bir şahıs resmi görülmek- tedir. Herhalde şurası muhakkak, ki bu madalyanın kalıbı, Fatih’i ve Osmanlı âdetlerini pek tanımayan bir sanatkâ- rın eseri olmalıdır. Fatih’in gençlik görünüşünü iste- nilen sadakatle temin etmeyen bu madalyalardan sonra, sanatsever hükümdarın olgunluk çağını bize ta- nıtan birtakım eserler de mevcuttur. Bu ikinci grubun en dikkat çekici nu- munelerinden bir tanesi yine bir ma- dalyadır. İstanbul’a Osmanlı sarayına geldiği, 1485’te yazılan bir vesika sayesinde kat’î surette anlaşılan diğer bir İtalyan sanatkârı, Costanzio da Ferrara tarafından yapılan bu madal- yanın birkaç örneği Avrupa müze ve koleksiyonlarında bulunmaktadır. 122 mm. çapındaki bu madalyanın üzerinde de Fatih yine profilden tas- vir olunmuştur. Başında hakikate uygun bir sarık ve üzerinde bir kürk vardır. Bütün portre ve yazılı tasvirlerinde belirtilen kemerli bir burnu, kavisli kaşları, muntazam kısa bıyık ve sakalı vardır. Vücut itibarıyla ise hayli dolgun intibaını bırakmaktadır. Aynı madalyanın arka yüzünde at üstünde, elinde kamçı ile görülen Fatih ise, çehre hatları bakımından ön yüzdekinin aynı olmakla beraber, vücutça artık gençlikteki incelik ve zarafete sahip bulunmamaktadır. Costanzio’nun bu madalyasının Fatih’in Portreleri   77 Berlin’de rastlanan bir numunesinin üzerinde Fatih’in ünvanları ile bir- likte 1481 tarihi de okunur. Fakat hünkâr, kendisini ağır ağır çökerten bir hastalıktan sonra 1481’de dünyaya gözlerini yumduğuna göre, onu tam sıhhatli bir halde tasvir eden bu portrenin taslağının daha öncele- ri yapılmış olması icap etmektedir. Bazıları da bu hususta 1478 tarihini ileri sürmüşlerdir. Costanzio da Ferrara tarafından yapılan madalyanın yalnız yazıları farklı ve tarihsiz olan yine 122 mm. çapında diğer bir nü- munesi daha vardır, ki bir zamanlar Paris’te G. Dreyfus koleksiyonunda bulunuyordu. Fatih’in bu madalya üzerindeki portresinin şayanı hayret derecede bir benzeri Topkapı Sarayı’nda mevcut olup, 26x22 cm. ebadında Avrupa sanatı üslûbunda küçük bir tablodur. Altın renginde bir zemin üzerinde KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 78  Fatih, başında beyaz sarığı, kemerli burnu, çukur çenesi ve kısa sakalı ile belirmektedir. Vücut ağır ve dolgundur. Yüzün soluk rengi, dalgın bakışlar, büyük hükümdarın artık bozulan sıhhatine işaret etmektedir. Bu realist ve tabiî portrenin sanatkârı kimdir? Bu suale şimdiki halde kat’î bir cevap ve- rilemezse de, Costanzio de Ferrara adı akla en yakın bir ihtimaldir. Fatih’in Avrupalı sanatkârları davet edip hizmetinde kullandıktan başka, sarayda Sinan namında bir sanatkârın da bulunduğu ve bunun Maestro Paoli adın- da yabancı bir ustanın talebesi olduğu bilinmektedir. Mevcut anonim port- reler arasında Sinan Bey’in bir eseri herhalde olmalıdır. Yine Topkapı Sarayı’nda muhafaza edilen bir minyatür portre, Fatih’i uzun sakallı olarak tasvir etmesi bakımından diğerlerinden ayrılmaktadır. Bu resmin başka bir hususiyeti de Fatih’in yüzüne mütebessim bir ifade ve- rilmiş olmasıdır. İleride Fatih portreleri hakkında derin bir araştırma yapı- lırsa bu minyatür, ihmal edilmemesi icap eden bir eserdir. Gerek, İstanbul Deniz Müzesindeki tablo, gerek Paris’te Millî Kütüpha- nedeki ve Fatih’i elinde âsâ ile tasvir eden gravür, yüz hatları bakımından diğer portrelere yaklaşmakla beraber bakışlarındaki sert ve haşin ifade ba- kımından ondan ayrılırlar. Fatih zamanında ve model üzerinde çalışmak suretiyle yapıldıklarını kat’î surette bildiğimiz portrelerde aynı ifadeyi bu- lamadığımıza göre, bu haşin tipli Fatih resimlerinin bazı yabancı sanatkâr- lar tarafından sonraları meydana getirildiğine ihtimal vermek herhalde yanlış olmaz. Yukarıda görülen madalya- nın aslı 58 mm. çapındadır. Bu madalya, Viyana madalya koleksiyonunda bulunmakta ve üzerindeki resmin, Fatih’in gençlik resmi olduğu iddia olunmaktadır. Madalyanın arkasında da elinde yanar bir meşale tutan çıplak bir şahıs vardır. Bu madalyayı yapanın, Osmanlı âdetlerini ve Fatih’i pek tanımadığı anlaşılıyor. Yukarıdaki madalyanın as- lının çapı 87 mm’dir. Paris’te millî kütüphanenin madalya- lar bölümünde muhafaza edi- len bu madalyanın üzerinde- ki resmin çevresinde bulunan Lâtince yazı, resmin Fatih’e ait olduğunu belirtiyor. Arka yüzünde üç kartal başıyla madalyayı yaptıranın Jehan Trieaudet olduğu yazılıdır. Bu madalyanın orijinalinin Mat- teo di Pasti tarafından yapıl- dığı ileri sürülüyor. Yukarıda resmi görülen ma- dalya Donatello’nun talebesi heykeltraş Bertoldo di Gio- vanni’nin eseridir. Giovanni İstanbul’a gelmemiş olduğu- na göre bu madalyonu Gen- tile Bellini’nin resimlerinden ilham alarak yapmış olması pek muhtemeldir. Aslı broz- dan olan bu madalya herhal- de pek muvaffak bir şey sayıl- mamaktadır. Yukarıdaki madalya, Fatih’in günümüze kadar intikal et- miş bulunan ve pek meşhur yağlı boya tablosunu yapmış olan meşhur İtalyan ressamı Gentile Bellini’nin eseridir. Bellini’nin madalyonculuk sahasındaki acemiliği bu eserde iyice görülmektedir ve muhtemelen bu madalyon, sanatkârın ilk ve son madal- yonudur. Fatih’in Portreleri   79 Fatih’in en tanınmış portresi 1479 Eylül’ünden 1480 Kasım’ına kadar İstanbul’da Osmanlı sarayında kalan Venedikli Gentile Bellini’nin elinden çıkmıştır. Fatih’in en güzel portresi olarak kabul edilen bu küçük yağlı boya tablo, bilinmeyen bir surette Venedik’te Venturi ailesine intikal etmiş ve bir borç karşılığı bu aileden bir İngiliz’e geçtikten sonra 1856’da Sir Henr Layard tarafından satın alınmıştır. 1914-1918 Harbine kadar Venedik’te kalan tablo, harp içinde Londra’ya götürülerek İngiliz müzesine satılmıştır. Topkapı Sa- rayı resim galerisinde kötü bir kopyası bulunan bu tabloda Fatih yarım cep- heden tasvir olunmuştur. Başında beyaz sarık, üzerinde kürk vardır, biraz önce zikredilen minyatürdeki gibi sakalı uzundur. Solgun yüzü ince, hatları asîl ve zariftir. Fatih’in ölümünden kısa bir müddet önce yapılan bu kuvvet- li ve güzel portre, mimarî bir çerçeve ile hudutlanmıştır. Başını haleleyen yarım kemerin dışında sağlı sollu üçer taç görülmekte, gövdenin alt kısmı- nı hudutlandıran balkon korkuluğu motifinin üzerinde de mücevherler ile süslü muhteşem bir örtü bulunmaktadır. Aynı korkuluğun bir tarafında Fatih’in adı diğer tarafında ise eserin yapıldığı tarih okunur. Üzerinde gayet sarih olarak 1480 tarihi olduğuna göre bu tablo, Fatih’in ölümünden pek kısa bir zaman önce yapılmıştır. Fakat şu var ki, sanatkâr, bu sırada artık iyice çökmüş olan hünkârın portresinde onun bu halini aksettirmekten sa- kınmıştır. Koyu tatlı renklerin arasında biraz solgun gözüken ince ve kud- retli yüz, belki bir dereceye kadar büyük hükümdarın artık bozulan sıhha- tine işaret etmekte ise de, bu resmin daha ziyade idealleştirilmiş bir portre olduğu muhakkaktır. Fatih’in olgunluk çağını tanıtan dik- kate şayan bir madalyanın bir yüzünü yukarıda görüyorsunuz. 1488’de yazı- lan bir vesikaya göre, İstanbul’a geldiği kat’î bir surette belli olan İtalyan sanat- kârı Costanzio da Ferrara’nın eseri olan bu madalyanın aslı 122 mm. çapında- dır. Costanzio da Ferrara’nın madalyasının arka yüzü de yukarıda görülüyor. Bura- da Fatih at üstünde ve elinde bir kam- çı bulunduğu halde tasvir edilmiştir. Tahminlere göre bu madalyonun tas- lağının daha önceden yapılmış olması gerekiyor. Çünkü hükümdar her iki yüzde de nispeten sıhhatli görünmek- tedir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 80  Kardinal Paolo Giovio da, Bellini tarafından yapılmış bir Fatih portre- sine sahip bulunuyordu. Kardinal’in Como’daki müzesinde asırlarca önce teşhir edilen bu eser artık kaybolmuş ve yalnız berbat bir gravür halinde bir kopyası neşredilmiştir. Birçok hatalı ve aksak taraflara sahip bulunan ve esas örneği teşkil eden tablo hakkında pek sarih bir fikir veremeyen bu resimde Fatih’in elinde bir çiçek bulunması, orijinalin yine Topkapı Sara- yı’ndaki başka bir Fatih portresi ile bir dereceye kadar yakınlığı olduğuna işaret eder. Topkapı Sarayı’ndaki bu portre 39x27 cm. ebadında bir minyatürdür. Fatih bağdaş kurup oturmuş vaziyette yarı cepheden tasvir edilmiştir. Vücudunun alt kısmı ile kollardaki kumaş kıvrımlarının pek cazip sayı- lamayacak bir intiba bırakmalarına karşılık yüz kısmında bilhassa hu- Fatih’in Portreleri   81 susî bir dikkat ve itina ile çalışıldığı sezilmektedir. Sol elinde bir mendil, sağ elinde ise koklamakta olduğu küçük bir çiçek demetini tutmakta olan Fatih’in yüz çizgileri diğer portrelerindekilere uygundur. Bu min- yatürü meydana getiren sanatkâr meçhul olmakla beraber, yukarıda bahsi geçen Sinan Bey’in elinden çıkmış olabileceğini mümkün gören- ler de vardır. Herhalde şurası muhakkak ki bu minyatür, Fatih zama- nında onun yakınında bulunan bir sanatkâr tarafından ve Türk resim üslûbuna göre yapılmıştır. Biraz önce bahsedilen, İstanbul Deniz Müzesi’ndeki tablo bunun bir benzeri olan ve bir vakitler Avusturya’da Ferdinand von Tirol’un hususî ko- leksiyonunda teşhir edilen Fatih resmi, Topkapı Sarayı resim galerisinde teşhir edilen yağlıboya resim gibi muhtelif eserler, daha eski örneklerden KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 82  beceriksizcesine yapılmış kopyalardır. Bunlarda belli bir dereceye kadar Fatih’in yüz hatları mevcut ise de, sanatkârların samimiyetle çalışmadıkla- rı, resmini meydana getirdikleri adamı kötülemek için hayli büyük bir gay- ret sarfettikleri açıkça görülmektedir. Bellini, birkaç numunesi bulunan bir de bronz madalya yapmıştır. Costanzio da Ferrara’nınkine nazaran daha az muvaffakiyetli olan bu madalyonun ön yüzünde tasvir edilen Fatih donuk bir ifadeye sahiptir. Nisbetleri pek ahenkli olmayan bu kabartma resim, Gentile Bellini’nin madalyonculuk sahasındaki ilk ve belki de son tecrübesidir. Bu bece- riksiz eserin yakın benzeri de Floransalı Heykeltraş Bertoldo di Giovan- ni’nin elinden çıkmıştır. Donatello’nun talebesi ve Michel Angelo’nun ustası olan bu silik sanatkâr, İstanbul’a gelmediğine göre, muhtemelen Bellini’nin resimlerinden ilham almak suretiyle bu madalyayı meyda- na getirmiştir. Büyük çağda, bronzdan olan madalyanın ön yüzündeki Fatih, Bellini madalyasındakinin aynıdır, eğer ufak bir fark var ise, o da boynuna asılı olan aydır. Madalyanın arka yüzünde ise antik sikkelerden ilham alınarak meyda- Aslı Topkapı Sarayı’nda bulunan bu Fatih portresi bir minyatür- dür. Ebadı 27x39 cm’dir. Fatih burada bağdaş kurup oturmuş bir halde tasvir edilmiştir. Portreyi meydana getiren sanatkâr bilin- memekle beraber, Fatih devrinde sarayda bulunan ve Maestro Paoli adlı yabancı bir ustanın yanında yetişmiş bir Türk sanat- kârı olan Sinan Bey’in eseri olması ihtimali mevcuttur. Fatih’i son günlerinde ve hayli düşkün bir halde gösteren bu oldukça realist resim, Viyana’da Millî Kütüphanede bulunmak- tadır. Bu resim İstanbul’da 1572-1578 yılları arasında elçi olarak bulunan David von Ungnad tarafından elde edilmiş veya yağlı boya bir tablodan kopya suretiyle yaptırılmıştır. Tablonun aslı- nın ebadı 19x28’dir. Fatih’in Portreleri   83 na getirilmiş karışık bir kompozisyon bulunmaktadır. Burada, önünde bir meşale ile ilerleyen çıplak bir adam olan şahlanmış iki atın çektiği bir zafer arabası görülmekte; bu arabanın içinde çıplak muzaffer bir kumandan ile arabanın arka sahanlığında kumandanın elindeki ip kemendine sarılı üç çıplak kadın ferkedilmektedir. Nihayet Fatih’i son günlerde en düşkün halinde gösteren oldukça realist bir resim de Avusturya’da Viyana’da Millî Kütüphanede bulunmaktadır. İs- tanbul’da 1572-1578 yılları arasında elçi olarak bulunan David von Ungnad tarafından elde edilen veya bazı tahminlere göre yağlıboya bir orijinalden kopya ettirilen, bu 19x28 cm. ebadındaki renkli resim Fatih’i yarı cepheden tasvir etmektedir. Sağ koluna dayanmış olan hünkâr büyük beyaz sarığının altında âdeta ezilmiş gibidir. Vücudu öne eğilmiş, hasta bacakları üzerinde dik duramayan gövdesi hafifçe kamburlaşmıştır. Yüz hatları, ana çizgiler bakımından diğer portrelere uygundur; yalnız şu farkla ki çukura kaçmış fersiz ve donuk bakışlı gözleri, kırışmış cildi, ölümü artık pek yakın olan büyük Fatih Sultan Mehmed’i son zayıf ve halsiz görünüşü ile bize tanıt- maktadır. Yukarıdaki gravürün garip bir hikâyesi vardır. Paolo Giovio adlı İtalyan kardinalinin elinde yine Gentille Bellini tarafından yapılmış bir Fatih tablosu bulunuyordu. Kardinalin Como’daki müzesinde asırlarca önce teşhir edilen bu tablo, nicedir kaybol- muştur. Bu gravür, kardinalin tablosunun kötü bir kopyasından ibarettir. Yukarıdaki resim, yanlış olarak iddia edildiği gibi Gentille Belli- ni tarafından yapılmış bir gravür değil, Bellini’nin meşhur tablo- sunu bir kitapta neşredebilmesi için 19’uncu asırda yaptırılmış kötü bir kopyadır. Kıyâfetü’l-İnsâniyye fî Şemâili’l-Osmâniyye kitabının içinde bulunan, Nakkaș Osman’ın resmettiği bir minyatür. Fatih Sultan Mehmet   85 Fatih Sultan Mehmet Doğumundan ölümüne kadar kısa ömür kronolojisi “Fatih Sultan Mehmed: Doğumundan Ölümüne Kadar Kısa Ömür Kronolojisi”, Hafta Dergisi, No: 192, 29 Mayıs 1953, s. 18. 1432, 30 Mart – Osmanlı Padişahı Sultan Murat II’nin oğlu ve dünya tarihinin en büyük adamların- dan biri İstanbul Fatih’i İkinci Sultan Mehmed’in Edirne’de doğması. Anası Hüma Hatun, oğlu Mehmed’i (İzahlı Osman- lı Tarihi Kronolojisi’ne göre) 29 Mart Cumartesi’yi 30 Mart Pazar’a bağlayan gece seher vakti Edirne’deki Eski Saray’da dünyaya getirmiştir. Bu mutlu ana, Fa- tih Mehmet henüz on yedi yaşında iken, 1449 yılında ölmüş ve Bursa’da gömülmüştür. Türbesi Bursa’da Muradiye Camii’nin şark tarafında yüz metre ötedeki Hatuniye Türbesi denilen bir zarif âbidedir. 1444, 12 Temmuz – İkinci Sultan Murad’ın Macar Kralı Ladislas ile on yıllık sulh muahedesi akti (Se- gedin Muahedesi). Bu muahedenin akdini müeakip, Sultan Murat II, Manisa’da bulunan oğlu Şehzade Mehmed’i Edirne’ye davet etti ve padişahlığı ona ter- kedip kendisi Manisa’ya gitti. 1444, Eylül – On iki yaşındaki bir çocuğun padişah olmasını fırsat bilen düşmanlar derhal baş kaldırdı- lar. Macar Kralı Ladislas Segedin Muahedesi’ni imza- sından 50 gün sonra bozarak harbe girişti. Halbuki, o, bu muahedeyi İncil üzerine el basarak yeminle tah- kim etmişti. Sultan İkinci Murat hızla ordunun başı- na davet edildi. Bu sırada Çanakkale Boğazı Papalık donanması tarafından tutulmuş olduğundan Sultan Murat Karadeniz Boğazına gelip Anadolu Hisarı’n- dan Rumeli’ye geçti. 1444, 10 Kasım – Varna Meydan Muharebesi ve KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 86  Fatih Sultan Mehmet   87 Türk ordusunun büyük zaferi. Kral Ladislas’ın öldürülüp başının kesilme- si, 11 Kasım Haçlı ordugâhının tamamen zaptı. 1445 – Sultan İkinci Murad’ın yeniden tahta çıkması ve oğlu Sultan İkinci Mehmed’in tahttan inip Manisa valiliğine gitmesi. 1446 – Mora Seferi ve Mora Despotu’nun haraca bağlanması. 1447 – Arnavutluk’ta İskender Bey isyanı ve Akçe Hisar’ın muhasarası. 1448 – İkinci Kosova Muharebesi, müteakiben Macarlarla yedi yıllık mü- tareke yapılması. 1449 – İkinci Mehmed’in Dulkadir Hükümdarı Süleyman Bey’in kızı Sitti Mükrime Hatun ile evlenmesi; Edirne’de üç ay düğün dernek yapılması ve yine Mehmed’in Manisa’ya avdeti. 1450 – İkinci Murad’ın son Arnavutluk seferi. 1451 – Sultan İkinci Murad’ın 3 Şubat Çarşamba günü vefatı. 1451, Şubat 18 – İkinci Mehmed’in Manisa’dan gelerek Edirne’de ikinci defa tahta çıkışı. Henüz 19 yaşındadır. Cülûs tebrikine gelen ecnebi elçilerle sulh muahedeleri anlaşmaları yenilendi. Karaman Beyi’nin isyanı ve İkinci Mehmed’in gidip bu isyanı tenkil etmesi ve Karamanoğlu İbrahim Bey’le anlaşması. Dönüşte Bursa’da yeniçerilerin cülûs bahşişi istemeleri ve bu kötü âdetin kurulması. Anadolu Beylerbeyliği merkezinin Ankara’dan Kü- tahya’ya çevrilmesi. 1452, Mart 26 – İkinci Mehmed’in Edirne’den hareketle Rumeli Hisarı’nın bulunduğu yere gelmesi ve Hisar’ların inşasına başlanması. (Bu Hisar üç buçuk ayda ikmal edilmiştir). 1452 Haziran – Bizans İmparatorluğuna harp ilânı. 1452 Ağustos – Fatih’in, inşasını tamamlamış olduğu Rumeli Hisarı’ndan ayrılıp Bizans surları önünde üç gün konaklaması ve müteakiben Edirne’ye hareketi. 1453 Şubat – Edirne’den büyük topların İstanbul’a doğru yola çıkarılması. 1453, 23 Mart – Ordunun Edirne’den hareketi. 1453, 2 Nisan – İstanbul Haliçi’nin ağzına Bizanslıların zincir germeleri. 1453, 5 Nisan – Türk ordusu İstanbul önünde. 1453, Nisan – Fatih’in İstanbul önüne gelmesi ve muhasaranın başlaması. 1453, Mayıs 29 Salı – İstanbul’un fethi ve payitaht ittihazı. Galata Ceneviz kolonisinin teslim olması. 1453, Haziran 1 – Ayasofya Camii’nde ilk Cuma namazının kılınması. Fa- tih’in Garp Hıristiyanlığına karşı Şark Hıristiyanlığını himayesi altına ala- rak bir Rum-Ortodoks Patriği tayin etmesi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 88  1453, Haziran 18 – Fatih’in Edirne’ye dönüşü. 1453 sonları – İmroz, Limni, ve Taşoz adalarının itaati. Enez ve Midilli Ce- neviz beylerinin tabiiyete kabulü. Muhtelif Hıristiyan devletlerinin haraca bağlanması. 1454 Nisan – Venedik Cumhuriyeti ile sulh akti. İstanbul’da eski saray in- şaatının tamamlanması. Birinci Sırp seferi. 1455 – İkinci Sırp seferi. 1455 – Arnavutluk’ta Berat zaferi. Rodos şövalyelerine harp ilânı ve Os- manlı donanmasının adalar seferi. 1456 – Enez Ceneviz beyliği ile idaresindeki adaların fethi. Üçüncü Sırbis- tan seferi ve Belgrad muhasarası. 1458 – Mora seferi. Sırbistan fütuhatı. Atina’nın fethi. Eyüp Camii ve türbe- sinin inşası, Yedikule’nin inşası. 1459 – Semendire’nin fethiyle Sırbistan’ın bir Türk vilâyeti haline gelmesi. 1459 – Cem Sultan’ın doğumu. 1460 – Cenubî Mora despotluklarının ilhakı. Eflâk prensliğinin himaye al- tına alınması. 1461 – Arnavutluk mütarekesi. Amasra Ceneviz kolonisinin fethi. Çan- daroğulları istiklâline son verilmesi ve beyliğin ilhakı. Trabzon Rum İmpa- ratorluğu’nun fethi. 1462 – Eflâk Beyliği’nin tabiiyet altına alınması. Midilli adasının fethi. Ça- nakkale Boğazı’nın tahkimi. 1463 – Fetih Camii’nin temel atma merasimi. Arnavut sulhu. Bosna Krallı- ğının fethi. Hersek dükalığının tâbiyet altına alınması. Osmanlı – Venedik harbinin başlaması. 1466 – Arnavutların sulhu bozmaları üzerine sefer açılması; Elbasan kale- sinin inşası ve Arnavutluk kalelerinin zaptı. Fatih’in Karaman seferi ve Konya’nın zaptı ile Karaman ilinin bir vilâyet haline getirilmesi. 1470 – Eğriboz adasının fethi. Fatih Camii’nin ikmali. 1471 – Karniyol akını. Alâiye beyliğinin zaptı. Sülüfke havalisinin zaptı. Ak- koyunlular ordusunun Gedik Ahmed’in ordusunu mağlûp etmesi. İçel’in istirdadı. Topkapı Sarayı’nın inşası. 1473 – Ağustos 11 – Otlukbeli zaferi. 1475 – Boğdan bozgunu. Fatih Sultan Mehmet   89 1476 – Fatih’in Boğdan zaferi. 1477 – Turhan Bey’in Venedik civarına kadar uzanan İtalyan akını. 1478 – Arnavutluk’ta Kraya Kalesi’nin teslim olması. İşkodra muhasarası. 1479 – Karada ve denizde 16 yıldan beri devam eden Osmanlı-Venedik har- binin sona ermesi. Osmanlı-Venedik ittifakı. Turul Beyliği’nin zaptı, Gür- cistan ve Çerkezistan fütuhatı. Yunan adalarından Aya Mavri, Kafalonya ve Zanta Dükalığı’nın işgali. 1480 – Hersek Dükalığı’nın ilhakı. İtalya seferi ve Otranto’nun fethi. 1481 – Mayıs 3 – Orta Çağ’a son veren büyük Fatih’in çıktığı sefer yolunda, Maltepe’nin Hünkâr Çayırı mevkiinde vefatı. Alman sanatçı Konrad von Grünenberg’in Fatih Sultan Mehmed dönemi Türk gemileriyle ilgili bir tasviri. Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem   91 Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem Kemal Samancıgil Kemal Samancıgil, “Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem”, Milliyet, 29 Mayıs 1953, s. 4. T ürklerde denizcilik hayli eskidir. Osmanlı Dev- leti’nin henüz kurulmadığı zamanlarda Karesi, Aydın, Menteşe ve Kastamonu gibi Türk beylikleri- nin ahalisi denizcilik ile gemicilikte oldukça ilerlemiş bulunuyorlardı. Hatta içlerinde bir kısmı korsanlık denen, yapılması güç ve tehlikeli hizmetlerle meşgul olmaya başlamışlardı. Osmanlı devletinin kurulmasından sonra pek ta- biî olarak bir Türk ordusu da doğdu. Ancak bu arada bir deniz kuvvetinin vücuda getirilip, getirilmediğini katî olarak bilmiyoruz. Fakat Şehzade Süleyman Paşa Rumeli yakasına geçmek istediği zaman denizden aştı; bu hususta kullandığı vasıta da oldukça muntazamdı. Demek ki o devirlerden beri Türklerde denizcilik vardı. Ve… Süleyman Paşa’nın bu geçişte kullandığı vasıta, “sec- cade” diye tavsif ettiği şu beyitteki “sal” değildi. Keramet gösterüp halka, suya seccade salmışsın; Yakasın Rumeli’nin dest-i takva ile almışsın. Bununla beraber Türkler, o vakitlerde muasır Av- rupa devletleri kadar ileri denizci değillerdi. Filolar, kara askerinin nakliye vasıtası olarak kullanılmak- taydı. Çünkü “donanma” bir harp kuvveti addolun- muyordu. II. Sultan Murad devrinde dahi bu zihni- yet, hâkimiyetini kaybetmedi. Hatta devlet işlerinde sırf devlet gemilerinin kul- lanılması lüzumu hissedilmemişti. Tabii, “Azab”lara kadar deniz askeri de yoktu. İcabı takdirinde devlet Yelkenler fora edildi; borular, nefirler çalınmaya başladı; gemiler yağlı kızakların üstünden Haliç’e doğru sevkolundu. Sabaha karşı gemilerin içinde bulunan askerlerin tekbir avazeleri; davul ve zurna sadaları birbirine karışırken Haliç’e inildi. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 92  gemilerinin tayfaları bile şahısların gemilerinden tedarik edilirdi. Bunlar- la dahi epeyce işler görülüyor idiyse de Türk bahriyesi “Başıbozukluğunu” muhafaza edegeldiği cihetle, muasır ilerleyişlere ayak uydurulmasına mâni teşkil ediyordu. İstanbul’un İşgal Planı ve Donanma Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri zamanına kadar Türk denizciliği bu minval üzere devam etti. Ancak, bu büyük Padişah Türk tahtına otu- runca, büyük imparatorluğu için kara kuvvetleri nisbetinde deniz kuvve- tine de ihtiyaç olduğu hakikatini takdir ve teslim eyledi. İstanbul’un zaptı planıyla beraber bu işi de ele aldı. Çünkü İstanbul muhtelif devirlerde ve muhtelif milletler tarafından bir- çok defalar muhasara edilmişti. Lâkin bunların yüzde doksan sekizi muvaf- fakiyetsizlikle neticelenmiş bulunuyordu. Ulu Padişaha göre bu muvaffa- kiyetsizlikler, Akdeniz boğazının açık bırakılmasından ve Kostantiniye’nin deniz tarafından tazyik edilmesinden doğmuştu. Her vakit şehir kalelerinin kara cephesindeki bedenleri, kullanılacak ağır kara silahları göz önünde tutularak sağlam yapılmaktaydı. Gemilerin taşıyacağı silâhlar ise hafif olacağından, bu tarafın bedenleri de hafif yapı- lırdı. O itibarla Bizans’ın muhasara ve zaptına, karadan olduğu kadar de- nizden de ehemmiyet verilmek lazım geliyordu. İşte, büyük Fatih bu düşüncelerle Rumeli Hisarı’nın inşaatına devam ederken bir taraftan Kaptanı Derya Süleyman Bey’i lüzumlu gemilerin hazırlanması için Gelibolu tersanesine gönderdi. Diğer taraftan bu gemi- lere kara kuvvetlerinden tayfa tedarik edilemeyeceğini düşünerek, “Azab” denen deniz sınıfının genişletilmesi işini ele aldı, yoluna koyduktan sonra Edirne’ye gitti. İmparator Konstantin Dragates (Costantin Dragases) de boş durmuyor- du. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet’in denize, denizciliğe verdiği ehemmiyet karşısında endişelere düşmekteydi. Bir taraftan vakit kazanmak için Ulu Hükümdar Fatih’e rica ve minnetlerini gönderirken, diğer yandan Avrupa devletlerinden istimdat ediyordu. Bilhassa Papa ile Venedik cumhuriyeti- nin eteğine yapışmaktaydı. Haliç’te Hazırlık Aynı zamanda muhasaraya dayanabilmek için süratle bedenlerdeki ge- dikleri tamir ettiriyor, fazla kapıları ördürüyor; anbarları, sarnıçları alabildi- ğine dolduruyordu. Öteden de, en zayıf olan Haliç bedenlerine Türk donan- masının sokulmaması için Haliç’in ağzını kapatmayı düşündü ve mahut büyük zinciri Sarayburnu’ndan Galata’ya gerdirdi. Duvarların üstlerindeki bütün burçlara da toplar, balistler ve o güne mahsus harp silahları yerleşti- rildi. Yazık ki kahraman Konstantin’in teb’asında mâneviyat bozulmuştu. Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem   93 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 94  “Türkler Ayasofya’ya kadar girecekler, sonra mağlup olarak çıkacak- lar.” diye bir teselli nakaratı tutturmuş bulunuyorlardı. Bunda haksız da değillerdi. Karşılarında büyük bir hükümdar ve ordusunu titreşerek hayal ederlerken, bekledikleri yardımlardan hiçbir şey çıkmıyordu. Papalık gibi bütün Avrupa devletleri üzerindeki nüfuzuyla Bizan’sı kurtarmaya mukte- dir olan makam, Kostantin’e bir Kardinal riyasetinde birçok Katolik papazı göndererek şu tavsiyede bulunmuştu: “Bundan sonra dinî merâsimlerin katolik mezhebince yapılmasını tav- siye ederim!” Türk Sarığı Kardinal Şapkası Venediklilerden bir ses çıkmamıştı. Şehirde, Türklerin karşısında son günlerini yaşamak üzere bulunan, Papanın Katolik papazlarıyla, Roma’ya katiyen bağlı kalmak istemeyen Ortodoks papazları arasında bir anlaş- mazlık aldı yürüdü. Ortodoks papazları kiliselerde şöyle bağırıyorlardı: “İstanbul’da Türk sarığı görmek, Kardinal şapkası görmekten daha iyi- dir!..” İşte, Kostantiniye’nin şaşkınlık saikasıyla için için kaynaştığı bu anlar- da, Baltaoğlu Süleyman Bey (Paşa) de Gelibolu tersanesinde, muhasara- nın semere vermesini sağlayacak kuvvetteki donanmayı vücuda getirmiş, Padişahın emriyle Marmara’ya açılarak “Balta” limanına gelmişti. Burada verilecek ikinci emri beklemek üzere demirledi. Kara ordusu da Fatih Sultan Mehmed’in kumandasında Edirne’den ha- reket etmişti. Üç büyük toptan başka dört bataryaya sahip bulunduğu hal- de 4-6 Nisan 1453 günü Topkapı dışında göründüler. Yüz bini derviş, satıcı, seyirci ve yağmacı olmak üzere 250 bin kişiden ibarettiler. Bizanslılar bütün tepelerin sarıklı başlarla kaplanmış olduğunu görün- ce, endişe, şaşkınlık ve telâşları arttı. Türk kuvvetleri gittikçe yayılıyor, Yedikule’den Haliç’e kadar olan bütün saha doluyordu. Az sonra da kurulan çadırlardan toprak ve yeşillik namına bir renk görünmez oldu. Fatih Sultan Mehmet Hazretleriyle gelen Rumeli gazilerinin cepheleri Haliç’ten Edirnekapı’sına kadar uzatıldı. Gelibolu bo- ğazından geçerek gelen Anadolu askeri ise ordunun sağ cenahını teşkil edi- yordu. Padişahın kayınpederi Zağnos Paşa da, Cenevizlileri kontrol maksa- dıyla kuvvetlerini Okmeydanı-Beyoğlu sırtlarında ta’biye etmişti. Bizans’ın Kuvveti Buna mukabil Kostantiniye kalesini müdafaa ve muhafaza edecek olan Bizans askeri de küçümsenemezdi. Yalnız silahlı olarak hizmet almış bulu- nan ahali ile yerli, İtalyan, İspanyol, Fransız ve Alman kuvvetleri 150 bine yakındı. Bir Ceneviz müstemlekesi olan Galata’nın da el altından büyük rol oynadığı hesaba katılacak olursa, İstanbul’un zabtı çok zordu. Çünkü Bi- Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem   95 zanslılar müsavi kuvvetle mahfuz ve tabiî ve sun’î manialar içinde, Türkler meydanda ve bu manialar karşısında harp edeceklerdi. Kanın gövdeleri götürdüğü bir gün, Marmara denizinde, Akdeniz boğazı tarafından gelen beş, diğer bir rivayete göre dört harp gemisinin geldiğini bir tacir gemisi görerek haber verdi. Bunlar, ikisi kalyon ve üçü başka cins- ten olmak üzere o asrın en büyük harp gemileriydi. İmdat askeri ve askerî malzeme yüklü bulunuyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Hazretleri hemen hareketle tutulup, zabtolunmalarını emreyledi. Kaptanı Derya Süleyman Paşa vakit geçirmeksizin parça, yani bir buçuk filo ayırdı; demir alıp, yelken açtı. Düşman gemilerine süratle sokulmaya başladıkları sırada cinsleri de belirdi. En baştaki Kostantin’in bayrağını ta- şıyordu, dördü (veya üçü) Ceneviz bandıralı idiler. Tam Florya önlerinde taraflar harbi kabul ettiler. Bizansılar, merak ve endişe ile kale duvarlarının, ev damlarının üstün- de biriktiler. Türkler de aynı merakla harbi bırakıp, sahile üşüştüler. Fatih Hazretleri dahi atına binerek bizzat sahile kadar indi. 18 parçalık Türk filo- su “borda” nizamında ve kürekle hücuma geçmişti. Rum Ateşi Yazık ki bu hücumun neticesi, hiç de verdiği ümit gibi çıkmadı. Tam düşmanlara rampa edecekleri sırada başlayan ok, sapan ve Rum ateşi1 yağ- mur gibi müdafaa silahlarının dehşetiyle karşılaştılar. Bu yüzden Ayastefa- nos=Yeşilköy sahili üzerine doğru ricata mecbur kaldılar. Fırsattan fayda- lanmak isteyen Rum gemisinin süvarisiyle Ceneviz gemilerinin kaptanları da Türk filosuna korkunç hücuma başladılar. Düşman donanmasından atılan oklarla denizin yüzü doluvermiş, Rum ateşlerinden yer yer alev yükseliyordu. Osmanlı gemilerindeki kürekçiler bu tehlike karşısında vazifelerini göremez oldular. Bu arada Rum ateşlerin- den Osmanlı donanmasının iki parçası ateş aldı. Seyretmekte olan büyük Hakanın da sabrı tükenmişti, gazabına hakim olamayarak atını denize sür- dü. Bu esnada sahile kadar sokulmuş olan Türk gemicileri Zatı Şahanenin bu gazubane hareketini görmüşlerdi; başlarına geleceği anlamakta gecik- mediler; son bir gayretle ikinci hücuma teşebbüs ettiler: Ama rüzgâr düş- manın lehinde çalışmaya başlamıştı; kolaylıkla bizim filonun arasından geçerek İstanbul limanına girdiler. Haliç’teki zincir kaldırılarak hepsi içeri alındı ve yine kapandı. 1 Bu silah Bizans’ı birçok defalar düşman eline düşmekten kurtarmıştır. Barut ile gazyağından mürekkep olup, arasında sönmemiş kireç bulunmaktaydı. Su ile temas ettiği vakit dahi yanar, söndürülemezdi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 96  Dayak Yiyen Donanma Kumandanı Hazret-i Fatih’in bu fırsat kaçıran mağlubiyet karşısında gazabı kat kat artmıştı. Hemen donanma Kumandanı Baltaoğlu Süleyman Paşa’yı bul- durdu, fena halde tedip etti. Bir rivayete göre dövdürdü, sonra sürülmesini emretti. Daha sonra da bütün bahriyelileri tekdir ile bu gibi halleri bir daha görmek istemediğini bildirdi. Ve “Donanmanın noksanı tamamlansın.” ira- desinde bulundu. Maksad-ı şahânesi evvelce planlaştırdığı üzere deniz tarafındaki surları dövdürmek, Haliç’e sinmiş bulunan düşman donanmasını perişan eyle- mekti. Zira yalnız karadan zorlamanın, tasavvur olunduğu üzere maksada ulaşmayı geciktireceği aşikârdı. Aynı zamanda büyük toplardan bazıları dağılmış, bazılarının da faydasızlığı meydana çıkmıştı. Zinciri gözönünde tutan Hazret-i Fatih, yeni baştan tanzim edilen do- nanmasıyla bizzat meşgul olarak onu mutlaka kapalı bir deniz olan Haliç’e sokmak istiyordu. Zayıf bedenler çok çabuk zamanda maksatlarına kucak açacaktı. Fakat ağzına gerilmiş olan zincir, limana girmelerini zorlaştıraca- ğı gibi, düşman donanması da mümanaat edebilirdi. Karadan Yürüyen Donanma Burada Fatih Sultan Mehmet Hazretleri şu maniaları mânasız bırakmak için gemilerini karadan yürütmeyi, gayesine uygun buldu. Dolmabahçe’den karaya alacak, Küçük Çiftlik, Şişli Bayırı, Kasımpaşa Deresi yoluyla Haliç’e inebilecekti. Bizzat bunun da planını yaptı, çarelerini tesbit eyledi. İntihap olunan yol evvela tesviye olundu. Sonra bu tesviyenin üzerine kızaklar döşettirildi. Bu da tamam olunca kızakları don ve zeytinyağlarıyla yağlattı. Artık iş, karaya alınacak gemilere gelmişti. Onları dahi iradesiyle seçti. Hepsi yetmiş tane idi. Bütün tayfalarıyla Dolmabahçe önünde demir- leyip geceyi beklemeye koyuldular. Ortalık sessizliğe bürünüp, denizde ve karada hayat kalmadığı bir saatte yetmiş gemiyi askere çektirdi. Bu çekiş veya çektiriş öyle hummalı idi ki; sabahın alaca karanlığından önce hepsi Kasımpaşa deresinin tepesine çık- mış bulundu. Burada kaptanlar gemilerinin baş taraflarına; kılavuzlar da dümen yekesine geçtiler. Kürekçiler de denizdeymişler gibi yerlerini almış- lardı. Yelkenler fora edildi; borular, nefirler çalınmaya başladı; gemiler yağlı kı- zakların üstünden Haliç’e doğru sevkolundu. Sabaha karşı gemilerin içinde bulunan askerlerin tekbir avazeleri; davul ve zurna sadaları birbirine karı- şırken Haliç’e inildi. Bu velveleden İstanbul halkı büyük korku ve telaşa kapıldı. Çünkü mah- sur halk işin ne olduğunu anlamamış; şehir fetholundu zannetmişti. Fakat sabahleyin Donanmayı Hümayunu kilitli Haliç’te görünce hayret, korku ve dehşetleri katmerleşti. Derhal kara tarafındaki surları muhafaza eden Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem   97 askerin bir kısmını alarak, o vakte kadar müdafaasına lüzum görülmeyen Haliç surlarının muhafazasına verdiler. Onlar telâşla müdafaa tertibatı aladursunlar; Haliç’e yayılmış olan Os- manlı donanması hemen duvarların diplerine yaklaştılar; borda nizamında bir harp safı teşkil ettiler. Güvertelerine yerleştirdikleri toplarla da Bizans kalesini o ana kadar kimsenin el uzatamadığı taraftan dövmeye başladılar. Gece Baskını Vaziyetin vehametini gören Cenevizli kumandan Jan Jüstinyani (=Jean Giustiniani) yegâne çarenin Osmanlı Donanmasını yakmakta olduğu mü- talâasında bulundu. Ve bir gece, imparatorun izniyle cesur gemicilerinden kâfi miktarda alıp gemisine binerek Osmanlı donanmasına sokuldu. Yede- ğinde ateş kayıkları ve sandalları da vardı. Düşmanın böyle bir teşebbüste bulunacağını gözden uzak tutmayan Türk gemicileri daima, uyanık ve tarassut halinde bulunduklarından, Jüs- tinyani’nin sokuluşunu görmekte gecikmediler. Ve… Derhal top atışına başlandı. Büyük, taş bir gülle amiralin gemisine isabet ettirildi. Suikastçılar alabora oldular. Jüstinyani kendini bir kayığa zor atabildi. Denizde boğulmak korkusuyla bağırışan düşman kuvvetlerinin acı acı feryatları gecenin karanlığını sararken, bizimkiler de “tekbire” başladılar. Öyle İlâhî ve ürpertici bir sada çıkarıyorlardı ki, “deniz sahili ile İstanbul’un kurulmuş olduğu yedi dağ dahi bu saday-ı mehip tekbiri aksettirmişlerdir. Ertesi sabah Fatih Sultan Mehmet Hazretleri Haliç’te tam bir hâkimiyet kurabilmek azmiyle Beyoğlu ve Kasımpaşa surlarına havan topları yerleş- tirdi. Bunlarla Haliç’te ne kadar düşman gemisi varsa, hepsini batırdılar. Hatta cehennemî ateş içinde sözde bitaraf olan müzevir Cenevizlilerin ge- mileri de kaynayıp, gitmişti. Haliç artık Türklerin elindeydi. Fatih Hazretleri iki yakayı birbirine bağlamanın faydadan hali olmaya- cağını da takdir etmekteydi. Haliç’e hâkimiyet sağlanınca, Kasımpaşa tara- fından karşıya ve limanın en dar yerine bir de muvakkat köprü kurdurdu. Bu köprü, birbirine demir halkalarla bağlanmış fıçı, sal, varil, lâta ve kiriş- lerden ibaretti. Üstü de metin tahtalarla döşendi. Sonra iki ucundan kavi zincirlerle iki sahile bağlandı. Haliç İşgal Edildi Artık Türk denizcisi kaleyi kolaylıkla tahrip ediyordu. Bizanslılar kor- kularından bir miktar daha kara askeri çekip buraya getirdiler. Bu suretle fırkalarına zafiyet geldi; muhafızlarından çoğu telef olmaya başladı. Fatih Sultan Mehmet İsfendiyaroğlu ile Kostantin’e haber göndererek, boşuna kan dökülmemesini ve teslim olunmasını istedi. Hatta kendisine bir prens- lik vereceğini de ayrıca bildirdi. Fakat Bizanslılar, burunlarının ucuna gelmiş olan felâkete rağmen ted- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 98  birlerini elden bırakmadılar; köprüyü de, gemileri de ateşe vermek için meyûsane bir teşebbüste daha bulundular. Bu sefer bu tehlikeli işi Jak Kok (= Jacques Cock) namındaki bir Venedikli üzerine aldı. Bizzat intihap ettiği gemicilerden 40 cesur fedainin birkaçı ile kendisi ufak ve hafif bir gemiye bindi; diğerlerini sandallara taksim etti. Rum ateşi ve neft şişeleri gibi bir takım da yakıcı silâhlar alarak, gecenin çok karanlık bir saatinde denize açıldılar. Jan Kok yanındaki gemicilerden ikisini köprü- nün üstüne çıkarttı ve “Osmanlı gemilerinin ateş aldıklarını görür görmez hemen köprüyü ateşleyin!” emrini verdi. Kendisi de gemisi, sandalları ve maiyetiye Türk donanmasına doğru ilerlemeye başladı. Türk denizcileri yine uyanık, her an bir suikast beklemekteydiler. Düşmanı daha uzakların- da iken görmekle, dehşetli bir top atışına başladılar. Yağmur gibi yağdırılan taş güllelerden Jak Kok’u bütün maiyetiyle denizin dibine indiriverdiler. Bunu farkeden köprüdeki düşman kundakçıları da köprüyü ateşlediler. Lâkin vaktinde yetişip, hiçbir hasar olmadan yangın söndürüldü. Teslim Teklifi Tam yedi haftadır devam eden bu hal gerek Hazret-i Fatih’i gerekse Türk askerlerini kızdırmıştı. Mayısın yirmi dördüncü günü Bizansı son defa ola- rak teslime davet etti. İmparator Kostantin büyük vatanperverliğinin hisle- rine mağlup olarak yine razı olmadı ve Türk elçisine şu cevabı verdi: “Cenab-ı Hakk’ın bana teslim ettiği bu şehri, tek bir insan kalmayıncaya kadar müdafaada sebat edeceğim! Ancak şehrin muhasarası kaldırılırsa, Padişaha senelik bir vergi veririm.” Bunun üzerine ulu hükümdar Fatih Sultan Mehmet Hazretleri Ma- yıs’ın 29’uncu günü için umumî bir hücum ile Bizans’ın işini bitirme- yi emretti. Denizden olduğu nispette karadan da hazırlıklar görüldü. Yine Padişahın emriyle 29’un gecesi bir “Mum Donanması Şenliği” ter- tip olundu. O gece surları saran Türk askerlerinde, Haliç’teki gemilerde, Beyoğlu ve Kasımpaşa sırtlarında, velhasıl şehrin dört tarafında meşaleler, çıralı ağaç- lar, yağlı paçavralar yandı. İstanbul bir ateş çemberi ile sarıldı. Her taraftan ilâhiler, zikirler, şarkı ve türküler işitiliyor, İstanbul’un ortalarına kadar ya- yılan bu sadalar Bizanslıları büyük bir korku ve dehşete boğuyordu. İmparator Kostantin Ayasofya’ya sığınmış, büyük bir âyin yaptırmak- taydı. Bütün Rum halkı Hazret-i Meryem’in resmi önünde ağlaşıyordu. Kostantin sabahleyin zırhını giymiş olduğu halde, Edirnekapısı civarında- ki Tekfur Sarayı’na gitti. Jüstinyani ise yıkılmış ve yıkılmakta olan duvarla- rın tamiri için dört dönüyordu. Hazre-ti Fatih’in Mısır sultanına hitaben yazdırdığı ve Molla Gürânî Hazretlerinin kaleme aldığı fetihnamede bildirildiğine göre, 29 Mayıs günü tan yeri ağarmaya başladığı vakitte, emrolunan büyük hücum tatbik olun- Fatih’in Donanmaya Verdiği Önem   99 du. Ve güneşin doğmasından evvel, yani bir saat içinde Bizans çöktü. Deniz ve kara surlarından olmak üzere açılan dört beş gedikten birden Türk as- kerleri şehre girdiler. İlk önce girenler, Odunkapısı sahilini tazyike memur olan ve donanma- dan 50 bahriye azabı oldu. Fatih Ayasofya’da Şehir tamamen Türklerin eline geçip, sulh ve asayiş teessüs ettikten sonra da Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri bir at üstünde olduğu hal- de maiyetiyle beraber şehre girdi. Büyük caddeden geçerek, yoluna atılan çiçek demetleri arasından Ayasofya’ya kadar geldi; atından inerek büyük mabedin içini gezdi. Çıkarken, derhal camiye çevrilmesini emretti, doğruca İmparatorluk sarayını görmeye gitti. Sarayın manzarası acıydı. Uzun zaman terkedilmiş bir yuvaya benziyor- du. O kadar dağınık, o derece perişandı. Mütehassis oldu, bütün ruhunu il- ham bürüdü ve tarihte meşhur olan bu beyti söylemekten kendini alamadı: Yevmi nevbet mizend der kümbet Âfrasyap Perdedâri miküned der kasr-ı Kayser ankebuti Harap olan yalnız Kostantin’in sarayı değil, belki bütün Kostantiniye idi. Fakat o harabelerden Türk eli nice mamureler yaratmasını bildi. Bugün “dünya cenneti” deniliyor bu şehre, Allah onu sahiplerine, sahiplerini de ona bağışlasın. İllüstrasyon: Mahmut Acar İstanbul’un Fethinin En Esaslı Eseri   101 İstanbul’un Fethinin En Esaslı Eseri Yahya Kemal Yahya Kemal, “İstanbul’un Fethinin En Esaslı Eseri”, Cumhuriyet, 29 Mayıs 1953, s. 2. Yahya Kemal İ stanbul, fethi çok uzun süren bir maziyi temizledi- ği için o kadar göz kamaştırıcı bir vak’a olmuştur ki bir çok gözler, bir düziye fethin o tarafına bakmış ve hâlâ bakmaktadır. Vâkıâ 1453 yılının 29’uncu sabahı, son İmpara- tor Kostantin Dragazes, Topkapı’nın –içeri taraf- tan biraz sağında– maktûl düştüğü saat, Bizans İmparatorluğu tarihe gömülmüştü. Kapanan çok uzun bir devirler ve asırlar silsilesiydi. Bizans ku- rulduğundan battığı tarihe kadar 1125 sene geç- mişti. İstanbul’u, Roma’nın yeni merkezi olsun diye kuran büyük Kostantin, farkında olmaksızın, din, dil, hars, ahlâk ve meşreb farklarıyla, yeni bir imparatorluğa pâyitaht olarak hazırlamış oluyor- du. Büyük Kostantin’den sonra “Şarkî Roma İm- paratorluğu” daha sonra “Bizans İmparatorluğu” diye anılan devlet onun eseriydi ve 1125 senelik bir ömür sürmüştü. İstanbul fethinin tamamıyla sona erdirdiği bu tarihi, birçok Avrupa tarihçileri daha ileriye gö- türürler, çünkü Avrupa’nın Asya’ya doğru Büyük İskender’le başlayan ve Roma ile devam eden sü- rekli galebesini esas tutarlar. Bu galebenin 1071’de Malazgirt Meydan Muharebesiyle sona erdiğini, bundan sonra artık Asya’nın Avrupa’ya doğru yü- rüdüğünü görürler. Malazgirt’ten sonra Selçuk’un Marmara’ya, Ada- lar Denizi’ne ve Akdeniz’e yürüyüşünü tasvir eden bazı Bizans müverrihleri –Türklük o zaman İran’a KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 102  hâkim olduğu için– Türk orduları diyeceklerine İran orduları tabirini kul- lanırlar. Meselâ “Farslar yahut Acemler Konya’ya girdiler... Sivas’a girdiler... Üsküdar’a kadar geldiler...” gibi cümleler yazarlar. Bu Bizans müverrihleri- nin eserlerini, son zamanlarda, Avrupa dillerine tercüme edenler, satırlar arasında, “Farslar-Acemler” tabirlerinin yanına bir kavis açarak “Türkler” diye izahlı bir tashihte bulunurlar, yani okuyana “Türkler girdiler anlayı- nız” derler. * * * Hakikatte Türklüğün Anadolu’ya, Rumeli’ye ve İstanbul’a yerleşmesiy- le ve Osmanlı İmparatorluğunu kurmasıyla, Avrupa ile Asya arasında yeni bir hadise olmuştu: Avrupa’nın Asya’ya, Büyük İskender’le başlayan, Roma ile ve Bizansla devam eden galebesi durmuş, İran’ın da artık Avrupa’ya doğru yürüyüşüne imkân kalmamıştı. Osmanlı Devleti 1473’te Otlukbeli ve 1514’te Çaldıran muzafferiyetleriyle İran’ın Anadolu’ya doğru yürüyüşünü bile durdurmuştu. Osmanlı Devleti sonraları, İran’a, büyük seferler açtı; bu seferleri, Bizans İmparatorluğu’ndan aldığı bir kaza ve kader mirası gibi gören tarihçiler, –meselâ 1473’te, Otlukbeli Meydan Muharebesinden önce, ordunun pîşdârı olarak şehid olan Has Murad Paşa’nın Paleolog ha- nedanından bir prens olduğunu bildikleri için–, Bizans’ın İran’a karşı açtığı seferlerin, Osmanlı zamanında devam ettiğini manidar bir şe- kilde tefsir ederler. Vâkıa Has Murad Paşa Paleolog hanedanından, Müslümanlığı ve Türklüğü kabul etmiş bir prensti. Lâkabı olan “Has” kelimesi, Fatih devrinde, sarayda, “Has Oda”dan yetişmiş olduğunu gösterir. Murad Paşa, askerlikteki liyakati ile vezir mertebesine kadar yükselmiş, İstanbul’da, Aksaray’da, Topkapı’ya doğru giden yolda, en asil Türk mimarisi üslûbunda o ruhanî camii yaptırmıştı. İran’a karşı açılan o tehlikeli seferde, ordudan ayrılarak, düşmana ilk hücum eden ve şehid olan bir serdarımızdı. İran’a gerek Bizans’ın, gerek Osmanlı’nın savletinde, tarihçe bir benzer- lik varsa da bu savletin şartları bambaşkaydı. İran’la Yunanlılığın zıddiyeti Med muharabelerinde kâfi derecede görülür. Büyük İskender’in muzafferi- yetleriyle gerileyen ve içine çekilen İran’ın bu zıddiyeti, Roma, Anadolu’ya yerleştikten sonra, tekrar açığa vurdu. Önce Roma, sonra Bizans İmpara- torluğu, İran’a asırlarca seferler açtı. Sasanlılarla İran’ın Üsküdar’a kadar gelişi ve Filistin’e kadar yürüyüşü bu zıddiyetin son haddini gösterir. O sıra- larda zuhur eden İslâm, âteşperest İran’ı, yeryüzünden büsbütün kaldırdığı için ve onun ülkesine, sımsıkı yerleştiği için, Bizans’la mücadele Araplara geçti. Aynı zamanda İslâm dini ile Hıristiyan dini arasında sürekli bir harp kılığına girdi. 1071’de Alparslan’ın kazandığı muzafferiyet bu uzun harple- rin en tesirli neticesidir. Osmanlı-Türk saltanatının İran’la mücadelesi Bizans’tan miras kalmış bir kavga değildir. Sünnîlik ve Şiilik şeklinde bir Türklük-Acemlik müca- İstanbul’un Fethinin En Esaslı Eseri   103 delesi, bir milliyet meselesidir. O devirlerde Türk- lüğün karşılaştığı en vahim tehlike, bilhassa Safe- vilerin azgın bir dereceye çıkardığı Şiilik olmuştur; bu mezhep Acem harsının tâ kendisi idi. İstanbul fethinin ilk müsbet tesiri Anadolu ve Rumeli’yi birleştirmek olmuştur. Devletin bu iki kıt’ada toprakları vardı. Bu toprakları münkariz Bizans ortadan ayırıyor, iki kıt’a halinde bulun- duruyordu; devletin geçirdiği tehlikeli anlarda bir kıt’adan öbür kıt’aya geçmek mümkün olmuyordu. Geçmek için devlet Cenevizlilere hazineler dolusu para vererek gemiler kiralamak mecburiyetinde kalıyordu. İstanbul fethedilmekle bu güçlükler ortadan kalktı; Osmanlı-Türk hakimiyetinin o zamanki Anadolu hududundan Rumeli hududuna kadar yekpare Türk toprağı oluverdi. Fazla olarak va- tanın ortasında, İstanbul Boğazları, muhkem ve müstahkem iki kapı idiler, orduların iki tarafa da süratle sevkine yarıyorlardı. Vatan coğrafyasının mantıklı bir çerçeve ola- bilmesi için Anadolu’daki beylikleri ilga etmek, bütün Türkleri birleştirmek, bir tek devlete bağlı kılmak zarurî idi. Rumeli’de İstanbul’un fethinden yüz sene evvel, Peçenekler, Kumanlar, Oğuzlar ve Vardar Türkleri denilen dört Türk unsuru bul- muştuk. Rumeli Türklerinin halk kütlesinin ced- leri olan bu unsurların bir kısmı, ırk yakınlığıyla Anadolu’dan gelen fatih ırkdaşlarının dinini kabul etmişler, Rumeli’nin garbında ve cenubunda bir ekseriyet olmuşlardı. Lâkin Türklüğün oralarda bâki kalabilmesi için Bulgaristan, Sırbistan, Bosna Hersek, Arnavutluk ve Rum beyliklerinin ilhak edilmelerini vatan coğ- rafyasının mantığı zarurî kılıyordu. Gerek Anadolu’da, gerek Rumeli’de bütün bu işler İstanbul fethinden sonra görüldü. Ömürleri at sırtında ve çadır altında geçen fatihler, 1453’ten sonra yetmişbeş sene içinde bu vatan coğrafyası mantığını gerçekleştirdiler; asırlarca süren bir çer- çeve haline koydular. İstanbul fethedilmeksizin bu eser vücuda ge- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 104  lemezdi. İstanbul fethinin ne kadar mukadder olduğunu anlamak için, birkaç dakika zihin yorup, bunun aksini tasavvur etmek kâfidir. Devletin hâkim olduğu toprağın bir kıtası Anadolu’da bir kıtası Rumeli’de bulunsun; biri Mısır Kölemenlerinin ve Şiî İran’ın ardı arası kesilmeyen entrikalarıyla bunalsın, diğeri hıristiyan devletlerin ve Papalığın tahrikleriyle daimi bir tehlike geçirsin... Orta yerde Bizans Kayserlerinin diplomasileri hüküm sürsün. Böyle karanlık bir manzara devam edebilir miydi? Mukadder olan bir hâdisenin zıddını tasavvur edince mantıksızlık ne kadar göze çarpar. Bizans İmparatorluğunun batacağı saat, hem de hayli geç olarak, çaldı. İstanbul genç, dinç bir devletin merkezi oluverdi. Bambaş- ka bir çehrede yeni bir medeniyetin asırlarını gördü. Hayale pay vermeksizin denilebilir ki İstanbul Osmanlı-Türk devletinin merkezi olduğundan sonra dünyada mevcut payitahtların en güzeli olmuş- tur. Bizans’ın son devrinde, sûr içine tıkılmış bir şehirken, Galata tepele- rine, Boğaziçi kıyılarına, Üsküdar’dan Çamlıca’ya, Kadıköy’ünden Malte- pe’ye, sûr dibinden Eyüb’e, Karaköy’den Beşiktaş’a kadar, çok daha geniş bir çerçeve ortasında dirilmeye başlamış, her tarafın mimarî ile bezendiğini görmüş, koynunda asırlarca, fakir ve zengin milyonlarca halkı yaşatmıştır. Fethin en müspet ve en esaslı eseri vatanın yekpâreliğidir. Fatih Devrinde İlim ve Sanat Çalışmalarının Felsefesi   105 O smanlı İmparatorluğu, Anadolu’da muazzam âdil bir devletin esasını çok sağlam olarak kur- muş, oradan Rumeli’ye geçmiş ve merkezi Edirne ol- mak üzere buraya yeni bir hayat vermiş, her iki tarafı da kendisinin olarak Bizans İmparatorluğu İstanbul Suru içinde ismen mevcut olarak kalmıştı. İstanbul, bu muazzam devletin yeni ve körpe vücudu üzerinde bir çıban gibi duruyordu. Kalmasının, Bizanslılara da faidesi yoktu. Âtimiz için çok ilerisini gördüklerinden bu şehrin Boğazların bir kilidi mahiyetinde elimizde bulunması ve bizim burada bulunmanın o günün ve istikbalinin mukadderatı olarak icabediyordu. İstanbul’u almak için asırlardan beri müteaddit savletler oldu. Bazı haricî icaplar buna mâni oldu. Yoksa İstanbul ne zaman olsa alınabilirdi. Kader onu, Fatih Sultan Mehmed’e nasip etmişti. İstanbul’u, ku- manda ettiği ordunun çok tecrübeli ve yaşlı erkânın başı ve hükümranı olarak yirmi iki buçuk yaşında aldı. Kendisinin alması mukadder olduğu telkini altın- da, çocukluğundan beri hep bu hislerin tesiri içinde idi. Bu ideal ile büyüdü. Nihayet yirmi buçuk yaşında padişah olunca, civardakilerle hoş geçinme siyasetini bırakmayarak 856’da (1452) büyük dedesinin yaptır- mış olduğu Anadolu Güzelcehisar’ı karşısında tam 4 ay 20 günde “Boğazkesen” diye ad koyarak Rumeli- hisarı’nı inşa etti. Karadeniz’den gelebilecek yardım yollarını ele geçirdi. Lâkin, Çanakkale Boğazı açık kalmıştı. Nitekim oraya bir yardım gelebilecekti. Bu cihetle Bizans, mukavemet kararını verdi. Eğer ümit- Fatih Devrinde İlim ve Sanat Çalışmalarının Felsefesi Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, “Fatih Devrinde İlim ve Sanat Çalışmalarının Felsefesi”, “500’üncü Fetih Yılı ‘Dünya’ İlâvesi”, 29 Mayıs 1953, s. 2. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 106  sizlik içinde kalsaydı, Bizans teslim olurdu ve son kral da vaid mucibince Mora’ya geçerdi. Bizans, harp etme kararını verdi ve bundan vazgeçmesi birkaç defa söy- lendiği halde dayandı ve Bizans tarihi şerefli bir son sahife ile döğüşerek kapandı. İstanbul’un muhasarası ve fethi bizim için tarihin en parlak bir zaferi ve şerefidir. Fakat Bizans da mümkün olduğu kadar dayanmıştır ve erkekçe döğüşmüşlerdir. Ordumuz, harben şehre girmiştir. İşte 29 Mayıs (7 Haziran) 1453’te İstanbul fethi Orta Zamanı kapatmış, yeni bir devrin açılmasına, Rönesansın bizde başlayacağına Garp’ta baş- lamasına âmil olmuştur. Çünkü İstanbul’un muhasarası için döktürülen büyük toplar, bilâhare Avrupa’da da yapılarak, büyük ve devletlerin teşek- külüne mâni olan ve daima geçimsizlik ve devamlı ve mevziî mânâlı ve mânâsız harplerle Avrupa’nın yıpranmasına sebep olan küçük tahakküm unsurlarının ortadan kaldırılmasına âmil olmuştur. Bu sayede Garpta Rö- nesans başlamış; ilim, sanat inkişafları ve Amerika’nın da keşfi ile büyük iktisadi gelişmelerle Avrupa ileri hamleler atmıştır. İstanbul’a girdiğimizde karşımızdaki manzara şu: Şehir harap, bakımsız, sarayları harap, kiliseler keza. Halk fakir ve az sa- yıda. Bir sur içinde birbirine kaldırımsız patika yollarla bağlı birkaç köyden ibaret. Oldukça mamur, lâkin muhasara harplerinde yıpranmış bir sur. Biz adaletimizle şehre girince, dehşet hissi derhal hörmet ve muhabbe- te dönmüş. Fatih, binalara el sürdürmemiş. Orta Zamanda bir kal’aya har- ben girenler, şehir halkını ve muharipleri tamamen ortadan kaldırır. Bizce Bizans’ın tarihi kapanınca, bunların şehirden gitmelerine bile göz yumul- muş. İsteyen kalmış ve emniyeti görenler de geri dönmüşlerdir. Kader artık bünyemizde Bizans noktasını kaldırmış, bu Ortodoks Hı- ristiyanlığın şehri derhal kendi usül, üslûb ve mimarimiz ve görgümüzle yeniden inşaya başlanmış ve az zamanda tamamen bir Türk-Müslüman şehri doğmuştur. Daha önce meydanda görülen birkaç Bizans eseri maske- lenerek ikinci bir dereceye düşmüş ve şehirde canlılık ve kalabalık, yeni bir hayat ve varlık doğmuştur. İstanbul’un alınmasından sonra derhal ilmî hayat başlar. Fatih Hazret- leri, fethin hemen ertesinde Ayasofya ve Pantokrator Manastırında boşa- lan odalarda tedrisata başlanmasını emretmiştir. Buraya talebe yerleşti- rilmiş ve dersler verilmiştir. Fetihten ancak 17 sene sonra 1470’te, o zaman “Yeni Cami” denen şimdiki Fatih Camii’nin etrafında 16 kolejli muazzam bir üniversite yapılmış, Darüşşifası, Tabhâne, Ziyafethane, Misafirhane ve Kervansarayı, yakınında 2 hamamı, civarında müderris evleri, Sahn Med- reselerinde ve camide açılan 9 kütüphanesiyle kurulan bu site, Garpta bile o tarihlerde emsali olmayan bir ilim müessesesi olmuştur. Fatih, müderrisleri ve talebeyi taltif ve teşvik için bir nevi Reisülulemâ, Fatih Devrinde İlim ve Sanat Çalışmalarının Felsefesi   107 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 108  “Rektör”lüğünü yaptığı Üniversitesine sık sık gelir, derslerde bulunur, âlimler ve talebe ile gerek burada ve gerek sarayında ilmî toplantılar yapar, münazara ve mübahaselerinde bulunurdu. İlmî toplantılarda mübahaseleri asla hakemlik yapmayarak dikkatle takip eder ve bittabi bunlardan çok faydalanırdı. İlmî toplantılar yanında hekimler, şairler ve edipler, sanatkârlar, fazıllarla da ayrı görüşür, bütün bu akademik toplantılardan şahsına ve muhitine büyük tesirler hasıl ederdi. Fatih sanatkâr değildi, fakat sanattan iyi anlardı. Lâkin âlimdi, fazıldı ve şairdi. İlk defa memleketimizde müspet “fennî ve aklî” ilimlere diğer naklî “şerî” ilimler kadar ehemmiyet vererek yeni kurduğu Üniversitesi dersleri meyanına sokmuştu. Mes’ud bir tesadüfle memleketimize yerleşen Ali Kuş- cî, ölümüne kadar pek kısa süren iki senelik bir devre arasında ken- di tedrisatına ayrılan Ayasofya Medresesinde fizik, astronomi, aritmetik ve geometri okutmuş, başta Tokatlı Molla Lütfî olmak üzere değerli talebe yetiştirmiştir. Bittabi sosyal hayat da İstanbul fethinden sonra dikkate şayan sahifeler gösterir. Halkın hakkı- na razı olması, adaletten şahıslar ve hükûmetler inhiraf etmeyerek şahsî menfaatten ziyade memle- ketlerinin ve bulundukları şehir- lerin ihtiyaç ve arzularını dikkat nazarına alarak birçok içtimaî muavenet müesseselerini yaptır- maya ve yahut noksanlarını telâ- fiye, küçük vakıflar tesis ederek idameye gayret edenler çok görülmüştür. Gerek arşiv kayıtları ve gerek hal- kın anane ile bugüne kadar rivayetleri bunu bize bütün safahatı ile gösteri- yor. Bunların teferruatını ve mânâsını Başvekâlet Arşivinde Kâmil (Kepeci) Tasnifi defterler içinde 952 (1545) tarihli ve İstanbul’u nahiyelerine ayıra- rak yapılanların binlerce listesi görülmekle anlaşılmaktadır. Fatih devrinin hâtıralarına, hemen her asırda riayet olunmuştur. Buna riayet edenlerin başında Yavuz Sultan Selim bile geliyor. Ayasofya’ya, Fatih zamanında tuğla ve kendi zamanında da ikinci bir minare ilâve olunmuş- tur. Yine Fatih zamanında muvakkaten inşa olunan ahşaptan minareye ar- Fatih Devrinde İlim ve Sanat Çalışmalarının Felsefesi   109 tık lüzum olmadığından, yıktırılması söylendiğinde buna şiddetle itiraz ile: “O, fetih devrinin ve Ayasofya’nın cami olmasının güzel bir hâtırasıdır!” diye mâni olmuştur. İstanbul fethi esnasında vefat eden mücahidlerin emirlerinden askerle- rine kadar istisnasız herkes son derece tevkîr olunmuş, kabirlerinde kendi- lerine evliya gibi hörmet edilmiş ve mumlar yakılmıştır. Bunların her asır- da âdetleri eksilmemiş, bilâkis artırılmış ve bunların mahalle aralarında mevcudiyetleri oraların bu Türk ve Müslüman mahalleleri arasında âdeta mânevî bir polisi olarak vazife görmüşler ve o civarın lâübali bazı insanla- rına rabıtalılık tesiri yapmışlardır. Bu meyanda daha önceki İstanbul Mu- harebesine iştirak edenlerin buraya kadar gelen, buralarda Eyüp Sultan ve emsali gibi İslâm büyüklerine velevki yerleri takribî bile olsa, namlarını ha- yırla yâd ettirmek için temsili türbeler yaptırılmış ve bunlar halk arasında geçmiş asırların ve bilhassa Fatih devrinin hâtıraları olarak ihya ve muha- faza olunmuşlar ve 500’üncü yıl dolayısıyla mühim bir kısmı da temizletti- rilmiş ve yeniden tanzim olunmuşlardır. İstanbul’a yerleşen evlâdı fatihan ve civardan gelenler, burasının daha bizden önceki devirlerine ait birçok efsaneler bulmuşlardır ki, Kâtip Çelebi Fezleke’sinde bunları sıralar ve yine asırlarla Fatih devrini hörmetle hatır- latmak maksadıyla esasları muhakkak olan bazı rivayetleri halk dilinden söyler, İstanbul zaptını ve yazıldıkları zamana kadar olan Osmanlı tarihini sade dilde de Tevarîhi Osman’larla yaşamışlardır. İstanbul’u Osmanlılar o kadar sevmişler ve benimsemişlerdir ki, onları Bizans mozaikleri ve tezyinatı yanında asla taklide varmayarak Anadolu ve Rumeli yolundan gelen sanatkârlarımıza, vücuda getirdikleri binalar ve yazılan kitaplarda en güzel ve sayılmayacak derecede çok örnekler vererek devrin bize lâyık sanat hususiyetlerini göstermişlerdir. Bunlar, bugün eli- mizde çok sayıda vardır. Bütün bunlar İstanbul’da bizim hüviyetimizi tamamlamakta âmil oldu- ğu gibi, bugün de ele geçenler, bizim geçmiş asırlarda bütün mefahirimizi benimseyerek çalışmamızın şaheseri olarak durmakta ve bunları buldukça büyük iftiharlar duymaktayız. İşte Fethi Mübin ve neticeleri ve işte bugüne kadar gelen eser ve akisleri… Fatih Sultan Mehmed’in şehzadelik dönemine ait defterindeki yazıları ve çizimleri. Defterde çiçek motifleri, at başı çizimleri, baykuş, kartal, leylek çizgileri, sarıklı yüz çizgileri, Türk alfabesi, Yunan alfabesi, Farsça iyi okunamayan beyitler ve daha birçok yazı ve çizim vardır. Fatih’in Çocukluk Hayatı   111 Fatih’in Çocukluk Hayatı Şahap Tayfur Şahap Tayfur, “Fatih’in Çocukluk Hayatı”, “500’üncü Fetih Yılı ‘Dünya’ İlâvesi” , 29 Mayıs 1953, s. 5. İ kinci Mehmet 1429 yılında Edirne’de dünyaya gel- miştir. Küçük yaşta iken Manisa’ya vali tâyin olun- muştu. Haşarı ve yaramazdı, okumak yazmak öğrenmeye yanaşmazdı. O vakit bu halin devlet için bir ehemmi- yeti yoktu. Zira veliahtlık büyük Şehzade Alâaddin’e aitti. Hal böyle olmakla beraber, Murat, oğlu Meh- med’in terbiyesini ihmal etmiş değildi. Zamanın bilginlerinden “Yegân” Hacca gitmiş, bu yolculuk sırasında Şemsettin Gürânî, Molla Yegân’ın davetine uyarak Türkiye’ye gelince Yegân, bu bilgini Edirne’de bulunan İkinci Murat ile görüştürdü. Şem- settin Gürânî’ye Bursa’da müderrislik vazifesi veril- mişti. Oğlu Mehmed’in dikbaşlılığı ve haşarılığı Murat’ın dikkatini çekmiş. Bu çocuğun öğretmenliğine –geniş yetki ile– Şemsettin Gürânî’yi tâyin etmişti. Molla Gürânî elinde bir değnek bulunduğu halde küçük ya- ramaz Şehzadenin yanına gitmiş, kuvvetli bir baskı ile çocuğa kısa zamanda biraz okuma öğretmişti. * * * Murat, Karaman seferine gitmiş, doğu sınırında bulunan veliaht Alâaddin de babasının yanına ge- lerek savaşta vazife almıştı. Rumeli’nde düşmanlar Türk topraklarına saldırmaya başlamış. Murat Ana- dolu’da Karamanoğlu işini yoluna koyup hemen Ru- meli’ne geçmişti. Macar Kralı Vladislas ile on sene devam etmek üzere bir mütareke görüşüp, Kral İncil, KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 112  Türk hükümdarı da Kur’ân üzerine yemin ederek bu andlaşma devletler arasında 1444 yılı Temmuz ayında imzalanmış, Murat tekrar Anadolu’ya geçmişti. Orada, pek sevdiği ve bütün ümitlerini başladığı büyük oğlu Alâaddin’in, valisi bulunduğu doğu hududunda öldüğünü haber aldı, çok kederlendi. Alâaddin’in ölümü Mehmed’i veliahtlık mertebesine yükseltti. Çocuk artık, Şemseddin Gürânî’nin sıkı disiplini ile okuyup yazmaya alış- mış ve bu yolda ilerlemeler kaydetmeye başlamıştı. Müverrih Murat Ebül- faruk tarihinde (Cilt 2, Sahife 29) der ki: “Murat, Molla Gürânî’yi şiddetli ve kesin talimat ile öğretmen tâyin etmişti. Bu talimat içinde, lüzumunda kullanılmak üzere bir değnek dahi vardı, hatta öğretmenin o değneği kul- landığı bile görülmüştür.” * * * Senelerden beri savaş meydanlarının ve memleketin sivil işlerinin verdi- ği yorgunluğa, büyük oğlunun ölüm kederi de katıldığından Murat: Ehli tecridin külâhı tac-ı istiğnasıdır Saltanat didikleri ancak cihan kavgasıdır diyerek iş başından çekilmeye karar vermiş ve oğlu Mehmed’i Mani- sa’dan Edirne’ye getirmiş, hükümdarlık makamına oturtmuştu. Mehmet o vakit ancak 13 yaşında idi. * * * Zağanos Paşa, çocuk hükümdar Mehmed’in gözde adamları sırasına geçmişti. Zağanos, küçük hükümdara Bizans tahtının Türk hükümdarlık mevkiinden üstün olduğunu methederek anlatıyordu. Türkiye’nin idaresi, henüz iyice yetişmemiş bir çocuğun elinde kaldığını fırsat bilen Batı Kralları Papa’nın ve Bizans İmparatoru’nun teşvikiyle Tür- kiye topraklarına baskın yapmaya karar vermişler, yeminlerini ayak altına almışlardı. Türk Hükûmeti iş başına Murat’ı davet etmiş, fakat tahttan istifa etmiş bulunan eski hükümdar tekrar iş başına gelmeye yanaşmamıştı. Bunun üzerine oğlu Mehmet tarafından kendisine, “Eğer hükümdar siz iseniz devlete hizmet lâzım geldiği vakit bundan geri durmak yakışmaz. Eğer hükümdar ben isem işte size haber veriyorum: Silâh başına geliniz, itaat etmek gerektiğini de size bildiriyorum” diye bir yazı göndermişti. Haçlı Orduları da Türk topraklarına saldırmış bulunuyordu. Murat, Anadolu’dan getirdiği askerleri ile Edirne’ye gelmiş, orada, hükümdar mev- kiinde bulunan oğlunun yanında oturmuştu. Murat, 1444 yılı Ekim ayında meşhur Varna Muharebesi’ni kazandı, başkaca devlet işlerine karışmak is- temedi, fakat Zağanos Paşa ile Halil Paşa arasında geçimsizlik vardı. Yeni- çeriler sert ve kudretli bir hükümdar istiyorlardı, İkinci Mehmed’e yaşının küçüklüğünden, ehemmiyet vermiyorlardı. Edirne’de Yeniçeriler ayaklan- dı, Halil Paşa Mehmed’in babasına, çocukla iş başarılamayacağını anlattı. Fatih’in Çocukluk Hayatı   113 Murad’ı Manisa’dan Edirne’ye getirtti. Mehmed’i de av eğlencesine çıkmaya kandırdı. Mehmet, avdan döndüğü va- kit Edirne’de babasını iş başında buldu (1445). Murat, hükümdarlıktan ayrılan oğ- luna Manisa’ya gidip orada rahat dur- masını emretti. Kazasker Hüsrev ken- disine öğretmen tâyin olunmuştu, artık o üstaddan faydalanacak, Manisa’da bilgisini ilerletmekle meşgul olacaktı. Sarıca Paşa da kendisine lâlâ tayin olundu. Hükümdarlıktan ayrılmasına sebep olan Halil Paşa’ya Mehmet pek kinlendi. Yabancı müverrihler, Mehmed’in Manisa seyahati sırasında Bizans’tan geçip büyük şehri gezdiğini beyan ederler. * * * Mehmet, kıvrık burunlu, al yanaklı, kıvırcık saçlı, çenesi de biraz ileriye çık- mış bir çocuktu. Kaşları, gözleri, bakış- ları vakit vakit dalgınlaşırdı. Bazı müverrihler, Sırp Kralının kızı Milizza’dan dünyaya geldiğini iddia ederler, halbuki Hammer Âlime Sul- tan’dan doğduğunu beyan eder. * * * Hükümdarlıktan veliahtlığa dönen Mehmed’in, savaş işlerinde de bilgi ve görgü edinmesini düşünerek, babası Murat, İkinci Kosova Savaşı’nda, –1448 yılında– beraberinde bulundur- muştur ki, bu büyük meydan savaşı üç gün devam etmiştir. Murat Arna- vutluk’ta, İskender Bey adıyla anılan Yorgi Kastrioti’ye karşı, 1449 yılında giriştiği Sfetigrad savaşında dahi Veliaht Mehmed’in gönüllü olarak birlikte bulunduğunu yabancı müverrihler beyan ederler. 1470’lerde başlığında ejderha figürü ile Fatih Sultan Mehmed’i “El Grand Turco” (Büyük Türk) olarak çizen İtalyan ressam Gentile Bellini’nin, Berlin Müzesindeki çalışması.. Fatih’in Ölümü   115 Fatih’in Ölümü Dr. Nuri Ömer Ergene Dr. Nuri Ömer Ergene, “Fatih’in Ölümü”, Hürriyet , 29 Mayıs 1953, s. 2. F atih’in İstanbul’u fethinin beş yüzüncü yıldönü- münü yaşıyoruz. Bütün ömrü boyunca büyük muvaffakıyetler ka- zanmış, cihan tarihinde, eski bir devri kapayıp, yeni bir devir açmış bulunan büyük Fatih’in, hayatının bütün safhaları gibi, bir sefer başlangıcında ve bir çadır içinde cereyan eden ölümü de cidden dikkate şayandır. Esasen eski büyük hükümdarların hangi hastalık veya arızalardan öldüklerini, bir hekim gözü ile araş- tırmak bir hayli meraklı bir mevzudur. Hele bunla- rın öldükleri zamanlardaki hekimlik bilgilerinin ne merkezde olduğunu düşünmek, bugün tababetin vasıl olduğu terakki merhalesi ile o günkü hekimliği mukayese etmek, “O günkü hekimlik şimdiki kadar ilerlemiş olsaydı acaba bu hükümdarları hastalıkla- rından kurtarmak ve ömürlerini biraz daha uzatmak mümkün olabilir mi idi?” sualini ortaya atmak bu merak ve tecessüsü bir kat daha artırabilir. Fatih’in hastalığı ve ölümü hakkında zamanının hekimleri tarafından verilmiş bir bilgi yoktur. Bu hu- sustaki yazılar ancak hekim olmayan tarihçiler tara- fından yazılmışlardır. Bu tarih yazanların verdikleri malûmata göre, Fatih 1481 yılının Nisan ayında, ken- disinden başka kimsenin bilmediği, yeni bir sefere çıkmak üzere Üsküdar’a geçmişti. Hükümdarın ya- kınlarından gizli tutulan bu sefer, bazılarının rivaye- tine göre Mısır ve Suriye’ye, diğer bazı rivayetlere göre de İran üzerine yapılacaktı. Fakat, Üsküdar’a geçtiği KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 116  zaman eski hastalığı olan “nikris” illeti nüksetti ve kendisini muztarip et- meye başladı. Bunun üzerine Üsküdar’da kurulan çadırlarda bir müddet istirahata çekildi. Vezirleri, yeni fethedeceği memleketlerin havasından ve suyundan isti- fade ederek hastalığının iyileşeceğinden bahis ile hükümdarı teselli ettiler. Rahatsızlığı biraz hafifleyince yoluna devam etti. Lakin Gebze civarın- daki sonradan Hünkar Çayırı denilen yere gelindiği zaman hastalığı pek ziyade şiddetlendi. Hatta ağzından kan geldi. Hekimler birçok ilaçlar verdi- ler. Konsültasyon yaparak ayağından kan aldılar. Fakat bunların hiç birisi fayda vermedi. Büyük Hükümdar gittikçe ağırlaşarak 4 Mayıs 1481 Perşem- be günü çadırının içinde bu fani âleme ebediyen veda etti. Bugünkü bilgilerimize göre Nikris, çok eski bir hastalıktır. İsa’nın doğu- mundan beş asırdan fazla bir zaman önce bile bu hastalık vardı. Hipokrat hekim de bu hastalıktan bahsetmişti. Ancak Nikris üzerinde tetkikler ya- parak onun mahiyetini, ilmî bir tarzda, ilk aydınlatan 17’inci asırda meş- hur İngiliz hekimi Sidenham’dır. Şu halde Fatih’in vefatına rastlayan 15’inci asrın sonlarında Nikris hakkındaki tıp bilgilerinin çok noksan olduğunu ve hastalığın bir çok noktalarının henüz aydınlatılamamış bulunduğunu kabul etmek lazımdır. Nikris insan vücudundaki gıda alışverişi düzeninin bozulmasından ve bu tesir altında kanda asid ürik denilen maddenin çoğalmasıyla eklemler- de (mafsallarda) ve dokularda ürat tuzlarının birikip toplanmasından ileri gelen bir beslenme hastalığıdır. Zararlı maddelerin vücutta damla damla biriktiğinin farkına varan eski hekimler buna “Gut-Damla” hastalığı adını vermişlerdir. Bu hastalık, daha ziyade, refah içinde yaşayan ve iyi yiyip içen insan- larda görülmektedir. Bundan dolayı hastalığa zengin hastalığı, hükümdar hastalığı da denilmiştir. Nikris bir bünye hastalığı olarak telâkki edilmiştir. Vücudu şişmanlama- ya elverişli, nefes darlıklarına ve şeker hastalığına müsteid insanlarda olur. Kadınlarda çok az, erkeklerde daha fazla görülür. Hastalık ekseriyetle 40 yaşından sonra ortaya çıkar. Vücudun eklemlerinde, tortu halinde toplanan ürat tuzları oralarda “to- füs” dedikleri sert şişlikler hasıl ederler. Nikris başlangıçta nöbet tarzında seyreder. Nöbetle, çok defa geceleri ayağın baş parmağı ve ayaktarağı üze- rindeki çok şiddetli bir ağrı ile başlarlar. Bu ağrı hastayı büyük bir ıztıraba düşürecek kadar dayanılmaz bir derecededir. Ağrıyan yer kızarır ve şişer. El ile dokunmakla ve hatta yatak örtülerinin temasıyla bile ağrı pek ziyade şiddetlenir. Bir müddet sonra bu ağrı geçip zâil olursa da bir zaman sonra yeni bir nöbet daha husule gelebilir. Bu suretle devam edip giden hastalık, müzmin Fatih’in Ölümü   117 bir hale gelerek el, ayak ve topuk gibi yerlerin eklemlerinde şişlikler, eğrilik- ler, çarpıklıklar ve fena teşekküller meydana getirir. Hastalığın ileri devrelerinde ürat tuzları kalpte, damarlarda ve böbrek- lerde birikerek damar sertliği, tansiyon yüksekliği, sol kalp büyümesi, böb- rek bozukluğu, üremi ve beyin damarlarında sertlikler yapıp türlü türlü tehlikeli ihtilatlara ve ölümlere sebep olabilir. Büyük Hükümdar Fatih’in, ölümünden önce, ağzından kan gelmiş ol- ması, nikris hastalığının kendisinde uzun bir zamandan beri, müzmin bir surette mevcut olup kalp böbrek ve damarlarda ağır ihtilâtlar yapmış ve tansiyonu yükseltmiş olması ihtimalini düşündürmektedir. Nikrisin bugünkü tedavisi, hastaları istirahat ettirmek, pansumanlar ve morfin gibi kuvvetli müsekkinlerle ağrıları teskin etmek, ürat tuzları- nı ortadan kaldıran bir perhiz yapmak, çiğdem dedikleri nebatın müessir maddesini ihtiva eden ilaçları vermek suretiyle nöbetlerin arasını uzatmak esasına dayanır. Fatih zamanındaki hekimliğin bu hastalıkta hangi prensiplere dayanan bir tedavi tarzı takip ettiği bugün bizce meçhul olduğundan bu hususta bir mütalaa söylemek mümkün değildir. Fatih 28 yıllık hükümdarlığı sırasında, iki imparatorluk, on dört devlet ve iki yüz şehir ile dünyanın en kıymetli bir mücevheri olan İstanbul’u fet- hedip bize hediye eden müstesna bir kahramandı. Bu büyük hükümdarın hayatına karışmış ve ona çok ıstırap vermiş olan nikris, nihayet onun ölü- müne sebep olmuş bulunmakla, dünya tıp tarihinde dikkati çeken ve ken- disiyle mücadele edilmesi lazım gelen kötü şöhretli ve kötü tabiatlı hasta- lıklardan birisi olarak damgalanmış bulunmaktadır. Fatih Sultan Mehmed’in İtalyan sanatçı Gentile Bellini tarafından yapılan ünlü portresi, 2 Mayıs 2024’te İngiltere’nin Londra kentindeki Victoria ve Albert Müzesi’nde (V&A) sergilendi. Fatih ve Devri   121 Fatih ve Devri Faik Reşit Unat Faik Reşit Unat, “Fatih ve Devri”, Ulus’un Fetih İlavesi, 29 Mayıs 1953, ss. 2-3, 5. F atih II. Mehmed, Türk tarihinin ebediyete ka- dar övüneceği, büyük insanlardan biridir. Yarım asırlık ömrü, daha çocukluk yaşlarından başlayarak memleketinin hayatına karışan ve ona tarihin seyrini değiştirici bir istikamet veren bu büyük adamın, yal- nız bizim için değil, bütün dünya için hatırası önünde her zaman hürmetle eğilinecek bir “Kahraman” ol- duğunu gösterir. 1432’de Edirne Sarayı’nda dünyaya geldiği sırada babası da henüz yirmi yedi yaşında bir genç idi. Fakat hükümdar tahtına oturalı beri memle- ketinin birliğini kurmak, hudutlarını genişletmek ve iç yapısını kuvvetlendirmek için harcadığı emekler onu vaktinden çok önce olgunlaştırmış ve II. Murad ileride tahtını terkedeceği oğullarının liyakatli insan- lar olarak hayata hazırlanmaları için onları devrinin en seçkin bilginlerinin eliyle yetiştirmeyi vazife bil- mişti. Annesi de Osmanoğulları gibi eski bir Türk hü- kümdar ailesi olan Candaroğulları’ndan İsfendi- yar Bey’in torunu Hatice Halime Hüma Hatun’du. Kur’ân-ı Kerîm’de Muhammed Sûresini okumakta iken doğumu haberi kendisine ulaştırıldığı için II. Murad’ın “Mehmed” adını verdiği bu üçüncü oğlu, ağabeyi Alaaddin’le birlikte ilk çocukluk günlerini Edirne Sarayı’nda geçirdi ve 1438’de devlet işlerinde de pratik bilgiler almak, memleketi ve halkı tanımak için babası tarafından ağabeyleri Ahmed ve Alaad- din Çelebilerle birlikte bulunduğu Amasya’ya Vali tâyin edildi. Bu sırada kendisinden daha önce Amas- ya Valisi bulunan büyüğü Ahmed Çelebi (1420-1438) Faik Reşit Unat KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 122  ölmüş, Alaaddin Çelebi (1425-1442) de Manisa Valisi olmuştu. Henüz altı yaşında bulunan Amasya Valisinin müşavirliğine Hayreddin Hızır Paşa memur edilmişti. 1440’da II. Murad iki kardeşin yerlerini değiştirdi ve Meh- med Çelebi Manisa Valisi oldu. Genç şehzade için burada çetin bir tahsil ha- yatı başlamış ve kendisine devrinin ünlü ulemasından Bursa müderrisle- rinden Şemseddin Molla Gürânî geniş selâhiyetle öğretmen tâyin edilmişti. Devrinin en münevver insanlarından biri olan II. Murad, büyük oğullarını birer birer kaybettikten sonra bütün ümidini doğduğu anda “Ravza-i Mu- rad’da bir gül-i Muhammedî açtı” diye kutladığı üçüncü oğluna bağlamış, onun her bakımdan yetişmesini sağlayacak tedbirler almaya başlamıştı. Devrin Molla Seraceddin Mehmed, Molla Hüsrev, Molla Ayas, Molla Sinan, Molla Ah- med gibi en ileri gelen bilginle- ri zamanın ilimlerini okutarak onun irfanını genişletmeye ve ona şarkın ve garbın klâsik dil- lerini bütün incelikleriyle öğ- retmeye memur edilerek Molla Gürânî ile işbirliği yaptılar. Kısa zamanda Mehmed Çelebi’nin üstün zekâsı, geniş bilgisi ve yüksek karakteriyle şahsiye- tinin belirdiğini gören babası, saltanatı ve memleketi gözü arkada kalmadan bırakabilece- ği bir taht vârisinin yetiştiğini umarak ona büyük bir güven beslemeye başlamıştı. Türlü maddî ve manevî yorgunluklar ve üzgünlükler içinde bunalan II. Murad oğlunu Padişah ilân ederek 1444’te, kendisi hayatta iken onun nasıl hükümdarlık ettiğini görmek hevesine kapıl- dı. 12 yaşındaki Mehmed’i Ma- nisa’dan getirterek Edirne’de tahta oturttu. Halil Paşayı vezir, Molla Hüs- rev’i Kazasker olarak maiyetine verdi ve kendisi Manisa’ya çekildi. Fakat Osmanlı devletinin rakipleri ve düşmanları genç padişah hakkında baba- sı gibi düşünmediler ve fırsattan faydalanma hevesine kapıldılar. Devlet erkânı da gene Murad Handan medet umarak ona baş vurunca, Mehmed Çelebi tahtı tekrar babasına bıraktı ve Edirne’de muhafız olarak kaldı. Varna’dan zaferle dönen babası, saltanatı ikinci defa oğluna bıraktı ise de, devlet ileri gelenleri arasındaki gizli anlaşmazlıklar ve teşvik edilen ye- niçerilerin ayaklanmaları II. Murad’ı geri dönmeye ve padişahlığı bir daha Fatih ve Devri   123 üzerine almaya mecbur etti. Bu defaki ayrılış, ilk gençlik çağının ruhî has- sasiyeti dolayısıyla, Mehmed Çelebi’nin izzeti nefsine ağır geldi ve hâdiseye başka sebepler atfederek biraz küskün, biraz kinli bir halde Manisa’ya gene vali olarak dönmesini zarurî kıldı. Fakat delikanlı veliaht, değerli hocasının feyizkâr telkinleriyle kendisini ilme, edebiyata, felsefeye vererek şahsî de- ğer ve meziyetlerini geliştirmeye devam etti. Babası da arada onu giriştiği büyük seferlerde yanına alarak ordu sevk ve idaresi bilgisini ve görgüsünü artırmaya çalıştı ve oğlunu 1440’ta Dulkadiroğlu Süleyman Beyin kızı Sitti Hatunla Edirne’de üç ay süren büyük törenlerle evlendirmek suretiyle to- runlarının kan asaletini sağlamayı da ihmal etmedi. Babasının ölümü üzerine Edirne’de 18 Şubat 1451 tarihinde tahta üçüncü defa oturduğu zaman, İstanbul’un müstakbel Fatih’i tam 19 yaşında yetiş- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 124  kin, azimli ve mağrur bir delikanlı idi. Babası ona Anadolu’da Fırat boyları- na yaklaşan, Rumeli’de ise kuzeyde Tuna ile sınırlanan, Bulgaristan’ı, Ma- kedonya’yı, Tesalya’yı ve kısmen Arnavutluk’u içine alan geniş bir vatan, disiplinli bir ordu, tecrübe ve bilgisine güvenilir devlet adamları bırakmıştı. Bursa, Edirne, Amasya, Manisa gibi merkezler Osmanlı kültür ve mede- niyetinin ziynetleri haline gelmiş, devrin birçok değerli ilim ve sanat adam- ları Osmanlı ülkesinde toplanmıştı. Genç hükümdarın ilk seferi Karamanoğulları’nın Osmanlılar aleyhi- ne giriştikleri harekete karşı olmuş ve II. Mehmed, Karamanoğlu İbrahim Bey’i en ağır şartları kabul ederek barış dilemeye mecbur bırakmıştı da, muzafferane Bursa’ya dönünce Anadolu Beylerbeyi İshak Paşa’yı, Aydın ve Menteşe Beyliklerini kesin olarak ilhakla vazifelendirmişti. Genç hükümdarın biricik emeli, babasının bütünlüğünü ve emniyetini sağladığı bu güzel vatanın kalbgâhında duran ve henüz Türk’ün olmayan büyük şehri fethetmek, Ulu Peygamberinin muştuladığı “Emîr” olarak dünya tarihinde geçmiş ve gelecek nice emirlerin gıpta edecekleri “Fatih” olmaktı. Bütün hazırlıklar bu fethin gerçekleşmesine yöneltildi. 1452’de Boğaz’ın Rumeli kıyısında, dedesinin 1391’de yaptırdığı “Güzelce Hisar”ın karşısında ihtişamla yükselen “Boğaz Kesen”e yerleştirdiği Türk topları ve askerleri İstanbul’un ilk muhasırları sayılmak icabeder. Ertesi yılın bahar aylarında kuşatılan büyük şehir ancak elli üç gün dayanabildi ve dünya ta- rihinin büyük ve karanlık bir devrini kapatan 21 yaşındaki büyük kahra- man 29 Mayıs 1453’te cihan tarihinin yeni ve aydınlık bir çağını muzaffer kılıcıyla açtı. “Fatih” sanı ile beş yüz yıldır hürmetle anılan ve dünya durdukça anıla- cak olan bu büyük Türk, hiç şüphesiz ki Osmanlı İmparatorluğu’nun asıl kurucusu ve torunları Yavuz’un, Kanunî’nin de ordu başında ve devlet ida- resinde baş üstadlarıdır. Fatih’in İstanbul’a girişini müteakip yerli halka göstermiş olduğu lütuf- kâr müsamaha, 1204 Lâtin istilâsından beri bir harabeye dönmüş olan şehrin süratle imarı ve iskânı yoluyla Türkleştirilmesi için almış bulundu- ğu tedbirler İstanbul’u Türk medeniyetinin bir merkezi olduğu kadar Türk kültür ve irfanının bir kaynağı haline koymak için de vermiş olduğu emir ve direktifler, genç hükümdarın mazhar olduğu şerefe ne derece ehil olduğu- nu isbat eden tanıklardır. Fetih günü Ayasofya’da iki rekât şükran namazı kılarak onu cami ilân eden Fatih, ertesi gün, kendi adına yaptıracağı büyük Türk mabedinin (1463-1470) ve onun çevresinde asırlar boyunca memleket gençliğine irfan nuru saçacak sekiz medreseden müteşekkil külliyenin, ilk İstanbul Üniver- sitesinin kurulacağı yerlerle, torunlarının iki asır üç kıtada zaferden zafere koşturacakları ordunun ve gençliğin silah kullanma ve terbiyesinde önem- li bir vazife görmüş olan Ok Meydanı’nın yerlerini tâyin ve tahsis etmiş, Fatih ve Devri   125 böylece fethettiği şehrin daha yirmi dört saat geçmeden imar ve tanzimini ilk vazife bilmiştir. 1462’de temelleri atılan ve dünya üniversitelerinin en eskilerinden ve büyük- lerinden olan bu ilk üniversitemiz 1470’te tamamlanmıştır. Ayrıca yaptırılan bir mi- safirhane, bir Darüşşifa, bir imaret ve Deve Hanı adıyla anılan büyük kervansaray da bu camiayı tamamlamakta idi. Fatih fetihten sonra 1453 yılı içinde Mar- mara denizinin ve Çanakkale Boğazının em- niyetini sağlamak üzere Silivri, İmroz, Limni ve Taşoz’u Osmanlı ülkesine katmış, Trab- zon Rum İmparatorluğunu, Raguza Cum- huriyetini ve Mora Despotluğunu da haraca bağlamıştır. 1456’da Enez Ceneviz dukalığını ortadan kaldırmış, böylece Midilli’yi de elde etmiş ve Belgrad’ı kuşatarak, babası zama- nında Osmanlı ülkesine bir kaç defa saldır- mış olan Macarların Tuna güneyinden ayak- larını kesmiştir. Fatih, Atina’yı da Osmanlı ülkesine katan Mora seferini 1458’de, Sırbistan’ın Semendi- re ile birlikte zaptıyla bir Osmanlı vilâyeti ha- line getirilmesini sağlayan seferi de 1459’da yapmıştır. 1460’da Türk ordularının Mora fethini de bitirdiklerini ve ertesi yıl 1461’de Fatih’in Karadeniz kıyısındaki Trabzon Rum devletini ortadan kaldırarak Samsun, Gire- sun ve Trabzon’u da zaptettiğini görmekte- yiz. Fatih, 1462’de Sinop’u da alarak Candaroğ- lu Beyliğini ortadan kaldırmış, Amasra’yı Ce- nevizlilerden fethetmiş, Eflâk Beyliğini Türk hâkimiyeti altına sokmuş, Çanakkale’yi de tahkim ettirerek Türk boğazlarını kapamış- tır. 1463 yılı Osmanlı ülkesinin Sava boyları- na kadar genişleyerek Bosna’yı da hudutları içine aldığı ve Hersek’in Türk tabiiyetine gir- diği tarihtir. 1464 ve 1465 yılları Arnavutluk savaşlarıy- la geçti ve burada kökleşen Türk hâkimiyeti- nin sembolü olarak İlbasan kalesi yaptırıldı. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 126  1466’da Fatih, Karaman Beyliği üzerine son ve katî bir se- fer yapmak ihtiyacını duydu. Konya’yı kesin olarak zapte- dip Karaman’ı da bir Osmanlı vilâyeti haline getirdi. 1470’te Eğriboz, Ermenak, Aksaray ve İçel zaptolundu. 1471’de Alâi- ye (Alanya), 1472’de Silifke ve civarı fethedilerek Anadolu’da Türk siyasî bütünlüğü tamamlandı. Doğu Anadolu ile Azerbaycan’da hüküm süren Akko- yunlu Türk devletinin Padişahı Uzun Hasan Bey Osmanlı Türk’lerinin her gün yeni bir başarı ile gelişen kudretlerini çekemiyor, bu gelişmeyi baltalamak için fırsat arıyordu. Kendisine sığınan Karaman beylerine arka çıkmak istedi. Bu vesile ile başlayan harpte Fatih büyük bir ordu ile 1478 Ağustos’unda Otlukbeli’nde Akkoyunluları öylesine peri- şan etti ki, bu devlet bir daha belini doğrultamadı ve böy- lece Doğu Anadolu kapıları da Osmanlı Türklerine açılmış oldu. 1475’te Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki Türk do- nanması Karadeniz kuzeyindeki Ceneviz kolonilerini, Kefe, Menküp ve Azak kalelerini zaptetti. Kırım Hanlığı Osmanlı devletinin himayesini kabul etti. 1476’da Tuna’nın ağızları ve Akkerman zaptolunarak Buğdan Beyliği de mağlûp edil- di. 1478’de Arnavutluk’un merkezi olan ve yıllardır muha- saraya dayanan Akçehisar da fethedildi ve Türk orduları Adriyatik Denizi kıyılarına kadar indiler. 1479’da, onaltı yıldır karada denizde Türklerle savaşan Venedikliler İşkodra’yı da teslim şartıyla sulha razı oldular. Böylece Arnavutluk da artık tamamen Osmanlı ülkesinin bir parçası olmuştu. Aynı sene Karadeniz’in doğusunda da yeni fetihler oldu. Torul Beyliği de ortadan kaldırıldı. Gür- cistan ve Çerkezistan kıyıları zaptolundu ve Karadeniz ta- mamen bir Türk gölü haline getirildi. Bir yandan da Ege’de- ki Yunan adalarının fethine devam olundu. 1480’de evvelce himaye altına alınan Hersek de Osmanlı vilâyetleri arasına katılmış, Gedik Ahmet Paşa kumandasındaki kuvvetler ise İtalya yarımadasının bir ucuna çıkarak Otranto’yu fethet- mişler, Türklere Roma yolunu açmışlardır. 1481 baharında Büyük Fatih, Üsküdar’da toplanan ordusu ile Anadolu isti- kametinde yeni bir sefere çıkmıştı. Nereye ve ne maksatla gidildiğini kendisinden başka kimse bilmiyordu. Bu seferin Rodos fethi için olduğu söylenir. İlk konaklardan birinde, Maltepe yakınlarında Hünkâr Çayırı’ndaki ordugâhta bü- yük Fatih, henüz genç sayılacak bir çağda, elli bir yaşında ruhunu Ulu Tanrı’ya teslim etti. Türklük dünyası büyük bir evlâdını, insanlık âlemi asır- Fatih ve Devri   127 ların nadir yetiştirdiği müyesser bir değerini kaybetmişti. Hayatı devamlı bir faaliyet içinde geçen Fatih, mensup olduğu milletin şanına lâyık büyük işler yapmış, adını ebedileştiren bahtiyar fanilerden biri olmuştur. Onun himmetiyle Osmanlı devleti, devrinin en kuvvetli ve ihti- şamlı bir imparatorluğu haline gelmişti. İslâm dünyası Emirü’l-mü’minini onun şahsında selâmlıyor, Avrupa devletleri ve Papa onun kudreti karşısında şaşkın ve hayran boyun bükü- yordu. Fatih II. Mehmet her mânâsıyla tam ve mükemmel bir kumandandı. Daha 21 yaşında iken İstanbul’un muhasara ve fethinde gösterdiği üstün meziyet ve kabiliyetleri ile bu sahadaki dehasını isbat etmişti. Fatih’in or- dusu ve donanması, devrinde dünyanın çok mükemmel donatılmış, en di- siplinli bir harp kuvveti idi. Fatih II. Mehmet iyi bir kumandan olduğu kadar yaratıcı ve teşkilâtçı bir devlet kurucusu idi. Babası ve dedeleri zamanında gelişen Osmanlı dev- let idaresine; kanunlarıyla, usûlleriyle ve sistemli teşkilâtıyla baştan aşağı o günün şart ve icaplarına uygun bir nizam veren gene odur. Fatih Meh- met, aynı zamanda ilim, felsefe ve sanat mensuplarına karşı candan sevgi ve saygı besleyen geniş kültürlü gerçek bir bilgin, ince bir şair, üstün zevk- li bir sanat dostu idi. Arapça ve Farsçasıyla Doğu medeniyeti, Latince ve Yunancasıyla Rönesans kültür ve sanatı hakkında vukuf sahibi bulunan, devrinin felsefî ve ilmî hareketlerine ait her konu üzerinde otorite sayılan bir değerde idi. İstanbul muhasarası için planlarını kendisi yaparak dök- türdüğü büyük toplar ve bunların atış hesapları Büyük Fatih’in müsbet ve teknik ilimlerdeki vukufunun birer belgesi değil midir? Fatih, aynı zamanda dünya tarihinin, başka dinden olan halka ve onla- rın vicdan ve âyin hürriyetlerine en geniş müsamahayı gösteren ilk büyük hükümdarıdır. İslâm dininin gerçek ruhunu anlamamış yobazlar, resmî dince günah saydıkları halde, onun resmini hem de devrinin meşhur sanat adamların- dan birini tâ İtalya’dan getirterek, yaptırmış olması da dinî tesamüha sahip olduğu kadar, her çeşit taassuptan da uzak, tam mânâsıyla münevver ve ileri bir müslüman hükümdar olduğunu gösterir. Bu müstesna şahsiyetiyle başta Fatih gelmek üzere, onun himmetiyle açılıp gülzar yapılan İstanbul, on beşinci yüzyılın ikinci yarısında Türk va- tanının fikir ve sanat hayatına hakikî bir merkez olmuş, otuz yıl gibi kısa bir zaman içinde Bizans unutularak, yerine muhteşem mabetleriyle, bü- yük irfan müesseseleriyle, güzel yapılarıyla her mânâsıyla Türk olan bir İstanbul doğmuştur. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 128  – 1 – – Fethin yıldönümü münâsebetiyle Yeridir şanlı adın Arş’a kadar uzansa, Verdin çünkü nihâyet bin senelik Bizans’a! İstanbul’un aşkıyla yanıyoruz, ey Fatih! Seni candan, yürekten anıyoruz, ey Fatih! Nasıl unutur Türklük, Rûm’a ayak basanı? Anıyoruz minnetle Ulubatlı Hasan’ı! Dikip sancağı sûra bu eşsiz, ünlü yiğit, Tamamlamış fethini, bu şehit oğlu şehit! O öldüyse, kahraman torunları hep sağdır, İstanbul muhabbeti kalbimizde bir dağdır! Andırırsa, ne çıkar, akan kanlar bir nehri, Yepyeni bir çağ açtın fethetmekle bu şehri! Topa tutup surları elli üç gündüz, gece, Yol alırken gemiler Beşiktaş’tan Haliç’e, “Allah Allah!” diyerek girdin şehre bu sabah, Çekiyor Konstantin mezarında –hâlâ– âh! Gözün yoktu ey Fatih! Ne gümüş, ne altında; Bir er gibi savaştın ok yağmuru altında! Aşmıştı bir hamlede Oğuz Han “Çin Seddi”ni, Bildirdin sen de mağrur Romalı’ya haddini! Şanlı Fatih’e Sesleniş F. Cemâl Oğuz Öcal F. Cemâl Oğuz Öcal, “Şanlı Fatih’e Sesleniş”, Sönmez Aylık İlmî, Millî, Ahlâkî, Siyasî Mecmua, Yıl: 8, Sayı: 70-71, Mayıs-Haziran 1971, ss. 11-12. F. Cemâl Oğuz Öcal Şanlı Fatih’e Sesleniş   129 Görmemiş doğu batı senin gibi bir hâkan, Hayrandır bütün dünya eşsiz dehana, hayran! Yaklaşamaz kâbına Avrupalı dâhîler, Harikadır harika döktürdüğün “Şâhî”ler! Yel gibi, tûfan gibi çıktın sen bu sefere, Hayrandır yaşlı târih kazandığın zafere, Köhre Ayasofya’da okuttun çünkü ezan, Yazamaz destanını dünyada hiçbir ozan! Beyaz atın üstünde ne güzel duruşun var, Tarihe ne muhteşem bir bağdaş kuruşun var! Kabul oldu –çok şükür– dualarla, dilekler; Kutluluyor fethini gökte bütün melekler! Çekmesin asla keder; kadın, erkek, yetim, dul; Kalplerimiz çarptıkça Türk kalacak İstanbul! Değişmedikçe kanı değişmez Türk’ün huyu Sen de ey şanlı Fatih! Haşre dek rahat uyu! – 2 – – Türbesinin başında Beşyüz yıldır küffarın nabzında adın vurur, Duymamak mümkün mü hiç türbende sevinç, gurur? Titredim, görür görmez, muhteşem mezarını; Görsem acep n’olurdum mübârek dîdârını Kabrin de zâtın gibi pür ihtişam pür heybet; Fir’avn’in ehrâmında görülemez bu haşmet! Sendeydi krallarda bulunmayan cevher, öz, Nasıl kamaşmaz, nasıl, sandukana bakan göz? Doğup zafer güneşi destârındaki tuğdan, Diz çökmüş huzurunda, Belgrad, Eflâk, Boğdan! Aşılmış dev hamlenle korkunç kaleler, surlar, O burc-u bârû’lardan yağıyor hâlâ nurlar! Bir kılınç salladın ki Feth-i Mübîn aşkına, Döndü gafil Venedik, mağrur Bizans şaşkına! Pür hiddet derya içre sürüp beyaz atını, Yıktın “Allah!” diyerek küfrün saltanatını! Âcizim söz bulmaktan hünkârımın medhine, Bin şehnâme az gelir İstanbul’un fethine! Yenilmez iradeni tebcil ederken tarih, Ol nâm-ı şerîfine eklendi bir de “Fatih”! Histe bir yığın ipek, kuvvette demirdin sen, “Nebîler Sultanı”nın öğdüğü Emîr’din sen! Ulaşamazlar kâ’bına, İskenderler, Sezarlar, Çevrildi bak türbene bugün asîl nazarlar ! Rahat olsun kabrinde cedd-i âlân Ertuğrul Olmuş çünkü bir gülzâr himmetinle İstanbul! Zannetme ki tapan var şunun, bunun büstüne, Titriyoruz topyekûn bu beldenin üstüne! KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 130  Ö teden beri gerek Doğu ve gerekse Batı milletleri içinde ilim ile sanatı sevip himaye eden hüküm- darlar sık sık görülmüştür. Fakat bunlardan ancak pek azı ilim ve sanatın doğrudan doğruya kendisi ile iştigal etmiş ve bu alanlarda verimli olabilmişlerdir. İşte Fatih Sultan Mehmet, şahsen, ilmi ve sanatı kavramış ve faal olarak bunlara iştirâk etmiş nadir hükümdar simalarından biridir. Bütün büyük adam- lar gibi çok taraflı olan İstanbul Fatihi’nin bu cephesi kuvvetle kendini göstermektedir. Fatih devrinde Batı dünyası hususuyla İtalya, Re- naissance dediğimiz sanat ve ilim hareketi içinde bu- lunuyordu. Sanatı ve ilmi sevmek ve himaye etmek zamanın âdeta modası halinde idi. Böylece ufaklı, büyüklü hemen bütün hükümdar- lar birbirleriyle sanki yarış ediyorlardı. Fakat bunlar arasında, zamanın bilgin papaları bir tarafa bırakı- lacak olurlarsa yalnız Floransa hükümdarı Lorenzo Magnifico, sanat âleminde bir varlık olarak kendini gösterebilmiştir. Daha sonraki zamanları ele alırsak, onyedinci yüzyılda Aydınlanma Devri denen bir dün- ya görüşü bütün Batı dünyası tefekkürüne hâkim bi- lindiği sıralarda, gene böyle ilim ve sanat hâmisi hü- kümdarlara rastlanmaktadır. Lâkin bunlar arasında ilim ve sanatı tamamıyla kavramış ve yaratıcı olmuş bir tek hükümdar şahsiyeti göstermek mümkündür ki o da Prusya Kralı Büyük Frederich’tir. Selçuklular çağından beri Anadolu, hususuyla naklî ilimler bakımından, geniş ölçüde bir ilmî faali- İstanbul Fatihi’nin Kuvvetli Bir Cephesi: Fatih ve İlim Prof. Bekir Sıtkı Baykal Prof. Bekir Sıtkı Baykal, “İstanbul Fatihi’nin Kuvvetli Bir Cephesi: Fatih ve İlim”, Ulus’un Fetih İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 4-5. Bekir Sıtkı Baykal İstanbul Fatihi’nin Kuvvetli Bir Cephesi:   131 yete sahne olmuştu. Anadolu’nun belli başlı merkezlerinde dünyaca tanınmış bilgin- lerin öğretim yaptıkları medreseler mevcuttu. Selçuklulardan sonra Anadolu Beylikleri ve Osmanlılar zamanında aynı faaliyet, İran ve Orta Asya ile karşılıklı kültür münasebetleri devam etmiş, Osmanlı başkenti Bursa ve daha sonra Edirne, medreseleri ile milletlerarası bir şöhret kazanmışlardı. Böyle bir gelenek mevcut olmakla beraber, Fa- tih ile Türkiye’de ilmin, hususuyla aklî ilimlerin birdenbire bir hamle KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 132  ile kalkındığını görüyoruz. Fatih Sultan Mehmet’in ilim ile sa- nata olan derin ilgisi, bunlara verdiği önem, öteden beri bilinen bir şeydir. Kaynakların söylediklerine göre Sultan Mehmet, küçüklüğünde okuyup yaz- maya hiç de heves göstermemiş, hatta hocası Molla Gürânî tarafından dayak- la tehdit edilerek derslerini öğrenmeye zorlanmıştır. Fakat onun çok geçme- den büyük bir gelişme kaydederek ilme ve sanata candan bağlandığına şahit oluyoruz. Gerçekten de genç şehzade, Manisa’da vali bulunduğu sıralardan beri felsefe problemlerine ve müspet ilimlere karşı içten gelen bir ilgi göster- meye başlıyor. Tahta çıktıktan sonra da hem ilim ve sanatla uğraşanları teşvik ve himaye ediyor, hem de kendisi bu alanlarda esaslı ilerlemeler kaydediyor. İstanbul’u aldıktan sonra, eskiden beri insanlığın en büyük kültürlerin- den birinin beşiğini teşkil etmiş olan bu 11 asırlık Bizans başkentini, şimdi İslâm dünyasının en muhteşem bir ilim merkezi haline getirmek için bü- tün kuvvetiyle çalışıyor. Bir yandan geniş ölçüde bir bayındırlık faaliyeti ile İstanbul’a bir Türk şehri çehresini ve- ren binalar yaptırırken öte yandan da Anadolu’dan, Doğu ve Batı memleket- lerinden sanatkâr ve bilginleri buraya dâvet ederek onları ihsan ve iltifatlara boğuyor. Yeni başkentinde hemen aç- tığı öğretim kurullarında bu bilginler zamanın en ileri derecedeki ilimlerini öğretmektedirler. Asıl mesleğini, bir İslâm mücahidi sıfatıyla cengâverlikte görerek 31 yıl- lık hükümdarlığının 20 yılından faz- lasını seferlerde geçiren Fatih, bütün askerî, siyasî ve idarî işleri arasında ilim ve sanatla meşgul olmak için vakit bulabilmiştir. Onun ilme ne kadar itibar ettiğini gösteren en tipik olay, hemen daima ulema kıyafetini tercih etmiş olmasıdır. Gerçekten de gerek hazerde ve gerekse seferde ilim ve sa- İstanbul Fatihi’nin Kuvvetli Bir Cephesi:   133 nat adamlarını hiçbir zaman yanından ayırmamıştır. Daima onlarla çeşitli ilmî meseleler üzerinde konuşmak, hatta lâtifeleşmek, bilginleri sık sık birbirle- riyle tartıştırarak çok kere onlar arasın- da hakem rolünü oynamak en büyük zevkini teşkil etmiştir. Bir defasında devrin en ünlü bilgin- leri olan Molla Zeyrek ile Hocazade’yi münakaşaya tutuşturmuş ve bu tam yedi gün sürmüştür. Bu arada Molla Zeyrek’in elindeki bir yazıyı, ertesi gün yazılı olarak cevap vermek üzere, kop- ya etmek zorunda kalan Hocazade’ye Padişah lâtife olarak: “Aman dikkat et, hatalı yazmayasın” dediği zaman Hocazede de: “Ben ne kadar hatalı yazsam gene aslındaki kadar yanlış olmaz” diye ce- vap vermiştir. Bunun üzerine Fatih hoşlanıp “gül gibi hande” eylemiştir. Sultan Mehmet ile bilginler arasında buna benzer daha birçok şakalaşmalar bize kadar gelmiş- tir. Fatih’in en fazla uğraştığı ilimler ta- rih, coğrafya, felsefe, heyet ve matema- tik idi. Büyük İskender, Sezar, Büyük Kos- tantin, Büyük Teodosios gibi kendin- den önce yaşamış olan ünlü cihangir- lerin hayat ve işleri hakkındaki eserleri tercüme ettirerek okuyordu. Bütün ga- yesi, fütuhat ve şöhrette onları gölge- de bırakmaktı. Aslında Trabzonlu bir Rum filozofu ve riyaziyecisi olup, İstan- bul muhasarası sırasında büyük toplar dökülürken balistik hesaplarını bizzat yapacak kadar yüksek matematik bil- gisi bulunan Fatih Sultan Mehmet ile matematik problemleri çözen Amiru- kis’e Batlamyos’un meşhur coğrafya ki- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 134  tabını ve haritalarını Arapçaya tercüme ettirmiştir. Arap ve Fars dillerini bilip zamanın Doğu ilmine şahsen hakim olduğu anlaşılan Fatih, aynı zamanda Batı kültürü ile de yakından ilgilenmektedir. Hususuyla İtalyan Rönesansına kuvvetli bir temayülü olduğu görülmekte- dir. Bazı kaynaklara göre yabancı dillerden Yunanca, Lâtince, İslâvca, hatta İbranice de bilmektedir. Bu husus kesin olarak bilinmemekle beraber onun batı kültürü ile ilgisine hiç şüphe yoktur. 1452-54 yılları arasında yanında bulunmuş olan Anconalı Cyriako adın- da bir İtalyan’ın Padişah nezdinde Batı kültürü ile irtibat bakımından önemli bir rol oynadığı, padişaha klâsik çağlardan kalma anıtlara sevgiyi telkin ettiği anlaşılmaktadır. Gerçekten de Fatih, İstanbul’u aldığı zaman, Ayasofya, Jüstinyen’in heykeli vesaire gibi eski anıtların ve Atina’da Akropol’ün harap kalma- maları için birtakım tedbirler almış ve bu yüzden kendisine en fazla düş- manca duygularla eserler yazmış olan Grek ve Batı müelliflerinin bile müttefikan methini kazanmıştır. Aslında Fatih, Batı kültürü ile müna- sebetlerini hiçbir zaman kesmiş değildir. Yanındaki İtalyanlar ayrılınca bunların yerine gene Rönesans ile sıkıdan sıkıya ilgili olan Kritovulos ve Amirukis gibi Rumları hizmetine almış ve nihayet ömrünün sonlarına doğru, Angiolello adında bir İtalyan’ı yanında saklamıştır. Kirtovulos Fatih’in meşhur biyografisini, Angiolello ile 1430’dan 1516’ya kadar Türk tarihini yazmışlardır. Her ikisinin de Padişahın yakınlarından oldukları eserlerinde onun hususî hayatı hakkında verdikleri enteresan bilgiler- den anlaşılmaktadır. Kısaca aynı zamanda hassas ruhlu bir şair de olan Fatih, Doğu ve Batı ilimlerine âşina, ilmi ve sanatı her şeyin üstünde tutan müstesna bir şahsiyettir. Devlet işlerinde son derece haşin ve merhametsiz oldu- ğu halde ilme ve ilim adamlarına karşı büyük bir zaafı vardır. Kaç kere davetlerine icabet etmeyen bilginlerin bu tarzda hareketlerinden mü- teessir olduğunu ifade etmiş, kaç defa ulemayı darılttığı için İstanbul’u terk ettiklerinden pişmanlık duyarak onları geri çağırtmış, kaç defa ule- manın, “Kitaplarımızı yakıp bu diyardan gideriz” yollu tehditleri karşı- sında ricat etmiştir. Kılıcı ile birbiri arkasından tahtlar deviren, dünyayı önünde titreten, kendisine dünyanın o güne kadar görmediği en büyük cihangiri olmayı amaç edinen muhteşem bir hükümdarın bu cephesi, ilme ve sanata verdi- ği önem, bunlarla uğraşanlar karşısında gösterdikleri zaaf ne kadar ibretle belirtilmeye değer. Fatih’in Topçuları   135 “Ey iyi atış yapan yiğit, anam babam sana feda olsun!” O n beşinci yüzyılın hemen ortasında idik. Macar ve Leh Kralı Vladislas’ın daha evvel yapılmış olan sulhu bozması, Varna’yı ele geçirmesi üzerine Anadolu’dan 40 bin askerle hareket edip Karadeniz Boğazını Güzelhisar bölgesinden Ceneviz gemileriy- le geçen İkinci Murat, Tuna boyuna yetişip Varna’da zafer kazandığı gün Boğaz’dan geçecek orduların bundan sonra daha selâmetle ve kolaylıkla geçişle- rini temin için Rumeli sahiline de bir kale inşasını düşünmüş ve bunu yemin ile teyid etmişti. Böylece Boğaz’a hakimiyet tamamen sağlanacak, Bizans’ın Karadeniz yoluyla beslenmesi önlenecekti. Ne çare ki Murad bu hisarı kurmaya muvaffak olmadan hayata gözlerini kapamış, Ulu Tanrı bu mutlu hizmeti oğlu İkinci Mehmet’e nasip eylemişti. 1452 yılı Martının 21’inci günü temeli atılan hisar bin duvarcı ve altı bin işçinin büyük gayretleriyle üç ayda sona erdi ve göreceği vazifeye uyularak adına “Boğazkesen” denildi, içine de beşyüz kadar muhafız konuldu. Ancak Boğazlarda egemenliği sağlayacak hisarların baş silahı top idi. O, hemen bulunamamış ve konamamıştı. Hakan İkinci Murat’ın top döküm ustası Muslihid- din, Edirne’de, Padişahın talimatına göre daha yeni ve kudretli topların planlarını, malzemesini hazırla- makla meşguldü. Fatih’in Topçuları Vehbi Kocagüney* Vehbi Kocagüney, “Fatih’in Topçuları”, Ulus’un Fetih İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 4-5. *Emekli Tümgeneral Vehbi Kocagüney KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 136  Hisarın bitirileceği günlerin birinde idi. Bir top döküm ustasını Hakan’ın huzuruna getirdiler. Bu, bir Macardı. Yıllardan beri Bizans surları için top döker, barut hazırlatırdı. Bizans İmparatorluğunun bekasından ümidini kesmiş, Türk ordusuna dehaleti faydalı görmüştü. Bizans surlarına mües- sir olabilecek bir top yapıp yapamayacağı kendisinden soruldu. “Evet, ya- parım!” dedi. Ferman çıktı. Hisar bölgesinde bir “rihtegân” kuruldu. 12 funtluğa yakın 1 top ve 1 miktar güllesi döktürüldü. Hisarın tamamlanan ön seğirdimine yerleştirilen top bir sabah Boğaz’dan “müruriye resmi” vermeden geçmek isteyen bir Venedik gemisine ilk güllesini yapıştırıp batırmış, başta hisar dizdarı Firuz Ağa olmak üzere muhafızlar usta ve işçiler büyük zevk duy- muş, memnun olmuşlar, bundan haberdar olan Bizanslılar da ümitsizliğe ve korkuya kapılmışlardı. Bu vuruşlar o çağda “Karada bir top, denizde bir gemi” atasözünü tarih sayfasına geçirmişti. Bu başarı Hakan’ın da memnu- niyetini mucip olmuş, ustasına bir iki kese altın kazandırmıştı. Büyük Türk ordusu ateşli ağır silahın kudretini Boğazkesen üstünde, şi- rin Boğaz’ın mavilikleri üzerinde görmüş, anlamış ve kullanmış değildi. Bu imanlı ve dünyaya nam ve şan salan ordu, daha 1389’da savaş araçları tarihi- nin dönüm noktasında ve altı müttefik devletin ordularıyla karşılaştığı Ko- sova sahrasında top kullanmış, bunun ateş kudretinden tam zamanında ve yerinde istifadenin yolunu bilmişti. Kosova muharebesinde Hakan “Hemen Bismillâh deyüb düşmanı topa tutun!” emrini verince topçubaşı Haydar –ki top atmakta üstad idi– toplarına “Ateşle” komutunu vermiş, safşiken, sen gefgen, zarbezan adlı toplardan çıkan gülleler “sâikaâsâ ve raadâver” bir hal- de çarhazenler gibi döne döne düşman safları arasına düşmüş “tem derece- de tezelzül ve ıstırap” verip alaylarını allak bullak eylemişti. Ne güzel bir tesadüftür; o gün Haydar, gönlümüzde yer alan öz söze “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” atasözüne bir yenisi daha eklemişti: “Ey iyi atış yapan yiğit, anam, babam sana feda olsun.” Edirne’de büyük bir dökümhane Hakan’ın emir ve tertiplerine göre dün- yanın hiç görmediği en büyük topları dökmeye başlamıştı. Hakan hemen her gün dökümle, demir ve bakırın karıştırılması ile ilgi- leniyordu. Çok geçmeden 130 topluk muhasara parkı meydana geldi. Bu başarı büyük törenle kutlandı. Top ustaları ve yardımcıları kese kese akçe- lerle sevindirildi. Baş mühendis Muslihiddin ile yardımcısı Sarıca Sekban ve Urban ayrıca hil’atlerle memnun edildi. Dökülen toplar şunlardı: Bir tane Şahî adı verilen 62 santimetre çapında top, ağırlığı 16 ton, mermi ağırlığı 678 kilo. Üç tane orta hesap 36 tonluk, 126 tane muhtelif çapta (muhtemelen 12, 18, 24 fontluk). Fatih’in Topçuları   137 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 138  Barut tedarikinde zorluk çekilmemişti. Daha 1389’da Haydar’ın topları- na barut yetiştiren Gelibolu baruthanemiz faaliyette idi. Edirne kârhane- si bölgesinde de bir baruthane kurulmuş, yeter derecede barut çıkarmaya başlanmıştı. Topçu kuruluşu şöyle idi: O vakte kadar eyalet beylerinin ve kadıların elinde perakende olarak bulunan birlikler tam birlik haline getirilmiş ve cemaatlere (alaylara) bölü- nerek kalelerin topçularına “kapıkulu dergâh-ı âli” topçuları adı verilmişti. Bu büyük muhasara parkının topçuları da cemaatlere ayrılmış, hepsi birden bir zatın, “ser topçu” adını alan topçubaşının emrine verilmişti. 130 top üç cemaate bölünmüş, her birine bir arabacı ocağı tahsis olunmuştu. 130 top, Şahî topla üç büyük top bir batarya, diğer 126 top dokuzar top- luk 18 batarya halinde idiler. Şabanın ikinci haftasında idi. Ordu Edirne’den hareket etti. Âdet oluğu üzere topçubaşı da herhalde “hükmü şerifim vardıkta emrim üzere topçu cemaatlerini yola koyup orduyu hümayûnum peşinden ve bir iki menzil yakından yürütesin. Konakların tezkeresi gönderilmiştir. Ânınla amel ede- sin...” emriyle harekete geçti. Şahî topun hareketinde büyük tören yapıldı, kurbanlar kesildi. İlâhiler okundu. 40 davul çalarken cemaat imamları dualar ettiler. 50 çift mandanın çektiği topun yürüyüşünde büyük bir heybet göze çar- pıyordu. 200’er kalas ve yuvarlak direklerle muvazene teminine çalışıyor, biraz daha ileride 200’er mühendislerin emrinde yolları tesviye, köprüleri takvi- ye ediyordu. Muhasara parkının daha hafif topları kısmen önden gidiyor ve kısmen de yan yolları takip ediyorlardı. Bunların peşinde arabacı ocağının on bine yakın cephane, yiyecek ve diğer gereçlerle dolu arabaları grup grup yürü- yordu. Bu heybetli yürüyüş tam iki ay devam etti. İki ay, Edirne’den Bizans’a doğru şehamet avazeleriyle kara bulutlar halinde aktı durdu. Geceleri koca bir saha nur diyarlarına dönerdi. Şafakla tekbir sedalarıyla, cenk havalarıy- la tekrar ağır ağır ilerlenirdi. Bütün yüzlerde lâtif bir sıcaklık, gözlerde serin bir neşe, gönüllerde cela- detli bir ışık, zafer azmi... Sekban bölükbaşılar, sipahî ve arapağaları, subaşı, yeniçeri ağası, silâh- tarağa ve topçubaşı hepsi “erbabı seyf”in yanıbaşında... Büyük bir inan ve güven içinde... Büyük Hakan’ın eli altında 240 bin kişilik bir kudret... Tür- kün gönlüne yerleşen dünya cennetine, denizlerin kucağında büyüyen şuh ve şirin dilbere doğru akıp akıp gidiyordu. Fatih’in Topçuları   139 Nisanın altıncı günü Bizans surları önüne gelen Hakan, topçu kolunun başında bulunan topçubaşına mevzileşme planını vermiş, beş günlük bir mühlet bırakmıştı. Bütün topçu cemaatleri bu beş gün içinde gelmiş, surların önüne yetiş- miş ve mevzilenmişlerdi. Bir cemaat (üç batarya) Yedikule’den Silivrika- pı’ya kadar, bir cemaat (6 batarya, büyük toplar dahil) Topkapı, Edirneka- pı, bir cemaat Edirnekapı, Tekfursarayı (üç batarya) önünde... İki batarya da Balat ve Fener surlarına karşı Haliç’in sol kıyısında. Cephane kolları yetişerek cephaneleri bataryalar yanlarına boşaltmışlar, geriye gitmişler, bütün namlular sûrlara çevrilmişti. Surlara olan mesafeleri 1.000-1.500 metre kadardı. 11 Nisan sabahı tanyeri ağarırken topçubaşı baş imamın duasını müte- akip büyük topa “ateş” emrini verdi. Bunun 678 kiloluk güllesi büyük bir tarraka ile fırladı, Topkapı kalesine çarptı. Bunu 129 topun ateşi takip etti. Bizans, bundan evvelki 28 muhasaranın hiçbirisinde görülmeyen ve duyulmayan bir dehşet içinde kalmıştı. Top gü- rültüleri şehir semalarını sarsmış, Bizanslıların yüreklerini parçalamıştı. 4 büyük topun gülleleri daha ilk gün beklenen tesiri göstermiş, yer yer yıkın- tılar başlamış, topçunun ateş kudretine bağlanan ümitler yükselmişti. Ateşe başlanışının üzerinden dört hafta geçmişti. Top ateşi ile yıkılan surların büyük gayretler sarfıyla tamir edildiği ve bununla müdafaa gün- lerinin uzatıldığı görülüyordu. Hem bunu önlemek ve hem sûrlardaki ge- diklerin daha genişletilmesi için kat’î hücum cephesine çok sayıda batarya toplanması uygun görüldü. Edirnekapı ile Topkapı önüne topçunun büyük kısmı toplandı. Cephane payı artırıldı. Her çaptaki topların temerküz ateşleri arzu edi- len neticeyi, büyük ölçüde yıkıntıyı sağlamaya başladı. Muhasaranın yedinci haftası olmuştu. Tophane’den yürütülerek Meyyit iskelesinden Haliç’e indirilen donan- mamız Haliç’e tamamen hâkim olmuş, yeraltı lâğımlarında savaş son kor- kunç halini almış, sûrlar önüne tekerlekli kule yanaştırılmış, hücum için durum elverişli görülmeye başlamıştı. Topçudan da son ve en kat’î darbe- nin indirilmesi isteniyordu. Namluların çoğunun aşınmış olmasına, paralanan namlular, parçala- nan kundaklar bulunmasına rağmen ateş fasılasız devam ediyordu. Ara- bacı Ocağının Edirne’den taşıyıp getirdiği cephane harcanmıştı. Büyük himmet ve gayret, burada da gösterildi. Anadolu’dan ve yurt içi kârhane- lerden binlerce araba ile yeniden cephane getirildi. İkmal yoluna girdi. Bu geri teşkillerin ve gülle dökücülerin, barut yapıcıların gösterdikleri büyük emek ordunun ve Hakan’ın takdirlerini celbediyor, memnuniyet ve sevince yol açıyordu. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 140  Muhasaranın 52’nci (28 Mayıs) günü idi. Etrafı hendek ve şarambollarla çevirmiş olan büyük başbuğun Maltepe’deki karargâhına beylerbeyleri, ko- mutanlar çağırılmış, onlarla bir harb meclisi kurulmuştu. 29 sabahı genel hücumun yapılması kararlaşmış, emir ve talimatlar ve- rilmişti. Bu muhavereler sırasında surlar üzerine çıkacak serdengeçti ve dalkılıçlara tîmar ve sancak ihsan edileceği bildirilirken yıkılan sûrların bu gece düşman tarafından kapatılmasına ve tamirine engel olacak, hücumu hazırlayacak ve destekleyecek olan topçu batarya komutanlarına da mükâ- fatlar ve ganimetten hisseler ayrılacağı vaad edilmiş, topçu başına da “se- raser kaplı üst kürkü ve divan rahti istimaliyle karin-i imtiyaz olunacağı” müjdelenmişti. 29’uncu gece topçu ateşi gedikler üzerinde fasılalarla baskın halinde de- vam etti. Bu atışların tarrakalarıyla orduyu hûmayûn’un ateşli şenlikleri bir kat daha artırılmış, trampetlerin, davulların ve mehter takımlarının kasi- deler okuya okuya dolaşan şairlerin dervişlerin artırdıkları muharebe şevk ve azmi bir o kadar daha yükseltilmişti. Yirmidokuz sabahı tanyeri ağarırken, ezan sesleri gönülleri nurlandırır- ken kahramanlarımız o derece kükremiş ve coşmuşlardı ki yerlerinde tut- mak, hücum ânını ve topçunun ateş kesmesini bekletmek zorlaşmıştı. Güneşin kızıllığı, Türk kalelerinin güzel hisar ile Boğazkesen’i kucak- layan yeşil binbir çiçekli dağların üzerinden belirirken Maltepe’den bir kı- ratlı, Türk milletinin ve tarihinin anlı ve şanlı yiğidi, başbuğ İkinci Sultan Mehmet, ön saftaki hücum birliklerinin yanına dört nal gidiyor ve topçu- lara takdirkâr nazarlarla bakıyordu. Seyrine doyulmayan ne ilâhî bir man- zara idi... Savaş aşkı gözlerden taşıyor, yiğitlik, mertlik hasletleri her erin başında nûranî haleler halinde göze çarpıyordu. Topçu ateşini kesti. Havanlar aşırma ateşini şiddetlendirdi. Topçu ate- şinin ağırlık merkezini üzerine çeken Topkapı-Edirnekapı arası hücumun en kanlı bölgesi olmuştu. Biribiri peşine yapılan üç hücumda bahadırları- mızın kanları sular gibi akmış, sûrlar önünde ve hendeklerde binlerce yiği- dimiz şehadet şerbetini içmişlerdi. Büyük mücadelenin son demi gelmiş, Ulubatlı Hasan’ın bir elinde kal- kanı, bir elinde palası sûrlara tırmanışı ve çıkışı yeni bir şehamet ve celâdet örneği olmuş, her ocak mensubu ve her yeniçeri buna uymayı bir şeref bil- mişlerdi. Topçunun açtığı gediklerden kahraman kardeş sınıflar, dal kılıç içeri atıldılar. Hazret-i Muhammed’in tebşir buyurduğu hâdise zuhur etmiş, bü- yük Hakan Sultan Osman’ın tavsiye ve “İslambol’u aç, gülzar yap” emri ye- rine gelmiş, Türkün azim ve kudreti karşısında Bizans İmparatoru boyun eğmişti. Devrinin En Mükemmel Eseri: Fatih’in Kanunu   141 F atih’in genişleyen ülkesini idare için tanzim et- tirdiği kanun “Kanunname-i Âli-i Osman Sureti Hattı Hümayûn-u Sultan Mehmet Han” başlığını ta- şır. Leys Çelebi diye bir zata yazdırılan bu kanun, daha ziyade Türklerin öteden beri tatbik ettikleri kanunla- rın yazılı olarak ortaya konmuş olmasından ibarettir. Meşrutiyeti takip eden yıllarda tarih ile meşguliyet başlayınca, birçok kitaplarda ismi geçen bu kanun öğrenilmiş, fakat o devirde bir nüshası bulunamadığı için “Tarih-i Osmanî Encümeni” tarafından Viyana İmparatorluk Kütüphanesinden fotokopyaları getir- tilmişti. Kanunî’nin vücuda getirdiği kanunlar da ev- velâ buradan alınmıştı. Kanunun başında Fatih’in şu emrini görürüz: “Bu kanun, bu Kanunname, atam ve dedem kanu- nudur ve benim dahi kanunumdur. Evlâd-ı kiramım neslen ba’de neslin bununla amil olalar.” Bu emirle Kanunun yeni pek az şeyi ihtiva etti- ği, Türklerin anayurttan getirdikleri âdet, an’ane ve usûllerin bu kanuna Bizans’tan gelenlerle beraber bir yazılı şekil verilmiş olduğu anlatılmak istenmiştir. Kitap üç bölüm olmasına rağmen iyi bir tasnifi ihtiva etmez. Bu kusur bizce Leys Çelebi’ye aittir. Birçok kı- sımda, merasim, vazife ve mes’uliyetlerle, maaş, teş- kilât birbirine karışmış madde madde değil satırlar halinde sıralanmış bulunmaktadır. Kanunda, devlet teşkilâtı etraflıca anlatılmış, memur ve müstahdem- lerin vazifeleri ve yetişme tarzları ile maaş, merasim, Devrinin En Mükemmel Eseri: Fatih’in Kanunu İhsan Ilgar İhsan Ilgar, “Devrinin En Mükemmel Eseri: Fatih’in Kanunu”, Ulus’un Fetih İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 6. Muhakkak ki bu kanun, devrinin en mükemmel bir kanunu idi. Birçok milletlerin böyle bir kanunu Orta Çağ’da ellerinde bulunmamakta idi. Bizans’tan bu kanuna merasimden başka hiçbir hususun girmediği meydandadır. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 142  teşrifat ve pek az olarak ceza yer almıştır. Kanunda Leyszade’nin kısa bir takdimi vardır. Bu takdimde “Bu evrak-ı kavaid-i Sultanî ve sahife-i Kavanin-i Hakanî’nin camiî olan abdihakir ke- sirültaksir Mehmet bin Mustafa Elmarif bi-Leys Zade” diye kendini anlatır ve Padişahı için “Kahraman-ı Zaman Sahibü’l-Âzam Halifetullahi fi’l-Âlem es-Sultan İbni Sultan Mehmet Han İbni Sultan Murat Han” hitabını kulla- nır. Kanun için “Üç bab üzre kılındı: Meratib-i ayan ve ekâbir beyanındadır. Selâtin-i izama lâzım olan tertip ve ayin beyanındadır. Ehvali cerâim ve ehli mansıbın abidleri beyanındadır” der. Meratib-i Âyan ve ekâbir kısmında evvelâ devrin Başvekili olan Sadrazam için “Vüzera ve ümeranın Veziriâzam başıdır. Cümlenin ulusudur” diye tarif ederek, kısa yetkilerinden bahsettikten sonra Şeyhülislâm’ın vazife ve selâhi- yetlerine geçilmektedir. Bunu Divanın toplanışına, divanda oturuş sırasına ait hükümlerin takip ettiği görülür. Gene aynı fasıllar için- de büyük ve küçük memurlara verilen maaşlar kısmı gelir. Maaşlar kısmın- dan sonra ise, muhtelif devlet işleri kar- şısında kimin kimle müşavere edeceği- ni gösteren maddeler bulunmaktadır. Meselâ umur-u saltanat için, Padişah bu kanunda, Veziriâzam ile vezirlerini ve defterdarını müşavereye yetkili kıl- maktadır. Fatih’in Kanun’unda en güzel bir söz olarak da emir yerine “buyrultu” de- yiminin kullanılmış olmasıdır. Bu ka- nunda emirlerin hangi kattan çıkacağı da şöyle anlatılır: “Umur-u âleme müteallik ahkâmı Veziriâzam buyrultusu ile yazalar; malime müteallik olan ahkâm, defterdarların buyrultusu ile yazalar; ve Şer-i Şerif üzre dâva hükmün Kadıaskerlerin buyrultusu ile yazalar.” Kanunda geçen Kadıasker sözü, çok defa ayrı, bazan da bitişik olarak Kadiaskerler şeklinde yazıldığı görülür. Emirlerin ne şekilde, nerden, ne için çıkacağı anlatıldıktan sonra, cenaze merasimine geçilerek: “Evlâdımdan vefat edenlerin meytine vüzeram ve kadiaskerlerim ve Devrinin En Mükemmel Eseri: Fatih’in Kanunu   143 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 144  defterdarlarım hazır olalar” denerek bazan en ince konulara kadar geçildi- ği görülür. Ve nihayet orta derecedeki memurların sınıf ve maaşlarından, Beylerbeyi ile oğullarına verilecek aidattan bahisle birinci bab tamamlanır. Umur-u saltanata müteallik babda ise, bir arz odasının yapılması, hafta- da 4 gün Vüzera, Kadıaskerler ve Defterdarların huzuruna gelerek kendisi ile müşavere etmeleri, müşavereye, huzura gelirken yapılacak istikbal şekli anlatılmaktadır. Ayrıca bayram merasimleri ve el öpme yetkilerinin kime verildiği sayılmaktadır. Asıl bu kısımda kendisi tarafından konduğu mu- hakkak olan madde vardır ki bu maddede aynen şöyle demektedir: “Her kimesneye evlâdımdan saltanat müyesser ola, karındaşların niza- mı âlem için katletmek münasiptir. Ekseri ulema dahi tecviz etmiştir, anın- la amil olalar...” Fatih, saltanat için diğer kardeşlerini öldürmek selâhiyetini verirken, ekseri ulema dahi tecviz etmiştir diye bu kararın ilmî ve şer’î bakımdan tasdikine lüzum gördüğünü açıklamakta, taraftar olmayanların da bulun- duğunu bize ihsas etmektedir. Ona kadar gelen zamanda yalnız saltanat için büyük bir mücaedele, dedesi Çelebi Mehmet zamanında vukua geldiği görülür. Saltanata büyük evlâdın geçmesi lâzımken yalnız Orhan ağabeyisi Alâattin Paşa’nın rızası ile saltanatı alır. Bir rivayete göre de Alâattin Pa- şa’nın validesinin nikâhsız bir kadın olması saltanata tevarüs etmesine en- gel olmuştur. Kanunun en tasnifsiz kısmı bu hükmü takip eden kısmıdır ki, burada hemen kendi hizmetçisi için: “Ve odam has oğlanına yılda dört defa hil’at kaftan...” verilsin diye tah- sisler faslına geçer. Daha sonra: “Mührü şerifim veziriâzamda dursun, hazinem ve defterhanem mühür- lenmek lâzım gelse ve açılmak lâzım gelse defterdarım emrile huzurlarında açılup kapansun” diye hazineye ait teferruat kabilinden konular üzerinde durulduğu görülür. İkinci bab da böylece biter. Üçüncü olan, Ehval-i ceraim ve Ehl-i mansıba tâyin olunan mahsulatı beyan eden kısımda ise, cezadan ve suçlardan pek az temasla geçer. Bunun şeriat işine pek karışmak istememek veya hâkimi geniş bir ser- bestî içinde bırakmak düşüncesinden ileri geldiği zannedilebilir. Bu fasılda, göz çıkarmaya, bin beşyüz akça, kol kırmaya bin akça, baş yarmaya elli akça ceza gösterilmektedir. Bir kişi diğerine söverse, kırk akça, evli bir kadına bakmaya yirmi akça para cezası verdirilerek, cemiyet ahlâkı bakımından en ince hususların bile düşünülmüş olduğu ve kanun madde- leri içinde yer bulduğu görülür. Devrinin En Mükemmel Eseri: Fatih’in Kanunu   145 Bu kısımdan sonra vergi tekaütlük için tahsisler yapılır ve devrin me- murunu çok iyi düşündüğü görülerek, şu maddelerin o zamana göre nasıl büyük bir ihtiyacı karşıladığı pek iyi anlaşılır: “Vüzerâma otluğumdan kifayet mikdarı otluk ve şehremininden kifayet mikdarı odun bahaları alalar… ve Cenâb-ı şerifime her ne yerden peşkeş gelse, Vüzerama ve defterdarlarıma hisse vereler...” denmektedir. Bu kısım- da muhtelif muamele ve iş eshabından alınacak ücretler için, bir sicilden yedi akçe ve hüccetten otuz iki akça ve suret sicilden on iki akça, imzadan on iki akça, alalar ve kısmeti emvalden binde yirmi akçe, nikâhtan bakir ise otuz iki akça, dul ise onbeş akça alalar denmekte ve kadıaskere, yeniçeri ağasına, diğer muhtelif memurlara verilecek günlük ulufe miktarları yazılı bulunmaktadır. Muhakkak ki kanun, devrinin en mükemmel bir kanunu idi. Birçok milletlerin böyle bir kanunu Orta Çağ’da ellerinde bulunmamakta idi. Bi- zans’tan bu kanuna merasimden başka hiçbir hususun girmediği meydan- dadır. Umumî olarak da kanun 1461 ile 1471 arasında yazılmıştır. Osmanlı Devleti Kanunî’ye kadar bu kanun ile idare etmiş, 1521’de Seydi Bey, Kanunî’nin emriyle, yeni kanunu daha geniş ve tasnifli olarak meyda- na koymuştur. Gerek Seydi Bey’in, gerekse Sultan İbrahim’e takdim edilen “Umuru devlete müteallik risale”nin hazırlanmasında Fatih’in kanunun- dan faydalanıldığını Lütfi Paşa, Asafname eserinde açıkça göstermiştir. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 146  5 00 yıl evvel bugün, 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u fethetmiştik. Cihan tarihinin kaydettiği en büyük hükümdarlardan biri olan Fatih Sultan Mehmet, yir- mi iki yaşında İstanbul’a girmiş, 27 yaşında Sırbis- tan’ı, 28 yaşında Yunanistan’ı Türk İmparatorluğu- na katmıştı. 1461’de Trabzon Rum devletini ortadan kaldırdığı zaman 29 yaşında idi. 30 yaşında Eflâk ve Buğdan’ı ülkemize ilâve etmişti. 1462’de Midilli’yi almıştı. Bosna’ya girdiği zaman 31 yaşında idi. Yıllar- ca süren kanlı savaşlardan sonra Arnavutluk’u dize getirmişti. 1473’te Otlukbeli Meydan Muharabesini kazanmış, 1475’te Kırım’ı fethettirmişti. 1480’de ve- ziri Gedik Ahmet Paşa’yı pürvelvele İtalya’nın göbeği Otranto’ya çıkartmıştı. Fatih Sultan Mehmet Han zaferden zafere koş- muştu. Biraz daha yaşasaydı neler neler olacaktı. İki imparatorluk, on dört devlet, iki yüz şehir zaptetmiş- ti. Bugün, Cennetmekân Fatih Sultan Mehmed Han Hazretlerinin İstanbul’u fethettiklerinin beş yüzün- cü yıldönümüdür. Allah’a bin şükürler olsun. Cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri Feridun Fazıl Tülbentçi Feridun Fazıl Tülbentçi, “Cennetmekân Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri”, Vatan, 29 Mayıs 1953, s. 2. Fatih’in Nutkundan…   147 F atih Sultan Mehmet Han Hazretleri 28 Mayıs 1453’te orduyu hümayunu son bir defa daha göz- den geçirmişler, askere şevk ve heyecan veren nutuk- lar söylemişler, surlara ilk çıkacaklara timarlar, san- caklar vadetmişlerdi. O gün vezirlerini, beylerbeyini, sancak beylerini, ordunun ileri gelen kumandanla- rını, ömürlerini gaza meydanlarında geçirmiş, gün görmüş ihtiyarları huzuruna çağırmış ve bir hitabede bulunmuştu. Bu mühim ve tarihî nutuktan bazı par- çaları alıyoruz: “Ey benim paşalarım, beyler beylerim, beylerim, ağalarım ve silâh arkadaşlarım. Cesaretinizi bir kat daha tahrik için buraya toplamadım. Bunu daima, hatta lüzumundan fazla yaptınız, şiddet ve faaliyet- lerinizi askerlerinize daha az gayretle telkin etmiş değilsiniz. Yegâne maksadım zafer ile neticelenecek umumî hücumdan sonra, ebedî şan ve şeref ve gani- metlerin taksiminde nail olacağınız lâyuat ve lâyuh- sa harikulâde mükâfatı size şimdiden işar etmektir. Evvelâ bu lâtif belde her nevi servet ve sâmân ile le- baleptir. İmparatorun, zadegânın vesair eshabı ser- vetin sarayları ile doludur. Bunlara temellük etmek saadetine mazhar olacaksınız… “Bugün sizlere cesim bir şehri hediye ediyorum. Bu eski Romalıların payitahtı olup letafet, ziynet ve şerefin gayesine vasıl olmuş, âdeta bütün küre-i arzın merkezi bulunmuş bir şeydadır. Bunu size bahşedi- yorum. Orada servet ve saadet bulacaksınız. Bundan hem kendiniz ve hem de ahfadınız müstefit olacak, o belde ki, birçok zamandan beri karşımıza çıkmış, bü- Fatih’in Nutkundan… Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri’nin fetih arifesinde söylediği nutuktan parçalar. “Fatih’in Nutkundan…”, Vatan, 29 Mayıs 1953, s. 8. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 148  tün şiddet ve hırsı ile bizi daima izrara çalışmıştır. Böyle bir zaferden daha ulvî bir şeref ve saadet var mıdır? Konstantaniyye’nin sukûtu bize ebediyen emniyet bahşedecek, bütün Yunanistan’ın kapılarını açacaktır. “Bu beldenin zahiri azamet ve kudretine kapılarak fethinin müşkül ol- duğunu tasavvura kalkışmayınız. Sizin savletinize mukavemet edemeye- cektir. Şu dolmuş hendeklere, şu delik deşik olmuş surlara bakınız, tunç topların açmış olduğu şu gedikten değil, yalnız hafif piyadelerimiz, hatta en ağır süvarilerimiz bile geçebilirler, şimdi önünüze serilen bu yol, bir koşu meydanı gibi dümdüzdür… “Parlak bir cenk için yekdiğerinizi teşci ediniz. Tahattur ediniz ki, parlak bir cenk için üç şartı esası mevcuttur: Hulûsu niyet, fena hareketten haya ve âmirlere itaat, yani kemali sükûnet ve intizamla verilen bütün emirle- rin icrası. Şimdi ulvî bir azmin verdiği galeyan ile muharebeye koşunuz ve malik olduğunuz liyakati gösteriniz, bana gelince; sizin başınızda dövüşe- ceğime yemin ederim, herkesin ne suretle hareket edeceğini bizzat takip edeceğim. Şimdi mevkilerinize dönünüz, çadırlarınıza gidiniz, birkaç saat istirahatten sonra hazır olunuz, maiyetiniz efradı da aynı suretle hareket etsinler, her tarafta sükûnu mutlakın hükümran olmasını emrediniz. Bade- hu bizimle beraber kalkar kalkmaz taburlarınızı bir intizamı tam dahilinde tertip ediniz. Hiçbir şeyle ve hiçbir kimsenin tesiri ile temkininizi bozmayı- nız. Sakin ve müsterih olunuz. Fakat harp borusunun vurduğunu işitince ve sancakların rüzgârla temevvüç ettiğini görünce ileri atılınız!” Fatih Sultan Mehmed   149 Fatih Sultan Mehmed Prof. Efdaleddin Tekiner Prof. Efdaleddin Tekiner, “Fatih Sultan Mehmed”, Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 3. F atih Sultan Mehmet devri, cihan tarihinde bir dö- nüm olmak itibarıyla medeniyet âlemini ilgilen- diren şa’şaalı bir devir olduğu gibi, bilhassa Osmanlı tarihinde de başlı başına hususiyeti haizdir. Osmanlı imparatorluğu bu devre kadar yeni teşekkül etmiş bir hükûmet olarak vekayiî ona göre tasnif olunmuş iken Fatih açtığı tarih sahifesinde bu devleti imparatorluk şanına göre yürütmüş, idare etmiş ve hakikî bir bü- yük devletin icap ettirdiği siyaseti ve idare sistemini kurup tarih sahifelerine o suretle geçmiştir. Tuttuğu türlü işlerde kendine mahsus ince noktalar ve ince düşünceler olduğu gibi bilhassa hudut siyasetinde çok ehemmiyetli bir sistem ile hareket etmiştir. Fatih; Anadolu ve Rumeli’nin hudut çizgisini tabiî bir şekil- de muhafaza etmek üzere; Anadolu’da, Trabzon’dan İskenderun körfezine çizildiği farzedilen bir hattın içinde; bu hat ve kara ve Marmara ve Ege ve Akdeniz- ler ile çevrilmiş olan yarımadanın; Rumeli’de, Tuna ve Sava nehirleri ile çizilen şimal sınırı ile kara, Mar- mara, Ege, Adriyatik ve Akdenizler ile çevrili Balkan yarımadasının dışına çıkmamak üzere bu hudutların içinde birliği temin için çalışarak muvaffak olduktan sonra –Belgrat’tan maada– bu hudut dışında Uzun Hasan “hükûmeti Bayındıriye” ve Kırım hanlığı ve Eflâk, Buğdan ve Venedik, cenupta Mısır’a karşı açtı- ğı seferlerde ekseriyetle muvaffak olarak tabiî hudut üzerinde ve haricinde bir emniyet kordonu teşkil ey- lemiştir. Bu hariç fütuhatıyla kazandığı yerlerde düş- man ve rakip olarak mazarrat verebilecek hükûmet- leri uzaklaştırdığı gibi, Kırım gibi kuvvetli bir unsuru da elden kaçırmamak üzere onlara devlete merbut Fatih Sultan Mehmet Hazretlerinin cihangirliğinde, inkılâpçılığında, misarifperveliğinde, siyasetinde, ilim ve irfanın eâzım-ı hükümdaran arasında ilk safta bulunuşunda ittifak ile durulmaktadır. “ KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 150  bir istiklâl şekli vererek asırlarca kendi devletine yarayacak surette kullan- mıştır. Bu program haricinde Adalarda yaptığı seferler ile de deniz selâme- tini temine çalıştığı gibi Otranto (İtalya) seferiyle de mahiyeti saraheten anlaşılamayan fakat türlü ihtimaller arasında kuvvetli bir şekilde zanne- dilen İtalya fütuhatı neticesinde “Kızıl Elma” Roma’yı zaptetmek, Şark imparatorluğu gibi Garp imparatorluğunu da zaptederek devletini cihan- girâne kurmak gibi bir fikri olduğuna inanmak icabediyor. Bu arada Roma zaptedilirse oraya kral olacak likayatli bir varlık olarak da Şehzade Cem’i hazırladığı vârid-i hatır oluyor. Cem, müstesna bir hilkat idi. Fatih onu itinâ ile okutturuyor, lisan öğretiyordu. Bu saydığımız icraat, mahiyeti itibarıyla derin ve ince bir siyasetin tatbiki idi. Bu icraat ile Fatih dehâ ve kıyasetinin ne kadar yüksek olduğunu ve bu sayede devleti asrının en azametli hükû- metleri sırasına koyduğunu görmek ve tasdik etmek lâzımdır. Yapılan işler büyük ve çok büyük idi. İstanbul fethi, başlı başına bir “hâ- dise-i uzma” idi. Cihan tarihinde milletler arasında cereyan eden inkılâp hâdiselerinden bir “Karın” tarihiyi değiştiren devre mebde’ addedildi. Bu hâdisenin mahiyeti düşünülürse, o asırda Avrupa’yı alâkadar eden ve ci- han medeniyetini değiştirip yeni bir veçheye sevkeden (tab’ı) basım, barut, pusula keşfiyatı gibi inkılâp unsurlarının kuvvetlenmesini mucip olan Bi- zans’ın kısmen Avrupa’ya hicret etmesini ve Şark ulemasının Fatih’in di- vânında yer almak üzere İstanbul’a hücumu gibi sebepler üzere İstanbul’a hücumu gibi sebepler ortadadır. Bu inkılâba muvaffak olan Fatih kudret-i maneviye itibarıyla son derece mücehhez bulunuyordu. Fatih Arap, Farîsi, Türkçe, Lâtin, Yunan ve İbranî lisanlarını biliyor, altı lisan ile konuşuyor- du. Muhitin ve mazinin sevabıkına vâkıf olacak derecede tarihşinas idi. Ulûm-u şer’iye ve nakliye ve akliyeyi tahsil etmiş idi. Bu varlıkların saye- sindedir ki kendi hazine-i idrâkinden sarfettiği mesai ile İstanbul fethinde kullanılan topları (büyük toplar ve mukavves mermi atan toplar) İşkodra muhasarasında kullanılan ateşli mermiler, İstanbul surlarına yanaşan sey- yar kuleler, Dolmabahçe’den Kozludere’ye (Kasımpaşa deresi) indirilen do- nanma. Kumandası altında cereyan eden muharebelerde yaptığı tâ’biyeler. Fatihin irfan ve malûmat kudretinin delilidir. Müddeti hayatında hemen bütün dünya ile uğraşırcasına sarf ettiği enerjiden maada ilim tahsiline ve neşrine gösterdiği itina ile de ilk derecelere geçmiştir. Yazıldığı gibi kendi bizzat âlimdi. Ulemaya riayet ve hürmeti var idi. Devrinde yaptığı tesisat ile de yine ön safa gelmiş bulunuyordu. Fatih medreseleri bir muazzam külliye (Üniversite) idi. Tıb ve riyaziye ve tabiiyat vesair ulûm-u âliye ve a’liye tahsil kılınırdı. Avrupa’nın o devirde gösterdiği inkılâp terakkiyatından da bigâne değil idi. Rönesans tesiri altında olarak memleketimize bir hayli faydalar getirmişti. Ressam Bellini padişahın iltifatlarını görenlerdendi. Memleke- tin intizam ve iktisadiyatını tanzim edecek kanunlar yapmış ve memleketi bu feyizden de istifade ettirmişti. “İpek Yolu” artık tarihe karışıyor ve onun yerine yavaş yavaş İstanbul ve Boğazlar kaim olmaya başlıyordu. Fatih; cihan ölçüsünde bir kudret olarak 31 sene saltanat sürmüş ve im- paratorluğu Şarkın hâkimi olacak bir vaziyete namzet kılmış idi. Fatih Sultan Mehmed   151 Fatih hakkında dahi her büyük adam için daima yapıldığı gibi muhtelif tenkidler ve isnatlar yapılmış ve münakaşa edilmiştir. Fakat neticede Fatih Sultan Mehmet Hazretlerinin cihangirliğinde, inkılâpçılığında, misarifper- verliğinde, siyasetinde, ilim ve irfanın eâzım-ı hükümdaran arasında ilk safta bulunuşunda ittifak ile durulmaktadır. Fatih’i bu mertebe-i kemale eriştiren ilk saltanattan hal’ olunduktan son- ra tekrar cülûsuna kadar geçirdiği yedi senelik zamandır. Fatih ilk cülûsun- da 14 yaşında bir çocuk idi. 855 tarihinde üçüncü defa cülûs ettiği zaman 22 yaşında kemale gelmiş ve hükümdarlık evsafına lâyık olan kemalâtı iktisab etmiş bulunuyordu. Rahmetullahi aleyh. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 152  Ben Fatih’im İkinci Sultan Mehmet Bu ne ki havada Renk renk ve pul pul?!. Bir yanı kan kokulu, bir yanı barut Bir yanı bahar İstanbul.. Elli ikinci gece İstanbul önlerinde Hain düşman, sabaha avucumuzda bil şehri Bir devr açılacak günle beraber Büyük, yeni, ileri. Mâdem ki Allah’a doğru bu gece Bütün sûrlar, İstanbul.. Ben Fatih’im İkinci Sultan Mehmet Bu ne ki toprakta Bu güç, bu kuvvet?!. Tepelerden, tepelerce büyümüş Zamana tepeden bakar İstanbul.. Bir titreme, bir titreme ötede Yeniçerilerin kılıçlarından Sıtması mı tutmuş acep zamanın? Sana geldik üç yüz bin atlı Gayri Bizans’a düşman Fatih’e yâr İstanbul Sûrlar Önünde Fatih Abdullah Rıza Ergüven Abdullah Rıza Ergüven, “Sûrlar Önünde Fatih”, Türk Dili Aylık Dergi, Türk Dil Kurumu, Cilt: II, Sayı: 20, Anka- ra, 1 Mayıs 1953, s. 539. Abdullah Rıza Ergüven Sûrlar Önünde Fatih   153 Ben Fatih’im İkinci Sultan Mehmet Bu ne ki sularda Bu nefes, bu ses?! Ne konuşur bu fetih sabahında Sancaklar, sancaklar İstanbul?.. … Fetih sabahıdır Bir kılıç gibi selâmlar gün İstanbul’u Sûrların üzerinden Güneşin dostça ilk serpilişi bu... Yedi iklim, dört bucak, gayri Bir ucundan bir ucuna kadar İstanbul.. “Türklerin sultanı” başlığıyla kayıtlara giren 1682-1745 yılları arasında yaşamış olan Fransız sanatçı Claude du Bosc’un gravürü. İskoçya Ulusal Galerileri envanterinde bulunuyor. Fatih’in Babası: İkinci Sultan Murad   155 18 yaşında ruhu yüksek bir genç olarak padişah olan II’nci Sultan Murad, Çelebi Sultan Meh- med’in oğlu ve Fatih’in babasıdır. Babasından ileri, oğlundan geri, yüksek fikirleri olan demokrat bir in- san. 1403’te doğar 1451’de ölür ve iki defa hükümdar olur. Padişahlığının siyasî tarafları tarihlerde yazılı. Lâkin bunların içinde en mu’teberleri her nedense onun şahsiyetine o kadar çok temas etmezler. Lâkin bugün aramızda asıl yaşayacak olan hüviyeti budur. Sultan Murad ince ruhlu, hassas, çok değerli, din- dar, şair, divân sahibi, mutasavvıf. Der ki: Muradı gönlümün senden vefadır Ki ol cevriyle çoktan müptelâdır Kimin kim bir bütüsîmîni vardır Eğer şâhı cihân ise gedadır. Âlim, fikir faaliyetini teşvik etmiş, erbabını hima- yesine almış. Bir elinde malûm olan kılıncını bir tara- fa bırakalım, diğer elinde kalem, gittikçe gelişmekte olan ve adalet sistemi üzerine kurulan devleti yalnız maddî hususlarda değil, manevî cihetlerde de ilerlet- meye çalışmış. Murad spor da yapar. Zamanında onun kadar ok atabilen gelmemiş. Eserleri meydanda, saymakla bit- mez. Edirne ve Bursa’da camileri ve hayratı zamanı- nın birer sanat bediası. En büyük eseri de mütefek- kir, azim sahibi, âlim ve muhteşem yetiştirilen oğlu Fatih Sultan (Mehmet Çelebi). Murad ilim ve iradesi sayesindedir ki etrafını alan devlet adamı mevkiine koyduğu insanların kendisine tahakkümüne karşı Fatih’in Babası: İkinci Sultan Murad Prof. Dr. Süheyl Ünver Prof. Dr. Süheyl Ünver, “Fatih’in Babası: İkinci Sultan Murad”, Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 3. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 156  durabilmiş, şahsiyetini sevdirmeyi ve saydırmayı bilmiştir. İyi bir hükümdar olmasında kendisinin iyi yetişmesi ve yetiştirilmesi- nin tesiri fazladır. Dürüst insan, her şeyde muvaffak oluyor. Ganimetlerden aldığı müsavi hisseyi hep vakıflara harcamış. Vasiyetnamesinden öğreni- yoruz ki 95.000 akçeye aldığı bir yanı delikli bir miskalden ziyade yakut yüzüğü helâl malındandır. Ölünce bu satılacak, ruhuna Kur’ân okuyacak- lara verilecek. Demek dünya yüzünde sahip ola ola bir yüzüğe malik olabil- miş. Ne akıllı adam. Dünya malına rağbeti yok. Çünkü o biliyor ki dünyada kalacak ancak verimli, şerefli ve namuslu bir isimdir. Neye sahip olduysa hepsini milletine bağışlamış. Hâlâ milletin. Hep milleti için çalışmış. Hayatta mücadelelerin hep milletinin nef’ine 30 sene örnek bir hükümdar olarak neler yapmamış. Bu zat meğerse şah- Fatih’in Babası: İkinci Sultan Murad   157 sında ne büyük meziyetler toplamış. Devlet işlerine zaman ayırdığı kadar ilim, fikir, sanat ve musiki adamlarıyla da buluşmaya vakit bulmuş. Sefa- retle, yanına gelen Bertrandon de la Brouqiere’i 1432’de huzuruna kabul- den sonra onu mutad yemeğine davet ediyor. Sefir hâtıralarında diyor ki: “... dairesinin ortasında, içlerinde biraz koyun eti ile pirinç (pilâv) bulu- nan yüz kadar kap vardı. Bunlar padişah gelmezden evvel oraya konmuş- tu. Sultan Murad’ın önüne bir ipek havlu ve bir peşkir serildi. Kıpkırmızı yuvarlak, meşin parçası da kondu… Sonra etle dolu iki yaldızlı tabak getiril- di. Hademeler kalaylı kaplardaki yemekleri her 4 kişiye birer tabak dağıttı- lar. Bu kaplarda biraz koyun eti ile pirinç vardı. Sofrada ekmek ve içecek bir şey yoktu. Dairenin bir tarafında yüksekçe bir raf gözüme ilişti. Üzerinde küçük alt gözünde gümüşten bir kap vardı. Bazıları kalkıp buradan bir şey içiyorlardı. İçtikleri su mu idi, şarap mı idi? Anlayamadım. “Rafın yanında bir muzika takımı vardı. Padişah dairesinden çıkınca çalmaya, eski padişahların kahramanlıklarına dair türküler çağırmaya baş- ladılar. Bunların türküleri yemek başlayıncaya kadar sürdü…” İşte II’nci Sultan Murad’ın yemek yemesi ve resmî yemekteki sade mera- sim. Bir tek yemek. Murad, vefatından 5 sene önce, 1446’da yaptırdığı vasiyetnamesinde: “… Ölünce beni rahmetli oğlum Ali’nin yanına gömün. Yerin altına bir kümbed yapıp onun altına koymayın. Peygamberimizin sünneti üzerine toprağa verin. Üstüne ortası açık bir dört duvar çevirin ki üzerine rahmet yağsın…” Halk bunu efsaneleştirerek şöyle diyor: “Ben milletimle beraber harp ettim, beraber yedim, çadırda beraber yat- tım. Ölünce mezarımda da onlar gibi yatmak isterim. Beni de onlar gibi gö- münüz, Allah’ın rahmeti üzerime yağsın, güneş de üstüme doğsun.” KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 158  A kşemseddin denilen bu zat diyarı Şam’dan ge- lip ve Anadolu’da Amasya’da yerleşmiş bir Şam muhacirlerindendir. Babasının adına Hamza-i Şamî derler. Akşemseddin, Hicretin 7921 tarihinde Şam’da doğmuştur. Babasıyla birlikte diyarı Ruma hicret etti- ği vakit yedi yaşında bir sabî idi. Amasya’nın Kavaklı mevkii denilen bir mahalde oturmuşlar. Ve artık kendilerine burasını ikinci bir vatan olarak kabul etmişlerdir. Tahsil çağına ulaşan Akşemseddin çok dikkat ve ihtimamla onu yetiştir- mekle meşgul olan pederi, devrinin tanınmış âlim- lerinden tahsile başlatmış ve devrindeki ilimlerden feyzini tamamlayan bu zat mezun olduktan sonra Osmancık kazasına müderris olmuş ve ilmî sahada ders okutmaya başlamıştır. Fakat; yaptığı ilimlerden zevkini tatmin edemeyen Akşemseddin tasavvuf sahasındaki manevî varlığın zevkini de tatmak niyetinde bulunup müderrislikten feragat ederek kendisine bir mürşid aramaya başla- mış ve nihayet Ankara’ya giderek Hacı Bayram Veli denilen bu mürşidi bulup ondan da manevî zevkini tamamlamış ve irşad yolunda da az zaman zarfında varlığını göstermeye başlamıştır. Gönüllerdeki ma- nevî marazı tedavi eden bu üstadın aynı zamanda tıb ilminde de devrinin büyükleri sırasında sayılanların- dan idi. Üstadın esas ismi Ahmed Şemseddin’dir. Arap di- 1 Miladi 1390. Fatih Devrinin En Büyük Âlimi: Akşemseddin Osman Fevzi Olcay Osman Fevzi Olcay, “Fatih Devrinin En Büyük Âlimi: Akşemseddin”, Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 3. Çok riyazet ve taatla vakit geçiren ve aynı zamanda mevsim gözetmeyerek beyaz elbise giymek mutadı olan üstadın bu vaziyetini Hacı Bayram Veli görmüş “Ya köse ne kadar fazla riyazat yaparsın. Âkıbet nûr olursun vefat ettikten sonra seni bulamazlar.” sözü meşhurdur. “ Fatih Devrinin En Büyük Âlimi: Akşemseddin   159 yarında Mehmet Şemseddin ismiyle de çağırılırmış. Akşemseddin lâkabı- nı büyük mürşidi Hacı Bayram Veli takmıştır. Çünkü çok riyazet ve taatla vakit geçiren ve aynı zamanda mevsim gözetmeyerek beyaz elbise giymek mutadı olan üstadın bu vaziyetini Hacı Bayram Veli görmüş “Ya köse ne kadar fazla riyazat yaparsın. Âkıbet nûr olursun vefat ettikten sonra seni bulamazlar.” sözü meşhurdur. İşte Akşemseddin lâkabı ile şöhret bulması bundan ileri gelmektedir. “Çok sevdiğim küçük oğlum Mehmet Hamdi’nin zelil ve yetim kalama- yacağını bilsem şu mihneti bol dünyadan hemen göç etmek isterim.” söz- lerini sarfettikçe; harem-i salihaları “Ya Sultan! Deyup deyup göç etmiyor- sun”, der. Ve bu cevabı işiten üstad yârânını başına toplayıp helâllik diler. Ve bir müddet sonra vefat eyler. Yetmiş bir sene muammer olmuş ve 8632 tarihinde Rebiülâhır ayının sonlarına doğru Göynük’te vefat etmiştir. 2 Miladi 1459. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 160  Enderun iç halkı – Mektep teşkilatı, ilmî saha- da çalışmalar – Askerî ve spor sahası – Sanat bölümleri, nizam ve âdetler… B ugün şirin ve tarihî İstanbul şehrinin Beş yüzün- cü fetih yılını tes’it ediyoruz. Hiç şüphesizdir ki, memleketimizin ilim ve fikir adamları kıymetli tet- kikleriyle bugünün değerini ve büyük Hakan Fatih Sultan II. Mehmed’in gerek siyasî ve askerî, gerek ilim ve sanat sahasında vücuda getirdiği büyük işleri ortaya dökecekler. Bu suretle şimdiye kadar bilme- diklerimizi belki de hiç duymadıklarımızı öğrenerek faydalanacağız. Bu mesut günümüzün tes’idi münasebetiyle Fa- tih’in kurduğu Enderun Mektebi’nden feyz almış bir kimse sıfatıyla bu mektep hakkında görüp öğrendik- lerimizi hiç olmazsa birkaç satırla belirtmeyi vazife bildik. Hiç şüphe götürmez ki, değerli bir kumandan olan Fatih’in başardığı birçok işler arasında ilim sahasın- daki görüşlerinde kendisinin ilim ve sanat adamı ol- duğunu da meydana koymuştur. Bilindiği üzere Osmanlı hükümdarları, birbirini takiben başardıkları büyük zaferlerin veya yapılması gereken herhangi idarî, ilmî, bir işin başlanıp ölümle- riyle yarıda kalmış kısımların, yerine geçen hüküm- dar tarafından tamamlanması anane halinde gaye edinilmiş ve arada geçirilen istihale devirleri müstes- Fatih’in Kurduğu Enderun-u Hümayun Mektebi: İlim, Fen, Terbiye Ocağı… İsmail Hakkı Baykal* İsmail Hakkı Baykal, “Fatih’in Kurduğu Enderun-u Hümayun Mektebi: İlim, Fen, Terbiye Ocağı…”, Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 4. * Belediye Müzeleri Müdürü İstanbul’u fethiyle dünya çapında açılan yeni devrede bir de medrese hayatından mektep sistemi meydana getirilmiş bulunmakla iç bünyemizde de ilim sahasında yeni bir devir açılmış oldu. “ Fatih’in Kurduğu Enderun-u Hümayun Mektebi: İlim, Fen, Terbiye Ocağı…   161 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 162  na bütün işlerin tamamlanmasına gayret sarfedilmiş olduğu tarihen sabit- tir. Bu cümleden olarak bugünkü konumuzu teşkil eden “Enderun Mekte- bi” teşkili de yine başlanıp eksik kalmış hâdiselerden biridir. Osmanlı sarayında bulunan iç halkına zamanında “Enderun Halkı” de- niliyordu. Sultan II. Murat sarayında Enderun kısmı için, Akağalardan ol- mak üzere Kapu Ağalığı, Hazinedarbaşılık ve Kilarcıbaşılık gibi ileri rütbe- lerde memuriyetler ihdas edip saraya taalluk eden işlerin başına geçirilmiş ve başlangıç olarak bir nevi Enderun iç teşkilatı düzene konulmuştur. Fatih Sultan II. Mehmet 1451 cülûsundan sonra bu teşkilâtı yeter görme- di. Ve babasının bıraktığı yerden daha geniş mikyasta teşkilâta koyuldu. Esa- sen ilme ve sanata karşı duyduğu sevgi ve alâka ve Enderun halkının öteden beri savaşlarda gösterdiği başarı, bu zümrenin esaslı bir teşkilâta ve daha verimli bir hale getirilmesini zarurî kı- lıyordu. Yapılacak iş çok mühimdi, çünkü medrese hayatıyla arzu edilecek bir şekilde devlet adamı ve sanatkâr yetiş- mesi imkânsızdı. Bu durum karşısında medreseleri ıslâh etmekle beraber sarayın içinde, kendi nezareti altında devlet adamı ve sanatkâr yetiştirilmek üzere önce Edirne Sarayı’nda kurduğu Enderun Mektebi’ni, 1453 İstanbul’un fethin- den sonra Saray-ı Atik Âmire veyahut Eski Saray1 ve yeni sarayın (Topkapı Sarayı’nın) inşasından sonra da bu- rada daha geniş mikyasta bir teşkilât vücuda getirildi. Ve bunlara Gılmanân-ı Hassa ismi verilerek bütün En- derun Mektebi teşkilâtının nezareti Babüssaade ağalarına tevdi edildi. Fatih Kanunnamesi’nde Kapu Ağalığı hizmetinden bahsederken, ağır başlı olmaları itibarıyla riayete lâyık olduğunu emretti. Bu suretle İstan- bul’u fethiyle dünya çapında açılan yeni devrede bir de medrese hayatın- dan mektep sistemi meydana getirilmiş bulunmakla iç bünyemizde de ilim sahasında yeni bir devir açılmış oldu. 1 Şimdi Üniversitemizin bulunduğu sahadır. Önce bu sarayın ismi Saray-ı Âmire idi, yeni sarayın inşasın- dan sonra bu saray “Saray-ı Atik Âmire” adını almıştı. Edirne saraylarına da bu isimler verilmişti. Fatih’in Kurduğu Enderun-u Hümayun Mektebi: İlim, Fen, Terbiye Ocağı…   163 Evvelemirde şu noktayı belirtmek isteriz ki “Enderun Mektebi” kuru- luşundan itibaren ilim ve sanatın bütün şubelerini içine almış bulunması bakımından geçirdiği safahat tetkik edildiğinde devrinin Üniversitesinden başka birşey değildi. Bu münasebetle Tıb Fakültesi müstesna, Enderun Mektebini bu- günkü Üniversitemizin, Siyasal Bilgi ve Harp Okullarının ve hatta Gü- zel Sanatlar Akademisinin kuruluşunun başlangıcı olarak ele almamız icab eder. Enderun Mektebinin kuruluşundaki esas gaye, tam bir mutlakiyetle devlet işlerinin doğrudan doğruya hükümdar tarafından idare edilmesi bakımından tayinde isabeti sağlamak için yetişecek devlet adamlarının bizzat Padişahın kontrolünden geçirilerek istidat ve kabiliyetlerine göre mesleklere tâyini içindi. Enderun Mektebinin meslek itibarıyla bölümlerini tetkik ettiğimizde: İlmî sahada: Âlim, edip, şair müellif, devlet adamı yetişmek. Askerî sahada: Cündi, (süvari) ciridbaz (mızrak kullanmada meleke peyda etmek için bir nevi spordur) kemankeş (ok atmak) ve askerliğin bü- tün inceliklerini tâlim ederek öğrenmek. Sanat sahasında: Musiki, hat, tezhip, cild, terzilik, sırmakeşlik (sırma iş- lemeleri), yemek pişirmek, sofra kurmak, Spor sahasında: Tomak, kale oyunları ve pehlivanlık: Enderun Mektebine alınan Gılmanân-ı Hassa arasında okuyup yaz- makta istidadı görülmeyenlerde başka cevher aranırdı. Sanatkârdır, atıcıdır, güzel süvari ve iyi mızrak kullanır ve savaşta istenilen evsafta döğüşür, bunlar odaları zabitleri tarafından tetkik edilerek Kapu Ağa- sı marifetiyle hükümdara arzolunup alınan emir (irade) üzere Silâhtar bölüklerine ve sanat bölümlerine şakirt olarak yollanırdı. Ve bu suretle hiçbir öğrencinin hayatta muattal ve tenbel kalmasına meydan veril- mezdi. Enderun mektebi odaları: Yeni saray inşa edildiği zaman önce Enderun Mektebi odaları kurul- muştu. Şimdi ziyaret etmekte olduğumuz Topkapı Sarayı Müzesi’nin Ba- büssaade veyahut Ak Ağalar Kapısı’ndan içeri girdiğimizde etrafı revaklı dairelerle çevrelenmiş meydana geliriz ki, burası Enderun meydanıdır veyahut üçüncü seri, idi. Buraya Gılmanân-ı Hassa’dan ve hocalarından başka hiçbir kimse giremezdi. Burada gösterilen titizlik haremi hümayuna gösterilen sıkılığın aynı idi. Babüssaadenin sağ yanında sıra ile yukarıda bahsettiğimiz sarayın ileri gelenlerinden, Kapu Ağası, Hazinedarbaşı ve Kilârcıbaşı gibi âmirlerin dai- KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 164  releri ve ikinci dılında büyük oda2 meşkhane ve hazine-i hümayun3 dairele- ri ve üçüncü dıl’ında kilâr Hassa Hazine odası4 ve dördüncü dıl’ında ortaya doğru iç doğan oğlanları odası ve az ilerisinde Ağalar Camii5 ve Babüssaa- denin sol tarafında da küçük oda6 bulunmakta idi. Bu teşkilat için ayrıca bir de Enderun Hastahanesi kurulmuştu7 ve her odaya da birkaç dilsiz ve cüce alınmıştır.8 Nizam ve çalışma tarzları: Önce belirtmek lâzımdır ki, hangi şubeye mensup olursa olsun bütün odalarda9 okuyup yazmak ve sanat öğrenmek birinci maddeyi teşkil eder- di. Birinci oda Hazine odası idi: Hazine-i hümayunun korunması padişaha mahsus elbise ve kürklerin temizlenmesi ve gerektiğinde padişaha takdim etmek hizmetleri. İkinci oda Kilâr-ı Hassa odasıdır: Hükümdara mahsus murassâ yemek ve sofra takımlarının muhafazası, hükümdarın yemek işleriyle meşgul olması ve nadide Enderun yemeklerini öğrenip padişah istediğinde pişirip takdim etmesi işi verilmiştir. Küçük ve büyük odalar: Yalnız okuyup yazmakla meşgul olurlar, tören ve savaşlara iştirâk etmezlerdi. İç doğan oğlanları odası: Bu gılmanlar padişah ava çıktığında besledikleri doğan ve şahinleriyle iştirâk edip hizmetlerini görürlerdi. Bu odanın bir hususiyeti de diğer odalar gibi gılman adedi artıp eksilmez, daima kırk kişi olarak muhafaza edilirdi. Gördüğümüz bu odalardaki çalışmalar mesleklere göre değişmekle be- raber nizam ve âdetleri aynı idi. Sabah namazından yarım saat önce bütün Gılmanlar koğuş nöbetçile- ri tarafından birer birer uyandırılır, nizam halinde namaza hazırlanırlar. Ve ezan okunur okunmaz tabur halinde Ağalar Camiine gidilerek her oda kendilerine ayrılmış bölümlerinde oturup namazlarını kıldıktan sonra; 2 Büyük oda 1. Sultan Ahmet tarafından ıslâh edilmiş ve ayrıca seferli odası nâmıyla bir oda ihdas edilerek sarayda mevcut dilsiz cüce ve bütün sanatkârlarla iç mehter takımı bu odaya yerleştirilerek padişahın bütün çamaşırlarının hizmeti bu odaya verilmişti. 3 Burası Fatih Sultan Mehmed köşkü olup sonradan Hazine-i Humayun olmuştur. 4 Burası şimdi Topkapı Sarayı Müzesi Müdüriyet Dairesidir. 5 Şimdi işleme salonu olarak tanzim edilmiştir. 6 Fatih tarafından Enderunlu ağalar için yaptırılan bu camiye Küçük Oda Mescidi adı verilmiştir. Zamanla Ağalar Camii ismini almıştır. Şimdi Topkapı Sarayı yeni kütüphanesidir. 7 Sarayın birinci kapısı olan Babı Hümayundan girince sağ yanında Gülhane’ye giden saha üzerinde idi. Bu hastahanede her odanın ayrı dairesi vardı, hasta olan bir gılman hangi odadan ise hastahanedeki dairesi- ne yatırılırdı. 8 Dilsizler kulakları işitmediğinden divanda gizli yapılan toplantılarda kapıda yalnız bunlar bulunurdu. 9 Kuruluşunda oda adı verilmiş olan bu daireler bir nevi koğuş idi. Her birinin içi sütunlu ve tirvan denilen kenarı üst kattan ibaret olup yegâne konulan kısımlar zeminden 25 santimetre yükseklikte ve her tarafı hasırla döşeli idi. Fatih’in Kurduğu Enderun-u Hümayun Mektebi: İlim, Fen, Terbiye Ocağı…   165 yine tabur halinde odalarına dönerler, müderrisler, hocaları geldiğinde nö- betle Akağalar kapısından karşılayarak iki koluna girip kemali hürmetle odalarına getirilirler ve derslerini alırlardı. Akşamları ise bütün oda gılmanları yatsı namazından sonra sarayda lâlâ tabir edilen zabitleri tarafından günlük çalımaları kontrol edilerek ek- sik kalmış dersleri müzakere ile tamamlattırırlardı. Gılmanlar odalarında bulundukları zaman entari eteklerini yanlarına muntazam surette kaldırıp derli toplu dolaşırlar ve hiçbir suretle nizam ve intizama halel getirmezlerdi. Musiki günleri, meşkhanede çalışacak gılmanlar, diğer okuyan arkadaş- larının çalışmalarına mâni olmayacak şekilde sessizce çalışırlardı. Savaş vukuunda hükümdardan çıkan irade ile delikanlı çağında bulu- nan bütün gılmanlar âdeta birbirleriyle yarış edercesine hazırlanırlar, seferi hümayunda hükümdarla birlikte bulunurlar. Bir taraftan savaşa katılırlar, diğer taraftan kendi meslekleri icabı meselâ, hazineli elbise ve kürklerle ve kilerli ise yemek işleriyle meşgul olurlardı. Buraya kadar kısaca belirtmeye çalıştığımız Enderun Mektebi bu teş- kilât içinde yüzyıllar boyunca devlet ve millete bir hayli başarılı işler gör- müşlerdir. Ciltlere sığmayacak kadar zengin bir teşkilâta mâlik olan Enderun Mek- tebi tarihini böyle birkaç satıra sığdırmak mümkün değildir. Ancak fethe- dilen bu güzel şehrin beş yüzüncü fetih yılı münasebetiyle o büyük Hakan Fatih’in manevî huzurunda saygı ile eğilmeye vesile teşkil etmek içindir. Bu günümüz hepimize kutlu olsun, güzel İstanbul’umuzla birlikte bü- tün Türk ülkesinde mesut ve şanlı bir ömür sürelim. İtalyan ressam ve medalist Costanzo da Ferrara’nın tasarladığı 1481’de basılmış bronz sikke Fatih ve Adalet   169 Fatih ve Adalet Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Prof. Dr. Süheyl Ünver, “Fatih ve Adalet”, Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 5. Ü stad Yahya Kemal der ki: Türkler yalnız mekânı değil, zamanı da fethetmesini bilen bir millettir. Nitekim Rumeli’yi almış. Biz burada 7 asır oturacağız demiş ve kalmış, Mısır’da 400 sene kalacağız, demiş. Öyle olmuş. Macaristan’da 150 sene kalmayı kâfi gör- müş, o kadar kalmış. Fakat zamanı fethedemeyenler gittikleri yerde payidâr olamaz. İskender’in cihangir- liği, ancak hayatı müddetince devam etmiş, sonra yı- kılmıştır. O halde bunun sebebi nedir? Çünkü Türkler git- tikleri yere kendi medeniyet ve kültürlerinin başında adaleti götürüyor. Bunun sırrı âdil olabilmektir. Ada- letimiz payidâr olduğu müddetçe bu devam etmiştir. Bir Rum müellifi diyor ki: Birinci Sultan Murat Bey Edirne’yi muhasara ettiğinde mevsim yazdır ve üzümler de olmuştur. Şehirden ve civardaki bağlar- dan herkes Türkler geldi diye korkup kaçmışlardır. Fakat Edirne’yi almışız, herkese emniyet gelmiş ve halk da geri dönmüşlerdir. Bittabi bağları olanlar ora- ya koşmuş. Bakmışlar ki kütüklerde üzüm kalmamış, Türkler hepsini koparıp yemişler, lâkin ne görsünler? Her kütüğün dibinde paraları. Elbette bizden emin olarak sahipleri gelince paralarını alsınlar, hakları kalmasın demişler. Bu ne yüksek adalettir? Esasen bir memlekette adaletin baş şartı herkesin birbirine karşı âdil olmasıdır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığında yine aynı adalet önümüzde geliyor, her şeyden önce İstan- bul’a o yerleşiyor. İnsan hakları korunuyor. Bunun en Prof. Dr. A. Süheyl Ünver KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 170  büyük misali Hıristiyan reayaya dinî muhtariyet verilmesidir. Garplılar o devire ve en büyük şahsiyetlerine hücum ederlerken bunu düşünsünler. Medenî dünyada XX’nci asırda ne haksızlıklar yapıldığını durup görüyo- ruz. Bugünün milletlerarası münasebetlerde adalet olmaması bugünkü va- ziyetin ne kadar sakat ve devamsız olacağının bir ifadesidir. Ama XV’inci asırda bizde böyle değildir. O devrin adaletine bir misal verelim ve halkın ağzından bunu dinleyelim: Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alınca bir gün şehirde dolaşırken mah- zen gibi bir yerde bir inilti duyarlar. Adamları oraya gider, perişan vaziyette iki papaz ile karşılaşırlar. Hapsedilmeleri sebebini sorarlar. Papazlar der ki: “Biz imparator Kostantin’e müracaat ederek ‘Memleketin gerilemesine ve bu hale düşmemize sebep olan hep adaletsizliktir. Adaleti tesis et!’ dedik. O da kızdı, bizi hapsetti. Demek bu hale düştüler.” Bizimkiler papazlara “Artık buradan çıkın!”, dediklerinde, “Biz yerimizden memnunuz, adalet olmayan dünyada artık bizim işimiz yok, bizi rahat bırakın.” derler. Keyfiyeti Fatih’e haber verirler. “Onları huzuruma getirin!”, buyurur. Papazları temizlerler ve yanına getirirler. Fatih önce bunların böyle doğru konuştuklarından memnun olduğunu memleketi dolaşmalarını ve bir ada- letsizliğe rast gelirlerse derhal bildirmelerini söylerler. İki papaz yola düzülürler. Evvelâ Bursa’ya giderler. Ne yapalım diye dü- şünürken mahkemeye gidip dâva dinleyelim kararına varırlar. Mahkemeye varırlar. Şöyle bir dâva dinlerler. Bir davacı der ki efendim: “Bu adam bana bir at sattı. Fakat solugandır demedi. Sık sık hastalanıyordu. Bu cihetle alış- verişi bozmanız için size koştum. Fakat siz makamınızda yoktunuz, dön- düm, baktım at ölmüş. Ben şimdi hakkımı arıyorum.” Bunun için hâkim şu hükmü verir: “Beni yerimde bulsaydınız bu alışverişi bozacaktım. Fakat benim ye- rimde bulunmamam dolayısıyle adaleti hemen yerine getiremedim. At da öldü. Binaenaleyh kabahatli benim. Atın bedelini ben ödeyeceğim.” Hâkim kaç para ise verir, dâvayı halleder. İki papaz birbirine bakarak oradan çekilirler. Ne yapalım? İznik’e gidelim, derler. İznik’te de bir mahkemeye varırlar. Adamın birisi kendisine bir tarla sa- tanı şu sebepten dâva etmektedir: Der ki: “Efendim ben bu adamdan bir tarla satın aldım. Ekin için kazarken bir yerde bir define çıktı. Götürdüm verdim. Almadı. Bu benim hakkım değil. O da ‘Ben tarlanın üstünü değil altını da sattım, senindir’ dedi. Ben de ‘Sen- den tarla aldım, fakat altından çıkan defineyi alamam, senin hakkındır.’ dedim, bir türlü kabul etmedi. Ben de bu ihtilâfımızı halletmek için size geldim.” deyince hâkim hayretler içinde kalır ve şu kararı verir. “Öyle ise aranızda yarı yarıya taksim edin.” Tarlayı alan bu hükümden memnun değil. Zira tarlayı satanın bunu tamamen almamasından musta- Fatih ve Adalet   171 rip. Ama şeriatin hükmü böyledir diye boyun eğdi. Papazlar yine birbirlerine hayretle bakarlar. Nereye gitsek adalet böyle. Kâfi, daha ne diye dolaşalım. Gidip yeni padişahımıza haber verelim, deyip İstanbul’a varırlar ve huzura girip gördüklerini hikâye ederler. Nereye gittik ise hep adalet ile karşılaştık. Eğer memleketimiz hep böyle idare olunursa daima ilerlersiniz, derler. 1569. Şehnâmeci Seyyid Lokmân tarafından kaleme alınan Hünernâme kitabından Fatih Sultan Mehmed’in tahta çıkışını resmeden bir minyatür. Kitabın bilinen tek nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. Fatih Devrinde Türk Mimarîsi   173 Fatih Devrinde Türk Mimarîsi Yüksek Mühendis Ekrem Hakkı Ayverdi Ekrem Hakkı Ayverdi, “Fatih Devrinde Türk Mimarisi”, Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 5. Y edinci Hicrî, 13’üncü Milâdî asrın son senesinde teşekkül eden Osmanlı Türk devleti mimaride, mazideki bütün İslâm devletlerinden ayrı bir üslûp meydana getirmiştir. Malûm olduğu üzere, Suriye, Mısır, Mağrip, Endülüs’teki Arap ve Azerbaycan’da ve Anadolu’daki Türk Selçuk, İran’daki Fars ve Hin- distan’daki Gaznevî Türk mimarî tarzlarında camiler etrafı revaklarla çevrilmiş bir avludan ve kıble cihe- tinde sık direkli bir kapalı mahalden ibaret yayvan binalardı. Halbuki Osmanlılar, teşekküllerinden 30- 35 sene sonra toplu bir hacma sahip, yüksek gösteriş- li binalar yapmaya başlamışlar ve Bursa’da, İznik’te, Edirne’de, Anadolu ve Rumeli’nin birçok yerlerinde yepyeni bir zihniyet ve üslûpta camiler, medreseler, hanlar, hamamlar, saraylar inşa eylemişlerdir. Bu bi- nalarda tenasüp, zarafet, ihtişam esas olup tezyinat yalnız lüzumlu yerlere hasredilerek asgarî hadde in- dirilmiş, bina hiçbir zaman süs yükü haline sokulma- mıştır. İstanbul’un fethinden 17 sene evvel yapılan Edir- ne’deki üç şerefeli camiin kubbesi 24 küsur metredir; yanlarda da ufak kubbeler ve methal önünde etrafı kubbeli şadırvan avlusu vardır. Dört minaresinden en büyüğü 12 metrelik ahşap külâhıyla beraber 80 metre yükselir ve üç şerefeye birbirinden müstakil üç merdivenle çıkılır; birinden çıkan diğerindekini görmez. Delhi’deki Kutıbminar da yüksek olmakla beraber çok kalın gövdesinden dolayı Edirne minare- si güzellik ve sanat bakımından çok daha üstündür. Camiye 841’de (1437) başlanıp 851’de (1447) bitirilmiş- Ekrem Hakkı Ayverdi KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 174  tir. Üç şerefeli cami İstanbul alındıktan sonra yapılan camilere bir örnek ve mikyas olmuştur. İstanbul alınır alınmaz, Eyüb Sultan, Mahmutpaşa, Muratpaşa gibi bü- yücek camilerle beraber Müslümanların ihtiyacını temin için birçok küçük mescidlerin inşasına başlanmış ve otuz senelik Fatih devrinde 184 cami ve mescit inşa olunmuştur. Bu camilerden Mahmut ve Muratpaşa camileri Bursa ve Edirne’deki tipindedir. Fakat bunların en mühimi Fatih külliyesidir. 120 bin metre murabbaı bir saha işgal eden bu manzume yukarıda söylediğim üç şerefeli camii şeriften daha ehemmiyetli büyük bir cami etrafında 16 medrese, bir hastahane, bir muvakkithane ve kütüphane ile Fatih’in ve zevcesinin türbelerinden mü- rekkepti ve hepsi geniş avlularla birbirine merbut ve duvarlarla mahdut idi. Camiin asıl namaz kısmı 1179 Hicrî, 1765 Milâdi senesinde müthiş bir zelzele sonunda yıkıldığından yeniden yapılmıştır; tetkiklerim neticesinde eski kubbenin şimdiki kubbeden daha büyük olduğunu tesbit ettim. Şimdiki 19 olduğu halde eskisi 26 metre idi. Bu suretle cami Osmanlı Türk mimarisinin üç şerefeliden sonra ana eseri vas- fını kazanmaktadır. Sonradan yapılanlar hep ona uyarak ilerlemişler Şehzadeler, Süleymaniye, Selimiye, Sultanahmet camileri meydana gelmiştir. Camiin on beşinci asırdaki yapısından kalan şadırvan avlu- sunun kapısından içeriye bir bakışı, camiin eski inşasından bakiye tâk kapısını görmekteyiz. Medreselerin sekiz tanesi Üniversite, sekiz tanesi tâli (kolej) mahiyetin- de olup cem’an bin talebeyi barındırır ve iaşe ederdi. Tabhane ise İstanbul’a gelen seyyahları üç gün müddetle bedava iaşe ve ibadete ve binek hayvan- larına melce temin ederdi. İmaretten de şehir ahalisinin muhtaç olanlarına aş dağıtılırdı. Hastahanesinde devrin en mühim tabipleri, hastaları tedavi edelerdi. Bu bina zelzeleden yıkılmıştır. Hazret-i Fatih’in türbesine gelince: Türbe 1179 (1765) zelzelesinde yıkıl- dığından yeniden yapılmıştır. Bu kadar büyük bir padişahın türbesindeki tevazua hayret etmemek elden gelmez. Bina yeni olmakla beraber eskinin temelleri üzerine kurulduğundan ilk yapısı da aynı hacımda ve bu derece mahviyetkâr idi. Camiin mihrabı cihetinde ufak ve iddiasız bir binacık ol- makla beraber bütün Türklerin hürmetle tavaf ettikleri bir ziyaretgâhtır. Zevcesinin türbesi bundan da basittir. Bir sadrazamın yaptırdığı orta büyüklükteki Davutpaşa Camii, bir vezi- rin yapısı olmakla beraber 18 metrelik kubbesi vardır. Gayet mütenasip ve muhteşem görünüştedir. Fatih devrinin camileri serisi İstanbul’a münhasır olmayıp birçok yerler- de de çok güzel numuneler yapılmıştı. Fatih Devrinde Türk Mimarîsi   175 KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 176  Bunlardan biri Orta Anadolu’daki Afyonkarahisarı şehrinde sadrâzam Gedik Ahmet Paşa’nın yaptırdığı camidir. Hepsi gibi bu camilerdeki sade- lik ve vekar içinde ihtişam, dünyanın pek az mimarî üslûbuna nasib ola- bilmiştir. Cümlesi süs ve gösteriş ihtiyacından muarra hakikî ve saf sanat unsuruna maliktir. Yirminci asır bu nisbet esasına erişmeyi nazarî olarak aradığı halde fiilen bulamamıştır. Afyon’daki camiin helezonî minaresi; helezonun hatvelerinden (pas) bi- risi taş, birisi lâcivert çinilidir ve emsalsiz bir güzellik taşır. Otuz senelik Fatih devrinde Türkiye’de üç yüzden fazla cami yapılmıştır. Camilerden başka İstanbul’un mühim âbidelerinden biri Topkapı Sarayı- dır. Marmara Denizi, Boğaziçi ve Haliç’in birleştiği müstesna mevkide 700 bin metre murabbaı bir saha üzerine yapılan bu saray Marmara’dan Haliç’e kadar olan berzahı kapatan burçlarla tahkim edilmiş, bir sur da- hilinde beş geniş avlu üzerine taksim edilmiştir. Asırlar boyunca pek çok tâdil ve ilâveler görerek epey değişmekle beraber sarayın ve en gü- zel daire ve köşklerinden birçoğu Fatih zamanından kalmadır. Burada avlular içiçe olup birincisi fırın, inşaat malzemesi, hasırcılar, sakalar ve saire gibi hizmet erbabına tahsis edilmiş, bir duvarla ayrılan ikinci avlu ise devletin resmî merasimine hasrolunmuştu. Üçüncü avlu padişahın nefsine, dördüncü ve beşinci, bahçe, bostan ve oyunlara mahsustu. İkinci avlu üstünde mutfaklar, kubbe altı (vezirlerin içtima mahalli) has ahır, baltacılar koğuşu vardır. Üçüncüde ise padişahın hizmetine bakan Enderunlular ikamet ederdi; padişahın, erkânı ve süferayı kabul ettiği arz odası (taht salonu) da bu üçüncü avlunun methali karşısında idi; bu ufak binada bütün dünyanın elçileri asırlarca yer öpmeye mecbur ol- muşlardır. Üçüncü avlunun köşesinde Fatih’in köşkü vardır. Bu köşkün eyvanının revaklarından Boğaziçi’ni kucaklayan emsalsiz manzara görülmektedir. Köşk kubbeli ve müzeyyen içiçe odalardan ve bir hamamdan mürekkeptir ve tamamen kesme taştan yapılmıştır. Sarayın mühim binalarından biri de Çinili Köşktür. Taksimatı Afyon’da- ki Gedik Ahmet Paşa Camii’ne pek benzeyen bu köşk, isminden de anla- şılacağı üzere, çinilerle müzeyyendir. Cephesinde ve iç salonlarında müte- nevvi güzel çiniler vardır ve içeridekiler ekseriyetle altın yaldızlıdır ki bu teknik ile çini imâli yalnız o devre mahsustur. Renkler lâcivert, firûze, beyaz, sarı ve portakal rengidir ve sülüs yazının içinde ikinci bir kûfî manzume bulunmaktadır. Gerek kitabe, gerek manzu- me Farisî diliyledir. Köşkün tarihi 877’dir (1472). Maalesef son asırda sarayın burun tarafından geçirilen demiryolu, sara- yı budamış ve sahildeki emsalsiz köşkler meyanında İncili ve Alay köşkleri de yıkılmıştır. Fatih, saraydan maada İstanbul’da mühim su tesisleri, kışla- Fatih Devrinde Türk Mimarîsi   177 lar, hamamlar, imaretler yaptırmış ve büyük Kapalıçarşı’yı tesis eylemiştir. Çarşı, yollarının üstü tonozlarla ve kurşunla örtülüdür ve içindeki zama- nın bankası vazifesini gören iki bedesten ve üç bin dükkân mevcut bulun- makta ve âdeta küçük bir şehir teşkil etmektedir. 4-5 asır bu çarşı İstanbul’un en mühim ticaret merkezini teşkil etmiş, dünyanın her tarafından gelen en kıymetli metalar, kumaşlar, altın, gümüş, mücevherat, silâhlar burada alınıp satılmıştır. Bedestenlerinde ise hudut- suz büyük servetler en ufak bir tehlikeye maruz kalmadan saklanmıştır. Fatih’in İstanbul’da yaptırdığı âbidevî binalardan birisi de Rumelihisa- rı’dır. Fetihten bir sene evvel dört ay gibi kısa bir müddette ikmal olunan bu kale, Boğaziçi’nin bir ziynetidir. Fatih devrinin inşa bilânçosu yakın bir takribiyle şöyledir: 310-350 cami, 60’ar medrese ve hamam, 30 kadar han ve bedesten ve 300 kadar muhtelif cins büyük binalar. Bütün bu izahatımızda tekrar ettiğimiz gibi Fatih devri Osmanlı mima- risinin inkişaf devrinin mebdei olmuş ve bütün yeni hamleler o devirde ya- pılan binalar esas tutularak yapılmıştır. Ana binası olan Fatih Camii yıkıldı- ğı için benim yaptığım tetkiklere gelinceye kadar karanlıkta kalan bu ekol yüz elli senelik mazisinin vazettiği usul ve nisbetlere son ve kat’î şekiller vererek “klâsik” bir hale sokmuştur. Osmanlılar daha evvel Şarktaki millet- taşları ve dindaşlarının tarzlarından müstakil bir üslûp tutturmuşlardı ve denebilir ki hiçbir milletin, ümmetin bir kolu Osmanlılar kadar müstakil ve nevi şahsına münhasır bir üslûp tutturamamıştır. Araplar, Mağrib’de ve Suriye’de Hıristiyan binaların planlarına uymakla işe başlamışlar ve onlara çok yakın teşkilâtta binalar yapmaya asırlarla devam etmişlerdir. Arapların da müşterek oldukları Şark motiflerinden doğma tezyinat ise esası boğa- cak bir raddeye varmıştı. Azerbaycan, Semerkand, Horasan, İran ve Pakis- tan ve Hindistan’daki Lori ve büyük Türk İmparatorluğu mimarileri de bir- birine pek yakın karakterde idi. Türk Selçuk İmparatorluğu’nun muhteşem binaları da tezyinat hususunda ibzale kaçarak heyeti umumiyeyi ikinci plana atmışlardı. Türklerin Osmanlı kolu bunlardan ayrılmakla beraber fethettikleri Bi- zans İmparatorluğu’nun mimarisine de boyun eğmediler; şüphesiz ki hem şarktan hem Bizans’tan güzel cihetleri alıp kendi şahsiyetlerinde temsil ile istifade ettiler; fakat Bizans’ın karışık ve ayrı ayrı ve âdeta müstakil bölüm- lerinden mürekkep mekânları yerine büyük birliğe sahip, her noktası heye- ti umumiyeye aynı kuvvetle merbut ve hepsi birden bir (tek) hüviyet arze- den “vahdet” mimarisi yolunu tuttular. Bizans harici görünüş hususunda hiç muvaffakiyet göstermemişken, Türkler, ziyaretçiye binanın estetik güzelliğini, yaklaşılan her adımda daha ziyade erdiren, tenasüp ve vekarlı binalar yaptılar. Bizans’ta da Şarkta olduğu gibi dahilî tezyinatın ifratı vardı ve binalar bu vasıta ile güzel gösterilmek istenmekte idi. Türkler yaptıkları KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 178  mütenasip “bünye” mimarisiyle tezyinata muhtaç değildirler. Binalarında örtmeye mecbur oldukları kusur, güzel gösterme zaruretini duydukları un- sur yoktu; bina kendinden güzeldi. Bu sebepledir ki tezyinatı medhaller, camilerde minberler, mihraplar gibi hususî yerlere hasrettiler ve bu tez- yinatı da her türlü fıtrattan, mübalâğadan âzade yaptılar. Büyük satıhları inşa malzemeleriyle olduğu gibi mer’î kaldı, kuvvetini, azametini gösteren ayaklar, duvarlar bütün azametleriyle görünüyordu. Teknik hususunda Şarkta ve Bizans’ta daha ziyade tuğla kullanıldığı halde Osmanlı Türkleri imkân buldukları yerlerde daima kesme taş kullan- dılar. Yalnız Bursa gibi yakında inşaat taşı bulamadıkları yerlerde cepheler- de bir miktar tuğla kullanmaya mecbur oldular. Edirne ve İstanbul eserleri kâmilen kesme taştan yapılmıştır. İşte, altı asır müddetle mübalâğadan, azamet ve iddiadan âri şaheserler yaratan bu müstakil mimarinin ilk oluş devri 580-886 Hicrî, 1451-1481 Milâ- di seneleri arasındaki otuz senelik Fatih asrında vâki olmuştur. Fatih Âlimlerle Beraber İstanbul’un Fethinde   179 F atih’in genç yaşındaki muhik ve yerinde teşebbü- süyle İstanbul’un alınması çok feyizli şu neticeleri vermiştir: 1. Eski devri kapatmış, yeni bir devre açmıştır. 2. İstanbul’u alınca hemen tedrisatı başlatmıştır. 3. Şehrimiz garpta bile o tarihte emsali olmayan müstakil bir Üniversiteye kavuşmuştur. 4. İstanbul şehrini, derhal bir Müslüman Türk şeh- ri yapmıştır. 5. İstanbul’un Türkleşmesinde ve imârında herkes fetih mücahitleri gibi çalışmıştır. 6. İstanbul, âlim ve mütefekkirlerin ve bütün sanat adamlarının yuvası olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, âlimleri, devlet otoritesine geçenlerin fevkinde sayıyordu. O kadar ki sadrâzamı bile yanında oturamaz ve ancak ayakta durabilirken başına sarığını saran ve cübbesini giyen her âlim, hu- zurunda oturabilirdi. Âlimlere itimadı pek fazla idi. Onları çok sever, sayar ve hatta her hususta reylerini doğru izhar etmelerine imkân verirdi. Bu cihetle on- lar bu fikir serbestisi içinde çok müreffeh bir hayat sürdüler. Fatih’in âlimlere o kadar itimadı vardı ki, her vakit- ki gibi İstanbul fethinde de en güzide âlimler yanında bulunmuş ve harp meclislerinde onların fikirlerinden istifade etmiştir. Bu Fatih’in o tarihlerde bulunduğu 22,5 yaşlarında bile olgunluğunu göstermiş ve herke- sin olduğu gibi bilhassa âlimlerin harp ve safhaları Fatih Âlimlerle Beraber İstanbul’un Fethinde Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Prof. Dr. Süheyl Ünver, “Fatih Âlimlerle Beraber İstanbul’un Fethinde”, Yeni Sabah 500. Yıl İlavesi, 29 Mayıs 1953, s. 6. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 180  hakkında fikirlerinden faydalanmayı asla ihmal etmemiştir. Âlimleri onun zamanında mu- hakkak ki siyasete karışmazdı, fakat devlet idaresi hakkında fikirleri soru- lurdu. Bu hususta en çok reyini izhar edenlerden hocası Molla Gürânî’yi vezir yapmak ister, lâkin o itiraz eder ve der ki: “Senin kapında gözüne girmek ve vezir olmak için çalışan gençler var, onlara takaddüm ederek terfilerine mâni olmak ve yerlerini almak iste- mem.” Zannederim ki Fatih bu kadar fe- ragatle düşünen ve hiçbir mevki ve para hırsı gütmeyen âlimleri bu cihet- le çok sever ve daima mütalâaların- dan istifade ederek onların memle- ketimizin doğru söyleyen çok yüksek liyakatli güzideler sınıfını teşkil etme- lerini ister ve her türlü tenkidlerine bile sonsuz bir tahammül gösterirdi. Garpta Fatih düşmanlığı an’anevî bir hal almıştır. Etrafını bu kadar dürüst ve fazıl bir zümrenin almış bulunma- sı, Fatih’in asla uygunsuz hareketler yapmadığının da güzel bir tezahürü- dür. İstanbul fethinin Ni’mel-Emiri Fa- tihtir. Ni’mel-Ceyş pâyesini alanların ise haddü hesabı yoktur. Bu sırada İstanbul semtlerine ve mahallelerine eserleriyle isimleri verilen Molla Hüs- rev, Molla Gürânî, Molla Zeyrek, Ak- şemseddin, Molla Ali Tûsi (müderris) hem Ni’mel-Ceyşden, hem muha- sara esnasında Fatih’in harp meclisi âzasından ve hem de fethi müteakip hayır eserleri ve tedrisatıyla hizmet eden en güzîde insanlardandır. Fatih Nasıl Okudu?   181 Fatih Nasıl Okudu? Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Prof. Dr. Süheyl Ünver, “Fatih Nasıl Okudu”, Yeni İstiklal, Sayı: 37, 30 Ağustos 1961, s. 8. M ehmet Çelebi çocukken, oynamayı çok seviyor- du. Fakat okumada arzusu azdı. Hocaları da onu pek tazyik edemiyorlardı. Ne de olsa bir padişah oğlu idi. Fakat babası bundan endişe duyuyordu. Bir sene, devrinin âlimlerinden olup Bursa’da pek meşhur olan ve pek çok kıymetli talebe yetişti- ren Molla Yegân (Mehmet bin Armağan) Hacca gitti. Dönüşte Mısır’a uğradı, orada Mısırlı âlimlerle tema- sa geçti. Aralarına bizden biri katılmıştı. İsmi Molla Gürânî olan bu genç Türk âlimini pek beğendi ve onu Türkiye’ye getirmek istedi. Muvaffakiyetle birlikte yola çıktılar. Bursa’ya geldiler. Sultan II. Murad Bursa sarayında Molla Yegân’ı kabul etti. Mutad üzerine “Bana Hacdan ne getir- din?” diye sorunca, dışarıda bekleyen genç mollayı içeri aldı ve bu mükemmel ve bizden olan âlimi size hediye getirdim dedi. Sultan Murad genç molladan pek memnun oldu ve onu derhal okumakta gayret göstermeyen oğlu Mehmet Çelebi’ye hoca tâyin etti. Kendisini Mani- sa’ya yolladılar. Rivayete göre Mehmet Çelebi’nin yanına bir sopa ile girdi. Yavrucak, “Bu ne olacak, neye bunu getirdi- niz?” Öyle pek de yumuşak olmayan bu hoca o âna mahsus bir sertlikle: “Eğer okumamakta ısrar ederseniz padişah baba- nızın emriyle bununla sizi te’dibe memurum!” bu- Prof. Dr. A. Süheyl Ünver KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 182  yurdu. Ağızlarda bu sopa ile, Mehmet Çele- bi’nin okumadıkça döğüldüğü rivayet- leri dolaşmış ise de biz bunu kabul et- miyoruz. Esasen o zamanda kafasının inkişafı başladığından tecrübeye bile lüzum görülmediği kanaatindeyim. Zira Fatih ruhen büyük bir insan ola- rak doğmuştur. Ona okuması için vu- rulmamıştır bile. Zira artık derslerini anlayacak ve sevecek bir dereceye gel- miştir. Yalnız bu sert hocanın sıkı ve ihmale müsait olmayan tesiriyle oku- maya başladı. Bunu babasına sevinçle bildirdiler ve Mehmet Çelebi hem bü- yüyor ve hem de okumakta ilerliyordu. Molla Gürânî’den ders okurken ay- rıca Molla Hüsrev’e de ders verdirdiler. Lâkin bu arada babası tahttan çekildi, Mehmet çelebi de 14 yaşına basmıştı, onu payitaht olan Edirne’ye getirip pa- dişah ilân ettiler. Molla Hüsrev de ya- nında idi, bir taraftan da derslerine de- vam ediyordu. Rumeli’nde işler karıştı, Haçlılar Edirne’ye kadar geldiler, ba- basını tekrar kendisi yerine davet etti. O tahta gelip oturdu ve düşmana Var- na’da ağır bir darbe indirdi. Mehmet Çelebi de kendisini bırakmayan hocası Molla Hüsrev ile Manisa’ya döndü. Bu devre çok hayırlı oldu. Fatih 20,5 yaşında ikinci defa padişah oluncaya kadar Manisa’da yine bu hocaları ve onlara katılan Molla İbn Temcid, Mol- la Hayreddin ve diğerlerinden muhte- lif ilim mevzularında dersleriyle gayet mükemmel ve tam bir âlim olarak yetiştirildi. Artık o Manisa’da bir nevi devlet idaresi mümaresesi gibi padi- şah babasının mümessilik vazifesini yaparken hocalarıyla, kütüphanesiy- le ve ilmî toplantılarda bulunmaktan zevk duyan bir âlim olmuş ve hele Arapça ve Farsçayı öğrenmiştir. Ona SAYFA : fc • » <♦> • » ? ^ ^ T A R İ H v 1 Fatih Okudu M EHMET Çelebi çocuk­ ken, oynamağı çok sevi­ yordu, fakat okumada ar zusn azdı. Hocaları da onu pek tazyik edemiyorlardı. Ne d>e ol­ sa bir padişah oğlu idi. Fakat babası bundan endişe duyuyor du. BİT sene, devrinin âlimler in­ ci en olup Bursada pek meşhur elan ve pek çok kıymetli tale­ be yetiştiren Molla Yegân (Mehmet bin Armağan) Hacca gitti. Dönüşte Mısır’a uğradı, orada Mısırlı âlimlerle temasa geçti. Aralarına bizden biri ka­ tılmıştı. îsmi Molla Gürânî o- lan bu genç Türk âlimini pek beğendi ve onu Türkiyeye ge­ tirmek istedi. Muvaffakiyetle birlikte yola çıktılar. Bursaya geldiler. II. inci Sultan Murad Bur­ sa sarayında Molla Yeğân’ı ka­ bul etti. Mutad üzerine, bana Hacdan ne getirdin? diye sorun ca dışarda bekliyen genç mol­ layı içeri aldı ve bu mükemmel ve bizden olan âlimi size he­ diye getirdim dedi. Sultan Murad genç molladan pek memnun oldu ve onu der­ hal okumakta gayret göstermi- yen oğlu Mehmet Çelebiye ho­ ca tâyin etti. Kendisini Mani- saya yolladılar. Rivayete göre Mehmet Çele­ binin yanına bir sopa île girdi. Yavrucak bu ne olacak, neye bunu getirdiniz, öyle pek do yumuşak olmıyan bu hoca o âna mahsus bir sertlikle: — Eğer okumamakta ısrar 'fi­ ci erseniz padişah babanızın em­ riyle bununla sizi te’dibe me­ murum, buyurdu. Ağızlarda bu sopa ile, Meh­ met Çelebinin okumadıkça dö- ğüldüğü rivayetleri dolaşmış i- se de biz bunu kabul etmiyo­ ruz. Esasen o zamanda kafası­ nı® inkişafı başladığından tec­ rübeye bile lüzum görülmedi­ ği kanaatindeyim. Zira Fatih ruhen büyük bir insan olarak doğmuştur. Ona okuması için vurulmamıştır bile. Zira artık derslerini anlıyacak ve sevecek bir dereceye gelmiştir. Yalnız bu sert hocanın sıkı ve ihmale müsait olmıyan tesiriyle oku­ mağa başladı. .Bunu babasına sevinçle bildirdiler ve Mehmet Çelebi hem büyüyor ve hem de okumakta ilerliyordu. Molla Gürâni’den ders okur ken ayrıca Molla Hüsrev’e de dersverdirdiler. Lâkin bu ara­ da babası tahttan çekildi, Meh­ met Çelebi de 14 yaşına bas­ mıştı, onu pâyitaht olan Edir- neye getirip padişah ilân etti­ ler. Molla Hüsrev de yamnda İdi, bir taraftan da derslerine devam ediyordu. Rumelinde iş ler karıştı, Haçlılar Edirneye kadar geldiler, babasını tekrar kendisi yerine dâvet etti. O tahta gelip oturdu ve düşma­ na Varnada ağır bir darbe in­ dirdi. Mehmet Çelebi de kendi­ sini bırakmıyan hocası Molla Hüsrev ile Manisaya döndü. Bu devre çok hayırlı oldu. Fetih 20,5 yaşında ikinci defa padişah oluncaya kadar Mani- sada yine bu hocaları ve onla­ ra katılan Molla lbn Temcid, Molla Hayreddin ve diğerlerin­ den muhtelif ilim mevzularında dersleriyle gayet mükemmel tam bir âlim olarak yetiş- Na s ı l Prof. Dr. Süheyl ÜNVER tirildi. Artık e Manisada bir nevi devlet idaresi mümaresesi gibi padişah babasının mümes­ sillik vazifesini yaparken hoea- lariyle, kütüphanesiyle ve İlmî toplantılarda bulunmaktan zevk duyan bir âlim olmuş ve hele Arapça ve Farsçayı iyi öğrenmiştir. Ona edebiyat ders leri de vermişlerdir. Zamanı­ nın bilhassa çok güzel mısra ve beyitleriyle süslü manzu­ meler yazan bir ince ve has­ sas ruhlu şairi de olmuştu. Şi­ irlerinde Avni mahlasını kul»; lanın ıştır. Mehmet Çelebinin bir çok dillere vakıf olduğu söylenir. Şehzade iken rehine olarak sa­ rayda bulunan bazı kra bade­ lerin dillerinden onlarla konuş­ mada ve hattâ oynaşmadadır. Bazı dillerden tek kelimeler ve cümleler konuşmuş alabilir. Fa kat bu onun Sırpça, Yunanca ve hattâ söylendiği gibi Lâtin­ ce bildiği mânâsım verdire- mez. Bunu biraz da efsanevî farzediyoruz. Sarayda o zama­ nın icabeden dillerini bilen ba­ zı kâtipler vardı, esasen bu dil­ lerde konuşmağa ve bunları öğrenmeğe de mecburiyeti yok­ tu. Çocukluğunda güçlükle oku­ mağa başladığı malûm olan Fatihin zamanının sayılı âlim­ lerinden olduğu ve İlmî her mevzuu takip edebildiğini, on­ ların huzurunda mübahasele- rinden zevk duyduğunu, ılmî tecessüs saikasiyle pek çok şey ler öğrendiğini ve mısraları «- rasmda Bursalı Kadızâdei Rû- ınîden sonra m üs bet ilimlerle hemen ilk iştigal edenlerden bi ri olduğu ve hattâ kurduğu o muazzam 16 Kollejli Külliye (Üniversite) nin tedris progra­ mına fennî ilimlerden hesap, hendese ve heyeti koyduğunu öğreniyoruz kİ onun tamamen i-mî mantaliteye sahip olduğu­ nu bize bildirmektedir. FatÜh daha çocuk yaşta iken bile me­ rakı olan ilmî çalışmayı bii» tün hayatı müddetince devam ettirmiş, tenezzühlerinde, seya üstlerinde ve hattâ harp sefer­ lerinde bile yegâne eğlencesi­ nin beraberinde götürdüğü â- limlerle ilmî musahabelerde bu lunması idi diyebiliriz. O ço­ cuk yaşta bile büyük ve ileri görüşlü ve düşüncesi mükem­ mel bir insandı. Unutmamalı ki İstanbul fethinde Ni'mel e- mîr (hem hükümdar ve hem baş kumandan) iken henüz 22,5 yaşında idi. Osmanlı Tarihind insanların hizmetlerini tak bar ve haysiyetini korumaya edilirdi. Öyle ki, hizmet ve v raba ve yarana pay etmek b almak bakımından o makamın ceye tartılır, değerlendirilirdi. nun sayısız örneklerinden bir yoruz. Piyale Paşanın, gençliğ vaffakiyet gösterdiğinden bah zirliğe yükseltilmesi teklif olu lik payesi verileli henüz iki s lik verilirse tiz olumuş olur. nezzülüne sebep olur.» diyere Gevher Hatunu Piyale'ye terv fatlandırın ışiı. ^ 1 Sönmez Neş. ve Mat. A. Şt. adına İmtiyaz sahibi ve Yazı İşleri Md : SAYI 37 Mehmed Şevke! E y g i • İdarehane Adresi: Şerefefeııdi Sok. 13 Cagaloğlu • İst. YIL: 1 30 Ağustos 1961 İs t ik l â l İdarehane : Tel: 22 84 M H A F T A L I K S I Y A S I T A R A F S I Z G A Z E T E SAYISI: 50 KURUŞ Fatih Nasıl Okudu?   183 edebiyat dersleri de vermişlerdir. Zamanının bilhassa çok güzel mısra ve beyitleriyle süslü manzumeler yazan bir ince ve hassas ruhlu şairi de ol- muştu. Şiirlerinde Avnî mahlasını kullanmıştır. Mehmet Çelebi’nin bir çok dillere vâkıf olduğu söylenir. Şehzade iken rehine olarak sarayda bulunan bazı kralzadelerin dillerinden onlarla ko- nuşmada ve hattâ oynaşmadadır. Bazı dillerden tek kelimeler ve cümleler konuşmuş olabilir. Fakat bu onun Sırpça, Yunanca ve hatta söylendiği gibi Lâtince bildiği mânâsını verdiremez. Bunu biraz da efsanevî farzediyoruz. Sarayda o zamanın icabeden dillerini bilen bazı kâtipler vardı, esasen bu dillerde konuşmaya ve bunları öğrenmeye de mecburiyeti yoktu. Çocukluğunda güçlükle okumaya başladığı malûm olan Fatih’in zama- nının sayılı âlimlerinden olduğu ve ilmî her mevzuu takip edebildiğini, on- ların huzurunda mübahaselerinden zevk duyduğunu, ilmî tecessüs saika- sıyla pek çok şeyler öğrendiğini ve mısraları arasında Bursalı Kadızâde-i Rûmî’den sonra müsbet ilimlerle hemen ilk iştigal edenlerden biri olduğu ve hattâ kurduğu o muazzam 16 Kolejli Külliye’nin (Üniversite) tedris prog- ramına fennî ilimlerden hesap, hendese ve heyeti koyduğunu öğreniyoruz ki onun tamamen ilmî mantaliteye sahip olduğunu bize bildirmektedir. Fatih daha çocuk yaşta iken bile merakı olan ilmî çalışmayı bütün hayatı müddetince devam ettirmiş, tenezzühlerinde, seyahatlerinde ve hatta harp seferlerinde bile yegâne eğlencenin beraberinde götürdüğü âlimlerle ilmî musahabelerde bulunması idi diyebiliriz. O çocuk yaşta bile büyük ve ile- ri görüşlü ve düşüncesi mükemmel bir insandı. Unutulmamalı ki İstanbul fethinde “Ni’me’l-emîr” (hem hükümdar ve hem baş kumandan) iken he- nüz 22,5 yaşında idi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 184  Fatih’in Büyük Mirası   185 Fatih’in Büyük Mirası Nurettin Topçu Nurettin Topçu, “Fatih’in Büyük Mirası”, Yeni İstiklal, Sayı: 77, 6 Haziran 1962, ss. 1-2; Sayı: 78, 13 Haziran 1962, s. 2; Sayı: 79, 20 Haziran 1962, s. 2; Sayı: 80, 27 Haziran 1962, s. 2. B üyük atamız Fatih’in bize bıraktığı mirası Kos- tantiniye’nin fethinden ibaret görmek onu anla- mamaktır. Roma’nın varisi olan Bizans İmparatorlu- ğunun dünya haritasından silinerek cihan tarihinde yeni bir devrin, Peygamberin duasına mazhar olmuş bir kılıçla açıldığını düşünmek de bu mirasın bütün servetini ihtiva etmez. Çaldıran kahramanıyla, Plev- ne Gazisini, Mehmed Âkif’le, Hüseyin Avni’leri de içerisine alan bu muhteşem miras, Türk milliyetçi- liğidir. Milliyetçiliğimizin doğuşunu yirminci asrın kapılarına veya daha yakın zamanlara getirenler, ec- dadı da, tarihimizi de, milletimizi de bilmeyenlerdir. Bunlar Fatih’in torunları değildir; içimize karışan ya- bancılardır. Daha Osman Bey’den başlayarak Kayı Oğulları, Anadolu’da millî birlik meydana getirmenin idrak ve iradesine sahip oldular. Ve bu dava uğrunda asır- larca sürekli başarı gösteren kahramanlar yetiştirdi- ler. Ankara Kalesi önünde bir millet ruhundan ateş alan bir Yıldırım’ın elinde kırılan kılıçla, bu toprak- lara milliyetçiliğin tohumlarını serpmişlerdi. Beş- yüz sene sonra Çanakkale’nin toprağına gömülen gövdelerden göklere yükselen iman milliyetçiliğimi- zin mi’râcı oldu. İstiklâl Savaşını başaran sadece bu imandır. Anadolu’da etrafına hâkim büyük bir Müs- lüman-Türk devleti kurma iradesi ilk olarak Yıldı- rım’ın kalbinde yer almıştı. Bu davayı Fatih Sultan Mehmed Han başardı. Milliyetçiliğimizin bayrağı Fatih tarafından Aya- sofya’ya çekildi. Yavuz aynı mabette hilafeti teslim Nurettin Topçu 15. yüzyıl, Fatih Sultan Mehmed’in çok az bilinen portre çizimi. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 186  alırken Büyük Muhammed’in davasının hizmetkârı olacağını haykırarak bu davanın ruhuna İslâm’ın mukaddes kanını karıştırdı. Toprağına, ha- vasına İslâm’ın ruhu sinen Anadolu’da Osman Oğullarının kurduğu ve altı yüz sene onların eliyle gelişen büyük devletimizin yaşattığı ideal işte böyle bir milliyetçilikti. Başından sonuna kadar milliyetçilik davasına sadık ka- lan, Türkleştirme ve İslâmlaştırma siyasetini ön planda tutan bu devletin yıkılışını milliyetçiliğimizin başlangıcı sayanlar, bizden olmayanlarla, bizi bilemeyenlerdir. İslâmın ruhundan tiksinenler, son asırlarda Müslüman- lığın mümessillerindeki zaaftan kuvvet alarak, tarihin çağları içerisinde gelişen gerçek milliyetçiliğimizi red ve inkâr ederek, iptidai kabile ruhu- nun hayatında milliyetçilik tohumları ve totem kültüründe ruh kaynakları aradılar. Elbette netice hüsran olacaktı. Vatandan uzaklarda vatan aramak, vücuttan uzaklarda ruh aramak gibi bir vehimdi. Bugün bu vehimden kur- tulan nesiller, milliyetçiliğimizin pren- siplerini yani dayandığı temelleri uzak- larda aramasınlar. Onu Fatih’in büyük mirasında bütünüyle hazırlanmış bu- luyoruz. Fatih’in ecdadından ilim ve ilham alarak hazırladığı milliyetçilik davası, onun toprak yani vatan, din ve devlet anlayışında gayesine tecelli eden ve insan anlayışında gayesine eren, to- runları tarafından akıtılan kanlar ve yapılan manevî cihadlarla, bu mukad- des dava, cihan tarihinde eşi bulunmaz bir ruh yapısına dayanan muhteşem bir manevî mimarînin temellerine da- yanmaktadır. Bu temel fikirleri gözden geçirelim: Fatih ve torunları Anadolu’yu ana- vatan yaparak kurdukları imparatorlu- ğun topraklarını tımar, zeamet ve has sistemiyle merkeze bağlayarak idare ettiler. Devletin kuruluşu, Anadolu Beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla tamamlandı. Devlet tam mânasıyla bir Anadolu Türk devleti oldu. Sonra bu devlet, millî hudutlarının dışında İmparatorluk topraklarına taştı. Vaktiyle Anadolu’da Türk istilâsının başladığı onbirinci yüzyılda Alpars- lan’ın veziri Nizamülmülk tarafından yapılan toprak reformu, yani Anado- lu toprağının eşit olarak bölünüp dağıtılması hadisesi, Kanunî Süleyman zamanında geniş ölçüde İmparatorluk toprakları üzerinde tekrarlandı. Yirminci asırda hakkıyla ve hukukî değerleri içinde yapılmasına gücümüz yetmeyen inkılâbı onlar kendi asırlarında yaptılar. Bunu, ferdî hırsları orta- dan kaldıran bir cemiyetçiliğin tezahürü olarak, milliyetçilik hareketi diye kaydetmeliyiz. Bu anlaşıya temel olan ana fikirleri belirtelim: Toprak dev- r SAYI 77 İSTİKLAL v _ J C ağalo ğlu Şeref ef. sok. No. 1.1 — İ S T A N B U L SİYASETTE İKTİSATTA KÜLTÜRDE RUHTA... r Haziran 1962 FİYATI 50 KURUŞ V_ Nurettin TOPÇU — I — B ÜYÜK atamız Fatih’in bize bıraktığı mirası Kostaııtiniye’- niıı fethinden ibaret görmek onu anlamamaktır. Roma’nın varisi olan Bizans imparatorluğunun dünya haritasından silinerek cihan tarihinde yeni bir devrin, Peygamberin duası­ na mazhar olmuş bir kılıçla açıldığını düşünmek de bu mirasın biitiin servetini ihtiva etmez. Çaldıran kahramanıyla, Plevne Ga­ zisini, Melımcıl Akif’le, Hüseyin Avni’lerj de içerisine alan bu muhteşem miras, Türk milliyetçiliğidir. Milliyetçiliğimizin do ğaşuau yirminci asrın kapılarına veya daha yakın zamanlara ge­ tirenler, ecdadı da, talihimizi de, milletimizi de bilmeyenlerdir. Kıtıılar Fatih'in torunları değildir; içimize karışan yabancılar­ dır. Daha Osman Bey’deıı haşlıyarak Kayı Oğulları, Anadolu’da milli birlik nıe.vdaua getirmenin idrak ve iradesine sahip oldu- ? lar. Ve bıı dâva uğrunda asırlarca sürekli başarı gösteren kah­ ramanlar yetiştirdiler. Ankara Kalesi önünde bir millet ruhun­ dan ateş alaıı bir YıidırımTn elinde kırılan kılıçla, bu toprakla­ ra milliyetçiliğin tohumlarını serpmişlerdi. Beşyiiz sene sonra Çanakkale’nin toprağına gömülen gövdelerden göklere yükse- 9 'rn iman milliyetçiliğimizin mi’râcı oldu. İstiklâl Savaşını ba­ şaran sadece bu imandır. Anadolu'da etrafına hâkim biiviik bir Müslüman Tiirk devleti kurma iradesi iik olarak Yıldırımın kalbinde yer almıştı. Bh dâvayı Fatih Sultan Mehmed İlan ha- şaıdı. (Devamı 2 inci sayfada),-; Fatih’in Büyük Mirası   187 letindir; ferdler onu eşit şartlarla işler, hür olarak faydalanırlar. Fatih ve ecdadının din anlayışı bütün millî tarihimizin mânevî siyaseti- ni teşkil etmektedir. Peygamberin ruhanî serdarlığında Allah uğruna cihad yemini yapan hükümdarın bütün mesuliyetini omuzlarına yüklendiği İs- lâm davası, hiçbir milletin hayatında görülmeyen bir ahlâkî seviyeye bizi yükseltti. İslâm insan ruhunun bütün bölgelerinde tatmin yaratmaya ye- terli bir sistem olarak Türk çocuğuna şayan-ı hayret bir şahsiyet kazandır- dı. Dünyanın neresine gitse Türk haliyle, karakteriyle, vekârıyla ve îmanı- nın simasında parıldayan nuruyla tanınıyordu. Onun varlığını şerefli ve sevimli yapan incelikle, zerâfet, zekâ ile el ele veren şefkat ve haysiyet Türkü, ancak asırlar içerisinde erişilebilen medenî seviyenin zirvesine yükseltmişti. Bugün bu zirveden ne kadar aşağılarda- yız! İslâm dini, kendi sinesinden çıkardığı, kendi hayat ve kâinat görüşünü incitmeyen düşünüş ve inanışların dışında kalan yabancı ideolojilere kar- şı Türk ruhunun, İstanbul surlarıyla Budin ve Belgrad kalelerinden daha kuvvetli kalesi oldu. Yunus’un Allah elinden çıkmışcasına saf ve ilâhi olan mistisizmi Hacı Bayram’da bütün bir örf ve ahlâk sistemi haline gelebildi. Müfti Ali Cemalî’de devlet iktidarının hazinesi oldu. Osmanoğulları’nın ele aldığı, Fatih’le Yavuz gibi dâhî devlet adamlarının siyasî tarihe insan zekâ- sının hârikalarından biri halinde bunu tevdi ettikleri devlet anlayışı mer- keziyetçi ve otoriteli devletti. Aynı zamanda hukuk-u ibaddan hükümdarı şiddetle mes’ul edici totaliter esasa dayanıyordu. Bu üç karakteri kısaca tahlil edelim. Önce merkeziyetçi idi. Üç kıtaya yakın devlet ülkesini bir merkeze sım- sıkı bağlıyordu. Eski Roma İmparatorluğunun koyu merkeziyetçiliği bizde adalet ve mes’uliyet prensiplerine bağlı olarak akla hayret veren bir hukuk ve ahlâk nizamı içinde yaşatılmakta idi. Devlet ve fazilet dâhîsi atalarımız, ilk çağın Büyük Roma İmparatorluğu olduğu kadar, ondokuz ve yirminci asırların Büyük Britanya İmparatorluğu’nu da geride bırakmışlardı. Orta Asya’da kurulan diğer Türk devletleri böyle bir merkeziyetçilikle bağlana- madıkları için yıkıldılar. Yalnız devletimiz, Fatihlerin devleti ebedî oldu, ebedî olarak yaşayacak- tır!.. Prens Sabahaddin’in adem-i merkeziyetçilik görüşü, inhitat devrinin za- ruretlerini ihtar edici hatalı bir görüşten başka bir şey değildir. Bu devletin diğer karakteri otoriteli oluşudur. Lâkin onda otorite yani tam iktidar, ortaçağın İngiltere Krallığıyla, Papalık devletinde olduğu gibi hükümdarın keyf ve iradesinden doğma değildir. Halkın dimağını teşkil eden ilmiye sınıfına yani münevverlere dayanır ve her hareketinden Allah’a hesap vermeye mecburdur. Ancak bu hesap verme mecburiyeti, bu sorum- luluk sadece âhirete bırakılmak suretiyle hükümdarın ferdî iradesine terk KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 188  edilmemişti. Devlette fitne yaratabilecek bir hâdise önünde, hattâ bizzat kendi kılıcıyla bir hükûmet reisinin kellesini düşüren Yavuz gibi otoriter bir padişah, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi gibi fazıl ve cesur bir müftinin Allah emrini ihtar eden iradesi önünde eğilir. Devletler devirerek cihan mülkünü kendisi için küçük bulan ve bir hamlede yeryüzünün halifeliğiyle Türk devletini birleştiren aynı Sul- tan, Dîvan-ı Hümayun’un bir itirazı ile en büyük kararını geri alır. Meclis karşısında geriler. Zira Divan denilen meclisin geleneklerine karşı gel- mek kimsenin haddi değildir. Devlet böyle olur. Temellerinin ebedîleş- tirilmesi hususunda Fatih’in pek büyük rol oynadığı bu devlette siyasî nizam şayan-ı hayret bir mükemmelliğe ulaşmıştı. Birinci Orta’dan bir yeniçeri neferi gibi maaşını alan Padişahın, devlet reisi olarak önüne düşüp harbe götürdüğü ordu, devlet ve siyaset işlerine asla karışmazdı. Kanunî kırılan üzengisinin bir askere yaptırıldığını duyunca “Orduya esnaf karışmış” diyerek bu hareketi yapanları cezalandırdı. Onlar, ilmi siyasete âlet yapmadılar. Süleymaniye Külliyesi’nden cellatlar çıkmadı. Onlarda otorite, halkın isteği ile hakkın iradesinin birleştiği yerde cihad yapıcı kudretti. Bu iktidarın, dışında bıraktığı ve mutlaka boğduğu şey, her taraftan fışkırmaya kabiliyetli anarşi, yani devlet nizamını yıkmak isteyici şerir kuvvetlerdi. Bu devletin üçüncü karakteri hür bir totalitarizme dayanmış olmasıdır. Yani bu devlet, halkın bütün ihtiyaçlarına uzanır ve onları karşılamaya çalı- şır. Hukuk-u ibaddan şiddetle mes’uldür. Halk hizmetlerinde hürriyet pren- sibine halel vermeyerek bunların bir kısmını vakıf teşkilâtına bırakmıştır. Bunda teşkilâtın temeli halkın, idare devletindir. Sosyal teşkilâta devlet bünyesinde yer verilmiştir. Devlet kavramının değer ve gerçeğini hakkıyla ifade eden bu otorite rejimine aykırılık, halkı inkâr ve millet iradesine karşı gelme değildir. Millet iradesi nerede devletten kopar da ayrılırsa orada ik- tidar yaşatmaya imkân bulunmaz. Fark şudur: Asrî demokrasilerde iktidar halktan devlete doğru yükselen tecrübî (ampirik) bir gerçeklik olduğu hal- de Fatih’in devletinde devletten halka inen bir anlaşma ve yürütme kudre- tidir. Rasyonel (aklî) bir gerçektir. Her ikisinde halk, idare ile anlaşmış, birleşmiş durumdadır. Ve her re- jimde bu anlaşma ve birlik ortadan kalkınca devlet yıkılır. Ancak demokra- side ayaklar başı yürütür, otorite rejiminde ise baş ayakları idare eder. Osmanoğullarının çok kuvvetli ve sarsılmaz oluşunun sebebi, önceden pek mükemmel ve insanı her sahada idareye muktedir bir hukuk sistemi- ne, İslâm hukukuna sahip oluşları idi. Yüzyıllarca adalet ve mes’uliyet esas- larını yaşatan bu hukuk, İslâm’ın ilâhi ahlâkıyla el ele vermiş bulunuyordu. İnsanlığı yüksek bir medeniyet seviyesinde yaşatmaya muktedir olan bu yüce sistemin en harikulâde sentezini insan anlayışında buluyoruz. İnsan onda, dinî, ahlâkî, siyasî ve askerî bir varlıktır. Bu sebepten büyük adam tiplerini bu sahalarda görüyoruz. Hacı Bayram ve Akşemseddin’ler din ile Fatih’in Büyük Mirası   189 ahlâkın, Orhan Gazilerle Fatih’ler gönüller fetheden siyasetin, Yıldırımlarla Gazi Osmanlar cihada âşık, cemaata fedâ olmasını bilen askerliğin cihan tarihinde eşi bulunmayan kahraman dâhileridir. Osmanoğullarının önder- lik ettikleri, ebedî önderi oldukları bu insan ideali, Anadolu’nun sınırları içine kurulan Türk devletinin bünyesinde dünyanın en mûtena eserlerini verdi. Bir fitnenin bir devlet devirebileceğini eşsiz zekâsıyla bir anda takdir eden Yavuz gibi bir padişah bizzat kendi kılıcıyla yere düşürdüğü baştan henüz kan sızarken, din ve ahlâk mürşidi âlimin atının ayağından kaftanı- na sıçrayan çamurla ebediyyen iftihar etmek fırsatını bulduğu için vecdlere gark olur. “Alınız!” der. “Bunu tabutuma örtünüz. Âlimin atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için şereftir.” Kıyamete kadar gelecek genç nesil- lere âlimin değerini bu söz ve bu hareket kadar belâgatle anlatacak bir kud- ret ve bir hâdise tasavvur edilmez. Öyle iken acaba üzerinde hâlâ bu kaf- tan örtülü duran türbenin ziyaretçisi garip kumrular mıdır? Nerede ilme, inkılâplara susamış nesiller? Hırkada kuruyan çamur, mahşerde yakaları- mıza sarılmasın! Bizi boğmasın. Fatih’in, alnında Rönesans parılda- yan simasına bakın. Peygamber eme- lini gerçekleştirmek için gemilerini dağdan aşıran hükümdar, kafalardan kule yaptıran Cengizlerin torunu de- ğildir. Varna’da ve İkinci Kosova’da düşmanları tarumar etmek üzere Manisa’daki çilehaneden çıkıp gelen bir dervişin oğludur. Dünyanın en büyük zaferlerine muhteris Yıldırım gibi bir kumandan, kahpe düşmanı arkadan vurmaya tenezzül etmeye- rek sonunda sekiz ay bir demir kafe- sin içerisindeki işkencelere katlanan ve kendisi gibi ne millet büyüklerinin dayanılmaz ızdıraplarına önder olmuş, bir Türk büyüğüdür. Osmanlılarda millet fikri henüz doğmamış diyenlere sorarım: Öyleyse Hüdavendigârlar, Gazi Osmanlar nedir? Bizans bir takım âvâre kılıçlara mı teslim olmuştur? Topkapı Sarayı’nda görülen bir tarih ve bir milletin simâsı değil midir? Bu şehrin, lâlettayin bir kalabalığın, bir topluluğun, bir sömürge halkının şehri değil de, bir milletin şehri, belki de bir milletin beyni olduğunu ispat eden, cihana ilân eden yüzlerce minare değil midir? Her köşesinde bir devlet hâ- rikası, bir millet zaferi yükselen bu toprak, bu vatan Fatihlerin bize ema- netidir. Ve bu toprakların üstünde yaşayan insan, eşref-i mahlûkattır. Bu millet, bu vatan çocuklarının insanlık sahnesinde önderi, büyük Peygam- berdir. Onlar seherden geceye kadar vakit vakit onu hatırlar ona olan sevgi- lerini tazeler. Ahlâkî yapısı insanlığa örnek olacak bu insanla kurulan millî birlik, ulu devletimizin en kuvvetli temelini teşkil ediyordu. Altı yüz yıl bu FATİHİN BÜYÜK MİRASI (Baştarafı 1 ncı sahifede) V illiyetçlliğimizin bayrağı Fâtih tarafından Ayasof- yaya çekildi. Yavuz aynı mâbette hilâfeti teslim alırken Büyük Mulıammcdin dâvasının hizmetkârı olacağını haykırarak bu dâvanın ruhuna İslâmın mu­ kaddes kanım karıştırdı. Topra­ ğıyla, havasına İslâmın ruhu si­ nen Anadoluda Osman Oğullan­ ılın kurduğu ve altı yüz sene onların eliyle gelişen büyük devletimizin yaşattığı ideal işte böyle bir milliyetçilikti. Başın­ dan sonuna kadar milliyetçilik dâvasına sâdık kalan, Türkleş­ tirme ve İslâmlaştırma siyaseti­ ni ön plânda tutan bu devletin yıkılışını milliyetçiliğimizin baş­ langıcı sayanlar, bizden olmıyan- larla, bizi bileıııiyenlcrdir, İs- lâmın ruhundan tiksüıenler, son asırlarda Müslümamğm mümes­ sillerindeki zaaftan kuvvet ala­ rak, tarihin çağları içerisinde gelişen gerçek milliyetçiliğimizi red ve inkâr ederek, iptidaî ka­ bile ruhunun hayatında milli­ yetçilik tohumlan ve totem kül­ türünde ruh kaynaklan aradılar. Elbette netice hüsran olacaktı. Vatandan uzaklarda vatan ara­ mak, vücuttan uzaklarda ruh a- ramak gibi bir vehimdi. Bu gün bu vehimden kurtulan nesiller, milliyetçiliğimizin prensplerinl, yâni dayandığı temelleri uzak­ larda aramasınlar. Onu Fâtihin büyük mirasında bütünüyle ha­ zırlanmış buluyoruz. Fatihin ec­ dadından ilim ve ilham alarak hazırladığı milliyetçilik dâvası, onun toprak yâni vatan, din ve devlet anlayışında tecelli eden ve insan anlayışında gayesine eren, torunları tarafından akıtı­ lan kanlar ve yapılan mânevî cfhadiarla, hu mukaddes dâva, cihan tarihinde eşi bulunmaz bir ruh yapısına dayanan muhteşem bir mânevî mimarînin temelle­ rine dayanmaktadır. Bu temel fikirleri gözden geçirelim: (Devamı var) 1Ut KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 190  millet, kendi sînesinde parça parça, fırka fırka ayrılık nedir bilmedi. Fatih’in anlayış ve âlicenaplık taşıran kalbi, Bizans’ın Rum halkını da birliğimize hayran bir bağlılıkla fethetmişti. Vatan bir aile ocağı haline gelmişti. Öyle iken bizi parça parça bölen meş’um tesir bize nereden geldi? Nasıl içimize girdi? Milliyetçiliğimizin dayandığı temelleri gördük. Bunları yıkan kuvvetleri de tanıyalım. Millet kalbini asırlarca Anadolu toprağından ayırmayan ve yüzyıllarca millet kanıyla yoğrulan bu millî vatan, bu mukaddes toprak, Asya bozkır- larına çevrilen şaşkın bakışlardan sırrını esirgedi. Üzerlerine âyet yazılan kemiklerinin şekli şehit ecdadınkine benzemeyen, yüzünde asırların ıstı- rabı okunmayan, ancak iştihar için bu toprakların üstünde dolaşanlar, Fa- tihlerin eseri olan millî birliğin toprak davasına yabancı kaldılar. Şaşkınlar millet ve vatanı unutup ırkın vatanına göz diktiler. Fatihlerle Yavuzların eseri olan ve âlemde eşi bulunmaz bir nizam ve disiplin kudretine sahip devlet inancımız kahpe bir anarşist zihniyetin zehriyle târümar ediliyor. Yalanla, kin ve hasetle hakikatleri, saadetleri, fa- ziletleri yıkmaya azmetmiş komünizm canavarı, ruhtaki saadetten, fazilet ve hakikatten mahrum kitleleri peşine takmış, uçurumdan uçuruma sü- rüklemek istiyor. Bin yıllık eseri bir günde harap edebilmekten müftehir, hasta bir hareket ihtirası, ruhunu kaybetmiş, insanlığın semâlarında uça- cak kanatları kopmuş, yıkmaktan ve boğmaktan başka ümidi kalmamış, kokmuş bir beden, bir mide ve pence, hayvanî içgüdüleri içinde kudurmuş bir ceset, bir kâbus… Fatih’in kılıcını kırmak istiyor. Yavuz’un âlimin atının ayağından sıçrayan çamurla Allah’ın iltifatını bekleyen kaftanını, yırtmak parçalamak istiyor. İnsan… İnsan nerede? Bir dünya düşününüz ki toprak sevgisi ölmüş, gö- mecek toprak da kalmamış; din bir kısım insanın hurafe kaynağı, birçokla- rında haset, kin ve alay mevzuu olmuş; devlet anarşilere feda edilmek iste- niyor. Bu dünyada insanı nasıl bulursunuz? Biz bu topraklarda ezan seslerinden idrâk ve duygu toplamış, aşk ve irade ateşi almış Fatih’in çocuklarını arıyoruz. O Fatihler ki Bizans halkını büyüleyen imanıyla Galya topraklarında hazırlanan Haçlı ordularını yerle- rinde durdurur. Çöle inen nur ile doldurduğu Ayasofya’nın kubbesi altında Harem-i Şerif’in hizmetkârı olmak ihtirasıyla yanar, dünya saltanatını bı- rakıp gariplerin dergâhına sığınır, Allah kitabı huzurunda el bağlayıp sa- bahlar, insan kiniyle değil, Allah aşkıyla gaza yapmaktan usanmazlar… Atamız Fatih’in ve Fatih’lerin eseri olan büyük dava, milliyetçilik davası tehlikededir. Bu mukaddes, bu mübarek mirasın muhafazası için el birli- ği ve idrak birliği yapalım. Otuz milyon insan bu mirasın muhafazası için titriyor. Büyük ve kudretli devlet inanç ve idealinin etrafında, düşünen ve sürüklenen bütün millet kuvvetlerinin birleşmesi, bir ve yıkılmaz kale ha- Fatih’in Büyük Mirası   191 line gelmesi lazımdır. Asırların icaplarına göre değişen ve değişmesi zarurî olan şekil ve kalıplar ne olursa olsun, ebedî yaşayacak olan ruh, Fatihlerin, Yavuzların, Yıldırımların ruhudur. Biz bu topraklarda Allah ümidiyle gıdalanan, devlet nizamına âşık Fa- tih’in çocuklarını arıyoruz. Biliyoruz ki hasta gönülleri tedavi edecek olan, Süleyman Çelebi’den bir beste, Mevlânâ’dan bir nida, Fatih’ten bir selâm, Yunus’tan bir müjdedir. Dostlarım, dost ile düşman birbirine karıştı diye yeise kapılmayalım. Bir büyük dost varki ondan vaad aldık. Yeisi, zulmü, kahrı yok edeceğiz. Mu- zaffer olacağız. Ancak unutmayalım ki zafer, ümit ile imandan ayrılmaz. Ümit ile iman dünyamızı aşk ile dolduracaktır. Aşkın korkusu olmaz. Kor- ku ile uykuyu, kuyruğuna asılınca saldırmak illetine müptelâ olanlara ter- kedeli. Güneşi bir an bile sönmeyen sonsuzluğun yolcularıyız. Hayata söz verdik, ölüme söz verdik, ebediliğe söz verdik. Zaman ve vücut vehimlerini bırakıp korkusuz ve hürriyetini bizzat kendi tasdik etmiş bir ebedî yaşayı- şın icaplarını yerine getirmeyecek kadar küçülmeyelim. Fatih’in çocukları, siz güneşin batmasından korkan mısınız? O bir ve- himdir ve muvakkattir. Yarın sabah güneş mutlaka doğacaktır. O halde gü- neşi batırdık, batıracağız diyenlerden de korkmayın. Siz uyuyanlardan korkar mısınız? Kendilerini uyanık sanarak uykuda dolaşanlardan da korkmayın. Mevlânâ’nın torunları, siz hak ile konuşmayan dilden, kendini görme- yen cesetten korkar mısınız? Siz korkudan korkar mısınız? Sizi tenzih ederim. Kuvvetinizin kaynağı Kur’ân, dayandığınız temeller vatandır. Ebediyen size millet, size vatan, size devlet mev’uttur; sizi tebrik ederim. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 192  F atih Sultan Mehmed’in (1432-1481), İstanbul fet- hini müteakip, galiplerle mağlupların bir arada yaşamalarını temin maksadıyla, şehre hıristiyanları celp etmesi yanında, hıristiyan dini ile alakadar ol- ması, ezcümle, Gennadios lakabı ile patrik intihap olunan Georgios Skolarios’la Pammaharistos Ma- nastırı’nda (=Fethiye Camii) hıristiyan akaidi üzeri- ne münakaşaya girişip (1453-1456 arası) hıristiyan- lık akidelerinin takririni1, patrik Maxim Manuel’den hıristiyan akaidine dair huzurunda cereyan eden mubahasenin tab’ını istemesi2, batıda bir takım şayi- aların zuhuruna sebep olmuştur. Nitekim, bir kısım batılı müellifler, nassî bir dindar olmayıp müsamaha- kar bir hükümdar olan Fatih Sultan Mehmed hakkın- da bir takım garip fikirler ileri sürdükleri gibi3, bizzat papa Pius II (=Aeneas Sylvius Piccolomini) de, Fatih’e hitaben bir mektup yazmış (1461-1464 arası), bir kaç damla su (=aquae pauxillum) ile vaftiz edilmek sure- tiyle, onu hıristiyan dinini kabule davet etmiştir.4 1 Bu hususta bkz.: M. Crusius, Turcograeciae, Bsailae, 1578, s. 107; J. P. Mig- ne, Patrologiae Cursus Completus, Series Graeca Posterior, Paris, 1866, c. CLX, 319-351; E. J. Kimmel, Libri Symbolici Ecclesiae Orientalis, Jeane, 1843, Prologue, VII; M. Jugie, Byzantion, V, 1930, s. 295. Türkçe tercümeleri: Dr. A. Decei, Fatih ve İstanbul Dergisi, I, 1953, 99-116. 2 Bkz.: G. Guillet, Histoire du Regne de Mohammed II. Empereur des Turcs, Paris, I, 135-142, 270. 3 Mesela bkz.: Théo, Spandouyn Cantacassin, Le Petit Traicté de l’Origine des Turcaqz, ed. Schefer, Paris, 1896, s. 202p-205. 4 Bkz.: Fr. Babinger, Mahomet II le Conquérant et son Temps, 1432-1481, Pa- ris, 1954, s. 504. Papa Pius II’nin Fatih Sultan Mehmed’e Gönderdiği Mektup Hakkında Düşünceler Prof. Dr. M. C. Şehabeddin Tekindağ Prof. Dr. M. C. Şehabeddin Tekindağ, “Papa Pius II’nin Fatih Sultan Mehmed’e Gönderdiği Mektup Hakkında Düşünceler”, Fethin 511. Yıldönümü Konferansları, İstanbul, 1964, ss. 47-49. FETHİN 5ll İNCİ YILDÖNÜMÜ KONFERANSLARI (29 Mayıs 1964 de İstanbul Üniversitesi tarafından yayınlanmıştır) BAHA MATBAASI - İSTANBUL, 1964 Papa Pius II’nin Fatih Sultan Mehmed’e Gönderdiği Mektup Hakkında Düşünceler   193 Topkapı Sarayı’nda Fatih’in kütüphanesinde mevcud dinî resail ile İs- lâmî olmayan yazmaların evvelce tesbit edilmiş kataloglarında veya batı- da bu hususla alakalı zevatın eserlerinde hiç bir kayda tesadüf edilemediği cihetle5, daha Fatih’in sağlığında, 1475’te Treviso’da basılan bu mektup, ne Fatih’e gönderilmiş, ne de Fatih, buna cevap vermiştir. Bununla beraber, mektubu yazan Papa, kendi mektubuna Fatih’in ağzından bir de cevap uy- durmuştur.6 Esasen, XV. asrın modası olarak, daha böyle bir iki mektup ve Fatih’in cevapları başkaları tarafından da uydurulmuştur. 5 Topkapı Sarayı’nda Fatih’in kütüphanesinde bu gibi dinî resâil ile İslâmî olmayan yazmalar tespit edil- miştir. Bkz.: H. Omont, Les Mission Archeologiques Française en Orient, Paris, 1902, I, 256, 263; E. Jacıobs, Untersuchungen für Geschichte der Bibliothek in Seraizu Konstantinopel, Heidelberg, 1919. 6 Papa Pius II’nin diğer mektupları için bkz.: Epistoloe Familiares, Epistoloe in Cardinalatu Editoe, Epistoloe in Pontificatu Editoe. -Orationes, Lucques, 1755, 3 vol. Ayrı bibliyografya için bkz.: L. Thuasne, Gentile Bel- lini et Sultan Mohammet II, Paris, 1888, s. 28-31. Gentile Bellini’nin tuval üzerine yağlı boya çalışılmış tablonun sağ alt köşesinde Latin harfleriyle not düşülen tarih 25 Kasım 1480. Ölüm tarihi 3 Mayıs 1481 olan Fatih Sultan Mehmet’in ressam Bellini’ye verdiği son pozlardan biri olduğu düşünülüyor. Fatih’in Şahsiyeti   195 Fatih’in Şahsiyeti Mustafa Feyzi Belviranlı Mustafa Feyzi Belviranlı, “Fatih’in Şahsiyeti”, İslâm’ın İlk Emri Oku Mecmuası, Sayı: 46, Mayıs 1965 (Not: 3 sayı devam etmiştir.) “Fatih’in Şahsiyesi” başlığı altında kaleme alı- nan bu yazı serisinde, türlü cepheleriyle Fatih, ondaki muharrik kuvvet gösterilmiş olup, özel- likle ilim, siyaset ve aksiyon tarafı işlenmiştir. N ereden başlayalım… Fatih’in şahsiyetini anlat- mak için, zamanın hangi zirvesinden ve mekâ- nın hangi köşesinden başlamak lâzım… Çünkü in- san, fizyonomiden ziyâde ruh; cesed ve görünüşten ziyâde mefkûre ve ideal olduğuna göre; Fatih’i değil yalnız Türk milletinin, İslâm ve insanlık âleminin malı yapan nelerdir? Önce bunu anlamak lâzım… Fikir ve fazilet tarihinde, zaman bakımından ka- deme kademe geriye; yükseklik ve azamet yönünden basamak basamak yukarıya gidelim. İşte, insanlığa üsve ve insanlıkta zirve Resulullah devrindeyiz. Hen- dek muharebesi. İslâm davası ve müslümanları yok etmek zihniyetinde olan Kureyş müşriklerine karşı, müdafaada kalınacak ve Selmân-ı Farisî’nin teklifine uyularak şehrin etrafında hendekler kazılacak. Hen- deklerin kazılmasında ashab ve Resulullah İslâm’ın izzeti bakımından yan yana, sırt sırta çalışmakta. Bir grup sahâbî kan ter içinde bir taşı parçalamak için çabada. Fakat hayır, bir türlü parçalanmıyor. Haber- dar edilen Allah’ın Sevgilisi gelir. Üç kazma darbe- siyle taşı parçalar. İlâhî bir his: Gözlerini uzaklara, tâ uzaklara, bir şeyler görüyorlarmış gibi dikiyorlar. “İlk vuruşta bana San’a’nın evleri göründü. İkinci vuruşta Kisra’nın yıkılışını gördüm. Üçüncü vuruşta Rum’un KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 196  kızıl köşklerini… Ve gerçekten görülmüş, bir mûcize-i peygamberîdir. Söylediği ilk iki yer alınır. Üçüncüsü yani Bizans, onun haberinden tam dokuz asır sonra 1453’te… Bundan 512 yıl önce, 29 Mayıs Salı günü fethedilir. Bir hadis: َُلَُتُـْفَْتََحََّنَ اْلُْقُْسَْطَْنِْطِيِنَِّيُّةُ َفَـَلَِنِْعَْمَ اَأْل� َِمُِريُ َأَِمُِريَُهَا، َوَ َلَِنِْعَْمَ اْلَْجَْيُْشُ َذَِلَِكَ اْلَْجَْيُْش “İstanbul elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel ku- mandan ve o asker, ne güzel asker!..” Bu şerefe nâil olmak için Arap mücahitleri tarafından İstanbul, yedi defa muhasara edilir. Fakat şeref, hakikî sahibinde… Bu şerefin sahibi: Ölümünde, Akşemseddin’in ifadesine göre, bütün ser- veti bir yüzükten ibaret olup, hatta o dahi satılıp ücreti bitinceye dek baş ucunda Kur’ân-ı Kerîm tilâvet olunan bir babanın oğlu… Mânâ sultanlarından Hacı Bayram-ı Velî’nin işaretiyle fethin oğluna mü- yesser olacağını bilen ve ona, “Oğlum, ne gıptaya değer bir durum ki, fetih sana müyesser olacaktır.” diyen Ebü’l-Feth’in babası, İkinci Murad’ın oğlu… İşte biz, buradaki yazımızda, o şâh-ı bülend-âsitân’ın şahsiyetinden bahsedeceğiz. Şunu belirtmek lazım ki, onu en basit nüanslarına, kafasındaki Fatih’in Şahsiyeti   197 ve kalbindeki muharrik kuvvete kadar görmek isteyen herkesin, gözlerine muhakkak bir İslâm merceği takması gerekir. Aksi halde o, orta boylu, elâ gözlü, kalın ve kırmızı dudaklı, kıvrık burnu dudaklarının üzerine düşmüş, şahin gösterişli ve deha sahibi, atılgan, cesur, cihangir ve bir imparatorluk bânisi olarak gözükür. Ve böyle bir görüş onu, kendisini tanrı ilan edecek kadar şuursuz bir İs- kender; ordusunu perişan vaziyette bırakan bir Napolyon; ölüm korkusun- dan Selevkus devletine sığınan bir Anibal grubu içinde mütalaa etmek olur. Halbuki o, kılıncının ucunda merhamet götüren tevhîd akîdesinin mübelli- ği, Ebü’l-Fethi ve’l-Megazî, Mehemmed Han Gazi Hazretleri’dir. Bakınız, onun için 1(لقسطنطنية ) ا لسلطان محمد فاتح اisimli eserin sahibi, Mısırlı Doktor Mehmet Saffet Bey, Fatih’in ve Osmanlılar’ın muvaffakiyet âmillerini izah ederken başlıca bunlardan birinin fart-ı temessükleri ve bü- yük bir hamasetle İslâmiyeti müdafaa uğrundaki sarsılmak bilmeyen azim ve gayretleri olduğunu ve İslâm dini, Osmanlı devletinin medâr-ı fahr ve vahdeti olup, bu yolda giriştikleri mücahede onları hayat, beka ve nusrata götürdüğünü söyler ki, Osmanlılar’ın ve bu devletin esas şiarının tam bir ifadesidir. Ve yine Ahmed Refik Bey merhum, “Padişahlarımızda Din Gayreti ve Vatan Muhabbeti” namındaki eserinde der ki, “Padişahlarımız için yegâ- ne emel, Resûl-i Ekrem’in şefaatine nail olmak, İslâmiyetin ilerlemesine kılınçlarıyla hizmet etmekti. Gazanın şan ve şerefine, ecir ve sevabına dair Peygamber Efendimiz’in mübarek hadisleri, padişahlarımızı daima gazaya sevk eyledi. Gazalarda düşmanın malını, canını korurlar, dine hizmet et- mekten geri durmazlardı. Fatih Sultan Mehmed bu vasıfta temeyyüz eden- lerdendi.” Bu ve bunun gibi pekçok misaller; bize, İslâm dinine tam manasıyla bağ- lı muhterem bir babadan doğduktan sonra 49 sene, bir ay, beş gün yaşayan ve Tekfur –yani Sultan Çayırı– denen yerde ölüm döşeğinde iken Hakk’a yönelen Fatih Sultan Mehmed’e İslâm gözlüğüyle bakmamanın bir hata ol- duğunu ifade etmektedir. İki İmparatorluk, on küsur devlet ve 200 şehir zapteden Fatih, bir devletin devam ve bekası için iktiza eden askerî, malî, ilmî, iktisadi, ziraî ve sair her türlü teşkilat ve müesseseleri meydana getirmiş; dahili ve ha- rici memleketin selameti ve emniyeti için hiçbir tedbiri ihmal etmemişti. Bu teşkilatın dikkate değer tarafı, az memur ve az masrafla düzenli idare te’mini yolunun bulunmuş olmasıdır. Dost ve düşmanın müştereken takdir ettikleri insanlar, büyük insan- lardır. Fatih, işte böyle bir insandır. Şunu söylemek yerinde olur: Biz, onun üstünlük ve faziletlerini, körebe oyununda ebenin sağ ve solda birşeyler 1 Es-Sultan Muhammed Fâtihü’l-Kostantiniyye. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 198  bulması için çabası şeklinde değil, gözlerimizi açıp Kâinatın Efendisi’nin hakkındaki medhini görmek suretiyle hemencecik anlayıveririz. Çünkü o, büyük peygamberin övdüğü, büyük kumandandır. Kendi iç iman ve ruhunun ipek ibrişimlerle dokuduğu bünyenin sahibi; en büyük olarak adâlet, ilim ve irfan, çalışma ve gayret, iffet ve istikâmeti kabul etmişti. Yegâne gayesi, tevhîd akidesini umumileştirmeye ve Kur’ân prensip- lerinin muhafaza ve te’âlisine dayanıyordu. Otuz küsûr sene zarfından asırlara sığmayacak kadar geniş ve fevkalâde muvaffakiyetler kazanmıştı. Hayatı basit idi. Okumaktan ve harb mümâreselerinden başka bir şeyle meşgûl olmazdı. Vakit bulduğu zaman ava çıkardı. Şehevî hayattan ve türlü sefâhetten uzaktı. Sofrası basit olup, nedîm ve her çeşit mükeyyefâttan – yani keyif veren şeylerden– ârî idi. Müptezel ve bayağı ihtilâttan kaçınırdı. İlim, mücâdele ve muharebe planları havası içinde kendi ulvî âleminde ya- şardı. Dindardı. Hayrı severdi. Saltanat zamanlarında, kendileri, vezirleri ve diğer zevât tarafından yapılan bina ve hayır müesseseleri sayılamayacak kadar çoktur. Devrinde, her el bir hayır müessesesi yapmak için uzanıyor- du. Ve fetihten sonra İstanbul’un siması birkaç sene içinde değişiverdi. Fa- tih Sultan Mehmed; yeni taht şehrini, asırlar boyunca ihmâlin eseri, harap ve yoksul olarak almıştı. Şehre girdiği gün Ayasofya’nın kubbesine çıkmış ve etrafa şöyle bir göz attıktan sonra dudaklarında, پرده دار ميكند درقرص قيرص عنكبود بوم نوبت ميزند در قبۀ أفراسياب beyti dökülüvermişti. Yani; “Kayser’in sarayında örümcek perdedarlık ediyor, Efrasyâb’ın kubbesinde de baykuş nöbet borusu çalıyor.” En büyük ilim ve sanat adamları, her yerden onun yanına koşuyorlardı. Ali Kuşçu ve Hindistan’dan Hâce-i Cihân, İstanbul’a gelmiş, geniş ihsan ve lutfa nail olmuşlardı. Molla Câmi, fazîletperverlikte darb-ı mesel olan Hüseyin Baykara’nın atının dizginine yapışmasına, Şîr Ali Nevâi’nin özengisine sarılıp bırakmak istemeyişlerine rağmen; Fatih’i görmek iştiyakıyla Konya’ya kadar gelmiş, fakat padişahın ölümü bu mutlu kavuşmaya mani olmuştu. Şiir söylemek ve dinlemekten zevk duyan Fatih, milliyet ve vatanı ne olursa olsun, şairlere ikram ve ihsanda bulunurdu. Bu ikram ve ihsanı tâ Hind şairlerine kadar uzanmıştı. Şiirle ilgili olarak Bursa ve Kastamonu’da bir takım medreseler açtı. Otuz şaire tahsisat ve vazife vermişti. Bu devirde pek çok şair vardı. Bu zatlar Hüdâ-yı nâbid yetişmiş olmayıp, devrin ilim ve irfan müesseselerinde layıkıyla tahsil görmüş, faziletli şair ve ediplerdi. Fatih’in vezirleri içerisinde 7 tanesi şairdir. Kitap, Fatih’in sevdiği şey ve en yakın dostu idi. Devrinde yazılmış kitap- ları okur, tedkik ve tenkîd ederdi. Fatih’in Şahsiyeti   199 Fatih ve Siyaset Fatih, siyasette dahi nâdir gelen dâhilerdendi. İstanbul fethinde Rumla- ra gösterdiği teveccüh ve müsamaha; Cüzzam hastalığı gibi, Anadolu ırkına işlemiş olan Karamanoğulları ta- raftarlığını yok etmek hususunda gösterdiği zekâ ve cesâret; Ve bilhassa istilâ zamanında coğrafi sınırlardan bir şey kaybetmemek, onun siyasi muvaffakiyetlerindendir. Ve yine o, Rumelini, tabiî hudud olan Tuna nehrine kadar genişlettikten sonra, imarı cihetine gitmiş; Tuna’nın arkasında yaptığı Macar ve Nemçe (yani Avusturya) seferleri ise, oraları kendisine bağlamaktan ziyade, o za- manların âdeti olan, yağma ve kazanç düşüncesine dayanır. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 200  İslâmiyeti Bosna’da kuvvetlendirip Mora’da yaydıktan sonra, Sırbistan’da da müslümanların sayısının çoğalmasına çalışması onun imanının bir icabı idi. Çünkü Fatih ve etrafı, kılınçlarının üzerinde tevhîd akîdesini, İslâm mefkûresini ve merhamet hissini götüren idealistlerdi. Fatih, adalet severliği lâfızlarla değil, hadiselerle açığa vuran ve adâleti mülkün esası yapan bir kimse idi. Ali Himmet Berkî der ki, “İrâdesini in- faza muktedir adalet sever bir hükümdar zamanında galip olan adalettir. Aksi hal, ancak zâlim bir idarede bahis mevzuu olabilir. Siyasi ve içtimai hayatta bu nokta mühimdir. Adalet içinde geçen devirler, hükümdarın adl severliğine borçludur. Fâruk-u A’zam, Ömer İbn-i Abdülaziz, Nureddin Mahmud gibi fart-ı adaletleri âlemde meşhur olan hükümdarların adaleti icradaki muvaffakiyetleri adalet severlikleri neticesi değil midir?” İşte Fatih de bunlardan biri idi. O, hocalarından İslâmî ilimlerle beraber devlet idaresi için lazım olan ilim ve fenleri tahsil etmiş ve devlet mesuliyetini nasıl yükleneceğini, iç ve dış devlet nizamlarını tedkik etmişti. Çocukluğundan itibaren geçen nezih hayatı içinde, hep milletini ve milletinin saadetini düşünen Fatih 22-23 yaşlarında deniz ve karalarda muazzam ordular idare etmek, karadan gemiler yürütmek gibi harikalar ibda eylemişti. Onun, dağların bile yanında zayıf kaldığı sarsılmak bilme- yen azmi karşısında, en kuvvetli düşman ve isyan orduları münhezim; asır- lar yaşamış kale ve burçlar hurda-haş olmuştur. Fatih, düşmanı bile takdir etmesini bilen ve herkese hakkını veren kim- se idi. Kostantiniyye’nin son imparatoru Konstantin’in teşhîs edilen cesedi ve kesik başı, Fatih’ten kahramanların hakkı olan hürmeti gördü. Fatih, dine tam manasıyla bağlı bir insandı. O, Kur’ân’daki ( ِ )آَل�ا ِاِْكَْرَاَهَ يِفي الّٖد™ٖيِن “Dinde ikrâh (zorlama) yoktur.” Esasını kabul edip icabı ile amel ediyordu. İstanbul fethinde herkesi dininde serbest bırakmıştı. Hazret-i Ömer de, Kudüs’ü aldığı zaman böyle yapmamış mıydı? Hatta Fatih’e Ortodokslu- ğun hamisi ve banisi sıfatı bile takılmıştı. Fatih, her şeyi yerli yerince ve zamanında yapmasını bilen bir zattı. Me- sela, Çandarlı Halil Paşa’nın ifna edilmesi tam zamanında olmuştur. Bu ha- diseden sonra, iki sene devleti vezirsiz idare etmiştir. Bununla, değil Halil Paşa’sız, vezirsiz bile devleti idare edebileceğini göstermiştir. Ve işte, içinde yaşadığımız Anadolu, Fatih devrinde gerçek ruh muhte- vasını bulup, seyyarlıktan sabitliğe geçmiş ve ruh vatanıyla iç içe yeryüzü vatanını kurup büyük bir mana çerçevesi haline getirmiştir. Ve Fatih; put ve salibi, hilale teslim alan kimsedir. Fatih, en sıkışık anında bile, cesaret ve metanetinden bir şey kaybetme- yen insandı. Fatih’in Şahsiyeti   201 II. Mehmed, henüz İstanbul’u fethetmemişti. İlk seferini yapıyordu. Ka- raman seferinden dönerlerken yeniçeriler, küstahça bir harekette bulun- muşlardı. Padişahın yolu üzerinde iki saf halinde durup, “Padişahımızın ilk seferidir, ihsan gerek!” demişlerdi. Genç hükümdar Edirne’ye ulaşmak için acele ettiğinden, Yeniçerilerin bu küstahlıklarına rağmen, hiddetini yendi, on kese akçe ihsan etti. Aradan birkaç gün geçtikten sonra, Yeniçeri Ağası Kurtçu Doğan’ı, sıkı bir dayak cezasına çarptırdı ve Amasya’ya sürgün etti. Hadiseye sebebiyet veren yaya başlarına yüzer deynek vurdurdu. Fatih, şiddetli bir hükümdar gibi görünürse de bu, bulunduğu pozisyo- nun zarurî kıldığı bir haldir. Bunu, böyle anlamak gerek. Olan değil, olması icabeden hal… Fatih askerdeki moralin, kumandan ve asker yönünden ne demek oldu- ğunu biliyordu. Kendisi askerinin bu yönünü takviye ederken, karşı tarafın da moralini bozuyordu. Son Bizans elçisine verdiği cevapta, “Kudretimin başaracağı şeyler, sizin muhayyilenizin sınırları dışındadır.” sözü, onların zihinlerini allak bullak edip cesaretlerini kırmak için kafi idi. Fatih tuttuğu yolda işlerini aksatacak ve kendisine mani olacak kimse- lerin, düşman olup –düşman gözükenlerden çok, dost gözüküp– düşman olanlar olduğunu biliyor ve onların kötü hareketlerine set çekmek için gö- nül ve kalplerini kazanma yollarını buluyordu. Mesela, yaptığı münasebetsiz bir hareketten dolayı, Bizans’a kaçmış olan Yıldırım Beyazıd’ın torunu ve kendisinin amcazâdesi, Şehzade Or- han’a senede 300 bin akçe maaş bağlamıştı. Fatih, ilelebed milletinin vahdetini, kendisinden sonra imparatorluğu- nun parçalanmaması, aksine daima devam edip gitmesi arzusunu, “Evlâ- dımdan her kimesneye ki, saltanat müyesser ola, nizam-ı âlem içün karın- daşını katletmek caizdir.” diye sembolize etmiştir ki, nizâm-ı âlem için öz kardeşi bile öldürmek câizdir. Bununla Fatih’in memleket ve milletseverli- ğini ölçebiliriz. Rum asıllı Osmanlı ressamı Konstantin Kapıdağlı’nın Fatih Sultan Mehmed tasviri. Fatih’e ve Onun Yeni Nesline Selâm   203 B undan asırlarca evvel, İstanbul’un fethinden ev- vel, Osmanlı devletinin kuruluşundan evvel, pi- yadeleri ve süvarileriyle hac yolunda bir kervan… Çöl- de insan kanını kurutma kâğıdı gibi emen güneşin altında bir insan şöyle haykırıyor: “Yedi kere hac sevabını bir içim suya kim satın alır?” Biri, tulumundan bir içim su veriyor. Yedi kere pi- yade hac sevabını bir içim suyla değiştiren büyük velî de, suyu, oracıkta, dili ve sipsivri dişleri meydanda, karnı inip çıkan bir köpeğe içiriyor ve bir hadîs oku- yor: “Ciğeri yanan her mahlûka su vermekte büyük se- vap vardır.” Amma, işin sır noktası şudur ki, büyük veli, ciğeri yanan mahlûka su içirmek sevabına da istekli değil; onun üstünde, bir hadîse saygısını göstermeye me- mur… Bunun için de, üzerindeki bütün sevapları, ka- bil olsa, hemen devretmeye hazır. Bu nükteyi yine kendisi çerçeveliyor: “Bir hadîs emrini yerine getirmek için yedi hac se- vabını bırakıyorum!” İşte iman metodolojisinin en ince ve derin hikmet merkezi!.. Vasıtanın getirdiği nimetten fazla, vasıtaya hürmet... İmzanın bağışladığı servetten ziyade, imzaya itibar ... Bu noktada vasıta, gaye oluyor; ve kazanç zevki, yerini vazifeye terkediyor. Fatih’e ve Onun Yeni Nesline Selâm Necip Fazıl Kısakürek Necip Fazıl Kısakürek, “Fatih’e ve Onun Yeni Nesline Selâm”, Fikre Sanata Ruha Tohum, Yıl: 2, Sayı: 20, Mayıs 1965, ss. 3-5. Necip Fazıl Kısakürek KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 204  * Hadîs… Allah Sevgilisinin, ebediyet fanusu mukaddes gözlerini kırpış- larından, derinliğine doğru ferdi, genişliğine doğru da cemiyetiyle bütün kâinatı nizamlayan en kısa kelimelerine kadar, kendilerine bağlı her şey... Onun büyüğü, küçüğü yoktur. En küçüğü, içinde ormanlar taşıyan tohum kadar küçük, en büyüğü de kâinata kâinat katıcı çapta büyüktür. Fakat!.. Fakat bir hadîs vardır ki, Saadet Devrinden sonraki bütün çı- ğırların zaman ve mekân ölçüsünü getirmek, İslâm’ın yeryüzüne hâk ve nakşındaki mâna ve madde planını vermek, İslâm’ın topyekûn aksiyon ve sosyal zeminini hedeflendirmek bakımından, kendi sonsuzluğunu bir FATIH'E V.E ONUN NESLiNE N E C i p F A z I L KISAKÜREK Bundan asırlarca evvel, İstanbul'un fethinden evvel, Osmanlı devletinin kurulu­ şundan evvel, piyadele;ri ve suvarileriyle hac yolunda bir kervan. . . Çölde insan kanını km-utma kağıdı- gibi emen güneşin altında bir insan şöyle haykırıyor: - Yedi kere hac sevabını bir içim su­ ya kim satın alır 1 Biri, tulumundan bir içim su veriyor. Yedi kere piyade hac sevabını bir içim suyla değiştiren büyük veli de, suyu, ora­ cılda, dili ve sipsivıi dişleri meydanda, ·kar­ nı inip çıkan bir köpeğe içiriyor ve bir ha­ dıs okuyor: "- Ciğeri yanan her mahluka su ver­ melde büyük sevap vardır." Amma, işin sır noktası şudur ki, büyiHc veli, ciğeri yanan mahluka su içirmek se­ va. bına da istekli değ'il; onun üstünde, bir lıadıse saygısını göstermeğe memur... Bu­ mm için de, üzerindeki bütün . seva. plan, kabil olsa, hemen devretmeğe hazır .. .' Bu nükteyi yine kendisi çerçeveliyor: .A; SELAM - Bir hadis emrıııı yerine getirmek için yedi hac sevabını. bırakıyoııım ! İşte iman metodolojisinin en ince ve derin hikmet merkezi! ... Vasıtanın getirdi­ ği nimetten fazla, vasıtaya hürmet ... İmza­ nın ba. ğ·ışlaclığ·ı servetten ziyade, imzaya itibar ... Bu noktada vasıta, gaye oluyor; ve kazanç zevki, yerini vazifeye terkediyoı·. * Hadis . . Allah Sevgilisinin, ebediyet :fa­ nusu mukaddes gözlerini kırpışlarından, de­ rinliğine doğru ferdi, genişliğine doğru da cemiyetiyle bütün kainatı ııizamlayan en fa_ sa kelimelerine kadar, kendilerine bağlı her şey ... Onun lıüyüğ·ü, küçüğü y0ktur. En küçüğ·ü, içinde ormanlar ta.şıyan tohum ka• dar küçük, en bii.yüğ·ü de kainata kainat katıcı çapta büyüktür. Fakat!... Fakat bir hadis vardır ki, Saadet Devrinden sonraki bütün çığırlarm zanı.an ve mekan ölçüsünü getirmek, İsla.m'­ ın yeryüzüne hak ve. nakşındaki munn ve ,3 Fatih’e ve Onun Yeni Nesline Selâm   205 yana bırakalım, fakat bizim sınırlı idrakimize göre, büyüklerin büyüğü, üs- tünlerin üstünüdür. İstanbul’un, Kostantinopolis’in fethini vazifelendiren, müjdeleyen ve bu fethi gerçekleştirecek başbuğ ve askeri “Ne güzel başbuğ!” ve “Ne güzel asker!” diye anlatan muazzam hadîs… Allah Resulünün, hangi dil ve soydan olursa olsun, bütün İslâm birlik ve topluluklarına ana cadde işareti veren bu emirlerini yerine getirmek şerefi, başlıca İslâm aksiyonu halinde, bundan beş yüz şu kadar yıl evvel, Türk topluluğuna ve onun başbuğu Fatih Sultan Mehmet Han’a nasip oldu. Öyle bir emirdi ki, Fatih’e gelinceye kadar, Resuller Serverinin, Hicaz ve Suriye’den kalkıp İstanbul’a kadar gelen ve gerçek şehitler sıfatıyla kanlı elbiseleri içinde İstanbul surlarının dibine gömülen muazzez sahabilerinden başlayarak, kaç defa tecrübe edilmiş, fakat başarılamamıştı. Bedir Gazası tohumunun, Batıyı can evinden toslama yolunda, ağacını vermek ve yemişini dermek gibi bir harikayı, bundan beş yüz şu kadar yıl evvelki Türk topluluğu ve onun genç başbuğu yerine getirdi. Bütün yolların kendisine çıktığı Roma’nın Şark bölümü Bizansiyum, gerçekte Doğu ve Batı düğümünün merkezi binbir yol ağzı, onun fatihi Sul- tan Mehmet de, Türk cemiyetini, dünü, evvelki günü, bugünü ve yarınıyla saran binbir mânanın kavşak noktasıdır. Fatih’ten yola çıkıp nereye vara- mayız ki?.. İlk mâna, büyük mâna, kurtarıcı mâna: Fatih’i anlamak için, uçurum dibinden dağ başına bakarak ve uçurumu görmeyerek değil, dağ başından uçuruma göz atarak ve her an yüksekliğin şartını içimizde gizli tutarak hük- me varmak lazımdır. Biz çent zamandan beri tarihî mefahirimizle pohpoh- lanırken palasparelere bürünmüş dilencinin, boynuna ölü bir plaka asıp şehzadelik iddia etmesi gibi, ne kendi öz gerçeğini, şu andaki gerçeğini, ne de kaybettiği büyük hakikati, mazideki maktul hakikati görebilen, gözlere mil çekici ve ruha zift doldurucu bir halet, bir pisikoz içindeyiz. Fatih’i gö- rebilmek için, başımızı abdal abdal havaya kaldırıp, nur saçarak dünyayı devreden füzeye bakmamalıyız; bir an o füzenin içinden dünyaya ve kendi- mize bakmalıyız! O zaman Fatih’i, dünyayı ve halimizi görür ve bugün, 29 Mayıs 1965 Cumartesi, sabahtan beri, ahmak gazete manşetleri, vapur dü- dükleri ve ziller, davullar, dümbeleklerle uça uça kutladığımız günü, şimdi- ki Bizans artıklarından ziyade, bize utanç ve gözyaşı telkin ettiğini takdir ederiz. Ve ancak o zaman, büyük bir Türk şâirinin1: Her kûşesinde dehrin nâm-ı beka-nisârın Şayestedir denilse, âlem senin mezarın diye anlattığı büyük başbuğun ordusunda dümen neferi olabilmek fazi- 1 Abdülhak Hâmit Tarhan. KUTLU ÇAĞRININ IZINDE: TÜRK BASININDA FATIH SULTAN MEHMED 206  let ve liyakâtine ereriz. Oldukça sen cebinsây, Hâlâ gelir zeminden Tekbir-i zâr ve zârın “Sen başını yere koydukça aldığın tekbirler hâlâ toprağın içinde fıkırdı- yor!” dediği, secdedeki büyük baş, kendi gaye ve aksiyonunun hisse senedi adına, bugün neye mâlik bulunduğumuzu bize sorsa, gösterebileceğimiz bir şey var mıdır? ma.dde plamnı vermek, İslam'ın topyekun aksiyon ve sosyal zeminini lıodefleııdirmek hakımında.n, kendi sonsuzluğunu bir yana hıraka.lım, fakat bizim sınırlı. idra.kimiY..o göre, biiyüklerin büyi.iğü, üstii.rrlerin. iistünüԳ dür. İsta.nbul'un, Kostımtinopolis'in fethini vn.zife.lendireiı, müjdeleyen ve bu fethi ger­ çekleştirecek başhuğ ve askeri "Ne güze] l>aşbuğ !" ve "Ne güzel asker!" diye aııla.­ tan rnuazza.m hadis ... Allah resulünün, hangi dil ve soyda.n olursa olsun, bütün isH'i.m birlik ve topluluk­ ·ıarına. ana cadde işareti veren hu emirleri◄ .ui yerine getirmek şerefi, başlıca islam ak ... aiyonu halinde, b1mdan beşyii.z. şu kadar yıl evvel, Tüı\k- topluluğuna; ve onun başbuğu· Fatih Sultan M;elımet Han'a. nasib oldu. öyle bir emirdi ki, bu, Fa.tih'e gelinco• ye kadar, Resulle;r Serverinin, Hicaz Ye Snriye'den kalkıp İstanbul'a kadar gelen ve gerçek şehitler sıf a.tiyle kanlı elbiseleri için• de İstanbul surlai'lnın dibine gömülen mu• Rzzez sahԴbilerinden ba.'?lıyara.k, kaç defa t.ecrübe edilmiş, fakat başarılamamıştı. Be ..